Geç faşizmle nasıl mücadele edilir?

Mutlak butlan şunu söyler: "Seçimle elde ettiğiniz siyasal meşruiyet gerektiğinde yargı aracılığıyla geri alınabilir." Böyle bir durumda seçim iktidarı değiştiren bir mekanizma olmaktan çok rejimin kontrollü biçimde yeniden üretildiği boş ritüele dönüşür.

Geç faşizmle nasıl mücadele edilir?

* Prof. Dr. Cem Terzi

Türkiye’de bugün yaşanan rejimi anlamak için yalnızca “otoriterleşme” demek yetmiyor. Çünkü mesele artık yalnızca sertleşmiş bir iktidar değil; hukuku, seçimi, güvenliği, medyayı ve gündelik hayatı aynı anda yeniden örgütleyen kalıcı bir yönetim biçimiyle karşı karşıyayız. Akademisyenler buna “geç faşizm” diyorlar.

Çünkü bu rejim klasik faşizm gibi seçimleri tamamen kaldırmıyor, parlamentoyu tümüyle kapatmıyor ya da olağanüstü hal ilan etmiyor. Tam tersine seçimleri sürdürüyor, hukuku işletiyor gibi görünüyor, kurumları açık tutuyor; ama bütün bunları demokratik işlevleri için değil, toplumu sürekli baskı altında tutmak için kullanıyor.

Bir belediyeye soruşturma açılıyor, bir gazeteci gözaltına alınıyor, bir parti kongresi mahkeme eliyle dizayn ediliyor, seçilmişler transfer ediliyor, yeni operasyon sinyalleri veriliyor. Rejim artık tek bir büyük kırılma anıyla değil, sürekli tekrarlanan küçük müdahalelerle toplumu teslim almaya çalışıyor. Faşistleşmenin yeni biçimi tam da budur. Sürekli hale gelen belirsizlik ve kesintisiz baskı.

Bu nedenle bugün Türkiye’de yaşanan şey yalnızca “otoriterlik” değildir. Çünkü otoriter rejimler bazen toplumu depolitize etmeye çalışır. Oysa geç faşizm tam tersine toplumu sürekli gergin, korkulu, kutuplaşmış ve seferber halde tutar. Her gün yeni bir düşman üretir. Her gün yeni bir kriz yaratır. Üstelik bütün bunları hukuk, seçim ve milli güvenlik söylemi üzerinden meşrulaştırır.

Dolayısıyla mesele yalnızca bir iktidar değişikliği meselesi değildir. Karşımızda toplumu yeniden biçimlendirmeye çalışan tarihsel bir rejim formu vardır. Bu rejimin en tehlikeli yanı, baskıyı olağanlaştırmasıdır. Geç faşizm tam da bu yüzden çok tehlikelidir.

Geç faşizmin en önemli özelliklerinden biri, seçimleri tamamen ortadan kaldırmadan, seçim aracılığıyla değişim ihtimalini etkisizleştirmesidir. Bu nedenle mesele artık yalnızca “seçim yapılıyor mu?” sorusu değildir. Asıl soru şudur: Seçim gerçekten iktidarı değiştirebilecek bir mekanizma olarak kalabiliyor mu?

Günümüz otoriter rejimleri seçimleri sürdürürler çünkü seçim meşruiyet üretir, toplumu mobilize eder, rejime demokratik görünüm sağlar. Ama aynı anda seçim alanı, medya gücü, yargı müdahaleleri, güvenlik aygıtları, ekonomik baskılar, propaganda mekanizmaları ve sürekli kriz
üretimi yoluyla denetlenir.

Böylece sandık vardır, ama siyasal alan eşit değildir. Muhalefet hukuken serbest görünür; fakat sürekli soruşturmalar, kriminalizasyon, medya kuşatması, yargısal müdahaleler ve idari baskılar altında tutulur. Bu yüzden günümüz otoriterlikte baskı, klasik diktatörlüklerdeki gibi yalnızca açık yasak biçiminde işlemez. Baskı artık kurumsal süreçlerin içine gömülüdür.

'Mutlak butlan' şunu söyler: “Seçimle elde ettiğiniz siyasal meşruiyet, gerektiğinde yargı aracılığıyla geri alınabilir.”

Böyle bir durumda seçim, iktidarı değiştiren bir mekanizma olmaktan çok, rejimin kontrollü biçimde yeniden üretildiği bir boş ritüele dönüşür. Geç faşizm tam da bu noktada klasik faşizmden ayrılır: Tankı sokağa sürmeden, parlamentoyu kapatmadan, seçimleri iptal etmeden siyasal değişimi fiilen imkânsızlaştırır. Çünkü rejim artık yalnızca zorla değil, aynı zamanda süreklileşmiş ideolojik hegemonya, medya hakimiyeti, hukukun araçsallaştırılması ve toplumsal yorgunluk üretimiyle çalışır.

İnsanlar seçim olduğunu görür; fakat zamanla seçimlerin bir şey değiştirebileceğine dair inanç aşınır.
Otoriterliğin en büyük başarısı da budur: Korkudan önce, ihtimali öldürmek!

Geç faşizmle mücadele, yalnızca “iktidarı değiştirme” meselesi değildir. Toplum korkuyor, atomize edilmiş durumda, yalnızlaşmış ve hakikate ulaşamıyor….

İlk iş hakikat mücadelesidir. Geç faşizm yalnızca polisle, mahkemeyle işlemiyor aynı zamanda gerçekliği parçalıyor. Sürekli yalan üretiyor. Bu yalanları sürekli tekrar ediyor, propaganda yapıyor, komplo teorileri yayıyor, her gün yeni bir düşman üreterek tehlike altında olduğumuz algısı yaratıyor, çelişkili ve çok sayıda bilgiyi servis ederek kafaları karıştırıyor. Bunlar toplumun ortak gerçeklik hissini çökertti. Böylece toplum siyasal özne olmaktan çıktı ve manipüle edilen kalabalıklara dönüştü.

Bu nedenle bağımsız medya, akademi, tanıklık, hafıza çalışmaları ve kamusal konuşma alanları hayati önem taşıyor. Her yerde hakikati aramalıyız. Hakikati savunmak artık siyasal bir eylemdir.

İkinci olarak , korkuyu kırmak zorundayız. Geç faşizm toplumu yalnızlaştırarak yönetiyor. İnsanlara sürekli şu duygu veriliyor:

“Kimse konuşmuyor.”

“Kimse direnmeyecek.”

“Yalnız kalırsın.”

Bu yüzden mücadelede en önemli eşiklerden biri insanların birbirini görmeye başlamasıdır. Grevler, dayanışma ağları, kadın hareketi, öğrenci hareketleri, ekoloji mücadeleleri, göçmen dayanışmaları, dernek toplantıları, STK toplantıları, mahalle toplantıları korkunun tekil olmaktan çıkmasını sağlar. Faşizan rejimler birbirini tanımayan yalnız bireylerden güç alır. Birbirimizi tanımalı ve yalnız olmadığımızı anlamalıyız.

Üçüncü olarak, düşmanlaştırma rejimini parçalamak zorundayız. Geç faşizm kendini sürekli “iç düşman” üreterek kendini yeniden kuruyor; göçmenler, Kürtler, muhalifler, LGBTİ+ bireyler, kadın hareketi, akademisyenler, gazeteciler…

Toplumun ekonomik ve siyasal krize duyduğu öfkeyi sistem yukarıya değil aşağıya yönlendiriyor. Bu nedenle farklı mağduriyetlerin birbirine düşmesini engellemek zorundayız. Çünkü geç faşizmin en büyük başarısı, ezilenleri birbirinden nefret eder hale getirmesidir.

Dördüncü olarak yalnızca seçim siyasetinin yetersizliğini görmemiz lazım. Seçimler tabii ki önemli ama tek başına yeterli değil. Geç faşizm seçimleri tamamen kaldırmadan yoluna devam ediyor. Medya kontrolü, yargı baskısı, ekonomik bağımlılık, korku atmosferi, dezenformasyon ve devlet kaynaklarının tek taraflı kullanımı ile seçimleri biçimsel hale getiridi. Bu yüzden mücadele yalnızca sandık günü değil, sandıkta değil; sendikada, üniversitede, sokakta, belediyede, internette ve gündelik yaşamın içinde her yerde yürümek zorunda.

Son olarak yeni bir etik ve kamusal hayat üretmek zorundayız. Faşizan yönetim insanları yalnızca korkutmadı; aynı zamanda çürüttü. İnsanlar yavaş yavaş yalanla yaşamaya, susmaya, çıkar ilişkilerine, cezasızlığa, küçük iktidar alanlarına alıştı. Artık “kötülük sıradanlaştı”. Bu yüzden mücadele yalnızca devlet aygıtına karşı değil; gündelik hayatın içindeki çürümeye karşı da verilmeli. Dayanışma, eşitlik, ortak yaşam, merhamet ve kamusal etik yeniden kurulmalı. Ancak böylelikle otoriterliği geriletebiliriz.

En önemlisi ise geç faşizmin yalnızca baskıyla değil, umutsuzlukla ayakta kaldığını bilmek ve insanlardaki “hiçbir şey değişmez” duygusunu yok etmek. Bu nedenle mücadele sadece teşhir değil, aynı zamanda geleceği yeniden kurma mücadelesidir. İnsanlar başka bir hayatın mümkün olduğuna inanmadığı yerde faşizmle mücadele edilemez. Bu yüzden meselemiz yalnızca faşizme karşı olmak değildir. Meselemiz korkunun değil dayanışmanın; nefretin değil birlikte yaşamın; yalanın değil hakikatin örgütlendiği başka bir toplum kurmaktır. Burada durup DEM Parti'ye seslenmek gerekiyor zira bu mücadelede DEM Parti ve tabanı özel bir önemde.

DEM yönetimi ile DEM tabanı bir süredir ayrı dünyadalar. Aynı politik pozisyonun içinde olsalar bile en azından aynı duyguyu taşımıyorlar. DEM yönetimi daha çok “siyasal alanı koruma”, “süreçten dışlanmama”, “devletle yeniden çatışma döngüsüne girilmemesi” kaygısıyla hareket ediyor.

Ama tabanda çok güçlü bir duygu birikmiş durumda:

“Biz neden susuyoruz?”

“Bu kadar baskı varken neden niye konuşulmuyor?”

“Çözüm süreci ihtimali neden demokratik teslimiyete dönüştü?”

DEM yönetimine şöyle sesleniyorum: Geç faşist rejimler muhalefeti yalnızca baskıyla ezmez. Aynı zamanda onu “sorumlu aktör”, “makul ortak”, “sürecin garantörü” rolü içine çekerek etkisizleştirir. Bugün DEM’in karşı karşıya olduğu temel tehlike budur.

Çünkü iktidar çözüm fikrini gerçek bir demokratikleşme zemini olarak değil; muhalefeti parçalama, Kürt hareketini sistem içine kontrollü biçimde sabitleme ve geniş toplumsal itirazı nötralize etme aracı olarak kullanıyor. Bu nedenle tarihsel sorumluluk yalnızca “süreci korumak” değildir. Aynı zamanda demokratik toplum fikrini savunmaktır.

Eğer bir çözüm dili; kayyumları, tutuklamaları, yargı baskısını, ifade özgürlüğünün çöküşünü, sendikal baskıları, kadın hareketine saldırıları, üniversitelerin tasfiyesini, göçmen düşmanlığını görmez hale gelirse, o artık demokratik çözüm değil; kontrollü bir siyasal entegrasyon mekanizmasına dönüşür.

Kürt siyasi hareketinin tarihsel gücü yalnızca kendi halkının acısından değil; Türkiye’de demokrasi fikrinin taşıyıcı kolonlarından biri olmasından gelir. Bunu unutmamalıyız.

Bu kolon zayıfladıkça yalnız Türkiye demokrasisi değil, Kürt siyasal hareketinin tarihsel meşruiyeti de zarar görüyor. DEM tabanına ise daha açık bir şey söylemek istiyorum:

Bugün birçok insanın içinde aynı huzursuzluk dolaşıyor: Bir şeyler yanlış gidiyor ama kimse yüksek sesle konuşmuyor. Çünkü insanlar yıllardır büyük bedeller ödedi.

Ölüm gördü.

Hapishane gördü.

Kayyum gördü.

Sürgün gördü.

Bu yüzden yeniden çatışma ihtimali toplumda gerçek bir korku yaratıyor. Ama tam da bu korku nedeniyle bazen siyasal sessizliği “strateji” sanıyoruz. Oysa tarih bize şunu gösterdi: Bir halk yalnızca baskıyla değil, sessizliğe alıştırılarak da yenilir.

Bugün Türkiye’de kurulan rejim yalnız Kürtlere değil; işçilere, kadınlara, gençlere, gazetecilere, muhalif belediyelere, üniversitelere, göçmenlere, kamusal hayata karşı topyekun bir denetim rejimi kuruyor. Bu nedenle demokrasi mücadelesi ertelenebilecek bir “ikinci mesele” değildir. Özgürlüğün olmadığı yerde çözüm de kalıcı olmaz.

Korku üzerine kurulan hiçbir barış gerçek barış değildir. Bugün en büyük ihtiyaç Kürtlerin yeniden Türkiye toplumuna demokrasi cesareti bulaştırabilmesidir. Çünkü Kürtler bu ülkenin en örgütlü hafızalarından biridir.

Kaynak:Haber Merkezi

Öne Çıkanlar