/

TÜKETİMİN METASTAZI

Yıllar önce bir iş için güney kıyılarındaydım. Burun gibi uzanan yarımadanın tamamına inşa edilmiş tatil köyünde iki gün geçirdim, sonra yoluma devam ettim.

Yıllar önce bir iş için güney kıyılarındaydım. Burun gibi uzanan yarımadanın tamamına inşa edilmiş tatil köyünde iki gün geçirdim, sonra yoluma devam ettim. Orada bulunduğum süre içinde, tamamı Avrupa ülkelerinden ve Rusya’dan gelmiş beyaz yaka kesimin çoluk çocuk, aynı anda iki bin kişiye hizmet veren restoranında insanı yılgınlığa düşüren hareketliliğini gözlemleyip kendime notlar almışım. Temiz tabakların oluşturduğu sütunlar arasında açık büfenin sonsuzmuş gibi görünen sunumlarını gözlerinde pırıltılarla tabaklarına dolduruşlarını izlemişim. Üstü kapalı futbol sahasını andıran restoranın kenar çizgilerinde onarlı gruplar halinde, o sıcakta siyah pantolon ve beyaz gömlek giymek zorunda olan garsonların hareketsiz dizilişi beni kendine çekmiş olmalı ki gidip onlara yakın durduğumu hatırlıyorum. Bu çılgın hareketlilik biz durursak dengelenir gibiydi. Tatillerini de bir ofis disiplini ve tüketiciliği içinde geçiriyorlardı. Restoranın birkaç giriş noktası vardı, üşenmedim hepsini dolaştım. Kapının önüne belli bir düzen içinde park edilmiş boş bebek arabalarını görünce içerdeki kalabalığın aslında neye hizmet ettiğinin altı çizilmiş oldu. Bebek arabası deyip geçmeyin. Bunun titanyumdan olanı var, bin bir şekle gireni var, küçük bir bavul barındıranı var, vitesli olanı var, sütü sıcak tutanı var, park halindeyken sallananı var, bir kolu çekince tehlike oluşturmayan oyuncakları çın çın döndüreni var. Yedekli fren sistemi, su geçirmeyeni, kara şimşek gibi siyah olanı, pembe olanı… Restoranın etrafı bu amacının dışında çok şeyler sunan bebek arabalarıyla çevriliydi. Ben diyeyim, yüz tane vardı. Siz deyin, daha fazla. Bebek arabalarının fiyatı, kenarda beklemek, masa boşalınca tabakları bardakları toplamak, içki isteyene servis yapmak olan garsonların aylık maaşından fazlaydı –ki TL’nin göreceli iyi olduğu dönemlerdi.
Ve bu resimde bir sürü yanlışlık vardı
Benzer olmayan bir yanlışlığı kapitalist sistem de düşünmüş olmalı ki şimdilerde kollapsoloji (dilimizde böyle mi kullanılıyor…) yani çöküş bilimi dersek, evrenin çöküş teorisiyle karıştırılır. Bilemedim. Biz konumuza dönelim: Kollapsoloji, endüstriyel medeniyetin çökmesi durumunda onun yerini alacak şeyin incelenmesi ve detaylandırılmasını bilimsel gerekçelere dayandırmak demek. Endüstriyel medeniyeti faaliyetleri(mizi) gerçekleştirmek için elektrikle ya da herhangi bir enerji formuyla çalışan makinelerin kullanımı olarak özetlersek, bunun çökmesi durumunda ne yapacağımız üzerine teoriler geliştirilmeye başlandı. Yani kapitalizm kendini yaşatmak için metastaz yapıyor (Baudrillard’a selam olsun). Endüstriyel medeniyetin kollapsoloji eliyle form değiştirmesinden bahsediyorum. Tüm görevi tekerlekli bebek koltuğu olmaktan çıkmış, akülü, mini buzdolaplı zamazingoların üretimi ve satımı devam etmeli, bir çöküş olsa bile…
Kollapsoloji’de kentte ikamet eden beyaz yakalıların kırsal kesimdeki türdaşlarından daha fazla etkileneceği aşikâr. Kentte gerçekleştirilen hemen hemen tüm faaliyetler enerjinin varlığına bağlı. Elektrik yoksa örneğin, birçok insan ve sektör için kıyamet günü olacak.
O tatil köyünde, kayaları oyarak içine yerleştirdikleri camlı, havalandırmalı, tam otomatik asansörler aracılığıyla tatilcilerin deniz kıyısına inmesi sağlanıyordu. Zamazingolu bebek arabalarından birkaçını da içine alacak büyüklükte asansörler… Asansörün indiği yönden siyah pantolonlu, beyaz gömlekli genç garson ağaç dallarına tutunarak, ayaklarını dengeli basarak hop ve hop iki adımda yanıma geldi. “Binme abla, elektrik yok”, dedi. “Sen nasıl indin” diye sordum. Güldü. Pantolonuna bulaşmış toprak parçalarına eliyle pat pat yaparken…
İhtiyacımız olmayan şeyler için doğal kaynakları tüketerek elde ettiğimiz enerjiye ihtiyacımız var mı sorusunun cevabını almış oldum. Doğa izin vermiyorsa, bebek arabasıyla o deniz kıyısına inmeyecektik. Vücut hareket kabiliyetimiz yıllar içinde kısıtlanıyorsa yine o deniz kıyısına inmeyecektik. Hele ki üstüne bastığımız toprağın üstünde iki bin beş yüz yıl öncesinin kalıntıları o deniz kıyısına inmeden bıçak gibi kesiliyorsa, bir bildiği vardı atalarımızın. İnmeyecek ve kirletmeyecektik o sahilleri. Orada yaşayan hayvanları, organizmaları rahatsız etmeyecektik. Buradan sonrası için bir çöküş teorisi geliştirilecekse kapitalizme ait olmalıdır. Alışkanlıkları kırmak kolay değil ancak her şeyin bir başlangıcı var.

0  0,00