ÖLDÜRÜLEN KALEMLERİN ARDINDAN

Ocak ayında ne çok değerimizi bizden koparıp aldılar…
Ayın ilk haftasının ilk kaybı; elinde fotoğraf makinesi cebinde küçük bir defter ve kalem, yüzünde umut veren gülüşüyle gazeteci Metin Göktepe.

Gidenin ardından acılı bir ana ki, bizlere, analar sadece çocuk doğurmaz bir de “çocuğunun acısıyla yeniden doğar” tanımını zihnimize yazdı.
Bir anne düşünde görse oğlu genç yaşta öldürülmüş, o oğlunun mezarı başındaki anmada konuşuyor, kan ter içinde uyanır.
Uyandı kan ter içinde, uyandık Metin’i öldürmüşler. Metin’imizi öldürenler derin uykularda utanmadan uyuyorlar.
Bir toplumsal olaydan dönüyorduk. O yıllarda üniversite öğrencesi olan oğlum Fırat, “Metin Göktepe gibileri öldürülünce tanıyoruz. Bizim ülkemizde tanımanın bedeli ne ağır, anne…” demişti.
Şair ve Yazar Onat Kutlar
“Yeter Ki Kararmasın” kitabında diyor ki: “Nasıl bir alacakaranlık… Geceyle gündüzün arasına sıkışmış uzun bir kör saat. Geçmişle geleceğin, doğuyla batının, ölümle yaşamın arasına sıkışmış. Alacakaranlık görünmez bir çevrintiyle yutup götürüyor her şeyi. Bu noktada onurla alçaklığın sınırları birbirine karışır. Her şeyin. Direnmenin, köşeyi dönmenin, özgürlüğün, tutsaklığın… Çıkmak? Böyle durumlarda herkesten önce birilerinin dönüp kapıya bakmaları gerekir. Oysa Bizans’ın iç içe çemberlerinde, sıkıştırılmış köle sarhoşluğu ile dolanıyoruz.”
Yazar Onat Kutlar da uğradığı bombalı saldırı sonunda 11 Ocak 1995 günü yaşama veda etti.
19 Ocak günü Hrant Dink öldürüldü AGOS Gazetesi önünde.
O dağ gibi adamı yere serdiler, delik ayakkabıları cümle evrene kapak oldu.
Ne diyordu Hrant Dink:
“Evet, kendimi bir güvercinin ruh tedirginliği içinde görebilirim, ama biliyorum ki bu ülkede insanlar güvercinlere dokunmaz. Güvercinler kentin ta içlerinde, insan kalabalıklarında dahi yaşamlarını sürdürürler. Evet, biraz ürkekçe ama bir o kadar da özgürce” demişti. Dokundular…
Ardından dağlı bir gelin olan Rakel Dink, acısını soylu sözcüklerle dillendirdi: “Bir bebekten bir katil yaratan karanlığı sorgulamadan hiçbir şey yapılmaz kardeşlerim… Sevgilim, çutağım, sevdiklerinden ayrıldın, çocuklarından, torunlarından ayrıldın. Burada seni uğurlayanlardan ayrıldın, kucağımdan ayrıldın. Ülkenden ayrılmadın.”
24 Ocak’ta yüreğimizi iki kez dağlayanlar bu tarihi zihinlerimize yazdılar:
İlki 24 Ocak ekonomi kararlarının alındığı gün…
İkincisi hem emeği ile geçinenleri hem de kaleminde emek kokan, ülke kokan elinde kalem, dilinde kelam olan Uğur Mumcu’yu bizden kopardılar.
Soğuk ve karlı bir Ankara gününde bembeyaz karlar üstüne kan damladı, hüzün yağdı yüreklere…
“Yabancı devlet alkışçısı değiliz ki çekinelim; yabancı şirketleri savunmuyoruz ki utanalım. Diktatör yardakçısı olmadık ki, korkalım. Türk halkının yaşama hakkını savunuyoruz. Bizim fikirlerimizin kökü burada aranmalıdır. Ya sizler, bizim gibi aynı rahatlık ve kesinlikle konuşabiliyor musunuz?” (25 Ağustos 1967)
Uğur Mumcu’yu önce yazılarından tanıdım. Sonrası Ege’nin Dikili’sinden esen demokrasi rüzgârları bizi buluşturdu. Çocukları Özgür ve Özge ile Fırat Dikili’deki kumda oynadı, denizde yüzdü, bizler de düşüncelerimizle fırtına olup estik.
İlk kez Uğur Abi ile Hasret Gültekin’i Dikili’de dinledik. Aynı yılın ocak ayında Uğur Mumcu’ya Ankara’da, Hasret Gültekin’i 2 Temmuz’da Sivas Madımak’ta sevdiklerinden ve bizden kopardılar. Kışımızı, yazımızı karakışa çevirdiler…
O gün bugündür her anmada gözyaşı dökeriz. Sevgiyle, özlemle, saygıyla anarız. Bu ölümsüz kalemleri genç kuşaklarla buluşturmaya çalışırız.
Selda Bağcan’ın, Uğur Mumcu için söylediği ağıt hep dillerdedir:
Bir pazar sabahıydı, Ankara kar altında
Zemheri ayazıydı, yaz güneşi koynunda
(Ucuz can pazarıydı kalemim düştü kana, kalemim düştü kana)
Zalımlar pusudaydı bedenim paramparça
(Ucuz can pazarıydı kalemim düştü kana, kalemim düştü kana)
Uğurlar olsun, uğurlar olsun
Hüzünlü bulutlar yoldaşın olsun
Bir keskin kalem, bir kırık gözlük
Yürekli yiğitlere hatıran olsun…

Önceki ve Sonraki Yazılar
Yaşar Seyman Arşivi