Zi̇nci̇rleri̇nden başka kaybedeceği̇n bi̇r şey yok Türki̇ye!

İnsanlar konut, taşıt ve tüketici kredilerini öderken belirsizlikten çok korkar. En iyi belirsiz ihtimaldense; en kötü belirginlik, yani istikrar tercih edilebilir. Bu nedenle derin yoksulluk esnasında yapılan seçimlerde bu korku bir ‘kültür savaşına’ dönüşerek kararsızları belirgin olarak gördüğü kötüye oy vermeye itebilir.

“Tayyip Erdoğan çok sessiz. Kendinden gayet emin. Seçimi kazanacak bir planı olmalı. Şapkadan mutlaka tavşan, yetmezse hatta sürüsünü çıkaracak. Elinde inanılmaz bir devlet ve medya gücü var o yüzden hamle yapacağı zamanı bekliyor…”

Kendini gerçekleştiren kehaneti genelde ol(a)mayacak o işi durmadan tekrarlayanlar gerçekleştirir. En hızlı yayılan duygu umut diye bilinir ama aslında en hızlı yayılanı umutsuzluktur. Kişinin öğrenişmiş çaresizliğinden kötü bir şey varsa o da kitlelerin öğrendiği çaresizliktir.

Bu ülkenin muhaliflerine, yurtseverlerine, Alevilerine, Kürtlerine, solcularına, devrimcilerine, dürüst dindarlarına, kadınlarına, emeğiyle geçinenlerine, ateistlerine ve en önemlisi iyi insanlarına ‘başarıyla’ öğretilmiş en önemli kavram başarısızlıktır. Mücadele etmeyi öğrendik ama kazanmayı bir türlü öğrenemedik. Çünkü haklı olmamıza rağmen kültürel kodlarımızın yüzünden bu topraklara eşitliğin gelebileceğine sloganlar dışında ihtimal veremedik. Kitlesel ve kolektif çaresizlik öyle bir öğrenilmiş ki kazandığımız halde işin içinde bir bit yeniği arama ihtiyacı hissediyoruz. Oysa en iyi cevap en basit olandır.

Bu ülkenin küçük bir azınlığının kaybedeceği çok şey, bu satırları okuyanların da içinde olduğu çok büyük bölümünün ise kaybedeceği hiçbir şey yok!

Neyini kaybedeceksin? Her an elinden alınabilecek özgürlüğünü mü? Yaşayamadığın kendini mi? Olamadığın kadınlığını mı? Açlık sınırı altında çalıştırıldığın işini mi? Artık almanın hayal olduğu ev ya da arabanı mı? Bu ülkede yaşama umudunu mu? Yapamadığın tatili, yiyemediğin eti, giyemediğin ayakkabıyı mı? Seni mobbing altında açlık sınırında çalıştıran patronunu mu yoksa kadrolu işsizliğini mi kaybetmekten korkuyorsun? Senden almadıkları ne kaldı Türkiye?! Onların sana vermediği görünmez zincirlerden başka sahip olduğun ne var?



MİLLET İTTİFAKINI BEKLEYEN ‘İSTİKRAR’ TEHLİKESİ
Türkiye de dahil dünyanın büyük bölümünde seçim sonuçlarını kararsız seçmen belirler. Bu kararsız seçmenin oranı ülke rejimlerine, demokrasi kültürlerine göre farklılık gösterir ama oy verme davranışlarında benzerlik gösterir.

Türkiye’de sandığa gideceklerin yüzde 80’i kime oy vereceğini ve vermeyeceğini şu anda kesinleştirmiş durumda. Bu nedenle her görüşten anket firmasının Millet ve Cumhur İttifakı arasındaki oy farkı yüzde 4-5 bandında çıkıyor. Peki bu insanlar kim?

Yüzde 7 ila 13 oy arasında bir karasız seçmen grubu var. Bunlarla birlikte sandığa gitmeyen yüzde 10’luk bir kesim var.

Sanılanın aksine sandığa katılımın çok olması o ülkede demokrasi olduğu anlamına gelmez. Hatta durum tam tersidir. Diktatörlüklerin, tek partili rejimlerin ve otoriter yönetimlerin olduğu Asya ve Ortadoğu ülkelerinde sandığa katılım oranı yüksekken; demokrasi ve insan hakları listelerinde yukarıda olan Avrupa ülkelerinde bu oran çok düşüktür. Hatta Kuzey Avrupa’da yapılan seçimlerde katılım oranları yüzde 50’lerde gezer. Çünkü o ülkelerde seçmen hukuk kuralları içinde devlet aygıtının kim gelirse gelsin işleyeceğini düşünür. Sistem yerine oturmuştur ve siyasal partilerden bağımsız olarak ekonomik ve sosyal sistem belirgindir. En açık tabiriyle vatandaşlar önünü görür; işsiz kalmaktan ya da kalsa bile sosyal devletten yararlanacağını bilir. Bu nedenle de sandığa gitmenin demokrasi olduğu anlamına gelme komedisi onlarda geçerli değildir.

İstikrar meselesi işte tam da bizim gibi baskı rejimlerinde daha fazla etkili olur. Bunun nedeni ise ekonomik ve temel asgari ihtiyaçların devamlılığı. Burada muhalif bir kesimin yanıldığı konu, yaşanan derin yoksulluğun sandıkta mutlaka tepki oyuna dönüşeceğine dair inanç. Bu, çok hatalı olabilir; hatta güvenilir anket şirketlerini bile yanıltabilir.

Örneğin 6 Şubat’ta yaşanan Kahramanmaraş depremi sonrası 5 milyon depremzede başka illere göç etti. 10 milyon sığınmacıyla birlikte şehirler, kapasitesi üzerinde insan almaya başladı. Sadece Ankara’ya bir ayda 500 bin, Mersin’e 400 bin insan göç etti. Konut ve kira fiyatları fırladı. İnsanlar peynir ve etin önce tadını, ardından fiyatını unutarak başlarını sokacak bir yer aramaya başladı.

Bankalar Birliği raporlarına göre şu anda 27 milyondan fazla konut ve tüketici kredisi kullanılmış durumda. İnsanlar konut, taşıt ve tüketici kredilerini öderken belirsizlikten çok korkar. En iyi belirsiz ihtimaldense; en kötü belirginlik, yani istikrar tercih edilebilir. Bu nedenle derin yoksulluk esnasında yapılan seçimlerde bu korku bir ‘kültür savaşına’ dönüşerek kararsızları belirgin olarak gördüğü kötüye oy vermeye itebilir. Dünyada buna benzer çok seçim yaşadık. Çünkü insanlar ellerinde kalan son varlıklarının da eriyebileceğinden çok korkar ve korku; mevcut baskıcı iktidarlara oy olarak dönme kapasitesi taşır. AKP iktidarının bu durmadan ‘İstikrar’ demesi ve muhalefeti yönetme kapasitesi olmamakla suçlaması bu yüzden.

Millet İttifakı’nın bu noktada bu yüzde 7 ila 13 arasında gidip gelen kararsız seçmene yönelik olarak mutlaka kalıcı ve dönüştürücü bir söylem geliştirerek ulaşması gerekiyor. Millet İttifakının asıl şu anda bir istikrarın olmadığını; bu yönetimin gitmeden de ülkeye istikrar gelmeyeceğini vurgulaması gerekiyor. İttifakın, barınma krizi başta olmak üzere, okul ödemeleri, otomobille temel ihtiyaçlar ve gıda meselesinde istikrar getirileceğini bu kararsız seçmeni hedef alarak mikro ve makro ölçekte anlatması lazım. Yani diğer bir deyişle hazırladığı yönetme paketini, liderlik gücüsü seçmene ‘satması’, hatta ‘satın aldırması’ lazım.

Diğer şekilde bahsettiğimiz bu kararsız seçmen eğer 14 Mayıs’a kadar ikna edilmez ve onların öfkesi örgütlenmezse bu kişiler sandığa giderken tercihini hiç beklenmedik biçimde değiştirebilir ve bu da seçim sonuçlarını umulmadık şekilde değiştirebilir.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Seyit Tosun Arşivi