ÖLÜLERİMİZ İÇİMİZDE İKİNCİ KEZ ÖLÜR: “ÖLÜ BRUGGE”

“Ölü Brugge” bir kentin ve “Yas Uğraşı”nın romanı. Sel gittikten sonra geride kalan kumun, ölüme meydan okuma çabasının, gidenin ardından bakakalmanın, yaşamla ölüm arasındaki acı dolu arada kalmışlığın ve her güne kederin korkusuyla başlamanın...

Hiç sevdiğiniz birinin saçını sakladınız mı?

Bizim çocukluğumuzda böyle bir adet olduğunu hatırlıyorum. (Belki hâlâ vardır) Anneler bebeklerinin, çocuklarının saçlarından bir bukleyi kesip saklarlardı. Yetişkinliğimde babaevinin kütüphanesindeki bir kitabın nicedir açılmamış sayfaları arasında çocukluk saçlarımla karşılaştığımda, ürpertiyle karışık bir heyecan hissetmiştim. Ürpermiştim, saçlar “ben olmayan bir ben”in temsiliydi, heyecanlanmıştım, çünkü onlar hâlâ “ben”di.  Bu karmaşık hissi sevmiş olmalıyım, aynı ritüeli kendi çocuğum için de yaptım. Boynumdaki kolye ucunun içinde de çok sevdiğim bir tutam sarı saç var.

Saç Asla Ölmez!

Belçikalı yazar Georges Rodenbach’ın 1892’de yayınlanan ‘Ölü Brugge’ünün kahramanı Hugues Viane, tutkuyla âşık olduğu ancak yalnızca on yılı beraber geçirebildiği karısının ölümünün hemen ertesi günü taşındığı Brugge’den sesleniyor bize.

Hugues, bir ölüm müzesine dönüştürdüğü evinin salonunda, bir cam muhafazanın içinde, karısının öldüğü gün kestiği örgü saçlarını saklıyor. Dulluğunun tüm çaresizliği ve hüznünü içinde hissetmeyi göze alarak, her sabah saçları, diğer anılarla beraber düzenli olarak ziyaret ediyor. Ölüm bir tek saçlara dokunamıyor. “Hep (O) olmayı sürdüren” ve hâlâ evin efendisi olan saçlara...

 

Kaybı bir şehirde aramak

 

“Bir ölüye karşılık başka bir ölü.” Brugge ölümün şehridir, ölü bir şehirdir dahası. Hugues’yi gündelik katı ritüelleri içinde takip ederken, bir yandan şehrin ölüm kokan, ölümü çağıran sokaklarında geziyoruz. Kederi, Hugues’yi Brugge’e sürüklemiş, katlanabileceği tek yer burası sanki. Karısıyla geçirdiği rüya gibi on yılın dekoru olan şehirde kalamazdı, sadece onunla geçtiği sokaklar, oturduğu kafeler, yediği yemekler değil acı verici olan, tüm bunları bir daha yapamayacak olması.

Sese tahammülü yok dul adamın -gürültü manevi acıyı artırıyor-, pırıltı, ışık, kutlama, şenlik istemiyor. Bu sessizlikte ölü karısını daha rahat düşünüyor, birlikte yarattıkları her anıyı zihninde tekrar tekrar canlandırıyor.

Okur da şehirle birlikte Hugues’nin yasına ortak oluyor. Birlikte yürüyoruz. Yeşil Rıhtım, Ayna Rıhtımı boyunca beraber atıyoruz adımlarımızı. Değirmen Köprüsü’nden, Kutsal Bakire Kilisesi’nin önünden yan yana geçiyoruz. Kiliselerin çanları neredeyse hiç durmuyor, ölümü unutmamıza engel oluyor çan sesleri.

Ama gün geliyor, ölü eşin imgesi Hugues’nin hafızasından yavaşça silinmeye başlıyor, karısı içinde ikinci kez ölmeye başlıyor sanki.

Ne var ki kederli dulun, karısının imgesinin – tıpkı camla korunmadığından tozu buharlaşan bir pastel boya resmin kaybolması gibi – kaybolmaya yüz tuttuğunu ilk kez hissettiği gün bir mucize gerçekleşiyor. Hugues, Brugge sokaklarında ölü karısına ikizi kadar benzeyen hatta neredeyse o olan bir kadınla karşılaşıyor ve mezarından çıkıp gelmiş gibi görünen kadınla tanışabilmek için obsesif bir kovalamaca başlıyor. Hugues, ne yapıp ediyor, gizemli kadınla tanışıyor. Bu tanışma, ilk görüşteki benzerliği daha da perçinliyor. Evet, bu bir mucize olmalı, Hugues zihninde kadının ona şaşkınlıkla baktığı ilk anı, İsa’nın dirilttiği Bertanyalı Lazarus’un bakışına benzetiyor. İsa’nın yedi mucizesinden biri...

Gerçek olamayacak kadar şaşırtıcı bir benzerlik var aralarında. Kadınla konuşup sesini duyduğunda, yürüyüşünü uzun uzun izlediğinde, saçlarının rengine ve kıvrımlarına, gözlerine baktığında, yaşadıklarının ölüyü diriltmek için zihninin ya da gözlerinin ona oynadığı bir oyun olmadığına ikna oluyor.

[caption id="attachment_600885" align="aligncenter" width="237"] Belçikalı ressam Fernand Khnopff'un romana ithafen yaptığı "Ölü Bir Şehir. Gerorges Rodenbach ile" isimli 1889 tarihli resmi[/caption]

Alışkanlıkla yenilik arasındaki ufuk çizgisi: Benzerlik

 

Bu benzerlik Hugues’yi öylesine büyülüyor ki Jane’in (karısının olanaksızlık sınırındaki benzeri) dansçı olması, Hugues gibi ahlakçı bir adam için önemini yitiriyor. İlişkileri başladığında, ölümün bir ayrılıktan ibaret olduğuna ikna ediyor kendini. O yeni bir kadınla birlikte değil, sadece karısıyla yeniden yan yana.

Zaman kaybetmeden ona, püriten ahlaka sahip Brugge’ün dışında bir ev tutuyor, tiyatroyu bırakmaya ikna ediyor. Düzenli yürüyüşleri, katı ritüelleri sapıyor. Saatler, Jane’in evine gideceği saate ayarlanıyor. Manastırların düzenli olarak ölümü hatırlatan çanlarına, dedikodu çanları eşlik etmekte gecikmiyor. Dul adam farkında değil olan bitenin, ölü eşle Jane arasındaki benzerliğin yarattığı sarhoşluğun içinde sürükleniyor.

Bu sarhoşluk, ölü karısının elbiselerini Jane’e giydirmek için karşı duramadığı bir isteği filizlendiriyor içinde. İsteği parlak bir fikre, fikir saplantıya dönüşüyor zamanla. Jane elbiseleri giyecek, unutuş sonsuzluğa kavuşacak.

Ama öyle olmuyor, Jane elbiselerden birini giydiğinde benzerlik azalıyor sanki, Hugues’nin içi sıkılıyor. Bulduğunu sandığı “Kayıp Nesne”ye yaklaştıkça farklar gözle görünür hale geliyor. – Ayrıntılar didiklenirse her şey farklılaşır-  Gözleri birbirinin aynı olsa da bu iki deliğin ardındaki ruhun farklılığı artık ne kadar bariz. Hugues için tekrar sokaklara dönme zamanı.

Ölümü yok sayamamıştı işte, ölüm geri dönüp intikamını alacak.

 

Yas biter, melankoli bitmez

 

Freud, 1917’de yayınlanan “Yas ve Melankoli” makalesine bu iki kavram arasındaki ayrımı yaparak başlar. Yas ve melankolinin ortaya çıkış motivasyonu ve hatta yaşantılanışı aynıdır; ancak yas bir gün geçecektir, doğası hastalıklı değildir. Melankoli ise bir sapmadır. Her ikisinde de kayıp bir nesne vardır. Yasta kayıp olan “öteki” –sevilen nesne- iken, melankolide kaybolan “ben”dir.

Freud, kayıptan sonra yaşanan acının matematiğini açıklıyor. Gerçek, sevilen nesnenin artık orada olmadığını söylüyor ve libidonun onunla bağını koparmasını ve libidoyu kayıp/sevilen nesneye bağlayan her anı ve beklentinin yeniden konumlandırılmasını istiyor. Ancak haliyle buna bir direnç gösteriliyor, gönüllü bir kopuş mümkün olmuyor. Onun cümlesiyle “Karşı koyuş o denli şiddetli oluyor ki, gerçekliğe sırt çevirme ve varsanıl bir arzu psikozu ile nesneye tutunma ortaya çıkıyor...” Özgür ve ketlenmemiş bir “ben”, ancak gerçekliğe saygının yeniden kazanılmasıyla olabiliyor. Bu süreç çok acı verici –ki Freud dahi bu acının nedenini açıklamakta zorlanıyor – ancak özgürleştirici ve sağlıklı.

Hugues’nin yas süreci tam da burada tıkanmış gibi görünüyor. Kayıp nesneyle bağlantısını kesemiyor, anılarını ve beklentilerini yeniden konumlandıramıyor.  Araştırmacılar yas tutan insanların yarısından fazlasının kaybettikleri kişiye dair bir tür halüsinasyon yaşadıklarını belirtiyor.

Roman, okuru, Hugues’nin peşinden gittiği kaybının gerçek mi hayal mi olduğu yönünde bir kararsızlıkla baş başa bırakıyor. Jane gerçek miydi?

Onun gerçek olduğunu, Jane’in ilk ve son kez ziyaret ettiği Hugues’nin ölü müzesinde, ölü eşin saçlarını eline alıp şımarık bir kız çocuğu edasıyla Hugues’nin yüzüne salladığı ve taşkın kahkahalar atarak eğlendiği an anlıyoruz. Hugues Jane’i, ölü karısının saçlarıyla boğarak öldürüyor.

Ölüm geri dönerek intikamını alıyor, kayıp ikinci kez ölüyor. Yas tamamlanıyor.

İki kadın birbirlerine en çok ölü hallerinde benziyor.

[caption id="attachment_600886" align="aligncenter" width="600"] Rodenbach'ın Paris'teki Pere Lachaise Mezarlığı'nda bulunan ve heykeltraş Charlotte Besnard'a ait olan mezarı[/caption]

Mezarından Kaçan Bir Yazar

 

Rodenbach’ın belli ki “mezardan çıkma” ile bir meselesi var, ölüme mezara girmişken bile meydan okumak istiyor. Kahramanı, karısının benzeriyle karşılaşıp kederinden bir nebze arınmaya başladığında ölü şehir Brugge de “mezarından çıkmış, eskisine benzeyen yeni bir şehir gibi sunuyor kendini.”Ölünün kutsal saçları da cam muhafazanın içinde durmak için mezardan kaçıp kurtulmuş...”

Henüz 43 yaşındayken apandisit nedeniyle ölen Rodenbach da elinde bir gülle mezarından fırlayarak ölüme meydan okuyor.

“Ölü Brugge” yasın ne demek olduğunu ustalıkla anlatırken, aynı zamanda Tanpınar’ın ve Orhan Pamuk’un İstanbul’u, Joyce’un Dublin’i, Dickens’ın Londra’sı ve Dostoyevski’nin St. Petersburg’unun yanındaki yerini alıyor.

Bir de öneri... Ölü Brugge’ü, ilham kaynağı olduğu, Erich Wolfgang Korngold’un Die Tote Stadt (Ölü Şehir) operası eşliğinde okuyabilirsiniz.

 

Önceki ve Sonraki Yazılar
Anıl Özgüç Arşivi