Küresel Güç Mücadelesinde İran-İsrail Çatışması

Küresel Güç Mücadelesinde İran-İsrail Çatışması
Artık istediğini aldığını düşünen ABD-İsrail blokunda barış masasına yönelme olasılığı artıyor. İran ise taviz vermeyen bir savaş siyaseti izlediğini gerek kendi halkına gerekse hem bölgedeki hem de bütün dünyadaki Şiilere göstermek zorunda…

*SAVAŞ BİÇER

Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Başkanı Donald Trump’ın bir önceki başkanlık dönemi için yayınladığı ABD Ulusal Güvenlik Strateji belgesinde Rusya, Çin ve Kuzey Kore’ye ilave olarak ve aslında Büyük Ortadoğu Projesi ile Kuzey Afrika ve Ortadoğu’daki otoriter rejimlerin yıkılarak bu ülkelere “demokrasi” ve bölgedeki milletlere özgürlük getirilmesi planında da nihai hedefin İran İslam Cumhuriyeti olduğunu anlamak mümkündür. Uzun yıllardır olması beklenen, sadece nasıl patlayacağı kestirilemeyen ABD-İran çatışmasının tarafları, çatışmayı kendi toprakları dışında kabul eden devletler. Bunlardan ABD, 11 Eylül saldırıları ile kendi topraklarında bir saldırıya maruz kalırken, İran daha düne kadar, bazen müttefiklerinin topraklarında, bazen de hasım ülkelerin topraklarında çatışmalara taraf olmuştur. Artık İran toprakları da saldırı altındadır ve İran halkı savaşın yıkımını ve acısını yakından yaşamakta ve hissetmektedir.

Güçlü bir ülke olmak için sadece mevcut güç yeterli değildir, aynı zamanda bu gücünü kullanma kararlılığı da gereklidir. ABD’nin bu sınavda gücünü kullanma yönünde karar vererek İran-İsrail savaşına İsrail tarafında ama kendi stratejik hedefleri doğrultusunda katılma kararı aldığını görüyoruz. Hedef ise bu defa askerî bir tesis, bir siyasetçi ya da bilim insanı değil, İran’ın nükleer silah üretim gücü olarak ortaya çıkmıştır. Savaşın bu tarafından baktığımızda aslında İsrail ile ABD’nin bir ittifak içerisinde savaşa girmektense, ortak düşmanın kendilerine tehdit teşkil ettiğini değerlendirdikleri noktalara ayrı ayrı yöneldikleri bir durum söz konusu. ABD’nin İran’ı diplomasiden de uzaklaştıracak ağır bir darbe vurmak yerine, nükleer silah üretiminin de konuşulacağı bir uzlaşma zemini için masayı hazır bulundurduğu anlaşılıyor. Bu, dünya kamuoyunun savaşın yayılması endişesini de bir bakıma rahatlatan bir gelişme olarak görülebilir. Zira küresel güç oyununun aktörleri olan Avrupa Birliği, Rusya Federasyonu ve Çin Halk Cumhuriyeti, tırmanan gerginlik ve çatışmaların genişleyen boyutundan kendi çıkarlarına olabilecek muhtemel etkiler nedeniyle tedirgin. İran’ın kontrol altında tuttuğu ticaret ve enerji rotalarının savaştan etkilenme ihtimali bu bağlamda denklemin barış ağırlıklı çözümünden mutlu olacak ülkelerin sayısını artırmaktadır.

Diğer bir konu ise, İran’da bir rejim değişikliği için savaş yolunu seçmenin, İran halkını yönetime karşı ayaklandırmanın, daha doğrusu İran’ı içerden çökertmenin ne kadar mümkün, hatta ne kadar doğru olduğu. Bu tartışılabilir. Senaryolar arasında elbette bu değişim de vardır. Emperyalizm yine demokrasi adı altında ve bir halkı özgürleştirme iddiası ile kan dökmeyi planlamış olabilir. Ancak İran kadim bir devlettir, siyasi oyunları çok iyi oynayacak birikime sahiptir ve hasımlarını çok iyi tanımaktadır. Savaş ülkenin kaynaklarını tükettikçe bunun faturasını sadece kendi halkının ödemesine izin vermeyecektir. Her ne kadar Rusya ve Çin Halk Cumhuriyeti’nden ABD ve İsrail’e karşı beklediği sert tepkiyi, hatta bir ittifak dayanışmasını göremese de İran, bir avuç İsrailliyi öldürmek ve birkaç ABD askerî üssüne saldırı yapmanın ötesinde, intikam yeminleri ile tehditler savurmanın dışında başka girişimlerde bulunabilir, bunu unutmamak lazım.

Savaşın bir dünya savaşına dönüşmesi ihtimali çok zayıf olmakla birlikte, Ortadoğu coğrafyası söz konusu olunca akla ilk gelen olumsuz sonuç petrol ile ilgili olacaktır. İran öncelikle kendi petrol ihracatını azaltabilir ve ikinci adım olarak da Hürmüz Boğazı’nı kapatabilir. Bu durum petrol fiyatlarında artışa yol açtığında ise, petrol ve doğalgaz ihracatından elde ettiği gelirler ekonomisinde çok önemli yer tutan Rusya Federasyonu’nu olumlu, İran petrolünün neredeyse tamamını ithal eden Çin Halk Cumhuriyeti’ni olumsuz etkileyebilecektir. Olumsuz etkilenecek ülkeler arasında Rusya’dan petrol ihraç eden Hindistan ve Türkiye’nin de olduğunu unutmamak gerekir.

İsrail ve ABD İran’ın nükleer programının ne kadarını yok etmiştir, program hedeflerini ne kadar geciktirmiştir bunu tam olarak bilmek çok zor. Ancak, vurulan nükleer tesislerin maddi kaybından fazla belki de İran’ı en fazla etkileyen çatışmaların başında ortaya çıkan İsrail ajanlarının, İran içerisinde yıllardır sürdürdükleri faaliyetlerin açığa çıkarılamamasından kaynaklanan maneviyat bozukluğu olmuştur. ABD’nin 11 Eylül terör saldırılarında karşı karşıya kaldığı istihbarat zafiyetinin bir benzerini yaşayan İran rejimi için bu sızıntı ciddi bir prestij kaybı olarak değerlendirilebilecektir.

Savaşın ilerleyen safhalarında hangi taraf ne kadar süre direnç gösterecek sorusunun cevabı savaşan tarafların inisiyatifinde değil gibi görünüyor. Artık istediğini aldığını düşünen ABD-İsrail blokunda barış masasına yönelme olasılığı artıyor. İran ise taviz vermeyen bir savaş siyaseti izlediğini gerek kendi halkına gerekse hem bölgedeki hem de bütün dünyadaki Şiilere göstermek zorunda. Avrupa Birliği ve Çin Halk Cumhuriyeti için savaşın bir an evvel bitmesi önemli. Rusya Federasyonu ise büyük bir olasılıkla ABD’nin dikkatinin Karadeniz’in kuzeyinden, Baltık ve Arktik bölgelerden uzaklaştığını görmekten memnun olduğu kadar, petrol fiyatlarında beklenen artışın Ukrayna’da süregelen savaşın ekonomisinde yol açtığı daralmayı aşmasına yardım edeceğini umduğu için de İran-İsrail-ABD çatışmasının ulusal çıkarlarına yarar sağlayacağını beklemektedir.

Küresel güçlerin, bölgesel çatışmaların genel bir savaşa dönüşme riski olmaksızın ulusal güvenlik stratejilerini uygulama alanı buldukları yöntemlerin İran-İsrail savaşında da denenmesi beklenebilir. Siber saldırılar düzenlenmesi, vekil ülkeler üzerinden yüksek yoğunluklu çatışmalar geliştirilmesi, önemli devlet adamlarına siyasi suikastlar, iç karışıklıkları ve ayrılıkçı hareketleri destekleyen açık ve örtülü faaliyetler ile ekonomik boykot ve ambargolar bu yöntemlerden en sık kullanılanlar olarak İran-İsrail savaşı sırasında ve hatta sonrasında savaşan taraflarca test edilebilecektir. Artık dünyanın yeni bir savaşta cephe açılmasına değil, barış ve huzura ihtiyacı olduğunu hisseden siyasi yönetimlerin küresel güvenlik sahnesinde ne zaman iktidar sahibi olacağını tahmin etmek bugün için mümkün değil. Çatışma ve kaos ortamından beslenen siyaset üretmek bugünün küresel güvenlik ortamında en kolay ve tercih edilen yöntem olduğu sürece, barışçı çabalar konusunda çok fazla ümide kapılmadan ulusal çıkarlar ve iç barışa önem ve öncelik vermek, her devlet için hayati önem taşımaktadır.

*Bu yazı, perspektif online sitesinden alınmıştır.

Kaynak:Haber Merkezi

Öne Çıkanlar