Resul Emrah Şahan'dan 'yeni parti' yorumu

Bir yılı aşkın süredir tutuklu bulunan Şişli Belediye Başkanı Resul Emrah Şahan, "Mutlak butlan kararı doğrudan barış arayışlarını da etkiler. Ben, son bir yılda süreçte somut adım atılmamasını da bu çerçevede okuyorum" dedi

Resul Emrah Şahan'dan 'yeni parti' yorumu

GAZETE PENCERE - İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ne yönelik operasyon kapsamında 19 Mart 2025 günü gözaltına alınan ve 'Kent Uzlaşısı' soruşturması kapsamında tutuklanan ancak bu soruşturmadan hakkında tahliye kararı verilmesine rağmen İBB soruşturmasında da tutuklu bulunduğu için tahliye edilmeyen Şişli Belediye Başkanı Resul Emrah Şahan, CHP'nin 38. Olağan Kurultayı hakkında verilen 'mutlak butlan' kararı ve çözüm sürecine dair değerlendirmede bulundu.

Devlet Bahçeli’nin PKK lideri Abdullah Öcalan'a “Barış Süreci ve Siyasallaşma Koordinatörlüğü” statüsünü önermesine dair konuşan Şahan, "Barış bir odada kurulup topluma tebliğ edilecek bir metin değildir. Toplumun içinde, gündelik hayatın içinde, ortak gelecek duygusunun içinde inşa edilir. Önemli olan, içine ne konulacağıdır. Boş çerçeveler artık fayda etmiyor. Toplum somut adım istiyor" dedi.

'GÜVEN KAYBEDİLİR...'

Eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demitaş'ın serbest bırakılmasının Çözüm Süreci'nin ilerlemesi için önemli bir adım olacağının altını çizen Şahan, Şişli Belediyesi başta olmak üzere belediyelere yönelik kayyım uygulamalarına dair "Demokrasi kültürü, yurttaşın oyunun sonuç doğurduğuna inanmasıyla yaşar. Oyunu veren ama oyunun bir işe yaramadığını gören yurttaş bir süre sonra sandıktan umudunu keser. Eğer oy versem de seçtiğim kişi görevde kalamıyor duygusu yerleşirse, yalnızca bir belediye değil, demokrasiye güven de kaybedilir" değerlendirmesinde bulundu.

'BUNLAR BİRBİRİNDEN KOPUK HUKUKİ GELİŞMELER DEĞİL'

İstinaf Mahkemesi'nin CHP'nin 38. Olağan Kurultayı hakkında verdiği 'mutlak butlan' kararını muhalefeti bastırmanın bir adımı olarak yorumlayan Şahan "Kürt siyasetinin uzun yıllardır bu baskıyla muhatap olduğunu biliyoruz. Ardından CHP'nin değişim çizgisi hedef alındı. İşte mesela Kent Uzlaşısı/Türkiye İttifakı suç kapsamına sokuldu. Şimdiyse butlan kararı. Bunlar birbirinden kopuk hukuki gelişmeler değil, siyasal alanı katman katman daraltmanın, her seferinde bir adım daha ileri giden bir projenin halkalarıdır" sözlerini kaydetti. Şahan "Mutlak butlan kararı doğrudan barış arayışlarını da etkiler. Ben, son bir yılda süreçte somut adım atılmamasını da bu çerçevede okuyorum" şeklinde konuştu.

'YENİ BİR OLUŞUM TARİHSEL SORUMLULUK OLARAK KARŞIMIZA ÇIKABİLİR'

Yeni bir siyasi parti kurulup kurulmayacağı konusuna da değinen Şahan, CHP'nin bölünmesinin tehlikeli olduğunu ve toplumsal çoğunluğu korumanın yollarını aramak gerektiğini vurgulayarak “Eğer bir gün bütün direniş kanalları tıkanır, içerisi gerçekten bu değişimi taşıyamaz hale gelirse, o zaman yeni bir oluşum tarihsel zorunluluk olarak karşımıza çıkabilir. Tarih gösteriyor ki toplumsal rıza gerçekten arkasında olduğunda yani millet o değişimi sahiplendiğinde yeni siyasal yapılar da ortak geleceği kurabilir" dedi.

T24'ten Murat Sabuncu'nun sorularını yanıtlayan Resul Emrah Şahan'ın açıklamalarından öne çıkanlar şöyle:

- Devlet Bahçeli’nin Öcalan için önerdiği “Barış Süreci ve Siyasallaşma Koordinatörlüğü” önerisine ne diyorsunuz? Aynen şöyle söyledi: “Abdullah Öcalan için statü açığı varsa; bu açık Türkiye Cumhuriyeti lehine, Terörsüz Türkiye hedefinin başarısına hizmet edecek biçimde ele alınmalıdır. Bu noktada ihtiyaç duyulacak mekanizmanın adı ne olursa olsun, özü açık olmalıdır: Bu mekanizma; toplumsal onarımı, siyasal normalleşmeyi, demokratik katılımı, kardeşlik hukukunu, kamu düzenini, milli güvenliği ve huzurlu geleceği birlikte gözetmelidir. Bu tartışmalara son vermek için bunun adının “Barış Süreci ve Siyasallaşma Koordinatörlüğü” olmasını öneriyorum. Fakat elbette başka alternatifler de üretilebilir.’

Öcalan’ın siyasi aktör olarak ya da barış koordinatörlüğü gibi bir misyonda olması sürecin önünü mü açar yoksa kabulü anlamında güçleştirir mi?

Türkiye’nin önündeki mesele tarihsel bir meseledir. Kürt meselesi, bir kişinin, bir partinin, bir örgütün ya da bir hükümetin dar hesabına indirgenemeyecek kadar köklüdür. Dolayısıyla Bahçeli’nin önerisini de barışın ihtiyaçları bakımından değerlendirmek gerekir.

Bir barış sürecinde asıl soru şu bence. Hangi mekanizma şiddetsiz siyaseti güçlendirir? Hangi mekanizma demokratik katılımı artırır? Hangi mekanizma toplumun güven duygusunu büyütür? Hangi mekanizma hukuki belirsizliği azaltır? Eğer önerilen yapı bu sorulara sahici cevaplar verecekse, elbette tartışılmalıdır.

Çatışma çözümü deneyimleri bize her sürecin sancılı olduğunu gösteriyor ama zor aktörlerle, zor hafızalarla, zor meselelerle yüzleşmeden de kalıcı barış kurulamıyor.

Sürecin toplumsallaşması için toplumun kendisinin aktörleşmesi çok önemli. Tüm siyasi partilerin, Meclis’in, sivil toplumun, insan hakları örgütlerinin, kadınların, gençlerin, yerel yönetimlerin ve mağdur ailelerinin sürece dâhil olması gerekir. Barış bir odada kurulup topluma tebliğ edilecek bir metin değildir. Toplumun içinde, gündelik hayatın içinde, ortak gelecek duygusunun içinde inşa edilir. Önemli olan, içine ne konulacağıdır. Boş çerçeveler artık fayda etmiyor. Toplum somut adım istiyor.

Bunun ötesinde, bu tip statü ve mekanizma tartışmaları, sadece aktüel polemiğin konusu haline getirilirse süreç zarar görür. Toplumu ikna edecek gerçek adımları, demokratik siyasetin önünü açan bir yerden atmazsanız bu gerilimlerle boğuşursunuz. Bir bakmışsınız her açıklama sonrası “etkileşim siyaseti“ne, televizyon ratinglerine ve günlük polemiklere kurban edilmiş. Bahçeli’nin süreçteki buz kırıcı tavrı önemlidir. Ama tüm siyasi parti liderlerinin ortak demokratik adımlar noktasında birleşmesi, yüzyıl Cumhuriyeti'ne sahip çıkma ihtiyacı da bir hakikattir. Bunu, üzerimizdeki bütün baskılara, nefes almamızı dahi istemeyen bizi boğmak isteyen tüm siyasal operasyonlara inat yapmalıyız. Çünkü konu bu ülkenin geleceğidir. Değişim sonrası CHP buna hazır olduğu için bugün bu baskılarla uğraşıyor bir anlamıyla.

- Selahattin Demirtaş’ın özgürlüğü ve süreçte olası varlığı sürecin toplumsallaşmasını kolaylaştırır mı?

Elbette süreç hiçbir kişiye indirgenemez. Ama bazı isimler var ki toplumun hafızasında farklı bir yerde duruyor. Demirtaş onlardan biri. O yüzden Demirtaş'ın özgür kalması ve sürece dâhil olması, bir kaldıraç işlevi mutlaka görür. Yalnızca Kürt seçmene sıkışmayan, Türkiye’nin batısıyla da konuşabilen, ortak gelecek fikrine temas edebilen bir siyasal figürden söz ediyoruz. 2014-2015'te kurduğu dil hâlâ canlı insanların belleğinde. Ben de o dile kulak vermiş, o dönem ona oy vermiş bir CHP'li olarak konuşuyorum bunu. Demirtaş özgür olduğunda büyük bir köprü de kurulmuş olur. Ve bu ülkenin şu an en çok ihtiyaç duyduğu şey köprüler.

O yüzden Demirtaş’ın özgürlüğü önemlidir; fakat tek başına yeterli değildir. Eğer aynı anda ifade özgürlüğü, yerel demokrasi, seçilmişlerin güvencesi ve siyasal temsil alanı genişletilmezse, özgür Demirtaş'ın siyasi olarak yapabileceği şey de sınırlı kalır. Demirtaş özgür, ama İmamoğlu içeride; Demirtaş dışarıda, ama seçilmiş belediye başkanları tutuklu, böyle bir zeminde kurulan köprünün altı sağlam olur mu, hiç emin değilim. Üzerinde yürürken her an çökecekmiş hissi verir insana. Ama tabii yine de bir adımdır, nefes aldırır. Ve şundan da eminim; Demirtaş özgür kaldığında, o köprüyü gerçekten ayakta tutmak için de harekete geçer. Türk'ü de Kürt'ü de ikna edecek bir zemin kurmak için toplumun tüm kesimlerini, siyaseti, demokratik alana çekmeye çalışır.

- Kayyum uygulamalarının Türkiye’de demokrasi kültürüne ve yerel yönetime nasıl bir etkisi oldu?

Kayyum, çok ağır bir yaradır. Ama bu yaranın derinliği hâlâ yeterince görülmüyor. Kayyum rejimi, sandığı fiilen devre dışı bırakır, seçme ve seçilme hakkını askıya alır, halkın kendi kentini yönetme iradesine merkezden el koyar. Avrupa Konseyi Yerel ve Bölgesel Yönetimler Kongresi bunu doğrudan "yeniden merkezileştirme" olarak tanımladı.

Bu uygulama ilk sistemli biçimde doğu ve güneydoğu illerimizde hayata geçirildi. Orada şu mesaj verildi yıllarca: "Oy verebilirsiniz, ama seçtiğiniz kişi bizim çizdiğimiz sınırın dışına çıkarsa görevde kalamaz." Bu, demokratik temsil açısından çok ağır bir kırılmadır. Daha sonra bu mantığın batıdaki CHP belediyelerine de taşınması Şişli de dâhil olmak üzere meselenin artık coğrafi bir sınırı kalmadığını gösterdi. Kayyum, Türkiye'de merkezileşen ve otoriterleşen yönetim anlayışının genel bir aracına dönüştü. Dün Kürtlere yapılan bugün Batı’da yaşayan Türk-Kürt herkese yapıldı. Şişli bunun en net göstergesi. Buradan okunması gerekiyor.

Şişli halkı sandığa gitti, oyunu kullandı, bir başkan ve meclis seçti. O irade kayyumla askıya alındı. Sonra o kayyuma yeniden kayyum atandı. Sonra o kayyuma da kayyum atandı. Düşünün; bir kayyumun kayyumunun kayyumu. Türkiye siyasal tarihine geçmiş bir absürtlük bu.

O atanan kayyumlar yine de isimlerini tabelaya yazdırıp ilçede dolaşıyorlar, seçilmiş belediye başkanı gibi davranıyorlar. Bu aynı zamanda devlet bürokratlarının, halkın demokratik taleplerini, siyasal iletişim gürültüsüne boğan bir anlayışı sürdürmeleridir. Gerçekten trajikomik.

Ama asıl yıkım görünmeyende. Çünkü belediyecilik bürokratik bir iş değildir, halkla birlikte kurulan bir siyasal pratiktir. Kayyum geldiğinde bu ilişki çözülüyor. Çalışanlar baskı altına giriyor, sosyal projeler kesiliyor, mahalle mekanizmaları kapanıyor, yerel öncelikler merkezi talimatın gerisine düşüyor. Üstelik Büyükçekmece gibi tamamen başka bir ilçenin, kültürün, demografinin Kaymakamı olan bir bürokratı siz alıp Şişli’ye kayyum yapıyorsunuz. Şişli’yi ne kadar tanıyıp, anlayabilir? Biz Şişli'de 350 günde çok şey ürettik ama o üretimin arkasında bütçeden çok halkın bize verdiği yetki vardı. O yetki olmadan belediyecilik içi boş bir kabuktan ibaret.

Demokrasi kültürü, yurttaşın oyunun sonuç doğurduğuna inanmasıyla yaşar. Oyunu veren ama oyunun bir işe yaramadığını gören yurttaş bir süre sonra sandıktan umudunu keser. Eğer oy versem de seçtiğim kişi görevde kalamıyor duygusu yerleşirse, yalnızca bir belediye değil, demokrasiye güven de kaybedilir. Bu yüzden kayyum meselesi, Türkiye'nin yüzleşmesi gereken en temel demokrasi meselelerinden biridir. Ve bu meseleyi doğru adıyla çağırmak artık hem ahlaki hem siyasal bir zorunluluk. İçinde bulunduğumuz, ilerlemesini beklediğimiz bu sürecin ilk adımlarından biri o yüzden mutlaka bu olmalı, kayyum uygulamasının kaldırılması.

- Mutlak butlan sonrası barış arayışları, Kürt sorununun çözümü sizce zorlaştı mı?

Bu soruyu doğru tahlil etmek için biraz tarihsel yaklaşmak gerektiğini düşünüyorum. Bakın, otoriter rejimler siyasal alanı hiçbir zaman tek hamlede ele geçirmezler. Aşama aşama çalışırlar. Önce en görünür, en örgütlü, en sert muhalefeti hedef alır, kriminalize eder, damgalar, suç çerçevesine çeker. Ardından geri kalan muhalefetin "yönetilebilir" bir çizgiye gelmesini bekler ya da zorlar. En son aşamada ise toplumsal çoğulluğu taşıyan bütün damarları farklı kimlikler, bağımsız sesler, ittifak kanalları hepsini tek bir sesle ikame etmeye çalışır. Bu şablon, tarihte defalarca işlemiştir. Ve her seferinde barış ile demokratikleşme arasındaki bağı koparmıştır.

Bugün Türkiye’de yaşadığımız şey de bana bu açıdan çok tanıdık geliyor. Kürt siyasetinin uzun yıllardır bu baskıyla muhatap olduğunu biliyoruz. Ardından CHP'nin değişim çizgisi hedef alındı. İşte mesela Kent Uzlaşısı/Türkiye İttifakı suç kapsamına sokuldu. Şimdiyse butlan kararı. Bunlar birbirinden kopuk hukuki gelişmeler değil, siyasal alanı katman katman daraltmanın, her seferinde bir adım daha ileri giden bir projenin halkalarıdır. Bunların hepsi aynı tedbirci aklın parçalarıdır.

Şimdi siz bana bu karar süreci etkiler mi diye soruyorsunuz. Elbette, mutlak butlan kararı doğrudan barış arayışlarını da etkiler. Ben, son bir yılda süreçte somut adım atılmamasını da bu çerçevede okuyorum. Rejim her hamlede siyasal maliyeti ölçüyor. Somut demokratik adımlar atmıyor. Çünkü böyle bir adımın toplumda yeni bir meşruiyet ve özgürleşme alanı yaratmasından çekiniyor. Belirsizliği sürdürebildiği kadar sürdürüyor. Belirsizliği yönetmek, adım atmaktan daha cazip görünüyor. Ve bu belirsizlik çok işlevsel iktidar için. Çünkü baskıyı daha geniş kesimlere yaymak için alan açıyor, ikinci bir dalganın zeminini hazırlıyor. Örneğin Kent Uzlaşısı'nın kriminalize edilmesi bu hazırlığın görünür halkasıydı. Butlan kararı bir sonraki.

Ben buna ikinci dalga riski diyorum. Eğer CHP kontrol edilebilir bir çizgiye çekilirse, eğer değişim iradesi bastırılırsa, eğer halkla kurulan yeni demokratik bağ koparılırsa, sıranın rejim içinde memnuniyetsizlik yaratan tüm toplumsal damarlara gelmesi ihtimali güçlenir. Çünkü bu mantık, bir noktadan sonra muhalefeti seçici biçimde bastırmakla yetinmez, toplumsal çoğulluğu taşıyan bütün kanalları tekleştirmeye çalışır.

Şunu açık söyleyeyim demokratik muhalefet parçalı kaldıkça, barış için gereken siyasal baskı da azalır. CHP zayıfladıkça, herkesin temsil kanalları daralır. Bu iki mesele birbirinden ayrı değil. Barış süreci yalnızca devlet ile Kürt hareketi arasındaki müzakerenin değil, Türkiye'nin bütünüyle demokratikleşip demokratikleşemeyeceğinin sınavıdır. O sınav zorlaştı. Ama sınavın zorlaşması, mücadele vermekten vazgeçeceğimiz anlamına gelmiyor, tam tersine, daha iyi hazırlanmamızı gerektiriyor.

Nitekim Sayın Genel Başkanımız Özgür Özel’le bayramlaşmaya gelen, demokratik haklarına sahip çıkan on binlerin Ankara sokaklarındaki o rengarenk, umutlu akışı mücadeleyi de güçlendiriyor. Yeter ki o umut herkesi, Türkiye İttifakı’nı, tüm Türkiye’yi kapsayarak büyüsün. Memleketim Erzincan’dan Trabzon’a, Diyarbakır’dan İstanbul’a tüm memleket evlatlarını ortak bir gelecekte buluştursun.

- Son yazınızda şöyle bir bölüm var: siyaset halklaşacak, sivilleşecek ve Cumhuriyet’i yeni yüzyıla hazırlayacaktır. Bize hangi zulümleri, hangi eller, hangi işbirlikçilerle yaparsa yapsın, inanın fark etmez. Konu artık ne bizlerin tutukluluğu ne de bir partinin geleceğidir. Cumhuriyet’in yeniden biçimlenişinin sonuçlarıdır. Tüm siyasete, demokrasiden yana, birlikten yana tüm yapılara bu zeminde birleşme sorumluluğu veriyor bu dönem. Olan biten her şeye taktiksel yaklaşan, oy hesabı yapan her kim olursa, milletle olan makasını açacak ve yeniden inşada var olamayacaktır. En net olan tablo budur.

Siyasetin halklaşması mevcut CHP içinde mi yeni bir parti ile mi mümkün olabilir sizce?

Evet, o yazıyı çok içimden gelerek yazdım. Biraz açıklayayım. Soruyorsunuz ya, siyasetin halklaşması mevcut CHP içinde mi, yeni bir partiyle mi mümkün olur diye. Aslında mesele bu değil. Bana göre Cumhuriyet'in ikinci yüzyılı bir örgütün adıyla değil, bir toplumsal iradeyle kurulacak.

Şimdi ben şunu görüyorum. Bugün bazı siyasi mimarlar CHP'nin bölünmesini istiyor. Çünkü CHP'deki değişim hareketiyle oluşan o çoğul tablo yani Kürt seçmeniyle, Aleviyle, laik kentliyle, değişim isteyen gençlerle, siyasetin içinde daha çok görünür olmak, aktörleşmek isteyen kadınlarla birlikte siyaset yapabilen bir yapı, kontrol edilmesi güç bir alan teşkil eder. Bölünmüş, birbirine düşmüş, enerjisini iç kavgaya harcayan bir muhalefet ise çok daha yönetilebilir. Bu bir komplo teorisi değil, siyasal mühendisliğin kadim ve test edilmiş bir aracı.

Bunu bir kez gördüğünüzde CHP mi, yeni parti mi sorusunun cevabı da değişiyor. Mesela tabelada ne yazdığı değil. Mesele, hangi zeminin bu toplumsal çoğulluğu bir arada tutabileceği, büyütebileceği ve iktidar karşısında gerçek bir demokratik seçenek haline getirebileceği.

Ben Cumhuriyet Halk Partiliyim ve CHP'ye sonuna kadar inanıyorum. Ama kör bir bağlılıkla değil, gözlerim açık inanıyorum. Bu parti geçmişte Kürt meselesinde tarihsel yanlışlar yaptı. Dokunulmazlıkların kaldırılmasında verilen destek bunun en ağır örneklerinden biri. Bunları inkâr etmek, ikinci yüzyılı birinci yüzyılın hatalarıyla kurmaya çalışmak olur. Cumhuriyet'in bu yüzyılını inşa edeceksek, geçmişin günahlarını da sevaplarını da aynı teraziye koymak zorundayız. Hesaplaşmadan ilerleme olmaz.

O hesaplaşmayı yapabilecek, hem Kürt'le hem Türk'le, hem Aleviyle hem Sünnisiyle, hem batıyla hem doğuyla konuşabilecek, hukuku siyasetin önüne koyacak, oy hesabıyla değil ilkeyle hareket edecek bir CHP mümkün. Ve o CHP'nin mücadelesi bugün içeride de dışarıda da veriliyor. Bizi susturmaya çalışıyorlar çünkü aslında tam da o CHP'nin sesini kesmek istiyorlar.

Ama tüm bunları söylerken şunu da görmek zorundayım. Eğer bir gün bütün direniş kanalları tıkanır, içerisi gerçekten bu değişimi taşıyamaz hale gelirse, o zaman yeni bir oluşum tarihsel zorunluluk olarak karşımıza çıkabilir. Tarih gösteriyor ki toplumsal rıza gerçekten arkasında olduğunda yani millet o değişimi sahiplendiğinde yeni siyasal yapılar da ortak geleceği kurabilir.

Net olan tek şey şu. Olan biten her şeye taktiksel bakanlar, yalnızca sandık hesabı yapanlar, şimdi zamanı değil diyerek temkinli davrananlar bu milletin önünde uzun süre var olamaz. Çünkü millet neyin taktik, neyin gerçek olduğunu görüyor. Kimin gerçekten memleket derdi taşıdığını da ayırt ediyor.

Benim tercihim çok net. Siyaset halklaşacaksa halkın iradesine güvenerek halklaşacak. Sandığa sahip çıkarak, yerel demokrasiyi savunarak, Kürt meselesinde cesur davranarak, CHP'nin değişim iradesini büyüterek, bu ülkenin bütün demokratlarını aynı ortak gelecek fikrinde buluşturarak halklaşacak.

Kaynak:Haber Merkezi

Öne Çıkanlar