Osman Kavala: Boğaziçi Dekanı'nın AİHM'deki tezleri Stalin dönemi komplosu gibi!

Osman Kavala yaptığı açıklamada Boğaziçi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanının duruşmadaki savunmasını Ortaçağ'daki şeytan inanışına benzeterek AYM ve AİHM'in delil incelemesine karşı çıkmanın insan haklarını koruyan kurumları etkisiz kılacağını belirtti

Osman Kavala: Boğaziçi Dekanı'nın AİHM'deki tezleri Stalin dönemi komplosu gibi!

GAZETE PENCERE - AİHM, 25 Mart Çarşamba günü bir kez daha Osman Kavala için toplandı. AİHM'nin temyiz organı olarak görev yapan 17 yargıçlı Büyük Daire'de, Kavala'nın ikinci başvurusunu ele almak üzere yapılan duruşma 2,5 saat sürdü. Duruşmaya AİHM Başkanı Mattias Guyomar başkanlık etti.

Büyük Daire'nin duruşma sonrasında hemen karar açıklaması öngörülmüyor. AİHM Kavala'nın ikinci başvurusunu öncelikli olarak değerlendirmeye aldı. Nihai nitelikte olacak kararın, önümüzdeki aylarda açıklanması bekleniyor. Osman Kavala duruşmada Prof. Dr. Philip Leach ve Prof. Dr. Başak Çalı liderliğindeki bir heyet tarafından temsil edildi. Türkiye'yi ise Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Dairesi Başkanı Abdullah Aydın ve Boğaziçi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı Ali Emrah Bozbayındır'ın bulunduğu heyet temsil etti.

Osman Kavala, AİHM Büyük Daire’deki duruşmasının ardından; duruşmada Türkiye avukatlarının savunmalarını, AYM ve AİHM süreçleri ile menajer Ayşe Barım’a Gezi davasında hapis cezası verilmesini T24’e değerlendirdi:

“Delil incelemesinin AYM ya da AİHM tarafından yapılmasına karşı çıkmak, görevli yargı kurumlarını etkisiz bırakır”


- AİHM Büyük Daire, geçen gün sizin dosyanızı görüşmek için toplandı. Burada Boğaziçi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı Ali Emrah Bozbayındır’ın bazı tartışılan ifadeleri oldu. Türkiye’yi savunan Bozbayındır “Uluslararası mahkemeler, ulusal yargılamalara müdahil olmamalı” sözleriyle aslında AİHM’in Türkiye’deki yargı süreçlerine karışmaması gerektiğini belirtiyor. Siz bu savunmayı nasıl değerlendirirsiniz?

“Sayın Dekan’ın tam olarak söylediği şu: Uluslararası mahkemeler ulusal ceza yargılama süreçlerinin detaylarına girmemeli. Başvuruların geldiği ülkelerde var olan şartları ve olguları bir bütün olarak doğru değerlendiremeyecekleri için uluslararası mahkemelerin delilleri incelemekten imtina etmeleri gerektiğini savunuyor. Dolayısıyla daha önce AİHM’in benimle ilgili kararında suça işaret eden delillerin var olmadığı tespitinin hatalı olduğunu iddia ediyor. Bozbayındır’a göre AİHM sadece prosedürlerle ilgili ihlal iddialarıyla ilgilenmeli.

Halbuki gerçekliğin bütün olarak görülmesini asıl engelleyen Gezi protestolarının önceden planlanmış bir komplo olduğu tezi.

İlginç olan şu, son dönemde sadece AİHM’in değil, AYM’nin de delil incelemesi yapmaması gerektiğine dair bir görüş yaygınlaşmaya başladı. AYM’nin Tayfun Kahraman kararında muhalif üyeler bunu ifade ettiler, yerel mahkeme de aynı argümanla AYM kararına uymayı reddetti.

Delilleri incelemek, mevcut delillerle suçlama arasında kurulan ilişkiyi değerlendirmek, tabii yargılama sürecinin detayları ile meşgul olmak değil. İnsan hakları ihlallerine neden olan önyargılı değerlendirmeler, siyasi, ideolojik tercihler bulgularla suçlamalar arasında ilişki kurma edimini doğrudan etkiliyor. Özellikle siyasi nitelikli davalarda.

Delil incelemesinin AYM ya da AİHM tarafından yapılmasına karşı çıkmak, insan haklarının korunmasını gözetmekle görevli yargı kurumlarının etkisiz hale gelmesi sonucunu doğurur. Bu da bulgular ile suç arasında rasyonel bir akıl yürütme temelinde ilişki kurulmadan mahkûmiyet kararı verme davranışının önüne geçilebilmesini büyük ölçüde engeller.”

“Yapılan savunma, Ortaçağ’da, Şeytan’ın içlerine girerek masum insanları suça yönlendirdiği inanışını akla getiriyor”

- Bozbayındır ayrıca sizin mahkûmiyetiniz hakkında, “Yerel mahkemeler mevcut davada başvurucuyu sadece tuzlu poğaça dağıttığı için mahkûm etmemiştir” de dedi. Büyük Daire’deki duruşmada Türkiye adına yapılan savunmaların tonunu ve içeriğini nasıl değerlendirirsiniz?

“Bozbayındır, belli ki iddianameyi ve benim savunmamı yeterince incelememiş. Örneğin, benim Gezi Parkı’na giderken götürdüğüm poğaçaların kalkışma eyleminde bulunanların her türlü ihtiyaçlarını karşıladığım iddiasına delil olarak gösterilmesini, “poğaçaların şiddetli kargaşa sırasında koordinasyon noktalarında dağıtılmış” olmalarıyla açıklamış. Halbuki gençlerin Gezi Parkı’nda toplanmalarının nedeninin kalkışma eylemleri planlamak değil, parkta inşaat yapılmasını engellemek olduğu iddianamede yazılanlardan da rahatça anlaşılabiliyor. Mayıs sonu, çadırların yakılması ve iş makinelerinin parka girmesinden sonra 15 Haziran’da parkın boşaltılmasına kadar geçen süre içinde Gezi Parkı’nda herhangi bir kargaşa yaşanmadı.

Bozbayındır’ın iddia ettiği gibi, bir insanın suç işlediğini gösteren somut deliller olmadan, bunlar yeterince incelenmeden hiçbiri gerçek delil niteliği taşımayan bir dolu bilgi ve bulguyu bir araya getirip o kişinin davranışları ile ilgili genel bir değerlendirme ile özgürlüğünün kısıtlanabileceğinin meşru sayılması, son derece tehlikeli bir cezalandırma anlayışı. Hitler Almanyası’nda ceza yasalarında, yargıçlara Nasyonal Sosyalizm’in bakış açısından davranışları sakıncalı görülen şahısları, yasalara göre suç teşkil eden bir eylemde bulunmamış da olsalar, mahkûm etme imkânı veren bir değişiklik yapılmıştı. Yargılamada somut delil ortaya koyma zorunluluğundan uzaklaşmanın, keyfi cezalandırmalara alan açtığı acı tecrübelerle edinilmiş bir insan hakları bilgisi.

Bozbayındır, bu görüşle ilişkisi olan ve bana son derece tehlikeli gelen bir başka tezi daha savunuyor. Ona göre Gezi protestoları hükümeti devirmeye yönelik kolektif bir suç ve sadece yasalarımızda tanımlanan cebir ve şiddet eylemleriyle değil, cebir ve şiddet ögesi içermeyen barışçıl eylemler de bu kolektif suçun bileşkelerini teşkil ediyor.

Böyle bir kolektif suç anlayışı eylemlerin değerlendirilmesini yasalardaki suç tanımlarından kopartıyor, suçla suç olmayan eylem arasındaki sınırları ortadan kaldırıyor. Doğrusu bu da Stalin döneminin ünlü başsavcısı Andrey Yanuaryevich Vyshinsky’nin mimarı olduğu komplo teorisini aklıma getirdi. Bu yaklaşıma göre şüpheliler arasında amaç birliği tespit edilirse, birbirlerini tanımasalar da suç ortaklığının oluştuğu, aynı kumpas içinde yer aldıkları iddia edilebilir. Böylece biri diğerlerinin fiillerinden sorumlu hale gelir.

İddianamede, mahkûmiyet kararında ve Yargıtay’ın bu kararı onamasında Çarşı grubunun Dolmabahçe’de Başbakanlık çalışma ofisi önünde düzenledikleri gösteri, Gezi protestolarının hükümeti devirmeye yönelik bir kalkışma olduğunun kanıtı olarak gösterilmişti. Bu nedenle Çarşı davası Gezi davasıyla birleştirilmişti. Ancak sonra bu davalar ayrıştırıldı ve Çarşı davası sanıklarının hepsi -olması gerektiği gibi- beraat etti. Gezi protestolarına katılan yüz binlerce yurttaşımız arasında -bunlara protestolar sırasında gözaltına alınanlar da dahil- hükümeti devirmeye teşebbüsten mahkûm olan, mahkûmiyeti onanan sadece beş kişiyiz. Avukatlarım bu duruma dikkat çektiklerinde Bozbayındır Dolmabahçe’de eylem yapanların beraat etmiş olmalarının bu eylemin suç olma niteliğini ortadan kaldırmadığını ifade etmiş.

Ona göre, bu eylem benim tarafımdan planlanmış kolektif suçun parçası olduğundan benim suçlu olduğumu göstermeye devam ediyor. Yani ben eylemlerinin aslında hükümeti devirmeye yönelik olmadığı anlaşılan insanları yöneterek ya da onlara ilham vererek hükümeti devirmeye teşebbüs suçu işlemiş oluyorum. Bu da biraz Ortaçağ’da, Şeytan’ın içlerine girerek masum insanları suça yönlendirdiğine dair inanışı akla getiriyor.”

- Mevcut olarak Anayasa Mahkemesi’nde de bir başvurunuz bulunuyor. Türkiye’yi savunanlardan Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Dairesi Başkanı Abdullah Aydın, tarafınızın AİHM’e başvurusunun “Anayasa Mahkemesi’ni etkisiz göstermeye çalıştığını” iddia ediyor. Bu ifadeler hakkında ne söylemek istersiniz?

“AYM’ye hükümeti devirmeye teşebbüs suçundan tutuklanmam ve arkasından casusluk suçundan tutuklanmamla ilgili yapmış olduğumuz iki başvuru da, AYM Başkanı ve bazı üyelerin suçlamalar için yeterli delil olmadığını ayrıntılı biçimde belirtmiş olmalarına rağmen reddedildi. 2022’de verilen hükümle, 2023’te hükmün onanması ile ilgili yaptığımız başvurulardan da sonuç alamadık. AYM’nin başvuruları gündeme aldığını, ancak değerlendirmeyi erteleme kararı aldığını öğrendik. AİHM’in iki defa ihlal kararı vermiş olduğu bir davada, AYM'nin böyle davranıyor olması, deyim yerindeyse hayatın akışına aykırı. Benim durumumun, malum, bazı istisnai özellikleri var. Ama kanaatimce, AYM’nin etkisiz bir hak arama organı gibi görünmesine yol açacak asıl önemli gelişme, Can Atalay ve Tayfun Kahraman kararlarının yerel mahkemeler tarafından reddedilmiş olması.”

- AYM ve AİHM süreçlerinin paralel ilerlediğini görüyoruz. Bu sizce, AİHM’in artık AYM’nin etkili bir iç yargı yolu olmadığı şeklinde düşünmeye başladığını mı gösteriyor?

“AİHM’in benim başvurumu AYM kararını beklemeden ele alması, benimle ilgili yargı sürecinde AYM’nin etkili olmadığı değerlendirmesini kendi içinde tartışmaya açtığını gösteriyor. Kısa zaman içinde AYM, AİHM’le uyumlu bir karar alır, yerel mahkeme de buna uyarsa bu değerlendirme AYM lehine değişebilir.”

- Tayfun Kahraman hakkında verilen AYM kararına birinci derece mahkemelerinin uymadığını gördük. Sizin de mevcut olarak yürütülen AYM ve AİHM süreçleriniz bulunuyor. Bu süreçlerden nasıl sonuçlar bekliyorsunuz? Lehinize sonuçlar çıkması durumunda yargının bu kararları uygulayacağını düşünüyor musunuz? TBMM’den çıkan rapordaki “AİHM ve AYM kararlarına uyulması gerektiği” vurgusu bir değişiklik yaratır mı?

“Kısa süre önce sizde yayınlanan mülakatımda da belirttiğim gibi, TBMM Komisyon raporunda AİHM ve AYM kararlarına uyulması gerektiğine dair vurgu son derece önemli. Bu, meclis iradesinin tümünü yansıtan bir uyarı, zira komisyona katılmayan İYİ Parti'nin de farklı düşünmediğini biliyoruz. Yani bu konuda tam bir ulusal mutabakat olduğu söylenebilir. Olması da gerekir, zira AYM ve AİHM kararlarına uyulmasını Anayasa emrediyor. Yerel mahkeme yargıçlarının meclisten gelen bu uyarıyı göz ardı etmeleri için Anayasa hükümlerine uymamakta gözlerini karartmış olmaları gerekiyor. Bu tavırda uzun süre ısrar edebileceklerini sanmıyorum. Ancak gene sizde çıkan mülakatımda vurguladığım gibi, AYM ve AİHM kararlarına uyulmaması çarptığımız buzdağının görünür kısmı. Siyasette, kamu yönetiminde ve dolayısıyla yargıda insan hayatına, insan haysiyetine değer vermeme, insan haklarını koruyan hukuk kurallarına tam manasıyla riayet etmeme tavrı sürdükçe, hepimizin içinde olduğu hukuk gemisi su almaya devam edecek.

Hukuk mensuplarının, bir insanın suç işlediğine dair doğru ve güvenilir deliller olmadan onun özgür yaşama hakkının kısıtlanamayacağı kuralını tam manasıyla benimsemeleri, aksi davranmaya yetkileri olmadığını idrak etmeleri gerekir. Bu olursa zaten AYM, AİHM kararlarına uymama gibi bir durum ortaya çıkmaz.”

Kavala’dan Ayşe Barım davası yorumu: Savcının olmamış şeyleri olmuş gibi aktarması, yetkinin kötüye kullanılmasıdır

- Menajer Ayşe Barım ile yeni bir Gezi davası ile karşılaştık. Barım hakkında menajerliğini yaptığı oyuncuları protestolara yönlendirdiği iddia ediliyordu. Gezi protestolarından 12 yıl sonra Barım’a dava açılması çok tartışma yarattı, siz ne düşünüyorsunuz? Barım’a bu davada 12 yıl 6 ay hapis cezası verildi. Protestolardan yıllar sonra böyle bir ceza verilmesi sizce ne anlatıyor?

“Ayşe Barım’ın hükümeti devirmeye teşebbüs suçundan ceza almış olması, bilgi ve bulguların rasyonel bir akıl yürütmeyle değerlendirilmediğinin çarpıcı bir göstergesi. Bir de buna savcının Barım için ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası talep etmiş olduğunu ekleyin. Barım gözaltına alındığında başsavcılıktan yapılan açıklamada onun benimle Gezi protestolarıyla ilgili iletişimde bulunmuş olduğu açıklanmıştı. Halbuki Ayşe Barım’la Gezi protestoları bittikten sonra tanıştık. Benim dinlenen telefonlarımdan da anlaşılacağı gibi kendisiyle Gezi ile ilgili hiçbir konuşmamız olmadı. Bu detay gibi görünebilir, ancak gerçeklerin nasıl rahatlıkla tahrif edilebildiğini de gösteriyor.

Avukat taraftır, savunduğu kişinin beraat etmesi ya da en az cezaya çarptırılması için bazı olayları subjektif bir yorumla aktarabilir, bazı olguları görmezden gelebilir. Ancak savcı taraf değildir, yargıç gibi kamuyu temsil eder. Savcının olayları nesnel gerçeklikten kopartması, olmamış şeyleri olmuş gibi aktarması, yetkinin kötüye kullanılmasıdır. Maalesef, Gezi davası ve daha sonra tutukluluğumu devam ettirmek için kurgulanan casusluk davası iddianamelerinde, gerçekliğin açıkça tahrif edildiği “tespitler”le sık sık karşılaştım. Bu anlayışın değişmesi gerekir.”

Kaynak:t24 - Can Öztürk

Öne Çıkanlar