Bilim neden hâlâ insana muhtaç?
Bilim tarihindeki büyük sıçramaların önemli bir kısmı kusursuz algoritmalardan değil; yanlışlardan, saplantılardan, sezgilerden, beklenmedik gözlemlerden ve bazen de “hata” sanılan sapmalardan doğmuştur.
* Prof. Dr. Cem Terzi
19 Mayıs 2026’da Nature dergisinde yayımlanan “İnsanlar olmadan yapay zekâ neden iyi bilim yapamaz?” başlıklı editoryal, yapay zekâ çağında bilimin geleceğine dair önemli bir tartışma başlatıyor. Yazı yapay zekânın bilimsel araştırmaları hızlandıracağını kabul ediyor; ancak iyi bilimin yalnızca verimlilik,işlem kapasitesi ve optimizasyon olmadığını vurguluyor.
Makale, ilk bakışta yapay zekâ tartışmaları üzerine teknik bir değerlendirme gibi görünse de metin bilimin ne olduğuna dair daha derin bir tartışma açıyor.
Yazıya göre yapay zekâ bilimsel araştırmayı hızlandırabilir; veri tarayabilir, algoritmler (örüntüler) bulabilir veya hipotez önerebilir ancak, iyi bilim yalnızca süreç optimizasyonu değildir.
İnsan bilgeliği, etik muhakeme, empati, sezgi ve hatta insanın “messiness” denilen dağınık, kusurlu hali de bilimsel ilerlemenin parçasıdır. Bu çok önemli bir itirazdır. Çünkü yaşadığımız çağ yalnızca siyaseti değil, bilgiyi de teknokratikleştiriyor.
Artık hemen her şey ölçülebilirlik üzerinden değerlendiriliyor; kaç yayın, kaç atıf, kaç patent, kaç proje, kaç saniyede sonuç… Bilim giderek bir düşünme faaliyeti olmaktan çok bir üretim rejimine dönüşüyor. Bu yüzden bugün yapay zekâ birçok yönetici, şirket ve hatta üniversite yöneticisi için büyüleyici bir araç gibi görünüyor. Zira yapay zekâ yorulmuyor, maaş istemiyor, sendikalaşmıyor, tereddüt etmiyor, ahlaki kriz yaşamıyor, uykusuz kalmıyor ve en önemlisi süreci yavaşlatmıyor. Oysa iyi bilim çoğu zaman tam da yavaşlatan şeylerin içinden çıkar. Bilim tarihi aslında biraz “verimsizlik tarihi”dir. Alexander Fleming penisilini keşfettiğinde laboratuvar disiplini açısından örnek bir araştırmacı değildi. Kültür kaplarını temizlemeyi unutmuştu. Bugünün aşırı standardize edilmiş laboratuvar rejimlerinde belki de o petri kutusu doğrudan biyolojik atığa gönderilecekti.
Fleming laboratuvarından iki haftalığına tatil için ayrılmadan önce ortalığı toparlamayı unutmuştu. Döndüğünde Fleming “bozulmuş” deneyde bir şey gördü. Küfün etrafındaki bakteriler ölüyordu. Alexander Fleming'in penisilini keşfi, tıp tarihinin en önemli atılımlarından biridir; bakteriyel enfeksiyonların tedavisinde devrim yaratmış ve sayısız hayat kurtarmıştır. Böyle tesadüfi keşifler bilim tarihinde sürekli yaşanır. Genç araştırmacılara deneyler sırasında akıllarına gelen her şeyi kaydetmelerinin tavsiye edilmesinin nedenlerinden biri de budur. Araştırma sırasında genellikle belirli bir sonuca ulaşmaya çalışırken, bambaşka bir şey ortaya çıkabilir ve bir anda büyük bir keşfe dönüşebilir. Fleming örneğinde belirleyici olan tesadüf kadar zihinsel açıklıktır. Tesadüf herkese uğrar ancak, herkes tesadüfü fark etmez.
Wilhelm Röntgen’in X ışınlarını keşfi de böyledir. Laboratuvarda gördüğü açıklayamadığı ışımayı görmezden gelmedi. Percy Spencer, radar cihazı yakınında cebindeki çikolatanın erimesini önemsediği için mikrodalga fırının yolu açıldı. Post-it, güçlü yapıştırıcı üretmeyi beceremeyen araştırmacıların “başarısızlığı” sayesinde doğdu. Bugünkü performans kültürü içinde bu insanların bir kısmı muhtemelen “hedef tutturamayan araştırmacılar” olarak değerlendirilecekti.
Çağımızın temel sorunu yalnızca ölçülebilir olanın değerli sayılmasıdır. Oysa bilimsel yaratıcılık çoğu zaman ölçülemez alanlarda oluşur; sezgide, saplantıda, merakta, can sıkıntısında, hatta bazen düzensizlikte. Birçok büyük keşif doğrusal ilerlememiştir. Bilim insanları bazen yanlış soruların peşinden giderken doğru cevaplara ulaştılar. Bazen başarısız deneyler yeni alanlar açtı. Bazen “anlamsız veri” daha sonra devrim yarattı. Çünkü bilim yalnızca doğrulama değil; şaşırabilme kapasitesidir. Şaşırmak ise çok insani bir özelliktir.
Yapay zekâ örüntü tanır ama “ tuhaf “ olanın önemli olup olmadığını bilmez. İnsan ise bazen tam da anlamsız görünen ayrıntıya takılır. Bilimsel sezgi dediğimiz şey biraz da budur. Ayrıca bilim yalnızca epistemolojik değil, etik bir pratiktir. Bir deney teknik olarak mümkün olabilir. Ama yapılmalı mı? Bir ilaç milyarlar kazandırabilir. Ama gerçekten ihtiyaç mı, toplumsal yarar sağlıyor mu? Bir teknoloji verimliliği artırabilir. Ama insan hayatını yoksullaştırıyor olabilir mi?
Bunun hâlâ geçerli olan en klasik örneklerinden biri atom bombasının hikâyesidir. Atomu parçalama deneyleri olağanüstü bir bilimsel başarıydı. Ancak, Hiroşima ve Nagazaki’den sonra insanlık, bir şeyin teknik olarak yapılabiliyor olmasının, onun yapılması gerektiği anlamına gelmediğini çok derin biçimde sorguladı. Bu yalnızca bilimsel bir keşif değildi. Yüzbinlerce sivil insan öldü.
Hayatta kalanlar yıllarca radyasyonun sonuçlarıyla yaşadı. Kanserler, lösemiler, doğumsal anomaliler ve kuşaklar boyunca süren sağlık sorunları ortaya çıktı. Bilim ilk kez bu ölçekte, insanlığı kurtaran bir güç olduğu kadar yok edebilen bir güç olarak da görülmeye başlandı. Bu nedenle sorun hiçbir zaman yalnızca “bilim neyi yapabilir?” sorusu olmadı. Asıl soru şuydu: “Bilim kimin adına, hangi etik sınırlar içinde ve nasıl bir uygarlık tahayyülüyle kullanılacak?” Hiroşima’dan sonra yalnızca siyaset değil, bilimin kendisi de
sorgulandı.
Etik pusulasını kaybeden bilgi, ilerleme değil; korkunç yıkımlar üretebilir. Bugün de benzer sorularla karşı karşıyayız. Yapay zekâ milyonlarca görüntüyü analiz ederek kanser tanısında insanı aşabilir. Peki bu becerileri ile sağlık hizmetini daha adil hale getirebilecek mi yoksa yalnızca sigorta şirketlerinin maliyet hesaplarını mı güçlendirecek? Genetik düzenleme teknolojileri kalıtsal hastalıkları azaltabilir. Ama aynı zamanda “istenen insan tipi” fikrini yeniden üreterek biyolojik eşitsizliklerin kapısını aralayabilir.
Sosyal medya algoritmaları insan davranışını büyük bir hassasiyetle öngörebiliyor. Peki bu bilgi ne için kullanılıyor? İnsan zihnini bağımlı ve öfkeli tutmak için kullanılıyor olabilir mi?
Bu soruların cevabı veri tabanlarında bulunmaz. Bunlar teknik değil, ahlaki sorulardır. Veri bize neyin mümkün olduğunu söyleyebilir; ama neyin doğru olduğunu söyleyemez. İyi bilim yalnızca doğru sonuç üretmek değildir. Aynı zamanda şu soruyu sormaktır: “Bu bilgi kimin yararına kullanılacak?”
Yapay zekâ çok güçlü bir araç olabilir. Ancak, amaç duygusu olmayan bir zekâ, yön duygusu olmayan bir hız gibidir. Daha hızlı ilerler; ama nereye gittiğini bilmez. Bugün üniversiteler giderek şirketleşiyor. Akademisyenler düşünmekten çok üretmeye zorlanıyor. “Yavaş düşünce” değersizleşiyor. Tereddüt zayıflık sayılıyor. Oysa hakiki bilim çoğu zaman tereddütten doğar.
Bilim insanı yalnızca veri işleyen biri değildir. Aynı zamanda şüphe eden, yanılan, etik kaygı yaşayan, bazen yönünü kaybeden bir insandır. Bu yüzden Nature editoryalindeki bence en önemli kelime “messiness”: İnsan karmaşası!
İnsan zihni kusursuz değildir. Dalgındır. Çelişkilidir. Takıntılıdır. Bazen irrasyoneldir. Tam da bu yüzden yaratıcıdır.
Bugün bizi bekleyen en büyük tehlike, makinelerin düşünmesi değil; insanın sezgisinin, tereddüdünün, yavaşlığının ve ahlaki kararsızlığının “sistem hatası” sayılmaya başlanmasıdır.
Bilim tarihindeki büyük sıçramaların önemli bir kısmı kusursuz algoritmalardan değil; yanlışlardan, saplantılardan, sezgilerden, beklenmedik gözlemlerden ve bazen de “hata” sanılan sapmalardan doğmuştur.
Eğer bunu unutursak, korkarım insanın bilimin içinden yavaş yavaş çıkarılmasına tanıklık edeceğiz. İnsanın sezgisi, kuşkusu, etik tereddüdü, hatta yanılma kapasitesi bile gereksiz bir “gürültü” gibi görülmeye başlanacak. Oysa insanı yaratıcı yapan şey tam da bu kusurlardır. Bilim yalnızca hesaplama değildir; bazen durabilme, şaşırabilme, fikrini değiştirebilme ve “Burada başka bir şey mi oluyor?” diye sorabilme cesaretidir.
Eğer insanı yalnızca verimlilik ölçütleriyle değerlendiren bir teknokratik akıl egemen olursa, bilim giderek daha hızlı çalışabilir; ama aynı zamanda daha kör, daha ruhsuz ve daha tehlikeli hale gelebilir. Çünkü bilim çoğu zaman tam da o “gürültünün” içinden doğar.
Eğer bilim yalnızca hız, çıktı ve optimizasyon rejimine teslim olursa; belki daha çok veri üretiriz ama daha az hikmet üretiriz. Daha çok hesap yaparız ama daha az anlarız. Daha çok sonuç elde ederiz ama daha az insan kalırız.
Bugün asıl tehdit yapay zekâ değil; insanı fazlalık gibi görmeye başlayan uygarlığın kendisidir. İnsanı, sezgiyi, etik tereddüdü ve yaratıcı karmaşayı ‘verimsizlik’ sayan bir akıl, sonunda yalnızca bilimi değil, insanlığın kendisini de yoksullaştıracaktır.
Elon Musk gibi insanların temsil ettiği teknoloji ideolojisi, insanı giderek optimize edilmesi gereken kusurlu bir sistem gibi görür. Yavaşlık, etik tereddüt, toplumsal müzakere ve insani karmaşa; bu bakış açısından verimsizlik olarak görünür. Oysa uygarlığı insanileştiren şey tam da bu “verimsizliktir”. Bilim yalnızca hız ve hesaplama değildir; aynı zamanda durabilme, kuşku duyabilme ve “Yapabiliyoruz ama yapmalı mıyız?” diye sorabilme kapasitesidir. Bugün Silicon Valley insanı geliştirmekten çok, insanı aşmayı hayal ediyor. İnsanı “upgrade edilmesi gereken eksik bir makine” gibi gören bir zihniyet, sonunda yalnızca emeği değil; vicdanı, tereddüdü ve ahlaki sorumluluğu da gereksiz saymaya başlar.
Kaynak:Haber Merkezi