İşte İBB Davası'ndaki savunmaların tamamı

İBB Davası'nda 11 gün geride kaldı. 13 sanığın savunma verdiği davada yaşananları sizler için topladık. İşte İmamoğlu'nun, Şahan'ın ve Çalık'ın savunmalarının da olduğu 11 günlük periyodun tamamı...

İşte İBB Davası'ndaki savunmaların tamamı

GAZETE PENCERE- İstanbul Marmara Kapalı Cezaevi yani eski adıyla Silivri Cezaevi'nin hemen yanındaki duruşma salonunda görülen İstanbul Büyükşehir Belediyesi davasında 11 gün tamamlandı.

11 günlük periyodda 13 sanık savunması tamamlanırken savunma verenler arasında yerine kayyım atanan Şişli Belediye Başkanı Resul Emrah Şahan ve Beylikdüzü Belediye Başkanı Murat Çalık da var.

107 tutuklunun olduğu davada savunmalar alınmaya devam ediyor. Mahkeme heyeti 2 Nisan'da tutuklu sanıklar hakkında karar verecek.

İşte İBB Davası'nda 11 günde yaşananlar şöyle:

1. GÜN: İMAMOĞLU SÖZ ALMAK İSTEDİ: SEN KRİZİ

Türkiye kamuoyunun, kelimenin tam anlamıyla kilitlendiği İBB davası duruşması, “sen” kriziyle başladı. İstanbul 40. Ağır Ceza Mahkemesi heyetine başkanlık eden hâkimin İmamoğlu’na “sen” diye hitap etmesi, izleyicilerin ve avukatların tepkisine neden oldu. Salonda bulunan, izleyici ve avukatlar, Mahkeme Başkanı’nın üslubuna, “siz, siz, siz” diyerek tepki gösterdi. Tepki üzerine Mahkeme Başkanı’nın İmamoğlu’na “Ekrem Bey” diye hitap etmeye başlaması dikkat çekti.

İBB DAVASINDA, 9 MART 2026’DA YAŞANANLAR…

Mahkeme Başkanı: Sorumlu oldukları eylemlere göre gruplandırma yaptık kendi içerisinde. Sanık Ekrem İmamoğlu'yla ilgili ‘örgüt kuruculuğu’ ve diğer yöneticilerimiz de aynı şekilde. Biz tüm eylemlerden 220/5 hükmü gereği sorumlu olduklarından dolayı, en son savunmalarını alma yönünde planlama yaptık ve bu şekilde ilerleyeceğiz.

Mahkeme Başkanı ve Ekrem İmamoğlu arasındaki diyalog…

Mahkeme Başkanı: Salondan çıkarmak zorunda kalırız.

İmamoğlu: Söz almak istiyorum.

Mahkeme Başkanı: Tamam ‘söz almak istiyorum’ dedin, ben de söz vermedim şu an.

(Mahkeme Başkanı’nın İmamoğlu’na ‘sen’ diye hitap etmesi, izleyicilerin ve avukatların tepkisini çekti. Bunun üzerine salondan ‘siz, siz, siz’ sesleri yükseldi.)

İmamoğlu: Söz almak istiyorum.

Mahkeme Başkanı: Hayır. Devam edemezsin.

İmamoğlu: Sayın Hâkim, söz almak istiyorum.

Mahkeme Başkanı: Keselim şeyi. Mikrofonu kesin.

İmamoğlu: Sayın Hâkim, söz almak istiyorum. (Alkışlar…) Müsaade edin. Size nasıl bir…

Mahkeme Başkanı: Ekrem Bey, lütfen yerinize geçin. Ekrem Bey lütfen yerinize geçin. Bu şekilde olmaz. Bakın buranın bir düzeni var. Siz burada, söz hakkı vermeden kalkıp, gelip kürsüye durup bu şekilde konuşamazsınız.

İmamoğlu: Hâkim Bey, hüküm kurulurken, burada mağdur edilen insanları ne şekilde bir savunma yapacağı konusunda fikrini almakla yükümlüsünüz Sayın Hâkim.

Mahkeme Başkanı: Sanık Ekrem İmamoğlu, kendisine söz hakkı verilmesine… Bu şekil, bu sistem yargılamaya devam edemeyiz. Lütfen yerinize geçin.

İmamoğlu: İsterseniz siz, bu süreci çok daha naif, çok daha insanların hakkına hukukuna saygı gösteren bir şekilde devam ettirirsiniz…

Mahkeme Başkanı: Biz de o şekilde devam edeceğiz zaten. Bunları daha yargılamaya başlamadan bakın...

İmamoğlu: Ne avukatları dinlediniz…

Mahkeme Başkanı: Talepleri alacağım. Daha talepleri alma aşamasına geçmedim.

İmamoğlu: Hâkim Bey, Hâkim Bey… Avukatlarımızın…

Mahkeme Başkanı: Sanık Ekrem İmamoğlu, lütfen yerinize geçin. Ekrem Bey yerinize geçin. Sanık Ekrem İmamoğlu, kendisine söz hakkı verilmemesine rağmen, kendisine söz hakkı verilmemesine rağmen kürsüye gelerek…

İmamoğlu: Şimdi son cümlemi söylüyorum…

Mahkeme Başkanı: Kendisi defaatle uyarılmasına rağmen…

İmamoğlu: Ekranın arkasına gizlenmeyin…

Mahkeme Başkanı: Ekranın arkasına gizlendiğim yok. Mikrofon, mikrofon gelmiyor, o nedenle buradayım. Bizim gizlendiğimiz bir durum yok Ekrem Bey.

İmamoğlu: Lütfen iyi idrak edelim…

Mahkeme Başkanı: Defaatle uyarılmasına rağmen, konuşmaya devam etti. Kendisine yerine geçilmesi söylenmesine rağmen…

İmamoğlu: İnsanların kendini savunma düzenine dair, burada üç bin yıla yakın yargılama yapılırken, hakkımızı hukukumuzun ne şekilde ifade edileceğini dinleyerek karar verilmesini talep ediyoruz. Saygılı davranın. Yüce Türk yargısına ve Türk milletine saygılı davranın. Olur mu böyle şey. Ben yine söz alacağım…

Melih Gecek ve Erdal Celal Aksoy’un avukatı Yiğit Gökçehan Koçoğlu: Biraz önce şurada, listede Aykut Erdoğdu ve Bulut Aydöner ismini en başta gördük biz. Bakın, biz bir haftadır kaleminize gidip geliyoruz. Ben kaç defa geldim. ‘Şu liste hazır mı’ diye sordum. Bize kimse hazır demedi. Hatta dendi ki ‘Başkan Bey'in önünde, hazır olunca size vereceğiz’ dendi. Fakat dün bunun haberini Yeni Şafak'tan Burak Doğan yaptı. Avukatlara verilmeyen bu liste, Yeni Şafak'a kim tarafından, niye verildi?

Mahkeme Başkanı: Sanık Ekrem İmamoğlu, yerinize geçin. Şu an yaptığınız heyete saygısızlık. Yerinize geçin. Komutanım, komutanım beklemeyelim. İzleyici bölümünü boşaltalım. İzleyici bölümü boşaltıldıktan sonra sayın avukatım söz hakkı vereceğim. Geleceğim, dinleyeceğim. Salonu boşaltalım. İzleyici bölümü boşaldıktan sonra söz hakkı vereceğim. Israrla bu şekilde bakın, bu şekilde yargılama yapılmaz.

İmamoğlu: (Bağırarak) Sen yargılamaya gelmedin buraya. Öyle kaçarak çıkamazsın. Kaçarak çıkamazsın. Sen yargılamaya gelmedin.

DURUŞMA BİTİMİ İMAMOĞLU VE MAHKEME HEYETİ ARASINDA YAŞANAN ‘SÖZ HAKKI’ TARTIŞMASI

İmamoğlu: (Söz hakkı verilmemesi üzerine…) Aksi takdirde kaçarak çıkarsınız. Olmaz. Yazık ediyorsunuz.

Mahkeme Başkanı: Alalım neyi bekliyorsunuz? Alalım.

İmamoğlu: Yüce Türk yargısına yazık ediyorsunuz. Sayın Hakim, görevinizi yapacaksanız, on dakika söz hakkı verirsiniz, rahatlarsınız. Sizi uyarıyorum.

Mahkeme Başkanı: Sanığı alalım.

İmamoğlu: Peki. Teşekkür ederim. Açar mısınız?

Mahkeme Başkanı: Yoo, söz hakkı vermedim. Alalım sanığı.

İmamoğlu: Ne yapıyorsunuz? 86 milyon insanın yükünü taşıyabilir misin? 86 milyonun sahibini taşıyabilir misin? Bir kişinin yükünü taşıyabilir misin?

Avukatlar ve Mahkeme Başkanı arasında karşılıklı ağız dalaşı yaşanıyor…

Mahkeme Başkanı: Avukat hanım, bu bağırışın sebebi nedir? Niye oyalayacağım ben sizi? Neden dolayı oyalayacağım ben sizi? Redde ilişkin bir talebinin olup olmadığını sordum, redde ilişkin bir talebinin olmadığını söyledin. Söz hakkını yarın kaldığım yerden veririm. Ya bunda neyi bu kadar abarttınız, benim anlamadığım? Yani ne yapacağız? Sana savunma hakkı vermeden yargılamayı sona mı erdireceğiz. Yani böyle bir şey var mı ya? Bu yaygaraya ne gerek var bu kadar ya?

İmamoğlu: Sayın Hakim, Sayın Hakim sizden, bakın sizden söz hakkı isteyen, burada ‘örgüt lideri’ diye tariflene iddianamedeki kişiye söz hakkı vermiyorsanız, siz yargılamaya değil, buraya başka bir şey için geldiniz.

Mahkeme Başkanı: Bu alkışlar devam etmesin. Bu alkışlar devam ederse sabahki yaptırımı uygulayacağım. Boşaltın.

İmamoğlu: Söz hakkı vermek zorundasınız. Aksi halde buradan kaçarak gidersiniz…

Mahkeme Başkanı: Benim kaçtığım yok.

İmamoğlu: Kaçarak gidersin… Kaçarak gidersiniz… El kol hareketi yapmayacaksın. Hesabını vereceksin.

Duruşma savcısı: Elini indir. Elini indir.

İmamoğlu: Sevgili arkadaşlar… Burası, 86 milyon için kahramanlık yapan arkadaşlarımla doludur. Kadın arkadaşlarımın o güzel ellerinden öpüyorum. Dik duranlar buradadır. Millet için mücadele etmişlerdir. Bu işi yöneten kişinin biraz mertliği varsa, bu insanları bırakır, tek başıma benimle burada mücadele eder. Evlerine yollar onları. Onun için bu mücadele büyüktür. Sizlerin tahliyesine karar vermemek bile korkaklıktır. İşte bu şekilde kaçarak gider. Bu şekilde hâkimlik olmaz. Yazıktır bu millete, yazıktır bu memlekete. Yazıktır bu görev yapan jandarmalara. Burada kişi başına iki tane, üç tane jandarma düşüyor. Böyle bir şey olmaz. Beni iterek… Hâkim kaçarak gittiyse, kendi bilir. Bakın, sevgilim komutanım… Bir saniye. Buraya bu sabah bin bir sıkıntıyla gelen arkadaşlar var. Bu sabah. Bu acımasızlık nedir yahu? Bak kalp pilini gördüm adamın, kolluğunu gördüm, kalp pilini. Kalp piliyle gelen kişinin avukatı diyor ki, ‘Dilekçe verdim. İlgilenilmiyor.’ Ama ‘8 milyon dolar kaptırdım’ diye suç duyurusunda bulunan adamı şirketinin başına geç diyorlar. Suç duyurusunda bulunan adama. Şimdi bu şekilde hakimlik yapılamaz. Bu şekilde yargılama olmaz. Olamaz. Korkaklar. Diyorum kardeşim; derdiniz benimle. Bu insanları yollayın evine. Benimle mücadele edin. Ben sizi 4 defa yendim. 5 değil, 7 defa yeneceğim.

DURUŞMANIN 2. GÜNÜ: SANDALYE KRİZİ VE ERDOĞDU SAVUNMASI

İmamoğlu: (Yaşanan sandalye ve oturma krizi üzerine…) Öyle bir şey yok. Hayır öyle bir şey yok. Öyle bir şey yok. Öyle bir şey yok kabul etmiyorum. Hayır oturmuyorum. Hayır oturmuyorum. Hayır oturmuyorum. Gerginliği siz başlatıyorsunuz. Ben burada hakimlik yapamazmışım. Böyle bir durum olmaz. Kimin önünü kesiyorsunuz siz. Ağzımı da bantla mı kapatacaksın? Ağzımı bantla mı kapatacaksın? Böyle olmaz. Böyle olmaz.

Birinci avukat: Zincir var, zincir!

İkinci avukat: Yahu bu Başkan nerede ya!

Üçüncü avukat: Emir mi aldın, kendin mi karar verdin?

İmamoğlu: Hakim gelecek, ondan sonra… Hakim gelmeden böyle başlatamazsın. Bu nedir; etrafımızda jandarma, önümde, sağımda, solumda! Böyle şey yok! Önümü göremiyorum…

Mahkeme Başkanı (M.B.): Arkadaşlar şöyle bir oturun. Bir oturalım. Bir oturun. Jandarma, arkadaşlar oturun.

İmamoğlu: Hakim Bey, böyle bir şey yok. Size görevden mi korkuyorsunuz?

M.B.: Ekrem Bey, bizim bir şeyden korktuğumuz yok. Bakın, bu kürsüye söz hakkını verdiğimiz kişi gelecek. Yani bu bunun bir usulsüz bir durum yok şu an yani.

İmamoğlu: Böyle başlatamazsınız. Bu nedir etrafınızda jandarma önümde, sağımda, solumda? Böyle şey yok.

M.B.: Neresinde bu usulsüzlük var bunun?

İmamoğlu: Öyle şey yok. Hayır nerede yani şu an? Göremiyorum.

M.B.: Jandarma arkadaşlar, şöyle bir oturun. Bir oturalım. Bir oturun. Arkadaşlar oturun.

İmamoğlu: Şuraya görevden mi korkuyorsunuz.

M.B.: Ekrem Bey, bizim bir şeyden korktuğumuz yok. Siz bakın. Bu kürsüye söz hakkını verdiğimiz kişi gelecek. Yani bu bunun bir usulsüz bir durum yok şu an yani.

İmamoğlu: Hayır. Böyle bir şey olmaz. Türk milletini temsil ediyorsunuz. Böyle bir şey olmaz.

M.B.: Ekrem Bey, yerinize geçin. Bakın kenarda oturan sanıklarımız da var. Yani siz neden ısrarla bu konuda bu konuda sorun çıkartıyorsunuz.

Avukat: Direkt önüne sandalye koyuyorlar.

İmamoğlu: Kaldırır mısınız? Böyle şey olmaz.

M.B.: Ekrem Bey, duruşmanın bir düzeni var. Oturun lütfen yerinize. Yerinize lütfen oturun.

İmamoğlu: Dünkü düzen ile bugünkü arasında ne fark var?

M.B.: Çünkü tutum ve davranışlarınız itibariyle, söz hakkı vermediğim halde, bakın söz hakkı vermediğim halde, dün size söz hakkı vermediğim halde, ısrarla gelip bu kürsüye kadar gelip, burada heyete, savcı beye herkese parmak sallayarak… Ben söz hakkı vereceğim zaman vereceğim. Sizin isminize göre söz hakkı vermiyoruz. Bu duruşmanın bir düzeni var, bir sistemi var ona göre verileceği zaman verilecek.

İmamoğlu: ‘Söz vereceğim’ dedin, veremedin. Bunu da unutma, kayda geçti. Benim önümde bir kişinin oturması doğru değil. Ben buradan kalkmamam gerektiğini de bilirim, kalmam gerektiğini de bilirim size bağlı değil.

M.B.: Bu duruşma salonunda her şey bana bağlı.

İmamoğlu: Burada benim hakkım var, her şey sana bağlı değil.

M.B.: Ekrem Bey, lütfen yerinize oturun. Lütfen yerinize oturun.

İmamoğlu: Koridordan asker kalkacak, ben de burada oturacağım.

M.B.: Lütfen bir yerinize oturun.

İmamoğlu: Hayır, asker kalkacak ben yerime oturacağım.

Avukat sesi: Talep var, avukatların talebi var.

M.B.: Talep almıyorum şu an. Duruşma düzeni sağlayamadım. Herhangi bir talep almıyorum. Lütfen sanıklar yerlerine otursun. Duruşmanın düzenini mahkeme başkanı belirler. Kanun çok açık. Ben böyle bir düzen belirledim. Burada usule aykırı herhangi bir işlem yok.

Avukatlar: Burada usule aykırı bir işlem var. Lütfen bakın. Dün şiddet gibi hiçbir olay yaşanmadı. Sadece söz tartışması yaşandı.

M.B.: Ekrem Bey, lütfen yerinize oturun. Sanıklar lütfen yerlerinize oturun. Ben duruşma düzenini sağlamadan, sanıklar yerlerini almadan… Bu anlamda kötüyü kullandığımız herhangi bir şey yok avukat bey, yani bu duruşma düzeni bu şekilde belirledik. Yani asker, asker, askerler askerler ben

İmamoğlu: Ağzımıza bakmayacaksınız.

M.B.: Ekrem Bey, ben sizin ağzınıza savunmanızı yaparken bakacağım. Böyle bir şey yok. Sizle sürekli böyle temasta olma durumum söz konusu değil benim.

İmamoğlu: Hakim Bey, burayı şu şekilde yapmanız yüz karasıdır. Yaptığınız Türk yargısı adına yüz karasıdır.

M.B.: O sizin takdiriniz.

İmamoğlu: Bu arkadaşımız buraya niye oturuyor? Niye oturuyor koridora?

M.B: Evet.

İmamoğlu: Benden korkmayın. Ben buraya seni korumaya geldim, seni korumaya!

M.B: Ekrem Bey, gereksiz polemiklere girmeyin. Beni koruyacağınız bir durum yok. Benim sizin korumanıza ihtiyacım yok. Lütfen yerinize oturun. Duruşmanın düzenini sağlayalım. Lütfen oturun yerinize.

İmamoğlu: Neden korkuyorsunuz?

M.B: Bakın, bu şekilde yargılamaya devam edemem. Duruşma bu şekilde yürümez. Lütfen sanıklar yerine otursun. Bizim yargılamaya niyetimiz var. Sizin yüzünüzden dünden beri yargılamaya başlayamıyoruz.

İmamoğlu: Bakın yerimi bile değiştirdiniz, hiç önemli değil. Ama bu askeri koridora koyduğun zaman olmaz. Anlatabiliyor muyum?

M.B: Koridorlarla sizin ne şeyiniz var orada?

İmamoğlu: Allah Allah! Benden ne engeli var o zaman? Beni niye düşünüyorsunuz siz?

M.B: Sizle alakalı bir durum değil güvenlik. Dün çünkü söz hakkı vermediğim halde, söz hakkı vermediğim halde ısrarla kürsüye geldiniz. Söz hakkı vermediğim halde ısrarla kürsüye geldiniz. O sizin taktiriniz, biz bir hata görmüyoruz bunda.

İmamoğlu: Sakin sakin güne başlamak istedik. Burada jandarmayı buraya yığarak boşuna gerginlik yaratıyorsunuz. Kimden talimat aldınız?

M.B.: Biz kimseden talimat almıyoruz. Bu sizin kendi zannınız. Biz kimseden talimat alarak iş yapmıyoruz. Lütfen sanıklar yerine otursun.

İmamoğlu: Yüce Türk yargısını temsil edecekseniz. En az bizim de hakkımızı korumakla yükümlüsünüz.

M.B.: Sanıkların savunmalarını olanaksız bir hale getirmiyorum. Savunma hakkınızı tanıyorum. Burada dört tane jandarmanın oturmasını ne yönden sorun oldu?

İmamoğlu: Ben avukatımın yanına gideceğim belki. Avukatıma sesleneceğim belki orada.

M.B: Burası böyle rahatça gezebileceğiniz, avukatla görüş yapabileceğiniz bir alan değil. Ne bağırıyorsunuz avukatlar yani? Boşuna bağırıyorsunuz. Bu şekilde, bu şekilde devam etmeyin. Yargılamanın düzenini artık iyice bozdunuz. Lütfen CMK 203-204 gerekli hükümlüleri hatırlatıyorum. Gerekli ihtarlarda bulunuyorum.

Avukat: Benim size sorum, her aşamada müdafi yardımdan yararlanabilir sanık.

M.B.: Avukat Bey, bu kadar bağırınca bir şey değişmiyor. Yani bunun bir anlamı yok. Yok ben duyabiliyorum zaten. Ben duyabiliyorum zaten. Ya bu kadar bağırmaya gerek yok. Yani buna gerek yok.

(Ekrem İmamoğlu tepki gösteriyor)

M.B.: Bir saniye söz vermeden sürekli bağırmayın Ekrem Bey. Bu uygulamanın amacı, önceliği vekalettir. Öncelikle bağırmayın, ben de bir kendimi anlatayım. Önceliği vekaletli avukatlarımıza verebilmek amacıylaydı. Dün vekaletli avukatlarımızdan bu yönde şikayet aldık. Hem bu konuda, bakın bu konuda şikayetler geldi bize. Biz daha sonra, bakın Baro Başkanımızla görüştük. Bu uygulamadan bu şekilde döndük.

İmamoğlu: Ben avukatımla nasıl istişare edeceğim? Bak önümde bu duvar var. Avukatımla nasıl görüşeceğim ben? Bir söyler misiniz? Mesela avukatıma, sayın hakim, ben soracağım, diyeceğim ki bu CMK’da hangi kurala göre. Şu an avukatımı göremiyorum. İşaret eder, bir şey yapar gösterir, söyler, gider, konuşur. Ergenekon'da izledim 15-20 duruşma. Bu asker arkadaş buradan kalkarsa, burayı suretle yönetmenin en güzel keyfini yaşarsınız.

M.B.: Söz hakkı vermeden kürsüye bu şekilde dünkü davranışlarınızla devam etmeyeceğinizi taahhüt ederseniz.

İmamoğlu: Siz kapatın dediniz. Siz bu asker arkadaşları kaldırırsanız suretle başlar.

M.B.: Tamam asker arkadaşlar oturalım. (Komutan, aradaki sandalyeyi kaldır.) Geriye alalım, sandalyeyi geriye alalım. (Alkışlar)

AYKUT ERDOĞDU SAVUNMA VERDİ:

Mahkeme Başkanı (M.B.): Bu iddianame kapsamında, 20 nolu eylem kapsamında sorumlu tutuluyorsunuz. Hakkınızda tek bir eylemden atıf var. Nedir savunmanız? Dinliyoruz.

Aykut Erdoğdu (A.E.): Vallahi Sayın Başkan, nedir savunma? Öncelikle şunu söyleyeyim Sayın Başkan. Savunma hakkımız kısıtlandı. Bakın ben, yaklaşık 10 aydır tek başıma bir hücredeyim. 4000 bin sayfalık bir iddianame var, bilmem kaç bin sayfa ekleri var. Ben, o hücrede tek başımayım. Her gün çıktığımda çoraplarıma kadar aranıyorum. Avukat odasına gittim. Bana bir iddianame verdiler. İki avuç hücremin yarısını kapladı. Ben bunu bir okuyayım diye başladım. Dört bin sayfalık bir iddianamede kendi bölümümü okudum. Yani hiçbir şekilde… Bu arada şunu söyleyeyim Sayın Başkanım. Siz, Türk milleti adına karar veriyorsunuz ve Türk milletine çok büyük bir saygım var. Bu yüzden heyetinize çok büyük saygım var. Ceketimin önünü kapatamıyorum. Çünkü ceketim olmuyor. Bunu da şöyle kısaca açıklayayım. Öyle bir hapishane koşulunda yaşıyoruz ki biz… Bize gelen giden kıyafetler, vallahi diplomatik kurye bile daha kolay verir. Böyle bir koşuldan geldik. Savunma hakkımızın kısıtlanmasının bir yönü de budur.

Bize bir DVD teslim edildi ve avukatlarımız dedi ki ‘yazı yazın, hani bir bilgisayar kullanarak buna bakın.’ 1 ay kala, bana haftada iki saat bilgisayar odası kullanma izni verildi. Toplam 8 saat. Neyi okuyabilirim? Sayın Başkan, neyi okuyayım ben? Hangi ekine bakayım? Hangi sözleşmesine bakayım? Hangi iddiasına bakayım? Buraya geldik, vallahi gerginlikten ne olduğunu anlayamadık. Zaten 10 aydır hücredeyiz. Gürültü, hengame; bir baktım, ismim şeyde, birinci sırada. ‘Ya bu nedir’ demeye kalmadan burada savunmaya geldim. Aha savunmamı göstereyim. Az evvel aldığım her not var. Şunlar… Böyle savunma yapacağım ben. Hani bunun bilinmesini rica ediyorum. Bunu bir tespit olarak alın, bir suçlama olarak değil. Anlıyorum, hiç kimse böyle bir yargılama, ne gördü, ne yaptı. Yahu bu benim suçum değil Sayın Başkan. Bu benim suçum değil. Şimdi iddianameye baktım…

Şimdi iddianamede; ben, Ertan Yıldız isimli şahısla bağış olarak para götürdüğümü, o paranın geldiğini ve Fatih Keleş’e teslim edildiğini söylemiş. Anladığım kadarıyla dört tane delilimiz var: Birincisi Ertan Yıldız’ın ifadesi, ikincisi Serkan Aydın’ın ifadesi, üçüncüsü baz kayıtları, dördüncüsü de bir banka dekontu. Şimdi bu dört tane delille bir iddianame hazırlanmış ve ben 10 aydır tutukluyum. Şimdi gelelim asıl meseleye. Sayın Başkan, samimi soruyorum: İçeride bir şahıs var ve hapisten çıkmak istiyor. Defalarca ifade veriyor; o olmadı, bu olmadı diyor, en sonunda bir ifade veriyor ve hapisten çıkıyor. Sizce bu şahıs, adalete yardımcı olmak için mi bunu söylemiştir, yoksa hapisten çıkmak için mi? 'Etkin pişmanlık' diyorsunuz; bunun neresi etkin, neresi pişman? Adam o işten kurtulmak için birinin adını veriyor; o çıkıyor, ben hapse giriyorum. Birincisi bu.

İkinci beyan kimin? Dördüncü evre bir kanser hastasının. Ya Allah’tan korkun; zaten söylemese tutuklanacak, Allah göstermesin içeride can verecek. Bir gidiyorsunuz bir şey söyleniyor, ikinci gidiyorsunuz başka bir şey... 'Gidiyorsunuz' derken size söylemiyorum yani; burada size yönelik bir ithamım yok. Bu arada şunu da en başta belirteyim: Ne size ne de bir başkasına karşı hiçbir hakaret, tehdit veya kötü niyet kastım olmayacak. Bütün söylediklerimi kendimi savunmak, ülkemi savunmak ve milletimi savunmak için yapacağım. Eğer en ufak bir şüphe duyarsanız beni uyarın, sözlerime açıklık getireyim. Benim savunmamda önce şu olmayan olaya bir cevap vereyim. Bir milletvekili, bir genel başkan yardımcısı tutuklandı. Elbette birtakım tespitlerim olacak. Birinci delil, o ne olduğu belli olmayan 'etkin pişmanlık' meselesi. İkincisi bir banka dekontu; bir şirketin bir çalışanı para çekmiş. Ya ne bileyim ne çekmiş, benimle ne ilgisi var bu işin? Üçüncüsü telefon baz kayıtları... Nerede telefon baz kaydı var? Bir tane otelde telefon baz kayıtları var. O otel, benim beş senedir kaldığım, çalıştığım, bir nevi ofis olarak kullandığım bir otel. Kurultaylarımızı falan orada yaptığımız bir yer. İkinci baz kaydı nerede? İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde... Ben o bölgenin milletvekiliyim, o partinin Genel Başkan Yardımcısıyım. Allah nasip etmiş, Büyükşehir’i kazanmışız; orası Büyükşehir Belediye Başkanı’nın makam odası. Ya Sayın Başkan, bu delillerle biri tutuklanır mı? Ben on aydır hücredeyim. Bu tespitleri sıradan bir şey olarak değil, bir uzman gözüyle anlatacağım.

Şimdi bana soruyorsunuz, 'Bu konuda ne diyorsun?' diye. Vallahi anlatılanlar yalan, yok böyle bir şey. Ben para falan taşımadım, ben çanta almadım. Eğer sizin öyle bir iddianız varsa, bana somut bir delil gösterin; 'Şöyle bir delil var' deyin, ben de onu açıklamaya çalışayım. Ben olmayan bir şeyi nasıl açıklayayım? Bana diyorsunuz ki: 'Siz 24 yaşında Afrikalı bir futbolcusunuz.' Ya 24 yaşında değilim, Afrikalı değilim, futbolcu değilim; Allah razı olsun, ben bunun neyine, nasıl cevap vereyim? Bugünü bekledim; şu iddianameye göre güya birbirimize 256 metre yaklaşmışız. Ya 256 metreden ben, 1 milyon 250 bin doları nasıl alayım? Öbüründe ‘sıfır metre yaklaşmışız’ diyor; üstelik yaklaştığımız yer Ankara’nın göbeği, benim kaldığım otel. Allah’tan bir araya gelmemişiz; ben almadığım parayı nasıl teslim edeyim? Sizin bir sorunuz varsa bunlara cevap veririz ama böyle bir olay yaşanmadı. Şüphenin başlangıcı bile yokken, ben hükümlü gibi muamele görüyorum. Ben cezamı çektim; 10 aydır hapisteyim, üstelik bir hücrede tek başımayım. Her gün yandaş medyada 'CHP’nin milletvekili, Genel Başkan Yardımcısı' diye haberler çıkıyor. Sayın Başkan, bir televizyon programında ben hücrede otururken, aslı astarı olmayan iddialar ekranda yazıyor: 'Aykut Erdoğdu’nun hesabına para transferi.' Ya bu hak mıdır, bu Allah’tan reva mıdır? Beni hedef tahtasına koydular.

Altı ay boyunca, benim bir tane oğlum var ya; altı ay boyunca bütün televizyonlarda polisin yanında beni gösterdiler. Ya Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne yakışıyor mu Sayın Başkan? Yakışıyor mu? Ben kesin hükümlüymüşüm gibi davranılıyor. Elinizi vicdanınıza koyun; bu hangi ülkede olsa kabul edilir mi? Her gün televizyonda 'Çantayla para taşıdı' diyorlar. Ya hani benim çantayla param? Bir tane delil, bir tane fotoğraf gösterin. Çantayla kim para götürür? Büyükşehir Belediyesi’nin bin tane kamerası olan yerine X-ray cihazından geçmek zorundayken, bir milletvekili, bir Genel Başkan Yardımcısı 1 milyon 250 bin dolar alacak... Çantayla! Ya buna inanır mısınız? Makul bir akıl buna inanır mı? 'Makul şüphe' dediğimiz şeyin bir başlangıcı var mıdır? Olur mu böyle bir iş? Yahu Sayın Başkan, gerçekten vatana millete feda olsun, vatan sağ olsun; ama on ay, on beş ay, yirmi ay daha yatalım mı? Bu olacak iş değil.

Benim savunmamın iki yönü var Sayın Başkan. Birincisi, burada ne soracaksanız ona cevap vermek; ama olay altı sene önceki bir mevzu. Ben o sırada Genel Başkan Yardımcısıyım; ekonomiden, sosyal politikalardan ve iş dünyası ilişkilerinden sorumluyum. Biri geliyor size diyor ki: 'Biz çok hayırlı bir iş yapacağız.' 'Ne iş yapacaksınız kardeşim?' diyorsunuz. 'İstanbul Belediyesi’nin 2006 yılından beri atıl kalmış bir tesisi var, bu tesisi kimse ayağa kaldıramıyor; biz yurt dışında yeni bir teknoloji bulduk, gelip hayırlı bir iş yapacağız, çöpler temizlenecek' diyorlar. Siz de 'Acaba doğru mu diyorsunuz, hele biraz daha anlatın, bir sunum gönderin' diyorsunuz; çünkü yanlış bir şey de yapmak istemiyorsunuz. Bir anlatıyorlar, kamu yararı korkunç derecede yüksek. Aynı polis ifademde söylediğim gibi Sayın Başkan; Savcı Bey ilk polis ifademe baksın, o ifademden farklı bir şey çıkmış mı? Bana ne söylendiyse Türk adaletine aynısını anlattım. Bugün de aynı noktadayım. Ama neticede ben on aydır hapisteyim. On aydır şahsiyetim, kişiliğim, şerefim ve bütün geçmişim lekelendi. Ya TRT’ye yazık günah değil mi? TRT beni suçlu gösterdi, oysa ben suçlu değilim. Günah değil mi, yazık değil mi? Ben Türk milletinin bir milletvekiliyim. Görev yaptığım sırada İstanbul milletvekiliydim ve Türkiye’nin o zamanki ana muhalefet partisinin Genel Başkan Yardımcısıydım. Allah aşkına şu soruya cevap vermeyin ama herkes vicdanında sorsun: Ben AK Parti’nin milletvekili olsaydım, AK Parti’nin Genel Başkan Yardımcısı olsaydım; aynı koşullarda, aynı iddialarla ben tutuklanır mıydım? Bütün Türk milletine, arkanızda duran seksen altı milyona soruyorum: Ben AK Parti’nin Genel Başkan Yardımcısı olsaydım, bu iddialarla tutuklanır mıydım? Hayır değil mi? Çok basit. 'Hayır' diyorlar.

Ama bu çok basit işin arkasında devasa bir gerçeklik var. Demek ki kanun önünde eşitlik yok. 'Aman ne olacak da olmasın canım' mı diyeceğiz? Yani kanun önünde eşitlik yoksa, az sonra bunun sonuçlarını anlatacağım. İkinci mesele; şu beyefendi cumhurbaşkanı adayı olmasaydı, dört yüz kişi buraya gelir miydik? Gelmezdik ya, gelmezdik. Beyefendi cumhurbaşkanı adayı; kazanması da kuvvetle muhtemel, geleceğin müstakbel cumhurbaşkanı olarak görünüyordur. Hepimizi aldınız getirdiniz. Bu davayla ilgili iki tane önemli tespit var. Sakın bu davayı sadece sıradan bir dava gibi düşünmeyin Sayın Başkanım. Bakın, size yardımcı olmaya çalışan bir yurttaş olarak düşünün; çünkü benim söylediklerimin on katı, on yıllarca konuşulacak. Şimdi bizden duyun ki gelecekte de hazırlıklı olun. Bir karar vereceksiniz; Allah yardımcınız olsun, samimiyetle söylüyorum Allah yardımcınız olsun. Üzerinizdeki yükün farkındayım, bu durumu ağırlaştıracak değilim ama şunu unutmayın ki on aydır tutuklu olan bir insanla konuşuyorsunuz.

Şu mahkemeye geldik, bir sürü gerginlik var Sayın Başkan. Hiçbirimiz... Benim eşim avukat, ben görebiliyorum; bir kere işini görüyor. Şuraya gelmiş, eşi orada arkada oturuyor. Ya dönüp bir el sallayacak, o da ona bir şey diyecek. Bu mahkemenin insicamını gerçekten bozmamalı. Siz şöyle düşünmeyin; 'Ya burayı miting alanına çevirdiler' diye düşünmeyin. İnsani düşünün burada dört yüz tane adam var; hepsi uzun aylardan beri hapishanede, hepsi çok şey çekiyor ve kendince herkes suçsuz olduğunu düşünüyor. Bakın, bu adli bir suç değil ki; bir cinayetten, uyuşturucu kaçakçılığından falan değil, soyut bir şey bu. Gelmiş buraya; eşini görmüş, el sallıyor, bir şey yapıyor. Ya gelir gelmez biz Türk askerinin arasından geçtik. Bunlar bizim canlarımız ya; onlar bizim için, biz onlar için varız. Biz bu Türk askeri için can veririz. Ya onların arasında şu görüntü... Şimdi dünyada şöyle bir fotoğraf olacak: 'Cumhuriyet Halk Partisi’nin Genel Başkan Yardımcısı Aykut Erdoğdu, şu koridora bak; Türk milleti suç artmış.' Günah ya bu görüntü, bence yapmayın. Bakın, hiçbirimize de faydası yok gerçekten. On beş milyona da size de bir faydası yok. Bizim gerçekten bir güvenlik riskimiz yok; en fazla birkaç bağrış çağrış olur.

Size de tavsiyem şu: Zor bir görev yapacaksınız. Bakın, Türk yargı tarihinin en önemli davasının, bir numaralı davasının mahkeme başkanısınız. Mahkemeye gittiniz, Sayın Savcı da burada; bakın bu dava, 1960 ve 1980 darbesi davalarından çok daha önemli bir dava. Bunu niye söylüyorum? Şimdi bu davanın müdahale ettiği alana bakalım: Bu dava neye mi müdahale ediyor? Ben demin başında sordum ya; 'Ya bütün bu sorunlar, ben AK Partili olsaydım veya beyefendi cumhurbaşkanı adayı olmasaydı yaşanır mıydı?' diye. Şimdi kanun önünde eşitlik yoksa; herhangi bir davadan, basit bir davadan bahsetmiyoruz. Türk milletini ilgilendiren, hatta Orta Doğu’daki Ümmet-i Muhammed’in ve bütün dünya uluslarının baktığı bir davada kanun önünde eşitlik yoksa adalet yoktur. Biz sizden neyi bekliyoruz? Adalet! Adalet ne demek ya? Ya o kadar kavramların içini boşalttık ki... Adalet nedir? Hukuk sosyolojisi, hukuk felsefesi hiçbir kanunda yazmaz mı? Adalet özünde eşitliktir. Somutlaşmış hali, kanun önünde eşitliktir. Ben AK Partili olmasaydım burada olmayacaksam, eşitlik yoksa adalet var mı? Adalet yoksa hukuk devleti var mı? Siz 'hukuk devleti' diyebilir misiniz? Cumhuriyet Halk Partilileri toplayın getirin, bir tane AK Partiliyi getiremeyin; çok daha somut delillerin olduğu davalar kapatılsın, bizim hakkımızda ise bir tane hapisten kurtulmak isteyen bir meczubun ifadesiyle ben on aya mahkûm edileyim...

Şimdi hukuk devleti ortadan kalkınca ne oluyor? Anayasa'nın başlangıç hükümleri değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez. Cumhuriyetin niteliği nedir? Hukuk devletidir. Değişiyor mu? Vallahi değişiyor. Üstelik nasıl? Cebren ve şiddetle. Bakın, şiddeti görüyor musunuz? Türk askeri ezilmiş. Bakın, beni aldılar; polis, silahlı kolluk kuvveti, hukuksuz bir şekilde... Gözaltında neler çektiğimi anlatacağım. Ve ben on aydır ağır hapis, hüküm çektirildim bana. Bu şiddet ve hukuk devleti, başlangıç hükmünün maddesi değiştirildi demektir. İkincisi, cumhurbaşkanı adayı meselesi. Ben seçeceğim veya seçmeyeceğim; ben milletim, seksen altı milyon adına karar veriyorum. Birileri diyor ki: 'O, cumhurbaşkanı adayı olamaz.' İddianame aynen bunu söylüyor. İddianame aynen bunu söylüyor; 'Siz bunu seçemezsiniz' diyor. Ya 'Ahtapot' diye başlık atmışsınız, içinde ben varım. Benim günahım ne? Ahtapot dediğiniz, İsrail’in İran’a, Siyonizmin ümmete söylediği laftır. Ne işi var o kelimenin orada? Ahtapot oradan çıktı; 'İran’ın kolları olan ahtapot'... Oradan esinlenip getirdiniz buraya koydunuz. Siz bu davayla, bu iddianameyle bir milletin iradesine şunu diyorsunuz: 'Sen Ekrem İmamoğlu’nu seçemezsin.' Artık bu dava benim davam değil; bu dava Ekrem İmamoğlu’nun davası değil, bu dava Türk milletinin davasıdır. 'Seçemezsiniz' diyor seksen altı milyon insana; 'Seçemezsiniz!' Seksen altı milyon kişi bunu kabul ediyorsa eyvallah, müebbet verin, hiç önemli değil.

Ancak bakın; bir millet bireylerden oluşur. Ben bir seçmenim, bir pirinç tanesiyim ben. Benim bir iradem var; ya onu seçeceğim ya onu seçeceğim. 'Bunu seçemezsiniz' dediğiniz an benim iradem elimden gidiyor. Hangi iradem? Siyasi iradem. Sayın Başkan, başka ne iradem var? Eş seçimi, çocuk seçimi, eğitim seçimi, meslek seçimi... Hepsi ikincildir. Benim birinci iradem, temel iradem, öz iradem, ilk sebebim siyasi irademdir. Bunu elimden aldıktan sonra eşimi buna göre belirliyorum, işimi buna göre belirliyorum, çocuklarımı, döviz kurunu, her şeyi bu siyasi irade belirlediği için benim bu irademi elimden aldığınızda ne kalır? Bakın, bir bireyi birey yapan iradesidir. Bir birey iradesi varsa bireydir. İradesi olmayana ne denir? Köle denir: 'Kölenin iradesi yoktur.' Köle bir eşyadır, karar veremez. İrade sahibi olabilmek için; ilk insan çıkıyor, 'Bu benim hakkımdır' diyor; ikinci insan geldiğinde o hakkı ona karşı ileri sürdüğünde işte orada bir irade çıkıyor. Ve siz bu insanların en temel iradesini elinden almaya teşebbüs etmiş bir iddianameyle karşımıza çıkıyorsunuz.

Şimdi Türk milleti adına düşünün; 'Sen bunu seçemezsin' dediğiniz anda o Türk milletinin irade salonunda demokrasi nerede kalır? 'Sen onu seçemezsin' deyince demokrasi yok demektir. Demek ki, Anayasa'nın demokratik ilkesi nerede? Birinci maddede yer alan ve değiştirilemez olan 'Türkiye Cumhuriyeti Devleti laik, sosyal, hukuk ve demokratik bir devlettir' ilkesi nerede? Hukuk devleti nasıl böyle olur? Tutuklanarak Cumhurbaşkanı adayı olunuyor. Ve ona selam vermiş; oğlum, kayınbiraderim falan filan... Aynı partide milletvekili olduk. İnsanlar tutuklanarak, cebren ve şiddetle Anayasa'nın başlangıç hükümlerinden başlayarak imha ediliyor. Şu an ben şöyle hissediyorum: Burada mülga (yürürlükten kalkmış) bir Anayasa hissediyorum.

Ya ben burada çok beyefendi davranmışımdır, hiçbir şüphem yok ama benim hissiyatımı düşünün. On kere tutukluluk incelemesine çıktık. Ya dedim ki; 'Bir hata ettiler, beni gözaltına aldılar.' Çünkü o milletvekilinin zaten Ankara’da olması lazım... Hiç kimsenin hiçbir şey dinlediği yok. Sayın Başkanım, savcı ne yazmış biliyor musunuz? Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhuriyet Savcısı mahkemeye şunu yazmış: 'Suç sübuta erdiğinde...' Ha, yani sabit olduğunda... Ya bu tip suçlarda sabitlik ne demek ya? Ne var elde? İddianamenin bütününe silsile olarak bakın; o tarihte Ertan Yıldız’ın ifadesi var. Ersan Yıldız’ın ifadesini 'sübuta ermiş bir fiil' olarak görüp bir milletvekilini suçladılar. Ya ben on kere tutukluluk incelemesine çıktım Sayın Başkan; ya böyle devlet olur mu? Gidiyorum; hâkim hanımefendi, gencecik bir kızcağız. Ne diyor biliyor musun? 'Tutukluluğunun devamına karar verildi.' 'Hâkim hanım' diyorum odasında, 'Ne yapayım?' diyorum; hâkim hanım bakmıyor bile. Geliyorum eşime diyorum; 'Tutukluluğuma devam kararı verdiler.’

Hâkime hanım 'devam' demeden çıkıp gidiyor. En sonunda bir yazı yazdım. Dedim ki: 'Beni hiç dinlemediniz, bunun tarihi sorumluluğu var üzerinizde.' O zaman bir beyefendi beni çağırdı. Tam başladım; o zaman bir şeyler anlatacağım, uluslararası denetçiyim ya... 'Sen' dedi, 'bağış olduğunu kabul mü ediyorsun?' 'Ben böyle bir şey söylemedim' dedim. Tam o sırada tutukluluğun devamına karar verildi. Kalktık, vallahi siz geldiniz; büyük umutla hâkime kavuşacağız dedik. Kaç ay sonra? Yedi ay, on ay... Nasıl bekliyoruz biliyor musunuz? Bu mahkemeye sizler tensip zaptı hazırladınız. Ya Sayın Başkan, anlıyorum üzerinizde çok büyük yük var. Anlıyorum Cumhurbaşkanı'nın siyasal baskısı var, bakanlıklar var. Sayın Başsavcı başını koymuş bu işe. Ama biz adaleti sizden bekliyoruz. Siz şimdi ne Cumhurbaşkanı adına, ne benim adıma, ne de CHP adına değil; Türk milleti adına karar vereceksiniz.

Ya Başkan, üç satır yazıyla tutukluluk olur mu ya? Yüz dört kişi hakkında iki satır yazılsın: 'Tutuklama süresi dikkate alındığında yurt dışına çıkış yasağı...' Ya benim zaten yatarım yok, ben o yazıyla tutukluyum sadece. Yazık değil mi bana? İnsan olarak bakın; milletvekili olmayı geçtim, şurada bir sürü masum çocuk var, hepsini bırakın ben yatayım. Şoför var ya orada, onu bırakın ben yatayım. Ama bana insan olarak bakın. Günah değil mi Sayın Başkan ya? Karınca gibi, su içer gibi sizi bekledik biz. Tensip kararı yok, öbür karar çıktı, geldi önüme. Baktım ve devlet adına üzüldüm Sayın Başkan.

Yalnız, 'çok zor dava' diyorsunuz. Ya dört bin sayfa, ben ne yapayım? Yüz dört sanık var... Sayın Başkan, kabul etme bu iddianameyi! Ya böyle bir iddianameyle ben nasıl başa çıkarım? Dört yüz kişiysek ben derdimi nasıl anlatacağım? Dört yüz kişi... Ya böyle on tane davaya bizi böldüğünüz gibi şu anki on davaya on mahkeme baksın; bir çatı davanız olsun, siz de başkanı olun. Türk milleti yargı adına öyle bir karar verince; vallahi Tayyip Bey de Özgür Özel de ben de Ömer Çelik de Binali Yıldırım da desin ki: 'Kardeşim haddimizi bilelim, bir yargı var.' Adalet böyle olur. Ama öyle yapılmıyor. Niye? Çünkü on tane mahkeme ayarlamak zorunda olduğunuzu hissediyorum ben. Ya Türk milleti bunu bekliyor sizden.

Ve Sayın Başkan; bugün döviz kurundan tutun eğitim kalitesine kadar her şey size bağlı, adalete bağlı. Size günah, onun için üç kişisiniz. Hem bu çok da büyük bir fırsat; Allah herkese de nasip etmeyebilir. Ben sizin adınıza kaç gündür düşünüyorum biliyor musunuz? Vallahi çok saygınsınız benim gözümde, Türk milletinin hâkimlerisiniz ya. Seksen altı milyon insan adına en önemli davada karar vereceksiniz. Bu dava; 1960 ve 1980 darbelerinden çok daha önemlidir. Bakın, sizden ve her şeyden daha önemli. Çünkü orada yönetim değiştiriliyordu, orada başbakan değiştiriliyordu; burada rejim değiştiriliyor. Ya Türk milletinin kaderi, benimkinden çok daha önemli.

Hapishanede vatan toprağıdır, yatılır ne olacak? Ama emin olun —şimdi eşim duymasın ama— bir sürü hastalığım var, doktora gitmiyorum biliyor musunuz? O kelepçeyi o milletvekiline taktırmayacağım. Ya ölürüz ne olacak ya? Şuraya geldiğimizde... Vallahi bakın, ben Başbakanlık'ta görev yaptım. Bütün bakanlıkları, Adalet Bakanlığı’nı dahi denetledim ben. Ben uluslararası bir denetçiyim. Şu demek: TUS sınavı gibi zor bir sınavı İngilizce olarak Amerika'da geçtim ben. Benim onayladığım mali tablolar dünyanın her tarafında geçerli kabul edilir. Çünkü ben uluslararası bir denetçiyim ve uzmanlık alanımın bir kısmı da 'yolsuzluk soruşturmaları'dır. O rüşvet ve yolsuzluk mevzuatlarını hep ben yazdım. Allah aşkına, ben Yüce Divan dosyalarını tek başıma yazdım. Benden kıdemliler 'suç yoktur' dediler; bakın o zaman DSP iktidardaydı, ben 'suç vardır' dedim, 'bu görülmeli' dedim. Yüce Divan'da yargılandılar, aklandılar; yani AK Parti'nin ilk geldiği dönemlerde af çıktı. Benim yazdığım raporda Halk Bankası dosyalarının hepsinde benim imzam var. En az dört bakanın dokunulmazlığının kaldırılmasını istedim. Hazinede tek başıma yirmi milyar dolarlık işte tek imza yetkilisiydim; ben imzaladığımda ödemeler yapılabiliyordu. Hakkımda tek kelime kötü söz edilmemiştir, sicil dosyama bakın tertemizdir.

Ben siyasete girdim; yüz milyar doların üzerindeki yolsuzluğu tek başıma açıkladım Sayın Başkan. Telekom yolsuzluğundan tutun üçüncü havalimanına, TOKİ işlerinden tutun bakanların en çekindiği milletvekiliyim. Kendi partimde de sorun oluyordu bu durum, bir sürü sorun yaşadım. Ve geldiğimiz noktada; ya sekiz aydır bana 'suçun yok' diyen de yok, günahım çok diyen de... Her gün o televizyon kanallarındayım. Anlıyorum, bir partiyi desteklersin ama bir de kul hakkı denen bir şey var. Hayatım boyunca bu iş dahil, rüşvet şüphesi olan bir işin yanından bile geçmedim. Ya her türlü şeyimize baktınız Sayın Başkan ya; benim bir evim, bir arabam var. Ben, dünyanın en iyi okullarında okudum; Amerika'nın Boğaziçi'sinde, İngiltere'nin İTÜ'sünde okudum ben. Ben uluslararası denetçiyim. Dünyanın en büyük global bankası bana baş denetçilik önerdi. Milletvekilinden aldığım maaşın sekiz katı maaş, New York'ta ev, limitlerine ulaşılamayan kredi kartı teklif ettiler. Dedim ki: 'Türkü dinleyemediğin bir ülkede ne yapacaksın?' Geldik buraya. Gelmeye geldik işte, buraya geldik.

Şimdi bu davanın sonuçları ne olur Sayın Başkan? Bir düşünelim. Olumlusunu da düşünelim ama ben olumsuzunu anlatacağım; çünkü ben hücreden geldim, olumlu düşünme yeteneğim azaldı. Ama bir de şöyle bakıyorum; bir de bu davanın olumlu tarafından bakalım ya da olumsuzundan başlayayım.

Bir değerler krizi içerisindeyiz. Ya 'Adalet mülkün temeli' diyoruz; Ağır Ceza Reisi, o vakur duruşu, o kıyafetleri... Öyle değil mi? Hepimiz için mahkeme, adalet, savcı kutsaldır. Ya savcı 'suç sübuta erdi' dedi ya... Artık insanların adalete inancı yok. Otuz bin tane hâkim var; o hukuk fakültesini nasıl zorluklarla okudunuz, benim eşim de okudu Sayın Hâkim Bey. Şimdi Ekrem İmamoğlu davasında üyesiniz, önemli bir iş. Ama adalete güven nerede? Yüzde yirmilerde. Benim sitemim buna. Ya bunu hep beraber düzeltmezsek, bir millet kendi adaletine güvenmezse ne olur? Sayın Başkanım, bin tane füze atsınlar bize; bakın, bin füze atsınlar. O füzelerle yıkılan şehirlerimizin daha iyisini yaparız. Bir ölür, bin diriliriz. Bakın, bu milletin iki bin yıllık devleti var; ölmedi, öldüremediler. Ama adalet ölürse millet ölecek. Bir milletin adaleti ölürse bitmiştir, yok olur. Güven yüzde yirmiye indi; yani bunun üzerine düşünelim ya, bu işin tehlikesi üzerine düşünelim. Ben yine yatıyım ama Allah aşkına bunun üzerine bir düşünün yani. Değer kalmadı, inanç kalmadı.

Ben şöyle büyüdüm, bilinçli bir ailenin çocuğuyum ben: 'Oğlum çalış, takdir al; oğlum çalış, sınavları iyi geç; oğlum çalış, üniversiteyi kazan.' Ben dershaneye gitmeden üniversite kazandım. 'Başarılı olursun oğlum' derlerdi. Bugün bunu diyebiliyor muyuz? Hayır, diyemiyoruz. Sınav soruları çalınıyor, adalet gitmiş, liyakat kalmamış. Nasıl bir değerimiz kalmış? Sayın Başkan, bir devlet krizi yaratıldı. Devlet nedir? Anayasasıdır. Ama şu an mülga bir anayasa var, kuvvetler ayrılığı yok Sayın Başkanım. Yok ya! Ya siz diyorsunuz ki: 'Bundan bana ne, benim önüme bir dava geldi.' Haklısınız ama Sayın Başkanım; bakın, bu dava çok boyutlu bir dava. Bu benim suçum değil ki... Yani burada Aykut Erdoğdu siyaset yapıyor. Siyaset iyi bir şeydir bu arada; yapılması gerekiyor ve ben de yapmak zorundayım, değil mi?

Bir milletvekilini tutukladınız, bir Genel Başkan Yardımcısını... İki kuruma saldırı oldu orada: Birincisi Cumhuriyet Halk Partisi’ne ve onun genel başkanlığına, ikincisi Meclis’e. Ben Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin üyesiyim. O kanun maddesini yazarken dedim ki: 'Arkadaşlar, biz koyduk onu.' Darbe sırasında ölüyordum, Meclis’teydim, bombalanıyordum. Sağ olsun Tayyip Bey böyle teşekkür ediyor bana... Özgür Özel ile birlikte ölüyorduk Sayın Başkan. Bekir Bozdağ orada konuşuyor, Meclis’e bombayı vurdular. Bekir Bozdağ tam ortasındaydı. 'Bekir abi, konuşmaya devam et' dedim. 'O kürsüde konuşmaya devam et, yenildi demesinler' dedim. Siz o Meclis’in bir üyesini bu iddialarla aldırdınız ya... Siz aldırdınız demiyorum; sizin önünüze gelen iddianameyle aldılar beni. O, Meclis’e saldırıdır.

O yasa diyor ki; bir milletvekili görevdeyken, Ankara’da Cumhuriyet Başsavcısı —bakın normal savcı da değil— Başsavcı veya görevlendirdiği bir vekili tarafından soruşturulup suç ne olursa olsun Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılanır. Şimdi hakaret suçu var, Ağır Ceza'da yargılanıyorum; biz bunu anlattık ama 'biz öyle yorumlamadık' dediler. Ya sen nasıl yorumlamazsın? Ben kanunu yazan ekipteyim. Niye yazdı bunu biliyor musunuz? O zaman FETÖ belası var başımızda; dedik ki bunlar bir yerde bütün Meclis’i alır götürürler. Gümüşhane’de bir tane Başsavcı, bir Sulh Ceza Mahkemesi Başkanı bulun, Meclis'i iki yıl tutarsınız. Aynı bizi tuttukları gibi... Şimdi beni buraya getirdiler, tamam, usul oldu artık. Hükmü de çektim; yani hükümlü gibi cezamı çektim artık. Hükümlüyüm ben yani; tahliye edin, etmeyin, ben cezamı çektim. Bir tane eylemim vardı, on aydır hapisteyim; fazlasıyla çektim.

Ancak yarın Bayburt’tan bir tane Başsavcı çıkıp; 'açılım' süreci, yolsuzluk veya döviz kuru diyerek bütün Meclis’in milletvekillerinden o dönem görevde olanları topladığı zaman ne yapacağız? Ya şu an 'açılım' sürecinden dolayı herhalde seksen-yüz tane milletvekili... Açılım başarısız oldu diye 'bakın siz PKK’lısınız' diyerek topla hepsini! Veya işte Halk Bankası’ndaki şu iş... 'Sen ona telefon açmışsın bir Ertan Yıldız da onlar buldu, topla hepsini, iki yüz milletvekilini getir Bayburt’a... Hukuka aykırı bu! Vallahi mahkeme başkanı, şu an kanun sizsiniz. Şu an kanun sizsiniz; Türk milleti adına karar vereceksiniz ya! Ya neye göre karar veriyorsunuz siz? Türk milleti adına karar vermek keyfi bir karar değil ki. Sizin önünüzde dört tane kriter var: Birincisi Anayasa. Yasama organı koymuş o Anayasa'yı, siz de yargı olarak onun yasasına uyacaksınız. Anayasa yok, yasa var, değil mi? Bir de içtihat var; yani sizden yüksek mahkemedeki tecrübeli abilerinizin verdiği kararlar. Bunlar yoksa 'vicdan' diyorlar da o vicdan da öyle keyfi bir şey değil; 'Siz bunların yerine geçseniz, bu verileri görseniz nasıl karar verirsiniz?' diye düşünmektir. Bana bir tane Yargıtay kararı söyleyin ya; bir Yargıtay kararı söyleyin ki, sadece bir beyanla bir kişi tutuklanmış olsun ve Türkiye’yi sarsacak bir olayda bu yapılsın. Olmaz, olmaz!

Vallahi ben Sayın Başkanım, anlıyorum sizi. Bitireyim, sizi de sıkmayalım. Yok, hayır; şey anlamında söylüyorum, bazen insani ilişkiler cezadan önemlidir. Gerçekten önemlidir, biz bunu çok kaçırdık. AK Partili bizim düşmanımız değil ki, onlar da bu vatanın evlatları. Bak, füze yağıyor; sıkışırsak AK Partili, MHP’li, DEM’li hepimiz bu vatanın evlatlarıyız. Ne olacak üç günlük dünyada? On ay yatmışız; yaşamı ve ölümü anlamlandıranlar için elbette zaman zor geçiyor. Hapishanede zaman çok zor geçer. Mazlumun dediği gibi: 'Hapishanede saatler ve günler çok zor geçer; aylar, yıllar su gibi akar.' Vallahi, billahi... Söyleyeceğim şu: Bu dava milletimizin hayrına değil. Şu ekonomiye bir bakın. Sayın Başkan, bir de şunu söyleyeyim; bir üç-beş dakika daha müsaade edin gerilmeden. Makro ekonomik tespitlerde hiç yanılmadım. Hiç. Ta 2018’de altın fiyatlarının buraya geleceğini söylemiştim. Ta ilk yap-işlet-devretlerde bunun sonuçlarını söylemiştim.

Şu gün geldiğimiz nokta ne biliyor musunuz? Hiçbir şey bilmiyorsunuz. Bilmeyin de. Korkarsınız. Ben size ne diyorum biliyor musunuz? 8 şiddetinde bir deprem olacak, bu oturduğunuz binanın demiri yok -demiri eski demiyorum- demiri yok. Türk milletini böyle birisi bekliyor. Şu an bütün gücüyle herkes tutmaya çalışıyor. Zaten diyor ki ‘Ya yıkılsa da öleceksin, yıkılmasa da öleceksin!’ Ya orada böyle bir şey olur mu? Şu an Türk milletinin, ekonomik kaslarının tamamı eriyor şu davalar yüzünden. Herkes yurt dışında para kaçırıyor. İhracatımızı şu döviz kuruyla perişan ettiler. Dış borcumuz bilinenden çok fazla. Açlık içindeyiz. Bu, bizim iyi günlerimiz. Ha bu siyasetin sonucu ne olur? Samimi bir şey söyleyeyim mi? Biz çok iyi olduğumuz için değil, elimizden geleni yaptık ama Türkiye'de mümkün değil devam etmesi. Diyelim ki biz 400’ümüz birden itirafçı olduk. Ekrem Bey’e dedi ki ‘Ya bırak kardeşim ya yeter artık’ dedi. Bu ülkede sorun bitecek mi? Vallahi bitmeyecek.

Türk askeri bize asla silah çekmez, Türk polisi bize silah çekmez. Seçimi zorla aldılar mı? Ertesi aya çıkar mı? Çıkmaz Sayın Başkanım, çıkmaz. Türk’ün aydını, bu milletin aydını bunu görse, bu dava açılmaz. AK Parti'ye yazık değil mi ya? 100 yıllık bir siyasi hareketten geliyorsun. Ya biliyorum ki elindeki eşyayı satıp, bu hareketi finanse eden insanlar oldu, ‘Bu İslam'ın hayrınadır’ diye. Bu noktaya mı gelecektiler ya? Ve orada büyük isyan… Bu bize değil sadece. Ya şu dava başarılı oldu, AK Parti'ye ihtiyaç var mı bundan sonra? Şu dava başarılı oldu. CHP'yi tasfiye ettiniz, kapattınız, butlanı, Ekrem’i hepsi gitti! AK Parti'ye ihtiyaç var mı? MHP'ye ihtiyaç var mı? Ya bir çıkmaz sokaktayız.

Ve son sözüm şudur Sayın Başkan: Çok hazırlıksız bir savunma yaptım. Teknik savunmayı avukatlarım yapacak. Sorduğunuz her soruya, aynı polis soruşturmasında olduğu gibi, namuslu, şerefli, temiz olarak cevap vereceğim. Benim ilk talebim; şurada şoförler var. Bir tane çocuk gördüm. 26 yaşında Sayın Başkan. Ya bir telefon vermişler, ‘Al bunu buraya götür’ demişler. Çocuk 10 aydır tutuklu. Bekliyorlar ki başkası hakkında ifade versin. Ya siz vicdana sahipsiniz. Benden önce onları düşünün. Ben cezamı zaten çektim. Ama ben milletvekiliyim. Bir ceza çekilecekse, çekerim. Vallahi çekerim. Bak hapishanede vatandır. Çok zor. Hani böyle boş babalık yapmıyorum. Bir saat geçmiyor. Çok zor. Ama şurada çok temiz bürokratlar var. Sayın Başkanım, siz Cumhurbaşkanı’na da AK Parti'ye de Türk milletine de hepimize büyük iyilik edersiniz. Şimdiye kadar bu gerçekleşmedi. Sizden ricam, bundan hiç kaçacak kimse yok. Anlıyorum. Baskıyı da hissediyorum. Ama unutmayın; sadece bir karara değil bir şekilde de Türk milletinin kaderine imza atacaksınız. Allah yardımcınız olsun. Ramazanınız mübarek olsun. Sorunuz varsa cevaplayayım.

DURUŞMADA 3. GÜN: SIRRI KÜÇÜK VE BULUT AYDÖNER SAVUNMASI

CHP GENEL BAŞKAN YARDIMCISI ÖZGÜR KARABAT’IN ŞOFÖRÜ SIRRI KÜÇÜK’ÜN SAVUNMASI:

Mahkeme Başkanı: Hakkındaki suçlamanın ne olduğunu biliyorsun. İddianamede 22 No’lu Eylem kapsamında sorumlu tutuluyorsun. Evet, nedir savunma Sırrı? Dinliyoruz seni…

Sırrı Küçük: Sayın Başkanım, öncelikle Eylem 22’nin gerçekleşmediğini, üzerime atılan bu suçlamayı da kabul etmediğimi beyan ederek, ifademe başlamak istiyorum. Efendim, şimdi şöyle bir durumdan bahsetmek istiyorum: Siz de muhakkak bu durumu görmüşsünüzdür. Biz bunu, 11 Kasım 2025 tarihinde tespit ettik avukat arkadaşımla beraber. Tespit ettiğimiz konu da şu: Ömer Güngör isimli şahsın vermiş olduğu ifade, 12 Haziran 2025 tarihli. Yani biz iddianamemizi 165’nci gün gördük ve okuduk. Şimdi, Ömer Güngör isimli şahıs 12 Haziran'da ifade veriyor. Ama bunun öncesinde ne bir ifadede ne de bir bilgi notunda Sırrı Küçük ismi hiçbir noktada yer almıyor, geçmiyor. Geçmediği halde şimdi ben, sizin huzurunuzda sormak isterim. 31 Mayıs 2025 günü, cumartesi sabah, saat 06.00’da, üç dört tane polis memuru arkadaş neden beni gözaltına aldı? Hadi diyelim ki orada bir gözaltı kararı oldu. Alındım. Üç gün Vatan yerleşkesinde neden tutuldum?

Yahu tutuldum, hakkımda bir iddia yok! Neden ben, 165 gün Silivri 3 No’lu cezaevinde kaldım? Benim 4 yaşında kızım vardı o gün. Ben, 4 yaşındaki kızıma, neden yalan söylemek zorunda kaldım? Silivri Cezaevi'nin neden bir polis okulu olduğunu anlatmak zorunda kaldım? Neden her görüşte ağlamak zorunda kaldım? Daha da kötüsü; Ömer Güngör isimli şahısla ben, hukuken aynı çerçevede olduğumuzu düşünüyorum. Ömer Güngör isimli şahıs, yaklaşık 270 gündür dışarıda, çocuklarıyla, ailesiyle dolu dolu zaman geçirirken; ben, aileme hasret kaldım. Burada el salladıkça suçlu olduk! Neden? Ayda bir kere görüyorum ben kızım ya! Ayda bir defa görüyorum; 45 dakika! 45 dakika görmek, 45 saniye gibi geliyor. 285 gündür tutukluyum o gün bugündür. Ama şükür ki Allah'a; 285 gün sonra huzurunuzda en azından kendimi ifade etmeye hazır durumdayım. Biz, eşimle beraber 2018 yılında evlendik, 2021 yılında kızımız doğdu. İsmi Masalsu. 31 Mayıs tarihine kadar kızımıza bir tane yalan söylemedik Sayın Başkanım. Bir tane yalan! Her anne, her baba gibi; doğrusu neyse, yapacağımız neyse onu anlatmaya çalıştık. Çocuk küçük. Anladığı kadar. Ama anlatmaya da mücadele ettik.

Efendim, sabah polis memurları kapımızı çaldığında, eşimle ben ‘Hayırdır ya bu sabah ne oldu? Bir şey mi oldu?’ dedik. Döndük. Gittim, kapıyı açtım. Polis memuru arkadaşlar, ellerinde bir belgeyle dediler ki ‘Gözaltı ve arama kararı var.’ Okumadım da. Ben devletin polisine inanmayacak kadar cahil cühela da bir insan değilim. Ya da onları zor duruma sokacak da bir insan değilim. Dedim ki ‘Arkadaşlar, siz de görevinizi. Biz de bir anne babayız. Sizden ricam, çocuğumuz içeride uyuyor. Dört yaşında. Korkutmadan, uyandırmadan tüm vazifenizi siz de yerinize getirin. Biz de size yardımcı olalım.’ İçeri aldım. Mutfakta oturdular. Tutanakları tutuyorlar. Cep telefonumu istediler. Kızıma aldığımız bir cep telefonu vardı, uzun yola giderken küçük küçük videolar izletiriz diye. Onu verdim. Kendi cep telefonumu verdim. Ağızlarından daha ‘şifre’ çıkmadan dedim ki ‘Memur arkadaşlar, şifreleri de bu telefonun.’ Çünkü kendimden o kadar eminim ki, korktuğum bir şey yok. Arkadaşlar tutanağa girerken, son şifrenin harfini yanlış yazmışlardı. Ben de bunu gördüm. Özellikle de dedim ki ‘Efendim, bakın arkadaşlar, şifre yanlış, düzeltin. Yarın Vatan’da, Emniyet Müdürlüğü’nde size zorluk çıkartmasınlar. Tekrardan hani şifre neydi diye karşı karşıya gelmeyin. Çünkü o günün şaşkınlığı, gerginliği; unuturuz. Onlar da anlayış gösterdiler, düzelttiler.

Arama yaptılar. Dediler ki ‘Sırrı Bey, üzerinizi değiştirin. Mümkün olduğunca bağcıksız ayakkabı, eşofman gibi kıyafetler giyin. Çünkü orada biz ipli olan tüm eşyalarınızı alıyoruz.’ Ben de gittim pantolonumu, gömleğimi giydim, ceketimi giydim. Kızımın odasına gittim, alnından öptüm, kokladım, odadan çıktım. Eşim duygusal olarak, burada olduğu gibi şu anda, orada da ağlıyordu. Eşime sarıldım, ben de gözyaşına boğuldum. Kızım, uykulu bir şekilde odasından çıkıp, ‘Babi nereye gidiyorsun?’ diye sorduğunda, dedim ki ‘Kızım, abilerle işe gidip geri geleceğim.’ İlk defa… Efendim, yemin edebilirim size, ilk defa yalanımı orada söyledim kızıma. İlk defa! Neyse, çıktık. Bir daha sarıldım, öptüm ve devamında biz, Vatan yerleşkesine gittik. 285 gündür… 10. ayın içindeyim efendim. 10’ncu aydan 11 gün aldım bugün itibariyle. Ben, işlemediğim bir suçtan dolayı, bugün karşınızdayım. 285 gündür, 10 aydır da Silivri 3 No’lu Cezaevi'nde ceza çekiyorum. İşlemediğim bir suçun cezasını çekiyorum diye de düşünüyorum.

Sonuç itibariyle biz Vatan yerleşkesine gittiğimizde… Götürüldük. Herkes gelen şaşkın. 36 ya da 37 kişi… Herkes neyden alındığını bilmiyor benim gibi. İkişer kişi nezarethaneye girdik. Bana diyor ki, ‘Ven neyden alındın?’ ‘Ya bilmiyorum!’ ‘Abi’ diyorum ‘Sen neyden alındın?’ O da bilmiyor! Ha böyle bir şey yaşıyoruz. Bizi, 1 Haziran'da doktora götürmek istediler. İsim isim okudular. O gün, Sayın başkanımız… Yaklaşık 50 yıldır belediye başkanı kendisi diye biliyorum… Hasan Akgün’ü ilk başta aldılar. Sonrasında bizi böyle isim isim aldılar. Vatan yerleşkesinde tünelden çıkacağız. ‘Bir dakika bekleyin’ dediler. Efendim, bir baktım orada polis, orada polis, orada polis… Ellerinde telefonlarla bizi çekiyorlar. Dedim ki ‘Herhalde rutin bir uygulamadır. Amirlerine işte götürüyoruz, götürüyoruz’ gibi bir şey söylemek içindir. ‘Tamam’ dedim. Yani kendi kendime böyle düşündüm. Ama bunun, 3 Haziran'da tutuklandığımızda, 4 Haziran'da Silivri 3 No’luya geldiğimde, sabah koğuşa yerleştirildim. Sessizlik saati ama televizyon açık. İşte ‘İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ne beşinci dalga operasyon düzenlendi. Gözaltı ve tutuklamalar var.’ İşte yolsuzluk iddialarıyla tutuklandılar. Şu kadar kişi… İsmim geçiyor. Günün gazetesi; Türkiye gazetesi geldi, Takvim geldi, Sözcü gazetesi geldi. Orada da okuyoruz, orada da ismimiz geçiyor. ‘Allah Allah’ diyorum ya ben hani zaten 3 gün neyle suçlandığımı bilmiyorum. Geldim burada direktman suçlu duruma düştüm. Orada şaşırdım.

Eşim 5 Haziran'da ziyarete geldi. Konuşuyoruz. 45 dakika olduğunu bile bilmiyoruz. Böyle çar çabuk geçti çocuğumla koklaşırken, ağlaşırken. Eşim en son dedi ki ‘Ya Sırrı, birkaç gündür televizyonu açamıyorum. Bilgin olsun.’ Dedim, ‘Ne oldu? Bir şey mi oldu televizyona?’ Dedi ki ‘Yok. Böyle böyle görüntüler var.’ Efendim biz, 31 Mayıs tarihiyle 3 Haziran tarihi arasında neyle suçlandığımızı bilmeden, o çekilen videolar, fotoğraflar sayesinde 86 milyonun karşısında suçlu pozisyona düşmüşüz. Allah yukarıda şahit. Neyle suçlandığımı bilmiyorum ama. Tek bir ifademi bile bilmiyorum. Devamında… Artık burada bir alışma süreci geçiriyoruz. 10 aydır ayda bir defa kızımla görüşüyorum. 45 dakika görüşüyorum. O hafta böyle saçımı kestiriyorum, sakal tıraşı oluyorum, kumaş pantolonumu giyiyorum, gömleğimi giyiyorum, kızımın yanına gidiyorum. Koklaşıyoruz, oynaşıyoruz, öpüşüyoruz, sarılıyoruz derken; 45 dakika geçiyor efendim. O 45 dakikadan sonra, benim cehennemim tekrardan başlıyor bana göre. Bir insanın evladına sınırlı süreyle sarılmasının ne kadar kötü bir duygu olduğunu biliyorum. Allah o duyguyu da hiç kimseye yaşatmasın. Ben yaşadım. Düşmanım dahi yaşasın istemem bunu ben.

Yine söyleyeceğim. Bunu ara ara söylemek zorundayım. Ömer Güngör'le aynı pozisyonda olduğumuzu düşünüyorum. Hukuken aynı pozisyonda olduğumuzu düşünüyorum. Ama Ömer Güngör, 270 gündür çocuklarının yanında ailesinin yanında, ailesinin tüm ihtiyaçlarını karşılarken, ben kızıma 45 dakika sarılabiliyorum. Bana yazık. Siz de bir babasınız. Sizin de anlamanız lazım beni. Nitekim bu süreçte ben zaten psikolojik olarak bir bunalım yaşıyorum. Ailelerimiz de bu bunalımı yaşıyor. Eşim, psikologdan destek alıyor 9 aydır. Kızım anaokuluna başladı. Ne ona şahit olabildim. Karnesini aldı. Ona şahit olamadım. O duygularını onunla beraber yaşayamadım. Bu saatten sonra bana başka bir ömür verseniz, ben bu duyguları kızımla yaşayamam. Kızım hayatında ilk defa okula başladı. Babasız gitti. İlk defa karne aldı. Babasız karnı aldı. Onun bu heyecanına şahit olamadım. Kızımın ismi Masalsu. Biraz önce de zikrettim. Öğretmeni eşimi arıyor: ‘Fadime Hanım, bir görüşmemiz lazım. Müsait olduğunuzda okul uğrar mısınız?’ Eşim de çalışan bir hanımefendi. Eşim, işinden izin alıyor, okula gidiyor. Öğretmen diyor ki ‘Masalsu, ‘Babamı çok özledim’ diyerek geliyor, bana sarılıyor. Dakikalarca benim kucağımda ağlıyor. Sizden rica ediyorum; daha fazla problem yaşamasın, etki altında kalmasın. Bir pedagog desteği alın’ diyor. 7 aydır her cumartesi, saat 11.00-12.00 civarında Bakırköy’de bir pedagogdan da bu konuyla ilgili destek alıyorlar. Nitekim biz bu acıları yaşadık. Yine söylüyorum; inşallah kimse evladıyla sınanmaz. Evladından da ayrı kalmaz diyorum.

Efendim, bunlar bizim ailemizin yaşadığı şeyler. Dışarıda onlar ayrı dert yaşarken, Silivri 3 No’lu Cezaevi’nde kendi koğuşumda ben de başka dertler yaşıyordum onlarla beraber. Cezaevinde bulunduğum süre zarfında, yengem vefat etti. Yengemin cenazesine katılamadım. Birlikte, beraber top oynadığım arkadaşım vefat etti. Çocukluk arkadaşım. Gençlik arkadaşım, ergenlik arkadaşım vefat etti. Onun cenazesine katılamadım. Sadece kendi bölmemde oturup bir Fatiha okudum ve günlerce ağladım onların cenazesine katılamadım diye. Belki burada ilk defa söyleyeceğimi eşim, ilk defa duyacaktır. Çoğu arkadaşlar da ilk defa duyacaktır. Belki siz de ilk defa duyacaksınızdır. Benim kaldığım koğuşta birçok kavgaya şahit oldum Sayın Başkanım, birçok kavgaya. Yani böyle söz dalaşı dediğimiz kavgalar değil. Sabah tartışan iki tane hükümlü… Özellikle hükümlü olduğunu belirtiyorum. Akşam yemeğinde bir hükümlünün diğer yükümlünün kafasında su bardağı kırdığına şahit oldum. Kafasına 6 dikiş atıldı. Bardak parçaları etrafa saçıldı. Benim dışarıda bir tane kavgam yoktur. Bir tane sabıkam yoktur ama ben bugün burada hükümlülerle beraber, aynı koğuşta kalıyorum. Başka bir hükümlü, tahliye olmasına 20 gün kala, bir tutuklunun boğazını kesti! İki defa! İki defa! Buradan böyle iki defa boğazını kesti. 50’ye yakın dikiş atıldı. İsimlerini bile verebilirim isterseniz. Soruştura da bilirsiniz. Ya adamın 20 günü kalmış tahliyesine! Davasına çıkacak. Tahliye olacağını biliyor. 20 günü kalmış!

Bu olayları ilk defa eşim burada dinledi ve şahit oldu. Bunu da hesaplamamdaki amaç, sonuçta biz cezaevinde yatıyoruz, cezamızı çekiyoruz diye düşünsek de onlar bizden daha fazla ceza çekiyorlar dışarıda. Bir evin babasının, eşinin olmaması kötü bir duygudur. Ben cezaevine geldiğimde 74 kiloydum, şu anda 59 kiloyum, 58,5 kiloyum. Bu kavgalara şahit olduğum her dakika kendi bölmemde günlerce ağladım. Günlerce uyku uyumadım. Günlerce yemek yemedim. Günlerce duş almak için banyoya giremedim efendim korkudan. Bizim dışarıda yaşadığımız ortam böyle bir ortam değil. Tamam suçlanıyoruz. Ama yine söylüyorum, yine söylüyorum: Ömer Güngör'le aynı pozisyonda olan birisi olarak olduğumu düşünüyorum. Neden Ömer Güngör 270 gündür dışarıda, Sırrı Küçük 185 gündür neden içeride? Neden içeride? Ben bunu çok merak ediyorum. Eşimden de özür diliyorum. Ondan bu duyguları sakladığım için.

36 yıllık yaşam hayatım boyunca sabıka kaydım yok. Kavgam yok. Beni dışarıda kendi arkadaş, çevrem çok iyi bilir. Kavgacı bir kültürüm hayatta olmamıştır. Hep uzlaşıyla gitmişimdir yani yaşamım boyunca. Efendim, şimdi suçlamanın asıl noktasına geldiğimizi düşünüyorum Sayın Başkanım. Özellikle ana kolluk, savcılık ve sulh ceza hakimliğinde iki tane işletmenin ismi soruldu. İki tane işletmede bulunup bulunmadığım soru bu. Hayatımda ilk defa savcılığa çıkıp ifade veriyorum. Ya da Vatan Emniyet'e gidip ilk defa ifade veriyorum. O günün şaşkınlığı, o günün gerginliği, neye uğradığımı bilmiyorum ben. Evden nasıl çıktığımı hatırlamıyorum efendim. Düşünün. Bir tanesi Esenyurt'ta bulunan Sheraton Otel. Diğeri de Başak Petrol. Bana sorulan iki soruda, ifade tutanaklarımda var, belki önünüzde de görüyorsunuzdur. Esenyurt Sheraton Otel’de bulunup bulunmadım. Esenyurt Sheraton Otel’e gidip gitmediğim. Ben Esenyurt Sheraton Otel birçok kez gittim. Bunu da kabul ediyorum. İnkar da ettiğim bir nokta yok. Burada da dediğim gibi orada da partimizin programları olmuştur, gitmişimdir. Sivil toplum kuruluşlarının etkinlikleri olmuştur, konferanslar olmuştur, kermesler olmuştur; gitmişimdir. Tanıdığımız birisinin düğünü olmuş, gitmişizdir. Sayın vekilimizi ben oraya götürmüşümdür. Muhakkak da götürdüm, hatırlıyorum da.

Ama oraya sayın vekilimizi götürdüğümüzde, Esenyurt Sheraton Otel’in girişinde sayın vekilimizi indiririm, aracımı çıkış noktasında bir güzergahı park ederim, daha sonrasında etkinliğin yapıldığı salona çıkarım. Sayın vekilimizin birkaç kare fotoğrafını alır. Birkaç saniye videosunu alır, bunu da arkadaşlarıma atarım. Sosyal medyadan paylaştığımızı söylerim. Bu gittiğimiz etkinlikler, toplantılar, düğünler, bazıları şahıs olarak davetlidir, bazıları da zaten sosyal medyada, kendi hesaplarında etkinlik duyuruları yapılmıştır. Şimdi efendim, ben alnımın teriyle ekmeğimi kazanan bir şoförüm. Sayın vekilimiz, İstanbul'a gelir havalimanına, ben havalimanından alırım. Havalimanına gitmesi gerekiyorsa havalimanına götürürüm. İstanbul bizim seçim bölgemizdir. Ne kadar üçüncü bölge olsa da seçildikten sonra İstanbul olarak geçer bu konu. Efendim, İstanbul içinde birçok noktada, birçok etkinliğe, partimizin düzenlediği etkinliklere, eylemlere ya da partililerimizin düğünlerine, cenazelerine ya da tanıdığımız bir komşunun düğününe, cenazesine sayın vekilimizi götürmüşümdür. Bu benim zaten asli görevim. Sonuçta adam, bana maaş veriyor. ‘Kardeşim sen beni Silivri Cezaevi’ne götür’ diyor. Götürmeme şansım sıfır. Sizin de şoförleriniz var. Ama size şunu yemin edebilirim efendim. Gözlerinizin içine de bakarak söylüyorum ki sayın vekilimiz ne otelde, ne araçta, ne de herhangi bir mekanda benim yanımda bir kişiyle bir para alışverişi için telefonda görüşmüş, şahsi olarak görüşmüş değildir. Beni de bu noktada görevlendirmemiştir.

Şimdi gelelim Başak Petrol’e. Başak Petrol’de bulunup bulunmadığım soruldu. Efendim, ben bu zamana kadar, buradaki sayın avukatlarımız ve vatandaşlarımız, ailelerimiz de var. Birlikte sanık olduğumuz büyüklerim, küçüklerim de var. Bir Allah'ın kulunun, bir petrolün ticari unvanını, işte Başak Petrol diyoruz mesela, vergi levhasında geçen unvanıyla yakıt aldığı yeri hatırladığını bilmem. Ben şahsen almam. Yani hatırlamam. Yani Başak Petrol'müş, o petrolmüş, beni ilgilendiren bir şey değil. Kaldı ki Başak Petrol’ün lokasyonunu bana söylemiş olsalardı, ben o gün de aynı cümleyi kurardım. Başak Petrol, Petrol Ofisi logolu bir işletmedir. Ve ben Petrol Ofisi logolu bir işletmeden, 36 yaşındayım, 18 yaşında ehliyet aldığımı düşünürsek, size en fazla 50 defa yakıt aldığımı söyleyebilirim bu kadar yılda. Petro Ofisi'nden yakıt almadım. Hiçbir vatandaş da aldığını söyleyemez zaten. Çünkü kaliteli bir yakıt olduğunu söylemiyorlar. Şimdi Başak Petrol'ün yerini de size şöyle tarif etmek istiyorum. Belki birçoğunuz o güzergahta çünkü hakim ve savcılarımızın oturduğu söyleniyor Başakşehir'de. Başak Petrol, Mall Of İstanbul'la Deposite alışveriş merkezi arasında kalan bir bölgededir. Başak Petrol, 39 tane sanayi sitesini içinde bulunduran İstanbul'un en büyük sanayi bölgesi olan İkitelli Organize Sanayi Bölgesi’nin tam girişindedir efendim. Yani İkitelli Organize Sanayi Bölgesi’ne girmek istiyorsanız, Edirne istikametten gelip, Ankara istikametinden gelip E5 istikametinden gelip, muhakkak onun önünden geçeceksiniz. Muhakkak geçeceksiniz.

Başak Petrol, 500 bin nüfusu aşmış Başakşehir ilçesinin ana giriş kapılarının bir tanesini açmaktadır. Başak Petrol, bizim ofisimize, mali müşavirlik ofisimize yaklaşık 2 kilometre uzaklıktadır. Ha bu arada şunu söyleyeyim. Özgür Bey İstanbul'da yokken de ben Özgür Bey'in mali müşavirlik ofisindeki arkadaşlara, sahada ve ofiste destek sunuyorum. Yani vergi müdürlükleri orada, mükelleflerimiz o bölgede. Onları da o bölgeye götürüyorum.

Şimdi Başak Petrol, benim evimle, Özgür Bey'in evi aynı güzergahta. Bizim evimize gidebileceğimiz evimizden ofisimize, ofisimizden evimize gidebileceğimiz mecburi üç güzergahın bir tanesi Sayın Başkanım. Başak Petrol, ofisimizden Ankara istikametine, Edirne istikametine, E5 istikametine, Basın Ekspres istikametine gitmemiz gereken bir güzergahta. Başka bir güzergah yok bu güzergahlara çıkmamız için. Lokasyon yok. Bu güzergahlardan da ofisimize gelmek istersek, mecburi olarak Başak Petrol’ü geçmek zorundayız. Başak Petrol’ün olduğu lokasyon Arnavutköy ilçemiz hariç, üçüncü bölgenin geri kalan 12 ilçesine gidebileceğimiz tek güzergah. Arnavutköy'ü neden söylemiyorum? Arnavutköy bizim ofisimizden arkadan gittiğimizde daha hızlı gidiyoruz. Orayı kullanmıyoruz. Kuzey Marmara'ya çıkmamıza bile gerek kalmayan bir güzergah Arnavutköy’ün bulunduğu güzergah.

Efendim, şimdi Başak Petrol'ün bulunduğu alanı bunlarla sıraladım. Peki, şimdi ben Başak Petrol’de baz vermemle ilgili suçlanıyorum. Başak Petrol’de rüşvete aracılık etmemle ilgili suçlanıyorum. Başak Petrol’ün önünden benim gibi günde milyonlarca vatandaş, milyonlarca araç geçiyor. Binlerce de toplu taşıma güzergahında bulunuyor. Binlerce toplu taşıma aracı geçer o güzergahtan. Belediyenin otobüsleri dolmuşlar, katlı otobüsler. Bunların hepsi Başak Petrol'ün önünden geçer o bölgeye gidenler. Başka güzergahı yoktur. ‘Başak Petrol'den yakıt almam’ dedim ama Başak Petrol'de olduğumu inkar etmedim. Başak Petrol’de ben çay almışımdır. Mübarek Ramazan ayındayız, kusura bakmayın. Kahve almışımdır. Marketten yiyecek almışımdır. Lavabosunu kullanmışımdır. Ki o bölgenin en temiz tuvaletlerini bulunduran bir benzinlik. Aracımı kendim yıkayabileceğim geniş bir alanı vardır. Başak Petrol’ün içinde market vardır. Başak Petrol’ün içinde ismini zikretmekten gocunmam, yanlış hatırlamıyorsam Aslı Börek vardır. Sabah böyle poğaça çay alırdık. Ya da akşamüstü Burger King’e girer orda oturur yerdim, genellikle sıcak sıcak ya da paket yapıp ofise geçerdim. Yani bu söylediğim sebeplerden dolayı, mali müşavirlikte saha çalışmamdan dolayı, benim Başak Petrol’de bulunmam, baz vermem hayatın doğal akışına uygundur.

Ben, 2008 yılında, biraz önce söyledim 0534 231 32 33 numaralı hattı aldım. Babamın üzerinden aldım, yasal sahibi oldum. 2008 yılından itibaren, talep ederseniz baz verilerini… Efendim orada binlerce demiyorum, yemin ediyorum milyonlarca baz verisini görebilirsiniz benim. Bu noktada çok netim yani. Sayın Başkanım, şimdi ben baz vermekle ve rüşvete aracılık etmekle suçlanıyorum. Peki, affınıza sığınarak bir örnek vermek istiyorum. Bugün burada Silivri’deyiz. 105-107 tane sanık, mahkememiz görülüyor, yüzlerce avukat arkadaşımız var ailelerimiz var, sivil toplum kuruluşlarının temsilcileri var, siyasi partilerin değerli büyükleri burada. Efendim, mahkum yakınları gelip gidiyor, girip çıkıyor cezaevi kampüsüne. Efendim sayın kolluk kuvvetleri burada. Affınıza yine sığınıyorum ama sizler buradasınız, heyetiniz burada. Şimdi burada bu kadar saydığım binlerce vatandaş baz veriyor diye suçlu olabilir mi? Rüşvete aracılık ediyor denebilir mi? Bana göre denilemez. Akışa ters. İmkanı yok. Peki biz 2026 yılındayız. Burada baz verenlerden bir tanesi de benim eşim. Eşimin 2026 yılında, sen Silivri cezaevinde neden baz verdin diye gözaltına alınma şansı var mı? Olmaması lazım. Ben de Başak Petrol’de baz verdim diye gözaltına alındım! O arkadaşlar öyle söylediler.

Şimdi Ömer Bey'in ifadesi baştan aşağı çelişki. Baştan aşağı çelişki. Zaten benden 12 gün sonra ifade veriyor, ben tutuklandıktan sonra. İfadesi de baştan aşağı çelişkili. Ömer Güngör diyor ki, ‘Ben, Sırrı Küçük'ü aradım. Dedim ki böyle böyle. Neredesin? Ben sana 5 milyon para getireceğim!’ Ben de diyorum ki, ‘Ömer Bey, dışarıdayım. Ortak bir noktada buluşalım.’ Ortak bir nokta neresi? Başak Petrol. Başak Petrol, benim ofisime 2 kilometrelik alanda efendim. 2 kilometre uzaklıktadır yani. Maksimum 2 kilometre uzaklıkta çalıştığım ofise. Şimdi Ömer Bey bana rüşvet verecek, ben de gideceğim. Salağım ya! Af edersiniz, burada hiçbir yetişkin de o işi yapmaz. O kadar benzinliğin kameralarının ortasında, EDS kameraları orada, biz orada baz vereceğiz. 5 milyonluk rüşvet de bu kadar kağıt parçası. Ben de alacağım kağıtları cebime koyacağım. ‘Hadi görüşürüz’ diyeceğim, gideceğim. Yahu 5 milyonluk rakam, avukatım İbrahim Bey söyledi, kocaman bir valiz yapıyormuş ortalamadan fazlası. Kocaman bir valiz, bir buçuk valiz yapıyormuş. Yani şimdi Ömer Güngör'ün beni araması yok. HTS kayıtlarında Ömer Güngör'le Sırrı Küçük'ün görüşmüşlüğü yok. Belge yok. Aradıysa, HTS kaydını çıkarsın. Desin ki ‘Ya ben Sırrı Küçük'ü aradım. Aha da burada belgesi. Ben de bu rüşveti verdim’ desin. Bana belgesini çıkartsın. Diyeyim ki ‘Ya ben de paşalar gibi Silivri 3 No’lu cezaevinde yatıyorum rüşvet aracılık ettiğim diye.’ Ama yok! 5 milyonluk para alacağım. Başak Petrol’de alacağım. Binlerce kameranın ortasında alacağım. Elimi kolumu sallayarak da basıp gideceğim.

Ya benim ofisim yaklaşık iki kilometre uzaklıkta Sayın Başkan’ım. Diyorum ki; ‘Ömer Bey, gel bizim ofise, ben sana konum atayım. Gel bizim ofise bir çayımızı iç, bir kahvemizi iç; açlığın varsa yemeğimizi ye. Gel burada helalleşelim, ben parayı alayım, sen de yoluna bak. Kahvemizi içmiş olursun.’ Diğer bir noktaysa; Ömer Bey diyor ki, 'Ben şahsı görsem tanımam.' Şimdi, bana 5 milyon para verecek ama beni tanımayacak! Ben yaklaşık 2011 yılında askerdeydim. İstanbul'da Esenler Otogarı'na geldiğimde, bir dilenci abla dedi ki: 'Yedikule Hastanesi'ne gideceğim oğlum, hastayım, bana iki lira verir misin?' Kur'an evliya çarpsın ki iki lira para verdim. Sonra, tekrardan o Esenler Otogarı'na yolcu olmak için geldiğimde, o kadın yine geldi ve benden para istedi. Ben o kadını hemen tanıdım. Bakın, 2 liradan bahsediyorum, 5 milyondan değil! Size yemin ederim, Allah yukarıda, mübarek bir gündeyiz. Şimdi bu bir çelişkidir. Para verdiğin adamı tanımayacaksın, ama 'para verdim' diye iftira atacaksın. Kendini cezaevinden çıkarıp, çocuklarına ve eşine kavuşacaksın; bense çocuğumdan ve eşimden ayrı kalacağım! 285 gündür içerideyim. Ben, adaletin mülkün temeli olduğunu düşünüyorum ve yüce Türk adaletine güveniyorum. 285 gündür karşınıza çıkmak, kendimizi ifade etmek için bekliyoruz. En azından bugün kendimi ifade ettiğim için içim rahat efendim, vicdanım çok rahat. Allah bana öyle haram paraları yedirmesin.

2004 yılında ben İstanbul'a geldim. Annem beni iki yaşındayken köye götürmüş. Geçim sıkıntısından dolayı dedemle babaannem bakmış bana iki yaşından itibaren. 2004 yılında liseye başlamak için İstanbul'a geldim. Biz, kendi yağında kavrulan bir aileyiz. Mahallemizde marangoz atölyesinde çıraklık yaptım, koltuk döşeme atölyesinde çıraklık yaptım. Akşamları okul sonrası ve hafta sonları, annemle babam ne kadar karşı çıksa da o yaşlarda şehirler arası uzun yol otobüslerinde muavinlik yaptım. Annem, her defasında ‘gitme’ diye bana bağırırdı; bense o parayı alnımın teriyle kazanmak için, 46 tane yolcuya hizmet etmek için o yolculuğun zahmetini çekerdim. Bugüne kadar ne annem ne babam bana bir lokma haram yedirmiştir; ne de ben eşime veya kızıma bir lokma haram yedirmişimdir. Bugün itibarıyla da yedirmem, bugünden sonra da yedirmem efendim. Eğer bir lokma haram yiyeceksek, Allah o lokmayı yerken boğazımızı tıkasın ve canımızı alsın.

Başta da söyledim; üzerime atılan bu suçlamayı kabul etmiyorum. Eylem 22'nin gerçekleşmediğini söylüyorum. Ben, sizden ve yüce heyetinizden şunu talep ediyorum: Ben 285 gündür, yani 10 ay 11 gündür kızımdan ve ailemden uzaktayım. Kızımla uyumak, kızımla oynamak, kızımla market alışverişi yapmak, kızımla gezmek ve tozmak istiyorum. Yani efendim kısacası, ailemle kaybettiğim günlerin telafisini yapmak istiyorum. O yüzden yine söylüyorum: Ömer Güngör isimli şahısla hukuki olarak aynı noktada olduğumuzu şahsen düşünüyorum. Ömer Güngör, 273 gündür tutuksuz yargılanıyor. Sırrı Küçük ise 285 gündür tutuklu. Hukuki olarak aynı noktada bulunduğumuzdan dolayı Sayın Başkanım; adli kontrol şartları ne olursa olsun, dilerseniz yurt dışı çıkış yasağı, dilerseniz günlük imza şartı da dahil olmak üzere her türlü şartı kabul ediyorum. Ben sizden, şu an 5 yaşında olan kızıma -gördüğünüz üzere burada da fotoğraflarını gösteriyorum- kavuşmak istiyorum. Aileme kavuşmak istiyorum. 45 dakikalık kapalı görüşler yetmiyor. 285 gündür, 10 aydır içerideyim. Sizden ricam; hangi şartlarda olursa olsun tahliyemi ve tutuksuz yargılanmamı talep ediyorum. Tabii ki Allah nasip edecek; ben bu dosyadan beraat alacağıma da inanıyorum. Ama inanın Allah’a, önceliğim tahliyedir; bir an önce kızıma kavuşmaktır. Başka hiçbir dileğim yok. Beni dinlediğiniz için sizleri saygıyla selamlıyorum. Bahsettiğim gibi efendim, kızım şu an 5 yaşında. Allah evladı olmayan herkese hayırlı bir kız evladı versin isterim. Ben kızıma kavuşmak istiyorum, sizden tek dileğim budur. Saygılarımı sunuyorum.

BULUT AYDÖNER SAVUNMASI:

CHP PARTİ MECLİSİ ÜYESİ BAKİ AYDÖNER’İN KARDEŞİ BULUT AYDÖNER’İN SAVUNMASININ TAM METNİ:

İddianamede suçlandığım konularla alakalı, aleyhimde herhangi bir delil toplanmadığı için, ifadem sırasında bu suçlandığım konular üzerinden gideceğim. İsmim, biraz önce de beyan ettiğim gibi Bulut Aydöner. İstanbul Kadıköy'de, 1990 yılında doğdum. Doğduğum yıldan beri İstanbul Kartal’da ikamet etmekteyim. İki çocuklu bir ailenin ikinci çocuğuyum. İş insanıyım. Hasanoğulları DTM Otomotiv şirketinin kurucusu, sahibi ve yetkilisiyim. Ailem, yaklaşık 40 yıla yakın bir süredir İstanbul Kartal'da ticari faaliyetlerini sürdürmektedir. Bu süre boyunca, gıda ve tüketim ürünleri üzerinden toptan ve perakende hizmet vermiş, ticari bir tanınırlığa sahiptir. Ailem ve şahsım, bugüne kadar gerek müşteriler gerek tedarikçiler gerekse kamu ve bankalar nezdinde herhangi bir hukuki ve ticari ihtilafa konu olmamış; ticari itibarını güven ve dürüstlük ilkeleri üzerine inşa etmiştir. Hasanoğulları şirketinin faaliyetleri, bu anlayış çerçevesinde devam etmektedir. Ve geçmişte herhangi bir sorun yaşamadan, devlete karşı tüm sorumluluklarını sadakatle sürdürmeye devam etmektedir.

Sayın Başkan, eğitim hayatımı tamamladıktan sonra, annem Zennur Aydöner’in şahıs şirketinde, 2008 yılında sigortalı olarak işe başlayıp, 2009 yılından sonra aile ticari faaliyetlerinde resmi ve aktif rol alarak bu faaliyetleri sürdürmeye başladım. Bu tarihten itibaren, ebeveynlerimin yürüttüğü gıda perakendecilik sektörünü süpermarket modeline dönüştürerek, bu büyüme evresinde devletin çok kıymetli desteklerini alarak, şirketimin büyümesine ve kurumsal adımlarla ilerlemesine katkı sağladım. Yine annem Zennur Aydöner’in şahıs şirketi adına, 2012 yılında gıdaya ek faaliyet olarak, Türkiye'nin önde gelen birçok markasının ikinci el otomotiv alım-satım faaliyetlerine katılarak ticaret alanlarımıza ilave kazanç kapıları yarattım. Bu faaliyetleri, dosyaya sunduğum ticaret sicil gazetesindeki faaliyet kolları eklenme tarihlerinden isterseniz teyit edebilirsiniz.

Sayın Başkanım, ben sözde mağdurun, tutarsız olduğu iddia edilen beyanları gerekçe gösterilerek tutuklandım. Bu delilsiz ve belgesiz beyanlar karşısında benim söyleyeceklerim, sadece birer iddia olarak kalmasın diye, hakkımdaki durumları tek tek belgeleriyle açıklayacağım. 2016 yılında ailemin uzun yıllardır oluşturduğu birikimleri, tecrübeleri ve en önemlisi müşteri portföyünü arz-talep dengesiyle ölçerek, yeni nesil kurumsal marka modellemesi adımları atmaya karar verdim. Ülkemizin en çok istihdam sağlayan, Avrupa’nın ve ülkemizin en ideal dayanıklı tüketim markasıyla görüşmeleri sağladım ve kısa sürede ilk stratejik konsept mağazamı Maltepe'de açtım. Bu görseller hem şahsımın hem de Hasanoğulları DTM Otomotiv'in yaptığı her işlemin faturalı ve resmi olduğunu; ödeme, alım ve satım süreçlerinin herhangi bir usulsüzlük olmadan ilerlediğini göstermektedir. Sunduğum dilekçenin eklerinde bunlar mevcuttur. Yine bu görüşmeleri yaptıktan sonra, İstanbul Anadolu yakasındaki ilk stratejik mağaza olmasından kaynaklı, Sabah ve Hürriyet gazetelerinde açılışın ertesi günü yapılan haber kupürleri de dosyada yer almaktadır.

Sayın Başkan, beyaz eşya sektörüne 2016’da adım attıktan sonra, 2019 yılına kadar gösterdiğim faaliyetler neticesinde, Arçelik Pazarlama A.Ş.'nin de güvenini kazanarak; İstanbul’un Pendik ilçesinde, en prestijli cadde üzerinde yeni konseptin en büyük katlı mağazasını açma konusunda teklif aldım ve anlaşma sağladım. Şahıs şirketi olmasından dolayı, diğer her işlemde olduğu gibi buranın kiralanmasından tüm resmi prosedürlerine kadar süreçleri vekaleten ilerlettim. Hatta bu Pendik mağazamda deneyimleme alanları olduğundan kaynaklı, birçok diziye ev sahipliği yapılmış ve dizi çekimlerinde sponsorluk görevi üstlenilmiştir. Ben şirketime bu kadar maddi ve manevi emek sarf ederken, bu emeğin bir tane sözde beyanla yok edileceğine kesinlikle inanmak istemiyorum. Yine ailemin ticarete devam etme kararımdan sonra, 2020 yılında Tuzla merkezli kendi şirketimi kurarak, Zennur Aydöner şahıs şirketinden Hasanoğulları DTM olarak kurduğum şirkete kademeli geçiş yapmaya başladım. Bu süreçten sonra Zennur Aydöner adına genişlettiğim süpermarket modelini devrederek, buradan elde ettiğim geliri, bayilik süreçlerinde sermaye olarak kullandım. Şirketin büyüme evrelerinde genç girişimcilik, KOSGEB, İŞKUR, sigorta indirimleri gibi devletten sağladığım birçok desteği ve Zennur Aydöner’in mali avantajlarını kullanarak, iki şirketin paralel şekilde büyümesini gerçekleştirdim.

Nihayetinde 2016 yılında tek bayiyle başladığımız bu yolculukta, 2025 yılı itibarıyla dört adet konsept bayisi olan kurumsal bir işletmeye sahip olduk. Bunlar güncel konsept mağazalarımızdır; burası merkez mağazam, burası ilk kurumsal strateji şubem ve burası da İstanbul'un en büyük katlı mağazalarından biridir. Bugün DTM firması, ilgili sektörde tanınan, güven değeri yüksek, 30'a yakın personeli olan; servis ve montaj gibi hizmetlerle birlikte toplamda 150 kişiye istihdam sağlayan ciddi bir ekmek kapısıdır. Türkiye'nin 81 iline toptan ve perakende beyaz eşya satışı gerçekleştirmekte ve ülkenin en çok çeyiz paketi satan bayileri arasında yer almaktadır. Bunlar, 2019 yılında başarılı çalışanlarımızın emeklerinden dolayı aldığımız başarı ödülleridir. 70.yıl anısına aldığım bu ödüller güven ve sadakatten kaynaklıdır; ayrıca uluslararası alanda Hasanoğulları'na katkı sağladığına dair Harvard adına verilmiş belgeler de mevcuttur.

Sayın Başkan, 2019 yılına kadar olan bu süreçten özellikle bahsettim. Çünkü ailemin ve benim tırnağımızla, alın terimizle, devlet destekli ve emek eksenli büyüttüğümüz bu çabalar hiçe sayılırcasına bir MASAK raporu dosyaya sunulmuştur Hasanoğulları’na geçiş aşamasındaki mal transferleri ve bu süreçte yürütülen para hareketlerinin hepsi olağan dışı hareketler olarak algılanmış. Bu rapor annemin şahıs şirketini ve geçiş evresini göz önünde bulundurmadığı için bu raporu tamamen reddediyorum. 2009 yılından itibaren bugüne kadar, ailemin ticareti bana devretmesinden sonra, bütün büyüme evrelerinin sunulduğu resimler yine dosyada yer almaktadır. Şimdi bu kısımları neden anlattım. Çünkü, şirket benim kendi şirketim. Emek endeksli büyüttüğüm ve uzun çabalar sonucunda belli bir yere getirdiğim nokta. Yani ben, iddianameler arasında talimatla hareket ettiğim konusunda en çok suçlamaya maruz kalmışım. Ondan kaynaklı bunların hepsini anlatma ihtiyacında bulundum.

Eylem 32’den başlamak istiyorum. Eylem 32’ye neden dahil edildim? Şimdi bahsettiğim gibi, ticaretimin bütün adımlarında, yani otomotiv alım satımları dahil, hepsini resmi bir şekilde, faturalı, tek bir kayıt dışı satışım dahil olmadan, düzgün bir anlayışla yaptığım için buradayım. Dünya malına tamah etmeden, herhangi bir harama yanlışa bulaşmadan küçük yaştan bugüne kadar gece gündüz çalışmış, işlerine yoğunlaşmaktan her türlü imkana sahipken, annesi ve babası yaşlı olduğundan kaynaklı, annesinin babasından evini ayırmamış, 30 yıldır aynı adreste annesiyle babasıyla ikamet eden kaçma şüphesi olan tutuklu Bulut Aydöner! Abim CHP'de üst düzey yönetici. Tarzı, siyasi düşüncesi, fikriyle açıkça belli olan bir kimlik. Ama o Baki Aydöner, ben Bulut Aydöner. Ne onun bana talimat verme gibi bir durumu söz konusu ne de benim ona bir talimat verme durumum söz konusudur. Sadece onun ve siyaset yaptığı mecranın, içinde bulunduğu, yaşamış olduğu durumdan kaynaklı, işinden gücünden uzaklaştırılan, tutuklanan, tutuklandığım günden beridir tek bir medya paylaşımı yapmadan, haber yaptırmadan… Yani Başkanım, yanlış anlaşılmasın. Siyaset, hamaset yapmıyorum. Sadece yaşadıklarımı tüm samimiyetimle, belgeleriyle gerçekçilikle ortaya koymaya çalışıyorum.

Esnafın partisi olmaz. Ben, kesinlikle ne mağazalarımdan içeri giren müşterilere ne çalışanlarıma ne de herhangi bir çevreme, ‘hangi partiye mensupsun’ diye kesinlikle bugüne kadar sormadım. Sormaya da ihtiyaç duymadım. Bugüne kadar tek bir haram bile karıştırmadığım şirketimin üzerine aldığı köhne, yolu olmayan, net sınırları dahi olmayan, yürüyerek ya da herhangi bir ulaşım aracıyla ulaşım sağlayamayacağınız, şirketimin adına aldığım iki arsa sebebiyle Eylem 32’ye dahil edildim. Sayın Başkanım, bu da suçlandığım, rüşvet olarak iddia edilen yerlerin konumu. Gördüğünüz gibi yerinde yani herhangi bir yolu, altyapısı, ulaşımı ya da yanında herhangi bir yerleşimi söz konusu değildir. Beko bayiliğinin yanı sıra, İstanbul genelinde özellikle ticari faaliyetlerimin yüksek olduğu, hakimiyetimin yüksek olduğu yerlerde, Şile'de, konut alanlarının sınırlı olması ve pandemi dönemiyle başlayan müstakil yerlerin tercih edilmesiyle birlikte, genelde villa yapılaşması olduğundan, Şile'de ve doğup büyüdüğü Kartal ilçesinde inşaat faaliyetleri yürütmekte. Hatta şu anda İstanbul Kartal'da, kat karşılığı kentsel dönüşüm projesi devam etmesine rağmen, her ne kadar azami çabayı göstersem de tutuklu olduğum bu süre zarfı içerisinde, benim dışımda diğer kat sahiplerine de mağduriyet yaratmaya başlamıştır.

Ticari faaliyetlerimin bir yanı sıra, Şile'nin hayatımızda olan bir manevi boyutu da vardır. 2013 yılında, babamın yazlık edinme… Yani şöyle; Anadolu yakasında yaşayan insanlar, genelde hafta sonlarını geçirmek amaçlı Şile'ye, Avrupa yakasında yaşayan insanlar da genelde Silivri bölgesini tercih ettiğinden kaynaklı, babam da o dönem, 2013 yılında Şile Çavuş Mahallesi'nde iki tane imarlı arsa alarak, mülk edinme çabasına girmiş. Bu, benim şirket büyüme evrelerimde, 2017 yılında, benim talebim doğrultusunda bu arsaları satarak, bana şirket sermayesine katkı olarak sağladı. Yine aynı şekilde, dosyanın içerisinde Hasan Aydöner'e ait, geçmiş ve mevcutta tapu kayıtlarını da sundum. 2010 yılında, 2020 yılı, 2021 yılı başında, Tuzla'da bulunan Şile'deki yatırımlarımı arttırmak amaçlı, site içerisindeki iki adet dairemi satarak, Şile Yaka Mahallesi'nde dört dönüme yakın bir arsa alıp, bunu 2022 yılında sattık. Sonra daha merkezi lokasyonda 1600 metrekare imarlı arsa bularak, buraya dört adet villa gerçekleştirdim. Ve 2024 Haziran ayında bu villaları da sattım. Bu da projemin olduğu görseldir.

Şimdi Sayın Başkanım, tam da bu noktada Taylan Danış ve Serbülent Danış’da başlayan olaylar silsilesi, maalesef onun tabii ki benim tutuklu bir sanık olmama vesile oldu. Olayların gelişme şeklini size ifade etmek istiyorum. Şile bölgesinde inşaata başlayacağım dönemde, iki tane beton santrali vardır. Bunların ikisinin dosyada isimleri yer almaktadır. Bunlardan kaynaklı, genelde üçüncü bir firma olmadığı için, tekel fiyat politikası uygulanır. Pazarlık söz konusu değildi. O dönemde şantiye şefim, İstanbul Çekmeköy yolu üzerinde bulunan Danış Beton firmasından teklif almış. Bu teklifi de yine imzalı olarak, 2021 yılına ait dosyamıza ekleyerek ilettik. Toparlanan teklifler sonucu, benim inşaat yaptığımın yan arsası, Şile'deki beton santralinin sahibi olduğundan kaynaklı, sanırım hırs yaptı ve en düşük fiyatı verdi. Ben, ondan satın almasını gerçekleştirdim. Bunun da faturaları mevcuttur. İsterseniz sonrasında dosyayı ibraz edebiliriz. Danış Beton’u öğrenme sürecim, maalesef bu şekilde oldu.

Sonunda projem bitti. Projem bittiğinden kaynaklı, Şile Belediyesi AK Parti yönetimindeyken, bütün proje usullerine uygun olduğu için, iskân işlemini tamamlayıp, eksiksiz bir şekilde satışa, satış bölümüne geçtik. Burada toprak sahibi olarak üç kişiydik. Bundan kaynaklı ortak kullanım, işte havuz vesaire alanları bir olduğundan kaynaklı, toplu satış kararı alındı. Bir de dolar kuru ve enflasyondan kaynaklı, yeni bir yatırım ortaya çıkana kadar acele edilmeme kararı alındı. Başkanım, ben Şile’de esnaf kimliğiyle ve ticari kimliğimle tanımıyorum. O yüzden de bir yer alırken, satarken birçok emlakçıya telefon açarak, fikir alışverişinde bulunuyorum. Şimdi bundan kaynaklı da ben bu yerin herhangi bir ticaretime zarar vermemesi amaçlı, satış yetkisini, Şile'de benim tanıdığım emlakçılığı üzerinden ilerletmeyip de diğer hissedarlar üzerinden ilerlettim. Bana herhangi bir telefon geldiğinde, satış konusunda yetkim olmadığını belirttim. Toprak sahiplerinden bir tanesi, Şile'de yer alan üç dört şubeli Aytemiz Emlak'la görüşmeye başlıyor. Bu Aytemiz Emlak da yani şu an ülkemizde bulunan Remax gibi üç dört şubeli, kurumsal, müşteri portföyü geniş bir emlakçıdır. Belli bir yol kat ediyorlar.

Şile bölgesinin tamamı, her gelişmişlikte değil. Şu anda birçok yeri, hala köy statüsündedir. Yani yolu, patika yoldur, işte altyapısı, doğal gaz vesaire bunlarda hala aynı gelişmişlikte yer almadığından kaynaklı, inşaat aşamasında oradaki hangi beton santraline giderseniz gidin, teklif aldığınızda, fiyattan önce, öncelikle proje alanına gelip altyapının, yolun genişliğinin vesairenin uygun olup olmadığına bakılarak fiyat teklif veriliyor. Şimdi inşaat yapımı esnasında da teklif alınan Danış Beton’dan Taylan Danış diye tanıdığım biri, bir gün beni aradı ya da mesaj attı. Geç bir zaman olduğu için tam hatırlamıyorum. Satılık villalarımızın olduğunu, yere hakim olduğunu, işte inşaata başlamadan önce orayla alakalı kendi şirketlerinden teklif alındığını vesairesini iletti. Ben de Danış Beton’dan olduğunu o şekilde idrak ettim. Sonra şirketlerinin o bölgede olduğunu, alacaklarına karşılık birçok arsaları olduğunu, bizim yerimizle alakalı takas, trampa yöntemine başvurmak istediğini vesaire… Yani çeşitli konuşmalar yaptık ve ben bunları yine her ihtimale karşı karar almamıza rağmen, diğer hissedarlara ilettim. Onlar da ‘kesinlikle nakit satalım, herhangi bir takasa girmeyelim’ diyerek, Taylan Danış’la işte görüşmelerimi sonlandırdım. Taylan Danış’a düşünmemiz gerektiğini söyledim, işte yerlerin belki mantığımızı yatacağını vesaire belirterek. Bana yedi sekiz tane parsel attı Başkanım. Kendilerine ait, tapulu kayıtlarını kendilerinin üzerinde olduğu yedi sekiz tane ayrı ayrı parsel attı.

Bana madem bu arsaları rüşvet olarak verdiğimi iddia ediyorlar… Şimdi günün sonunda bana attığı parsellerin içerisinde hangi parselin ipotekli olduğunu belirtmiyor. Ama seçtikten, beğendikten sonra, ipotek olan arsaların da olacağını ticaretin ilerlemesi durumunda bu ipoteği kaldıracağını söylüyor. Şimdi benim mantığım almadı. Yani rüşvet olarak verildiği iddia edilen bir yeri, zorunlu olarak tutulduğunu ve irtikaba sokmaya çalıştı ifadelerinden de belli.

Şimdi sizce rüşvet olarak, isteksiz olarak verdiği bir yeri, ipoteksiz, hiç uğraş içerisinde girmeden, ipotek çözdürmeye girmeden, satışa hazır bir yerleri mi bana sunması daha mantıklı, yoksa ‘kardeşim ben sana isteksiz olarak rüşvet veriyorum ama al benim elimdeki miktar bunlar; sen hangisini istersen işte ipotekli de olsa ben sana bu işlemi sonlandırıp rüşvet olarak vereceğim’ demek mi? O yüzden benim aklım çok almadı. Takdir sizin.

Şimdi takas süreciyle alakalı ilerledikten sonra, Taylan Danış, tabii bu bir buçuk iki aylık aşamada, iki üç kere beni böyle arayıp, sıkıştırma, adeta yerleri satmak için takla atma yarışına girmişti. Ardından emlakçı huzurunda, alım satım sözleşmesi yaptık. Başka bir ailenin dördüne birden talip olduğunu emlakçı üzerinden aldıktan sonra, alım satım sözleşmesi yapıldı. Bu alım satım sözleşmesi de yine dosyaya eklendi. Ben, proje sonrası, başta da belirttiğim gibi, ticaret faaliyetlerimin devam etmesini istediğimden kaynaklı… Ben zaten Şile'de satıldıktan sonra bir arsa, yani yeni bir inşaat yapacağım bir bölge arayışına girecektim. O yüzden de Taylan'a her ne kadar isteksiz gözüksem de kendi yerlerim satılana kadar, tabiri caizse, parayı cebime koyana kadar çok fazla yer konusunda sıcak baktığımı belli etmiyordum.

Bir de 2017 yılında attığı parsellere bakıp incelediğimde, arka plan araştırmasını yaptım. Çoğu hep yan yana parseldi. Yani benim satın aldığım parsellerin dışında, bana hangi parselleri attığını da isterseniz sunabilirim. Çünkü ben, yani kişisel veriden kaynaklı, hangi kimliğin hangi yerde arsası olduğunu nereden bilebilirim?

Çünkü kendisi bana takdim etti. 2017 yılında da benim şirket büyümem esnasında, babama, kendi talebimle sattırdığım arsaları da yerine koymak manevi borcu ödemek amaçlı, teklife arka planda sıcak bakıyordum. Sonrasında biz tabii alım satım sözleşmesi yaptık. Sözleşmeyi yaptıktan bir iki hafta sonra tekrardan beni aradı. İşte sözleşme yaptığımız yere talip olduğunu, bir sorun sıkıntı olmazsa, ay sonunda satışı gerçekleştireceğimizi, satışı gerçekleştirdikten sonra tekrar görüşebileceğimizi ilettim. Ve arsaların ne kadar ettiğini sorguladım. Dokuz, on milyon civarında olduğunu söyledi. Ama ben bir araştırma yaptığımda… O lokasyonda, biraz önce size resmiyle gösterdim, yani zaten bir yerleşke yok. En yakın yerleşkenin olduğu yerlerde de bitmiş yeni yapıda, satışa hazır villaların dokuz on milyon olduğu ilanlarını ona atarak, yere yüksek bir rakam istediğini belirttim. Son çeşitli pazarlıklar esnasında dört buçuk beş milyon bir teklif ettim. Beş buçuk milyonda da anlaştık Başkanım. Şimdi yerin altyapısı olmamasından kaynaklı, kısa vadede inşaat yapamayacağımın farkında olarak teklif veriyordum. O yüzden de fiyatı ne kadar aşağı kırabilirsem, benim için o kadar avantajlı bir pozisyon olacaktı. Tabii istediği fiyatın altında bir pazarlık olduğundan kaynaklı, kendisinin tapu masrafına karışmak istemediğini belli etti. Günün sonunda, yani onun da isteklerinin gerçekleşmesi gerekiyordu ki pazarlık bir yerde sonuca bağlansın. Bir şekilde pazarlığı yaptık ve beş buçuk milyona iki arsanın anlaşmasını sağladık.

Şimdi ödeme kısmına değinmek istiyorum. Bana, alacaklarına karşılık mahsuben aldığını belirttiğinden kaynaklı, ben, şirketlerin adına olduğunu düşündüm. Çünkü ben teminat olarak kullanacağımdan kaynaklı, ben de şirketimin adına alacaktım. Fatura süreciyle ve ödeme süreciyle alakalı kısmı konuştuğumuzda, arsaların bir şahısın adına kayıtlı olduğunu, o yüzden de şirket hesaplarına, şahıs hesaplarına karışmamasını istediğinden kaynaklı ve nakit ihtiyacından kaynaklı bu arsanın ödemelerini benden nakit bir şekilde talep etti. Başta da bahsettiğim gibi, pandemi döneminde bu tarz taleplerin artmasıyla alakalı nakit, tüm sektörlerde olduğu gibi inşaat sektöründe de çok önemliydi. Şu an hala daha günümüzde de nakit inşaat sektöründe oldukça kıymetlidir. Hatta yani bizim aynı benzer sektörde olduğumuz için Başkanım, yani bazen beton önden bağlantı yapılır. Bütün ödeme ürün teslim alınmadan firma yapılır ya da firma ürünü gönderir. Vade farkıyla beraber fatura kesip ödemesini sonrasında alır. Sonuçta benim de onunla uzlaştığı iki nokta vardır. Ben istediğim fiyata yerleri almaya çalışıyordum. O da birçok satamadığı, bir buçuk senedir ilanlarda olan, satamadığı yere alıcı bulmuştu.

Şimdi şunu da ifade etmek istiyorum. Ben, alacaklarına karşılık mahsuben alıp, sonra şahıs şirketi, yani şahıs adına arsalar olduğunu söyledikten sonra, satış öncesi avukatımı tekrardan aradım ve ödemeyi nakit istediğimi, ödemeyi nakit yaptığımda bu mahsuptan kaynaklı bir sorun yaşayıp yaşamayacağımı belirttim. O da yönetmelikte herhangi bir mevzuat değişikliği olmadığını, zaten olsa da tapu memurunun beni uyaracağını, banka ya da nakit ödemenin herhangi bir şekilde bir şey ifade etmediğini söyledikten sonra, daha rahat ve güvenilir bir şekilde işlemi gerçekleştirdim. Sayın Başkanım; biraz önce de belirttiğim gibi, Taylan bana arsa üzerinde ipotek olduğunu söylemişti. Ben de ipotek kaldırma esnasında şehir dışına çıkacağım için, yanımda sigortalı çalışan Ali Nihat Pervane'ye vekalet çıkararak şehir dışı programıma çıkmıştım. Mesaj ne zaman gelip gelmeyeceğini bildiğimden kaynaklı ve o sıkıştırma döneminden kaynaklı. Her ne olur ne olmaz diye vekaleti çıkarıp bırakmıştım. Başvurular, yani bütün ilk tapu başvurusu ve ikinci tapu başvurusu tamamen Taylan üzerinden yapıldı. Ben şirket evraklarımı, imza sirkülerimi ya da ikinci satıştaki vekaleten yapılacak vekalet bilgilerinin hepsini Taylan tarafından iletildi ve tapu başvurularını Taylan kendisi yaptı. İkinci tapu için tarih geldiğinde, tapu başvurusunu vekaleten yaptığı için, ben şirket yetkilisi olsam da başvuru nasıl yapıldığı için vekil olan kişinin gelmesi gerektiğini belirtti. Ben de Pervane’yi alarak Şile'ye gittim ve tapu satış işlemini gerçekleştirdim. İlk pazarlıkta anlaştığımız gibi, tapu işlemini gerçekleştirirken, ilk ödemeye karşılık, yani ilk arsaya karşılık 220 bin TL tapu harç ödemesi yaptım. İkinci arsaya karşılık da 208 bin TL yine aynı şekilde tapu harcı ödemesi yaptım.

Başkanım, diğer bir sorum; madem bu yerler rüşvet, madem bu yerler rüşvet olarak alınıyor, yalan bir şekilde arsa beyanlarını belli, beyan ediyor. Buna değineceğim ama rüşvet alınan bir yerin tapu masrafını ben neden kendi şirket hesaplarından ödeyeyim ki? Zaten hesap hareketlerine de bakılsaydı, benim günlük beyaz eşya satışlarımdan, post makinalarından yatan paraların hesaba toparlanıp tapu ödemelerinin o şekilde yapıldığı da görülecektir.

Kısacası iki tapu ödemeleri de sorunsuz yapıldı. Taylan, işlem sonrasında, ‘Biz seninle daha çok ticaret yaparız’ gibi bir konuşmaları da gelip, İstanbul'un hemen hemen her bölgesinde arsaları olduğunu belirterek, ‘Benim daha başka bir işlemim var’ deyip yanımdan ayrıldı.

Hatta Taylan'a yardımcı olmak amaçlı, bana Şile'de satın aldığım arsaların yanında, hatta komşuda olmasını istediğim arkadaşlarıma da birkaç kişiye iletmişliğim vardır diğer parselleri.

Sayın savcının iddianamede yazdığı, ‘tapu alınırken akit işleme anında hesaba havale veya EFT işlemi görülmemiştir tespitinin’ hukuka aykırı olduğu ortadadır. Çünkü tapu memuru, ‘parayı aldın mı’ diye sorar, imzalar öyle atılır. O gün devlet memuruna ‘satış esnasında satış bedelini aldım’ diyen Taylan Danış, ne hikmetse abisinin verdiği uydurma ifade ile kolluk kuvvetlerine ifade esnasında ‘satış bedelini almadık’ diyerek, her iki beyanında da yalan beyanı bulunmuştur. Bu da resmi tapu akitlerim. Burada beş buçuk milyon bedelle Hasanoğulları DTM İnşaat firmasının satıldığı, satış bedelinin naklen ve tamamen aldığı, alıcı ve satıcı tarafına bildirilmiştir. Beyan edilen değerin gerçek satış değeri olduğunu bildiklerini vesairesine devam edip, altına okudum, vekil olarak Taylan Danış, yetkili olarak Bulut Aydöner diyorlar. Ve beş tapu memurunu önünde imzalar atılmıştır.

Taylan'la alakalı resmi akitleri belirttim. Bu taşınmazların bir tanesi 1 Temmuz 2024’te vekaleten Serbülent, vekaleten Taylan Danış, alıcı ise şahsım. İkinci; 13 Ağustos 2024 tarihinde yine vekaleten Taylan Danış, alıcı ise bana vekaletten Ali Pervane'dir. Yani bu işlemlerin her ikisinde de beş tapu memurunun önünde, Taylan kısacası satış bedelini aldığını tasdik etmiştir. Çünkü akit memuru, taraflar arasında para alışverişinin tamamlandığına dair onay aldıktan sonra işlemi sonlandırır ve bu belgelere rağmen ‘para almadık’ demeleri düpedüz iftiradır. Benim ne abim Baki Aydöner ne de iddianamede adı geçen diğer şüphelilerle ne de eylemde adı geçen diğer sanıklarla herhangi bir irtibatım, talimat almam söz konusu değildir. Benim işlem boyunca muhatap olduğum tek bir memur vardır, o da tapu memurudur Sayın Başkanım.

Şimdi bu genel şirket ve Taylan Danış'la Sergülen'le alakalı anlatımları neden bu kadar detaylı değindim? Şirketimin evrimini size anlattım. Yani ben, bugün Türkiye'de önde gelen kurumsal markayı temsil etmek ve dört ciddi bir lokasyonu teslim etmekteyim. Yani ben Koç Holding tarafından sık sık denetleniyorum. Bir şeyi sattığım zaman, bunu neden sattığımı, bir şey aldığım zaman bunun sermaye kaynağı sorulur bana. Çünkü şirket sermayesi daralmaması ve tabelanın zarar görmemesi amaçlı, sürekli holding tarafından denetlenen kurumlarız. O yüzden de bu arsaları, benim yani bu kadar kurumsal ve emek endeksli büyüttüğüm şekilde bir talimat doğrultusunda bahsedilen rakama, yani şirket hacmimin çok çok altında olan bir rakama alınan arsaları, talimatla kendi şirketimin üzerine alıp, şirketimin ve emeğimi hiçe saymak imkansızdır Başkanım.

Şimdi Serbülent Danış ila Tayland Danış'ın verdikleri ifadedeki çelişkilere, gerçeğe aykırı olarak vermiş olduğu ifadeleri gün yüzüne daha net çıkarmak istiyorum. Şimdi benim yargılandığım davaya ilişkin olarak verdiği ifadede, sadece doğru iki kısım var Başkanım. Yani bozuk saat bir günde iki defa doğruyu gösterir misali. Serbülent diyor ki ‘Ben Bulut Aydöner’i tanımıyorum.’ O beyanı doğru. İkincisi de benim şirketimin tamamen unvanı noktasına virgülüne kadar vurguladığı kısım. Şimdi biri beni tanımadığı halde, şirketimin unvanını net bir şekilde beyan ediyor. Bunun dışında olan bütün kısımları hayretle okudum ve okumakla kalmadım, yalanlarını ispatlayacak şekilde avukatlarıma aracılığıyla klasörlerce belge temin ettim. Şimdi Serbülent Danış, yalan bir beyanla beni tutuklattı. Bugün onun yalanlarını da gün yüzüne çıkartmaya çalışacağım. Şimdi tapu sürecinde benimle hiç muhatap olmamışken, konu hakimiyeti yürürken benimle ilgili her detayı biliyor olması, ilk ifadesini de hatırlamayıp, abim Baki Aydöner’i sonra ikinci ifadesinde hatırlaması size de ilginç gelecektir diye tahmin ediyorum.

Abim tutuklandıktan sonra, ikinci ifade olarak Serbülent Danış, 17 Haziran'da ifade veriyor. Sonra abim Baki Aydöner ifadeyi çağırılıyor ve bir sabah gözaltına alınarak, benim ifadem alınarak, ben de tutuklanıp Silivri Cezaevine gönderiliyorum. Hem de hayatımda görmediğim, tanımadığım, hiçbir şekilde irtibat kurmadığım Serbülent Danış'ın beyanlarıyla… Hiçbir belge kanıt olmadan. Peki benim işlemleri baştan sona muhatap olarak aldığım, tanıdığım, ilerlettiğim, başvuruları satış esnasında tamamen pazarlıkları, yani aklınıza gelebilecek her işlemleri yaptığım kişi Taylan Danış ne zaman ifade veriyor? Ben tutuklandıktan iki ay sonra! Şimdi Sayın Başkanım, yani dün 12 yıl avukatlık yaptığınız da belirtildi. Yanlış anlamadıysam. Şimdi noter huzurunda abisinin verdiği süresiz ve tam yetkili, TC hudutları içerisinde olan genel bir vekaleti var. Yani bu vekaletin içerisinde, parayı benden istediğinde, benim araç alım satımından kaynaklı vekalete dikkat ettim, ödeme kısmını vekil tayin edilen kişinin alıp alamayacağı ibaresine de dikkat ediyorum. Ki bu yetkililer de tam anlamıyla Taylan'la beraber üç kişiye verilmiş. Şimdi bunlarla alakalı Taylan Danış'ın benden iki ay sonra ifadesi alınıyor. Yani normalde bir ortada iftira ve iddia var. Bu iddiaya karşılık muhatap hem abim hem ben alınıyorum. Şimdi doğal olarak işlemi yapan bir de ortada ikinci kişi var ama bu kişinin ifadesine başvurulmadan benim tutuklamam gerçekleşiyor. Benie aynı anda ifadesi alınması gereken Taylan Danış tutuklanmadan, yani resmi daire tapu satışını yapan kişiye sorulmadan tutuklanıyorum ve hala da tutukluluğun devam etmekte.

Şimdi siz saygıdeğer mahkemede soruyorum: Yani bu benim yaşadığım tutuklanma süreci, benim bu kadar süredir cezaevinde olmam sizce de normal midir? Ben tabii ki Serbülent Danış'ın ismini, akit memuru esnasında ‘Serbülent Danış'a vekaleten Taylan Danış’ olarak duydum. Ama Serbülent’in kim olduğunu, tutuklandıktan sonra, cezaevi sürecinde daha net net bir şekilde öğrendim. Ne zaman ki savcılık gizliliği kaldırdı, dosyadaki belgelere ulaşabildim; o zaman anladık ki Serbülent Danış, kardeşini kurtarmak için günah keçisi olarak beni seçmiş. Şimdi kendisinin, yani burası en önemli kısımlardan bir tanesi, ihaleye fırsat karıştırma suçundan firari olduğunu öğreniyorum gizli kalkınca. Üçüncü dalga operasyonunda evinde bulunmadığına dair dosya içerisinde evrak var. 30 Mayıs 2025 tarihinde abim Baki Aydöner gözaltına alınıyor. 3 Haziran'da tutuklanıyor. Serbülent Danış, bu tarihte sanırım tutuklama korkusunun verdiği, hiç hatırlamadığı olayları birdenbire hatırlayarak, sayın savcıya ifade vermeye gidiyor.

Şimdi 17 Haziran ifadesine dikkat çekmek istiyorum. Çünkü bu tarihte eylemde adı geçen kişilerden Ekrem İmamoğlu ve Fatih Keleş, 19 Mart tarihinde, abim ise Baki Aydöner 3 Haziran'da tutuklanmıştı. Serbülent, etkin pişmanlık ifadesini, tamamen kendi özgürlüğü ve benim tutuklanmam için iftira atarak gerçeğe aykırı bir şekilde beyan oluşturmuştur. Afaki, uydurma beyanı dışında dosyada herhangi bir delil olmadan, Taylan'la aynı durumda olmama rağmen, ifadesine dair başvurulmadan, kaçma ve delil karartma şüphesiyle tutuklamaya sevk ediliyorum. Oysaki kaçma şüphesi olan biz değildik sayın Başkanım. Şimdi burada Taylan Danış ve Serbülent Danış, evli olduklarını ve çocukları olduklarını beyan ediyorlar. Ve bir ifadesinde operasyon yapılacağı bilgisinin Baki Aydöner’e geldiğini belirtiyor. Şimdi burada ikisinin de evli ve çocuklu olmalarına rağmen, mernis adresleri aynı adres. Yani ikisinin evi de bağımsız olmasına rağmen, ikisi de demek ki bu ihaleyi fesat karıştırma ya da usulsüzlüklerini bildikleri için, tedbir amaçlı kendi gerçek adreslerinde değil de ortak adresleri tercih etmişler. Abim Baki Ayöner ise 30 Mayıs sabahında evinde gözaltı ve yakalama kararı varken, Ankara'da olduğunu ifade ediyor. Vakit kaybetmeden aynı saatlerde yola çıkarak, Vatan Emniyet'e kendisi teslim oluyor. Teslim olduğuna dair tutanak da yine dosya içinde mevcuttur.

Ben de abim tutuklandıktan sonra hiçbir yere zaten kaçmadım. Aynı şekilde günlük rutinlerime devam ettirerek, hayatıma devam ettim. Zaten kendi evimde gözaltına alındım. Oysaki Danış kardeşler, evli olmalarına rağmen aynı adreste kendilerini göstermişlerdir. Mayıs 2023 tarihinde adresi bulunmadığı için firari olduğuna dair tespit tutanağı da yine aynı şekilde dosyada mevcuttur. Yani benim hiçbir şekilde kaçma ihtimalim yok, kaçma ihtimalim de olmamıştır Sayın Başkanım. Kaçanlar ve kaçma ihtimali olanlar, maalesef şu an özgür bir şekilde; tutuksuz ve kelepçesiz bir şekilde ifade vermeye geleceklerdir. Biz, ticari ve manevi olarak kayıp yaşarken, onlar şirket unvanlarını değiştirip, bizlerin vebalini taşıyarak, günlük yaşantılarına ve maneviyatlarına şu anda devam etmektedirler. Hangi ara gidip teslim olduğu, hangi ara uydurma ifadeyle hangi dosyadan etkin pişmanlık verdiğiyle ilgili kısımlara yine dosya kapsamı sayesinde vakıf oldum.

Şimdi Başkanım, Serbülend Danı, 2020 yılında İBB Yol Bakım Müdürlüğü'nden ihale alıyor ve bu ihalede usulsüzlük yaptığı tespit ediliyor. Kendi içlerindeki üç şirketle birlikte hareket ettikleriyle alakalı bilirkişi raporu, yine aynı şekilde tarafımızdan dosyaya sunuldu. Bilirkişi raporunda; işlemlerin ihaleye fesat karıştırma suç unsurları taşıyor olabileceği kanaatine ulaşıldığı şeklinde görüş bildirilmiş. Oradaki üç şirketle alakalı avukatlarım daha sonra değinme yapacaktır. Şimdi Serbülend’in ihaleye fesat karıştırma suçundan dosya kapsamında 17 Haziran'da verdiği ifadede açık çelişkiler bulunmaktadır. Bunları da yine Eylem 32'den değil ama farklı bir dosyadan bularak temin ettik. 6 CD’lik iddianamenin içerisinde yer almaktadır. Serbülend Danış, ilk ifadesinde diyor ki, 'Yapmış olduğum işlerin karşılığı olarak kimseden herhangi bir menfaat temininde bulunmadım.’ Yine ifadesinin devamında ihalelerle ilgili prosedürün nasıl ilerlediğini, ödeme süreçlerini ve muhatap olduğu kişilere varana kadar her şeyi doğru ve usulüne uygun bir şekilde anlatıyor. Sonrasında ikinci ifadesinde ise ekonomik olarak zor durumda olduğunu, arsaları devretmek zorunda kaldığını beyan ediyor. Bu beyanlar kesinlikle yalandır. Ekonomik olarak zor durumda olmadığı, Vatan Emniyet’teki ifadeleri ve tarafımızca düzenlenen hesap hareketlerinde 5 milyar TL'nin üzerinde bir işlem hacmi olduğuyla, zaten tahkikat evrakının içerisinde yer almaktadır. Ben ticaretimi, şirketimi ve kazancımı belgeleriyle açıklarken; zor durumda olduğunu beyan eden birinin hesabından geçen tutar, ciddi anlamda hayret vericidir. Yani özellikle 5-6 milyar TL hesap hareketi bulunan bir kişinin, zor durumda olduğunu beyan edip rüşvete bulaştığını iddia etmesi benim açımdan hiç inandırıcı değildir. Hem Taylan Danış’ın hem Serbülend Danış için MASAK rapor alınması sayın mahkemenizin takdirindedir.

Sayın Başkan, dosyada görüleceği üzere bu arsaları 2023 yılının başında Şile Belediyesi'nden alacağına karşılık mahsuben aldığı noktada; belediye buraları 4,5 milyon TL ile satışa çıkarıyor ve o da 4 milyon 750 bin TL'ye bu arsaları satın alıyor. Bu işlemin gerçekleşme süresi 2023 yılının Ocak ayı, yani 2022 sonu ile 2023 başıdır. 2024 yılında bu arsaları bana devrettiğinde, arsa bedelinin 25 milyon TL olduğunu beyan ediyor. Yani sizce bir senelik süre zarfında belediyeden 4 milyon 750 bin TL'ye alınan bir arsanın 12 ay içerisinde 25 milyon TL olması hayatın olağan akışına aykırı değil midir? Sayın Başkanım, bu belgeler Şile Belediyesi'nin o dönem Resmi Gazete'de yayınladığı arsa satış bedelleridir. Yani sadece benim satın aldığım arsa değil, birçok arsa mevcuttur ve bunların yarısından fazlasının alacaklarına karşılık mahsuben alınan yerler. Arsalarla ilgili diğer bir yalan beyanı ise, biraz önce bahsettiğim gibi arsanın değerinin 50 milyon TL olduğuna yöneliktir. Arsaların görsellerini size göstermiştim Sayın Başkanım; yolu olmayan, herhangi bir altyapısı ve ulaşımı bulunmayan bir yerin tanesinin 25 milyon TL olması şaşkınlık vericidir. Ben konumunu daha iyi göstermiştim; 4 adet 1600 metrekare villayı 45 milyona satarken, onun beyan ettiği arsaların bir tanesinin 25 milyon TL olması hiç inandırıcı değil. Neden 50 milyon TL diye beyanda bulunuyor? Çünkü o dönem, belediyeden alacaklarının 500 milyon TL olduğunu beyan etmesiyle birlikte, bir senaryo oluşturması lazımdı. Firari ya da gözaltında olduğu süre boyunca, serbest kalabilmek için bu senaryoya istinaden hareket etti. O süre zarfı içerisinde muhtemelen araştırdı; ortaya 'sistem' denilen bir şey atılmıştı, o da buna benzetme yaparak alacaklarının %10'una tekabül edecek şekilde 50 milyon TL değerini uydurdu. Ama ihale bedeli 1 milyar TL olduğundan aslında yanlış ifade vermiş; ihale bedeline göre arsanın değerinin 100 milyon TL olması lazımdı.

Arsaların Serbülend'in alacaklarına karşılık değiştiğini belirtmesine rağmen, ihaleyi iki firma adi ortaklık çatısı altında alıyor. Yani o ihaleye fesat karıştırma dosyasındaki üç şirketten ikisi kendisine ait, diğeri ise Akser firmasıdır. Dosyaya sunduğu sözleşmede Akser firmasıyla ortak aldığı belirgin bir şekilde görülmesine rağmen, bu firmadan hiç bahsetmiyor. Ortak yapılan bir iş ve ihale var, ödeme alamadığını iddia ediyor ama nedense tek mağdur kendisi. Akser firmasının sahipleriyle alakalı ortada ne bir mağduriyet ne de alınmış bir ifade var.

Yine dosyaya sunduğumuz belgeler ve ifade detayları incelendiğinde; Taylan Danış'ın hiçbir vasfa sahip olmadığı, şirkette yetkili olmadığı tarzında bir profil çiziliyor. Oysa Taylan'ın ifadesinde kendisinin şirketin finans koordinatörü olduğu belirtiliyor. Şirketin can damarı olan finans koordinatörlüğü yaptığına ve daire alım-satımı yaptığına dair ifade başlangıcı var ama bu kısım iddianameye eklenirken nedense kesilmiş; iddianamede yer almıyor ama kolluk ifadesinde mevcut. Taylan, abisinin verdiği ifadedeki detayları hatırlamazken, benimle alakalı işlemlerde ne hikmetse hiçbir şeyi karıştırmıyor. Serbülend ifadesinde diyor ki: 'Kardeşim Taylan şu numaralı hattı kullanır, ifadesi alındığında beni doğrulayacaktır. Benim söyleyeceklerimi noktasına, virgülüne kadar teyit edecektir.' Ama Taylan maalesef o konuda başarı elde edememiş.

Serbülend, yine 17 Haziran 2025 tarihli ifadesinde, ilk satışa şirketinden yetkili bir personelin geldiğini söylüyor. Her şeyi hatırlıyor ama o yetkili personelin kardeşi Taylan Danış olduğunu söylemekten imtina ediyor. İfadesinde benimle ve işlemlerle alakalı her şeyi hatırlarken, ikinci satışla ilgili kısmında ise ne şirketten bir yetkilinin ne de kardeşi Taylan Danış'ın geldiğini beyan ediyor. İki işlemde de benim geldiğim iddia ediliyor; oysa ilk işlemi şahsen, ikinci işlemi ise vekaleten yaptırdığımı zaten belgeleriyle size sunmuştum. Neden Taylan'ı gizlemekten imtina ediyor? Çünkü ben tutuklanana ve kendisi tahliye olup özgürlüğüne kavuşana kadar sürecin uzamaması gerekiyordu. Eğer ilk ifadesinde iftiracı olduğu ortaya çıksaydı veya Taylan Danış'ın ifadesine başvurulsaydı süreç uzayacaktı. Bu yüzden zaman kaybı olsun istemedi; bir an önce dışarı çıkmak için bu senaryoyu hazırladı. Diyor ki: 'Abim işte ne olduğunu bilmediğim bir şekilde beni aradı, işte Bulut denen bir şahsı yönlendirdi, işte bana bir vekalet verdi ve arsa satmam gerektiğini söyledi.' Şimdi Sayın Başkanım, Taylan’ın işlem yaptığı vekalet, yine dosya içerisinde mevcut. Arsaları aldıktan 3 gün sonra, yani araya Cumartesi-Pazar giriyor, aslında ilk iş gününde vekalet çıkarıyor. Yani ben arsayı almadan 1,5 yıl öncesinden T.C. hudutları içerisinde genel bir satış vekaleti zaten mevcut. Ama Taylan ifadesinde; rüşvet pazarlığı yapılmış, rüşvet pazarlığından sonra o işlem için sadece vekalet verdiğini beyan ediyor. Yani vekaletname kısacası yeni tarihli değil, buraları satma niyeti olduğu zaten başından beri belli.

Bahsettiğim gibi; Taylan buranın satışı için, yani 1,5 yıldır satamadığı için beni de o ticari pazarlık aşamasında alıcı olduğumu sezinlediğinden kaynaklı yerleri satmak için adeta takla attı. Yani benim çalıştığım gayrimenkul ofisinden ben yerlerle alakalı bilgi toplarken hatta çalıştığım kişiler bana 'Emin misin? Burası Tayfuroğlu Emlak ve Dr. House’tan uzun süredir satılmıyor, işte rakamları çok yüksek vesaire' diye beyanları da mevcuttur. Şimdi Başkanım, madem Serbülent Danış ve Taylan Danış mağdurlar, zorla bir rüşvet alınmış, şimdi kendilerine baskı yapıldığını iddia ediyorlar... Tapu hala şirketimin üzerinde. Aradan bir sene, bir buçuk sene geçmiş, hala da üzerinde, hiç el değiştirmedi. Neden bir yıl boyunca bu insanlar sessiz kaldı? Yani Ekrem İmamoğlu’na daha önceden operasyon yapılacağı bilgisinin geldiğini söylüyor. 19 Mart’ta operasyon gerçekleşiyor. Madem hiçbir şey yapamıyor -ki zaten operasyon yapıldığı tarihte Serbülent belediyeye karşı bütün ihalesini ve iş bitirmesini tamamlamış, yani aradan 4-5 ay gibi bir süre geçmiş, taahhüdünü yerine getirmiş- madem böyle bir zorlama var, Şubat ayında operasyon yapılacağı bilgisi geliyor, zaman aşımı yaratıp elinde bir koz tutsaydı ve mağduriyetini giderseydi. Ya da bunu da mı düşünmedi?

19 Mart’taki operasyon sonrası gidip kendisi savcıya nasıl ikinci ifadesini, abisi tutuklandıktan sonra ifade veriyor, gidip savcılığa kendisinden 'Ya böyle bir operasyon var ama ben de mağdurların arasındayım' deyip neden bu durumu mesela kendiliğinden ifade etmedi de başka bir dosyadan ihaleye fesat karıştırma suçuyla yakalanıp, tutuklanıp, gözaltına ya da ev hapsi her neyse bu işlem gerçekleştikten sonra bu aklına geliyor, mağdur olduğu aklına geliyor ve gidip ifade vererek benim tutuklanmama sebep oluyor? Bir de Sayın Başkanım, yani bunların hepsini hani basit görsek bile arsaların değerinin 50 milyon TL olduğundan bahsediyor. Yani bugün 50 milyon TL benim için de sizin için de, bu salonda bulunan birçok kişi için de çok ciddi bir rakam. Yani bu unutulacak bir rakam değil. Yani 50 milyon TL’lik rüşvet verdiğini iddia ettiği bir yer var, aradan süre geçiyor hiçbir şekilde hatırlamıyor, hiçbir şekilde aklına gelmiyor ama işlem yapılalı bir sene bir buçuk sene olmuş; benim ismim, şirketim, bütün ıvır zıvır yani bilmesi ve bilmemesi gereken bütün gereksiz detayları benim hakkımda, şirketim hakkında biliyor Ama ne hikmetse 50 milyon TL’lik rüşvet verdiği arsa hiçbir şekilde aklına gelmiyor. Yani bu senaryo bence çok inandırıcı değil ama ben bunlarla alakalı maalesef 10 aydır tutuklu bir şekilde beklemekteyim.

Taylan’ın, Pendik mağazaya beyaz eşya bakmak için geldiğini savcılık ifademde de ben kendim belirtmiştim. Yani benim 3 günlük Vatan ve 1 günlük Çağlayan sürecinde baştan sona ne ifade verdiysem şu anda da ifadelerimin tutarlı bir şekilde devam ettiğini düşünüyorum. Ama Taylan’la Serbülent’in ifadeleri, beyanları sürekli bir çelişki yaratmaktadır. Ben zaten baştan beri ne amaçla yan yana geldiğimizi savcılık ifadesinde de, burada da ifade etmek istiyorum. Şimdi mağaza lokasyonlarını belirtmiştim Sayın Başkan, insan sirkülasyonunun çok hızlı olduğu lokasyonlar, bütün lokasyonlar. Özellikle Pendik Çarşı’nın herhangi bir yerinden çarşı içerisine giriş yapan bir kişinin tek çıkış noktası benim mağazamın önündeki caddedir. Yani başka Pendik Çarşı’nın herhangi bir çıkış lokasyonu yok. Şimdi bunlardan kaynaklı da benim Serbülent, Taylan ya da Ahmet, Mehmet’le alakalı değil, birçok suç kaydı olan kişiyle alakalı da HTS ve baz vermem mümkündür. Çünkü benim mağazamın hemen önünde 500 araçlık Pendik Belediyesi’nin otopark alanı var, hemen arkamda da İSPARK’ın 300 araçlık otopark alanı var. Yani çarşıda herhangi bir ihtiyacı olan bir kişi aracını bırakıp benim mağazamın önünden maalesef geçmek zorundadır. O yüzden benim sinyal vermem gayet doğaldır. Ama ben zaten mağazaya bir kere geldiğini de kendi beyanlarımda ilk baştan beri beyan ediyorum.

Şimdi Taylan beyaz eşya bakmak için tekrar yanıma geldiğinde, yani arsaların konularını açarak... Şimdi yani o tekrar beyaz eşya bakmak için geldiğinde neden açtığını çok daha iyi anlıyorum. Ticaretim olsa, devam etseydi ben şu an çok daha büyük bir kumpasın içerisinde olacaktım. Bunu bu süreçte net bir şekilde anladım. Yine 7 Kasım 2025’te savcılık soruşturma aşamasında almış olduğum 2 adet arsa üzerine el koyma kararı verildi Başkanım. Yani ben 8 Temmuz’da gözaltına alındım, 12 Temmuz’da Silivri’ye sevk edildim ama 7 Kasım 2025’te arsaların üzerine el koyma kararı konuldu. Ben bu arsaları ne amaçla aldığımı ve ne şekilde aldığımı zaten detaylarını biraz önce size açıkladım. Bedelini ödeyerek aldığım bu arsaların üzerine el koyma kararı ticaretime ciddi anlamda zarar verdiği gibi teminat amaçlı kullanmama da engel olmaktadır. Zaten 7 Kasım tarihine kadar el değiştirmek isteseydim ya da bir mal kaçırma peşine girseydim bunu çok rahat bir şekilde yapardım.

Yani bu aşamadan sonra benim ne delil karartma ne de herhangi bir kaçma şüphemden bahsetmek mümkün değildir Sayın Başkan. Benim elimde 2 adet kapı gibi tapu var. Yani bunları alırken 5 memur önünde zaten imza attığımı belirtmiştim. Resmiyet tartışılmaz olan bu işlemin üzerine tekrar resmiyet kazandırılması mümkün değildir. Dediğim gibi elimde tapularım varken neden bunlar geçersizmiş gibi hareket edeyim, neden senet düzenleyip yırtayım? 1 Temmuz ve 13 Ağustos 2024 tarihli tapu resmi sözleşmelerinin birini asaleten, diğerini ise vekil aracılığıyla gerçekleştirdim. Ben yıllardır gayrimenkul ve araç alım satım işi yaptığımı belirtmiştim. Tapu evrakı bir yalancının yalanlarıyla nasıl geçersiz hale gelebilir Sayın Başkan? Şimdi eylem 30’a değinmek istiyorum. İddianamede, yani soruşturmada gizlilik kararı olduğu için benim tek bir konuyla alakalı ifadem alındı, o da biraz önce bahsettiğim eylem 32. İkinci eylemle alakalı ben gizlilik kalktığında eylem 30’da adımı gördüm ve çok büyük bir şaşkınlık yaşadım

Ama yine de kısa bir beyanda bulunmak istiyorum. Şimdi Melek Köse yengem olur doğru. Zaten orada da belirtmiş, Baki ve Bulut Aydöner'in yengesidir diye. İki tane kız çocuğu var. Bu daireyi yengem Melek Köse'nin kendisine ait. Yani alındığı vesaire de zaten mevcuttur. Eğer savcılık aşamasında Melek Köse'ye sorulmuş olsaydı, bunu zaten kendisine bana sorulmadan beyanını gerçekleştirecekti. Ben bu kadar ticari yıl içerisinde faaliyet gösterirken, bir tek müşteriyi bile mağdur etmiyorken, tutup da işte bir kamu kurumunu, yani KİPTAŞ'ı nasıl dolandırabiliyorum, buna çok akıl sır erdiremedim. Ben önce size satmış olduğum villaları göstermiştim. Yani ben zaten kendim inşaat yaptığımı beyan ediyorum ve projelerimi de gösterdim. Yani benim bu projenin içerisindeyken 1+1 daireyi tutup da televizyon gibi bir durumum söz konusu değil. Eylem 30’da yengem ev sahibi olduğu için şüpheliyim. Eylem 32'de kendi şirketimin adına arsa aldığım için şüpheliyim. O yüzden hani herhalde gayrimenkul alımı satımı yapmak ülkemizde suç olarak nitelendiriyor. Ama ben maalesef bunlara rağmen tutukluyum ve olağan bir tutukluluk süreci geçirmedim sayın Başkan. Şimdi 244 gündür tutukluyum. Abim 287 gündür tutuklu. İlk çocuğuna uzun ve meşakkatli bir uğraşlar sonucu sahip olan ailem söz konusu. Yine aynı şekilde çocuklarına kavuşmayı bekliyorlar. Bu süreçte, ayda sadece bir kez sarıldılar ve haftada bir kez cam ardından 45 dakika sesimizi duyabildiler. Annem her sabah beni akşam işten eve dönecekmişim gibi uğurlarken, 8 Temmuz sabahı evden gözyaşları içerisinde uğurlamak zorunda kaldı. Bu bir annenin evladını belirsizliğe uğrama şekliydi. Ne yazık ki annem babam bu acıyı bir kez değil tam üç kez yaşadılar sayın Başkanım. Bir kez abimin tutuklanma anı. Diğeri de benim tutuklanmam.

Evet hiçbir gerekçe gösterilmeden iki kez maalesef tutuklandım. 8 Temmuz 2025 tarihinde sabah 6'da polisin uzun zile basmasıyla sadece annemin ve babamın panik hallerini hatırladığım bir durumda. Gözaltına alındım. Üç gün vatan süreci, ardından bir gün Çağlayan süreciyle 11 Temmuz'da örgüt üyeliği ve rüşvet alma suçuyla tutuklanarak Marmara Kapalı Cezaevi infaz kurumuna getirdi. Her ay sadece ticari faaliyetlerinden kaynaklı şüpheli olarak görüldüğümü. İftira atıldığını anlatabilirim diye tutukluluk incelemelerinde heyecanla bekleyerek zaman geçirdim ama maalesef bu çok fazla mümkün olmadı. Her ay düzenli dilekçelerimi vererek sabırla sükunetle süreci beklemeye devam ettim. Şimdi başkanım 30 Ekim'de tutukluluk incelemesi yapıldı. Sonra bir hafta arayla 6 Kasım'da tekrardan tutukluluk incelemesine alındık. Normalde bize 28 -30 günde bir yapılacağı söylenmişti. Ben odaya gittiğimde bütün İBB'yle alakalı tutukluların orada olduğunu gördüm. Ve bundan beş gün sonra da iddianamenin hazır olduğu duyuruldu.

Ancak iddianamede benim ismim hiçbir şekilde yer almıyordu. Yani şüpheli olarak bile iddianamede benim ismim yer almıyordu. Avukatların işte ilgili heyete giderek tutuklu olduğumu ama iddianamede yer almadığımı belirttiler. Görevli arkadaşlar da soruşturmanın tekrar devam ettiğini, işte iddianamede yer almayan kişilerle alakalı bir bilgi paylaşamayacaklarını beyan ettiler ve biz yine sükunetle belirsizlik içerisinde bekleyişimize devam ettik. 4 Aralık'ta ise tutukluluk incelemesi yapılacaktı. Ben katılamayacağımı dilekçe içerisinde avukatlarımın mahkeme salonuna hazır olduğunu belirttim. Ve saat 6 gibi avukatım görüşüme gelerek tahliye olduğumu söyledi. Ama bu tahliye maalesef gece saat 12.30'a kadar tahliye müzakeresi cezaevine ulaşmadı. Bu süre zarfında annem babam maalesef 6 saat dışarıda, soğukta beklemeye devam ettiler. Kurumun yazısı ulaştığında ise tahliye olduğumu, ancak hakkımda yeni bir yakalama kararı olduğu ifade edildi. O yüzden de serbest bırakamayacaklarını, jandarma gelene kadar işte burada bekleyeceğimizi belirttiler.

Benim sicilim girene kadar tertemizdi ki hala tertemiz. Herhangi bir polis, herhangi bir savcı yani adli yüzü görmedik, ailece görmedik. Hani cezaevinde acaba bir suç mu işledim vesaire bilmem ne diye öyle bir anlamsızca soru işareti oluştu. 5 Aralık'ta ise jandarma geldi bizi teslim aldı. En yakın ilçe Jandarma Komutanlığına götürüldük ve SEGBİS'te Çağlayan Adliyesi’ne bağlandık. Şimdi mahkeme hakimi, duruşmaya bağlana kadar neden yakalama kararı olduğunu bilmeden, cezaevinde suç işlemiş düşüncesini içimden atamadım. Çünkü yani neden ben diye sorguluyordum. Şimdi Sayın Başkanım, burada 105'e yakın tutuklu kişi bulunmakta. Gerçekten de beni tanıyan yoktur. Buna eminim. 3-4 kişiyle bir tanışıklığımız var. Bu da Çağlayan ve Vatan sürecinde gözaltı sürecimizde hastaneye git gel ve burada adli cezaevi içerisinde avukat kabinlerinde karşılaşmamız dışında herhangi bir kişiyle benim bir tanışıklığım yok. Çünkü aynı alanda da değiliz. Yani ben tamamen kendi ticaretimde, kendi dünyamda olan bir insanım. Sonra Başkanım, mahkeme hakimi, tahliye olduktan sonra yeni bir delinin dosyaya eklenmediğini ancak hakim kararı ile rüşvet alma ve örgüt üyeliği olma suçlarından hakkımda yeni bir tutuklama kararı verildiği açıkladı. Şimdi ben örgüt üyesi olarak tutuklanmıştım! Bunu ilk savcıyı da zaten tutuklama esnasında benim herhangi bir şekilde kimseyle yani tanışıklığım olmadığını belirtmeme rağmen, örgütü üyeliğimden iddianame sonrası düşürülmüştüm. Yani artık örgüt üyesi değildim. Ama tekrar tutuklamamda benim tahliyeme gerekçe gösterilen sebepler tekrardan şüphe unsuru oluşturmuş. Aynı gerekçelerle hakkımda yeni bir delil olmadan aynı suçlardan ikinci kez tutuklamama sebep oldu.

Avukatım ve ben uzun uzun savunmamızı yaptık ama maalesef yine sonuç değişmedi. Cezaevi süreci içerisinde devam etmekteyim. Cezaevine döndüğümde üçüncü koğuş değişikliğinde sıfırdan başladığım bir süreci tekrardan yediden adapte olmaya çalıştım. Maalesef aynı koğuşuma da vermediler. Tekrardan sıfır bir düzen oluşturduk. Ben tutuklandığımdan beridir sayın Başkan 35 kişilik koğuşlarda 60-65 kişi olarak günümüzü geçiriyoruz ve ona göre yatıp kalkıyoruz. Maalesef cinayet koğuşunda kalıyorum. Kaldığım kişilerde birçok böyle kader mahkumuyla suçsuz günahsız insanlar olmasına rağmen annesini, babasını, eşini, çoluğunu çocuğunu katletmiş kişilerle bir arada günümü geçiriyorum. Tabii bunlar annelerinden babalarından bahsederken, benim sadece anne ve babamın en son hatırladığım, gözü yaşlı ve panik durumları gözümün önüne geliyordu. Bir yandan da bunların içerisinde iddianameyi okuyup bugün huzurunuza savunma hazırlığı yapmaya çalışıyordum. Şimdi bu olumsuzlukların hiçbiri iddianame neden düzenlenmiyor konusu kadar beni tereddütte bırakmıyordu. Ben unutulduğumu çünkü alakam olmadığını söylüyorum. Unutulduğumu düşünüyordum. Bir yere yerleştiremediler herhalde diyordum.

Ki zaten eylem 30'da da ben karıştırıldığımı düşünüyorum. Yani eylem 30'a gerçekten de hiçbir şekilde anlam veremedim. Tam 22 gün sonra ek iddianame düzenlendiğini öğrendim hakkımda. İddianamede sadece benim adım yazıyordu. Başka hiç kimsenin adı yoktu. Ek iddianamede yer alan suçlara diğer suçlara göre, yani diğer suçlarda olduğu gibi yine yabancıydı. İrtikap ve kamu kurumlarını dolandırma suçları yazıyordu. Şimdi ben her iki tutukluluğumda da rüşvete acılık ettiğim konusunda suçlanıyordum ve bu yüzden tutukluydum. Avukatıma sordum yani. Bu suçlamayla bu suçlama farklı. Ben hangisinden tutukluyum? Ya da her ikisinden de mi tutukluyum diye. Şimdi kamu kurumu dolandırıcılık suçundan da bugüne kadar hiç ifadem alınmadı. Örgüt üyeliğinden tutukluydum ama örgüt üyeliğinden düşürülmüştüm, olmadığım da ortaya çıkmıştı. Yani kısacası tutuklandığım suçları iddianamede olmamasına rağmen tutukluluğun bir türlü sona erdirilmedi. En azından hakkında bir iddianame vardır. 9 Mart 2026 tarihinde hakim karşısına çıkabilecektim. İnsan hiç yargılanacağına sevinir mi Sayın Başkan? Ben maalesef belirsizlik ortadan kalktı, yargılanacağım diye bu belirsizliğini ortadan kalktığı için sevinçliydim. Şimdi Yüce Türk yargısı karşısına çıkmak için sabırsızlıkla bekledim. ve nihayetten aynı suçlardan sanırım bu salonda tek kişi olarak, tek sanık olarak aynı suçlardan iki kez tutuklanan bir kişi olarak. Şu an huzurunuzda ifade etme fırsatı yakaladım.

Melek Köse'nin yengem olması dışında kendisiyle hiçbir şekilde alakam yoktur. Eylem 32 hakkında ise söyleyeceğim son şey; daha önce ifade ettiğim üzere, ticari faaliyetlerim kapsamında iki adet arsa satın almam gerekçe gösterilerek şirketim ve buna bağlı olarak şahsım eylem 32’ye dahil edilmiştir. Oysaki benim, eylemde sanık olarak gösterilen diğer kişilerden Baki Aydöner'in ağabeyim olması dışında hiç kimseyle bir bağlantım veya irtibatım söz konusu değildir. Hiyerarşik bir ilişki kapsamında bir talimat almam söz konusu değildir, olamaz da. Hasanoğulları DTM, benim kendi kurduğum ve kendi emeğimle var ettiğim şirkettir; ağabeyimin Baki Aydöner’in bu şirketle uzaktan yakından hiçbir ticari bağlantısı yoktur. Yine onun siyasi hayatı benim ticari hayatımı, benim ticari hayatım da onun siyasi hayatını kesinlikle hiçbir şekilde bağlamadı, bağlayamaz.

Hakkımda düzenlenen iddianamenin değerlendirme aşamasında; mağdur Serbülend Danış'ın beyanlarının tutarlı olduğu ve icbara maruz kalması nedeniyle iki taşınmazı suç örgütü üyesi olduğu iddia edilen Baki'nin kardeşi Bulut'a, yani şahsıma devretmek zorunda kaldığı yazılıdır. Sunduğum beyanlar ve belgeler doğrultusunda, Danış'ın beyanlarının artık tutarsız olduğunun açık bir şekilde ortaya çıktığını düşünüyorum. Sayın mahkemenizin yapmış olduğu suç duyurusu neticesinde de Serbülend Danış'ın mağdur değil bir sanık olduğu netleşmiş ve kendisi dosyaya sanık olarak eklenmiştir. Hakkımda isnat edilen suçların hiçbirini kabul etmiyorum. Taşınmazları hukuka uygun ticari faaliyetlerim kapsamında satın aldığımı tekrar beyan ediyorum. Taşınmazlar hâlâ Hasanoğulları DTM şirketinin üzerine kayıtlıdır. Baki Aydöner'in ağabeyim olması dışında; kök iddianamede adı geçen hiçbir şüpheliyle, eylemle veya diğer sanıklarla irtibatım, tanışıklığım ve herhangi bir bağlantım kesinlikle bulunmamaktadır. Bu sebeple örgüte yardım etme suçu asla söz konusu değildir.

Serbülend Danış, ihaleye devam edebilmek ve şüpheli olduğu dosyada izini kaybettirmek için şirket unvanını değiştirmiştir; şirket unvanını değiştirdiğine dair Ticaret Sicil Gazetesi yine dosyada mevcuttur. Bununla da kalmayıp Sayın Başkanım, soruşturma devam ederken —yani ihaleye fesat karıştırma soruşturması ve mevcut soruşturma sürerken— 4 Şubat 2026 tarihinde, yani yeni tarihli ek iddianame düzenlenip sanık konumuna düştükten sonra şirketinin unvanının yanında merkez adresini de değiştirerek bir belirsizlik yaratmaya çalışmaktadır. Ben, ölünceye kadar babamın adına kurduğum şirketle aynı şekilde ticari faaliyetlerimi sürdürmeye devam edeceğim. Çünkü benim alnım ak; hesabını veremeyeceğim hiçbir eylemim olmadığından gizlenme ya da bir şeylerin üzerini örtme ihtiyacı duymuyorum, bu yüzden kaçınacağım tek bir husus dahi yoktur. Yüce Türk yargısına olduğu gibi Allah'ın adaletine de inancım tamdır. Üzerime atılan bu iftiranın doğru olmadığını bir kez daha vurgulayarak, siz değerli heyetin vicdani kanaati doğrultusunda öncelikle tahliyemi ve sonuç olarak beraatimi talep ediyorum. Adaletin tecellisine sonsuz inandığım gibi beni dinlediğiniz için size ve tüm salona teşekkür eder, yüce mahkemeye saygılarımı sunarım.

DAVANIN 4. GÜNÜ: GAZETECİLERİN YERİ KRİZİ

MAHKEME BAŞKANI GAZETECİLERİN DURUŞMA SALONUNDAKİ YERLERİNİ DEĞİŞTİRMEK İSTEYİNCE YAŞANAN DİYALOG:

Mahkeme Başkanı: Evet bu arkada basın için ayırdığımız bölüm vardı. Orayı bir boşaltalım. Basını oraya alacağız. Söz almayacağım avukat bey. Biz orada uygulamamızı o şekilde yapalım.

Gazeteciler: Gazeteciler konuşmak istiyor… Sayın Başkan, oradan hiçbir şey görmüyoruz. Mahkeme düzenini bozmadık. Masa yok. Çalışamıyoruz, yazamıyoruz ve takip edemiyoruz. Duruşmalar alenidir…

M.B.: Basın için ayrılan yere geçelim lütfen.

Gazeteciler: Sayın Başkan, mahkeme düzenini bozacak hiçbir şey yapmadık.

M.B.: Biz iyi niyetli davrandık ama suistimal edildiğini gördük. Yerine alın.

Gazeteciler: Sayın Başkan, tekrarı olmayacak. Bir şey yapmadık. Ne oldu da şimdi… Suistimal etmedik biz hiçbir şekilde. Gerekçeyi söyleyebilir misiniz?

M.B.: Arkadaşlar, arka tarafı boşaltalım.

Gazeteciler: Sayın Başkan; sığmıyoruz, yazamıyoruz. Sayın Başkan, ne yaptık suiistimal edecek; bilmiyoruz ki! Sorunun ne olduğunu bilirsek, ona göre…

M.B.: 10 metre geride gitmekten sansür olmaz.

Gazeteciler: Yazamıyoruz oradan. Duymuyoruz, duymuyoruz… Duyamıyoruz.

M.B.: Evet, ben iyi niyetli davrandım, o yüzden oraya aldım. Ama farklı amaçlar için…

Gazeteciler: Farklı amaç nedir?

İmamoğlu: Halen burada bir sansür var…

M.B.: Söz vermeden lütfen… Yerinize oturun.

Gazeteciler: Duruşma düzenini hiç bozmadık.

İmamoğlu: Burada basının ne suçu var? Yaşanan o kadar vahim olayla…

M.B.: Avukat Bey, biz basını salondan çıkartmıyoruz. Sadece normal olması gereken yerine alıyoruz.

Gazeteciler: Oraya sığmaz… Duymuyoruz orada.

M.B.: Böyle kasıtlı polemiğe gerek yok. (Avukatlara) Bu konu sizlik bir konu değil. Ben basını şu an olması gereken yerine alıyorum. Duruşma salonunda yani olması gereken yerde avukatlarımızın bakın yeri belli. Hepsi olması gereken yerdeler. Yani neden bu tartışma oluyor?

İmamoğlu: İki gündür devlet televizyonu TRT hakkımızda yalan haber yapıyor. TRT! 2 gündür. TRT. Yani TRT haber yapıyor ama burada bir bağımsız (araya sesler giriyor…) olmaz!

M.B.: Arkadaşlar, bir 10 dakika ara vereceğim. O arada duruşma salon düzenini ayarlayalım. 10 dakika kısa bir ara veriyorum. Sanıklarımız yerinde kalsın. Sanıklarımız yerinde kalsın. Duruşma düzenini ayarlayalım.

Gazeteciler: Sayın Başkan, gerekçenizi açıklar mısınız?

İmamoğlu: Gerekçe bulamıyor. Olmaz!

(Sesler yükseliyor…)

M.B.: Sanıkları da aşağı alalım. Sanıkları da aşağı alalım. Tamam sanıkları da aşağı alalım.

Gazeteciler: Biz de buradan ayrılmıyoruz o zaman…

M.B.: Buyurun. Buyurun. Buyurun Ekrem Bey, alalım sizi. Buyurun. Buyurun tamam alalım aşağıya. Sanıkları da alalım aşağıya.

İzleyiciler: Sayın Başkan, duruşma düzeni için elimizden gelen her şeyi yapıyoruz. Bu tür kararlar…

M.B.: İzleyici bölümünden bu şekilde müdahale olmaz.

İzleyiciler: Lütfen bundan vazgeçin…

M.B.: Duruşması salonunun düzenini sağlayalım.

(Bağırışmalar devam ediyor.)

İmamoğlu: Yani siz zaten bu duruşmanın… (Araya giren sesler nedeniyle dedikleri anlaşılamıyor.) …Düzenden şikayetçi değiller…

M.B.: Duruşma düzenini sağlayalım. Yerimizi alalım. Herkesi yerine geçsin.

Gazeteciler: Orası uygun değil. Masa yok ki orada. Yazamıyoruz sayın Başkan. Duymuyoruz… Masamız yok, masamız yok…

M.B.: İlk gün, basının bulunduğu yerden herhangi bir şikayetiniz var mıydı? Ekrem Bey, dile getirdiniz mi bunu?

İmamoğlu: Evet, dile getirdim.

Gazeteciler: Dile getirdik. Biz söyledik buraya geçelim diye.

(Hep bir ağızdan konuşmalar sözlerin anlaşılmasını engelliyor…)

Gazeteciler: Sayın Başkan, görüşme talep ediyoruz sizinle. Arada görüşme talep ediyoruz. Birimizle görüşün biriyle.

M.B.: Ya sürekli bir pazarlık halindeyiz. Bir ara verelim 10 dakika, duruşma salonunun düzenini sağlayalım.

Gazeteciler: Birimizle görüşün…

ÜMİT POLAT’IN SAVCI SORGUSU-İMAMOĞLU’NUN İTİRAZI

Savcı: İfadende, “İmamoğlu, Ertan Yıldız ve Kadriye Kasapoğlu'nun birlikte Ağaç A.Ş.’ye geldi. Ekrem İmamoğlu'yla Ali Sukas, Ağaç A.Ş.’nin teras katındaki toplantı odasında yaklaşık bir saat görüştüler. Bu görüşme gerçekleştikten sonra etrafta herkes, Ekrem İmamoğlu'nun seçimlerde yeterince destek olmadığı ve para toplamadığı için Ali Sukas’a kızdığından bahsediyordu. Zaten Ali Sukas da bu görüşmeden sonra işleri hızlandırdı ve tüm yapılacak işlerden, müteahhitlerden gayriresmi olarak para talep etmeye başlamıştır” şekilde beyanda bulunmuşsunuz. Fatih, o grafiği yansıtsana… Şimdi bir grafik yansıtacağım. Bu destekler niçin istendi? Ekrana yansıttığım grafikteki Ağaç A.Ş.’den olağan dışı para çıkışları var ya belli bir tarihten sonra. Bununla bu beyanın bağlantısı var mı? 2023’ün sonlarından sonra ciddi bir para çıkışı olduğu… Aşağılarda… Bu beyanla bu grafiğin bir ilgisi var mı?

Ümit Polat: Şimdi ben Ekrem Başkan olarak ifademde tam tarih veremedim. Şöyle söyleyeyim. AKOM’da bir şey vardı. O planlı bir giriş değildi. AKOM’da bir toplantı, bir açılış, bir şey vardı orada. Oradan ekipçe geldiler bizim oraya. Hatta ‘Müdürler de katılacak’ dediler o toplantıya. ‘Başkan görüşecek’ dediler. Ama son dakikada bizi almadılar. Sadece genel müdür yardımcıları ve genel müdür girdi. Daha sonra genel müdür yardımcılarımız da çıktı kısa bir süre sonra. Baş başa kaldılar. Orada da bir görüşme oldu. O görüşmeden sonra dışarıda öyle yorumlar yapıldı işte. ‘Ali Sukas para toplayamadı.’ Hatta o dönemde Ali Sukas'ın görevden alınacağı konuşuluyordu.

Savcı: Para toplamaktan kasıt ne peki? Seçimlerle ilgili belediyeler para topar genelde. 20 yıldır bu işi yapıyorsunuz…

Ümit Polat: Hayır, hayır… Hiç böyle bir şeye şahit olmadım. Para toplanmasına… Seçimle ilgili değil, asla para toplanmaz. Mesela müteahhitten para niye istenir?

Savcı: Niye istenir, söyleyin…

Ümit Polat: İşte bilmiyorum Başkanım. Su an para toplanıyorsa, para niye toplanır onu da bilmiyorum ben.

Savcı: Ümit, senin beyanın ya bu hani. Senin bahsettiğin konular. Ben bunu afaki söylemiyorum.

Ümit Polat: Tamam Başkanım işte para isteniyor. Milletin konuştuğunu söylüyorum ben. Orada herkes işte…

Savcı: 20 yıldır Ağaç A.Ş.’de çalıştığını iddia ediyorsun. Hatta 2024 yılında 5 milyar TL gibi bir bütçe yönetimden bahsediyorsun. Şimdi tabloyu gördün. Tabloda bir hareketlilik var, hesap hareketliliği, para çıkışlarıyla ilgili. Bu süreçle ilgili, bu para çıkışları niye bu kadar arttı mesela?

Ümit Polat: Daha yoğun istemiştir.

Savcı: Neyi daha yoğun istemiştir? Rüşveti mi?

Ümit Polat: Daha yoğun istemiştir parayı.

Savcı: Daha açık konuş. Beyanlarından var. Burada yargılanıyorsunuz, bir sürü soru soruluyor…

Mahkeme Başkanı (M.B.): Tamam soruyu iptal etmeyin. Bu iddianamede bunların tamamı.

Savcı: Başkanım, ‘para daha çok istemiştir’i onun ne parası olduğunu soruyoruz. Bunda anormal bir şey mi var?

İmamoğlu: Hakim Bey, orada ‘aylık gelir ödeme’ yazıyor orada bakın..

M.B.: Söz hakkı vermeden müdahale etmeyelim.

Savcı: Bu tablo, Ağaç A.Ş.'den çıkan paraların süreciyle ilgili yapılan iddialı bir tablo. Onu geçelim. Şimdi bu senin hakkında bir sürü beyan var dosyada. Ağaç A.Ş. kısmında 12 eylem var. Bu 12 eylemin yedisinde müteahhitler “bizden kendi adınıza para istendi" diyor.

İmamoğlu’nun itirazları sürüyor… Sesler anlaşılmıyor…

Savcı: Siz kendiniz savunmanızı yaparken o tabloyla ilgili savunmanızı da yaparsınız. O, iddianameye de yansıtılmış bir tablo zaten. Bu tablo beş yıllık. 2020’de 2025’e kadar devamm eden hesap hareketleri ile ilgili. Adam, 5 milyarlık yıllık bütçeden bahsediyor. 5 yılı 5 milyar ile çarp, 25 milyar para ediyor. Bu paranın nesi yanlış?

İmamoğlu’nun mikrofonu kapalı olduğu için söyledikleri anlaşılmıyor…

Savcı: İftira açmaya geçemezsiniz.

M.B.: Şöyle yapalım savcım. Karşılıklı diyalog değil de sanığa siz sorunuzu sorun…

İmamoğlu: Sayın Hakim, lütfen yalana müsaade etmeyin. Burada ilkokul talebesi bile bu tabloyu okurken; X-Y’de noktaya nereye düşerse oraya düşer… (Anlaşılmıyor.)

M.B.: Ekrem Bey, bu şekilde olmaz.

İmamoğlu: Bu soruya karşı söz hakkımı kullanmak istiyorum…

M.B.: Şu anki usule göre, biz sanığın savunmasını aldık. Sanığa sorularımızı yöneltiyoruz. Ben anladım, sizin demek istediğinizi anladım. Soru sorulmasın diye itirazınız varsa, bunu alırım. Ama buna beyanda bulanayımı almam.

(Salonda bağrışmalar ve gürültü duyulur)

M.B.: İtirazınız var, öyle mi?

İmamoğlu: İlkokul öğrencisine, Ali’ye, Mehmet’e, Ekrem’e, Bilal’e anlatırsanız anlar.

M.B.: Tamam. Soru sorulmasın diye itirazınız mı var?

Mikrofon baskısı nedeniyle Mahkeme Başkanı’nın sesi, İmamoğlu’nun sözlerinin duyulmasını engelliyor…

M.B: O kısmı anladık. Tamam. Zaten iddianamede de bu tablo var zaten, sanığın da bundan bilgisi var. Tekrar etmeye gerek yok. Şöyle, onunla ilgili savunmanızı... Söyleyin, söyleyin Ekrem Bey, zaten savunma hakkınızı size verdik de bunların tamamına yönelik savunmanızı dinleyeceğim zaten. Bu şöyle; siz sonuç olarak bu iddia kapsamında da bu eylem kapsamında da savunma yapacaksınız. Bunu yaparken bu tablo, bu eylemin içerisinde, Ağaç AŞ, kısmında zaten yerleştirilmiş. Bununla ilgili anlatımlarınızı orada da alırım zaten, dinleyeceğim zaten.

İmamoğlu: Ama bakın, ısrar ediyorum. Şuradaki…

M.B.: Avukatlarımız, her taraftan bir müdahale oldu mu ben anlayamıyorum zaten kimin ne dediğini... Söz hakkı... Avukat Hanım'a bir saniye...

İmamoğlu: Ama bana itiraz ediyorsunuz…

Ümit Polat müdafii Sevgi Dağdemir: Şöyle bir durum algılansın istemiyoruz; müvekkilim zaten iddianamedeki ifadelerde görülecektir ki, stok ihtiyacı olmadığı halde, böyle bir talep karşısında, ihtiyaç olmadığı halde Kurnaköy’de bir sürü ağacın zaten atıl durumda bırakıldığını zaten ifade etmişti. O tabloyu kendisi hiç görmediği için tabloyu cevaplandıramıyor. Şu şekilde soru sorulursa... Tamam, şu şekilde soru sorulursa; 'Stok ihtiyacı olmadığı halde, 2024’ün başında fazla alımlar yapılmış mıdır ihtiyaç olmadığı halde?' Tablonun ne olduğunu anlayamadığı için cevap veremiyor. Bu şekliyle sorusunun cevabı zaten beyanlarında var. Sorunun bu şekilde sorulmasını talep ediyorum.

İmamoğlu: Sayın Hakim, bakın, avukat istedi, cevap hakkı verdiniz… Ben de cevap hakkı istiyorum… Sorduğu sorunun cevabı içerisinde. Yalan bir tabloyu oraya yansıtmasının, bakınız tekrar ediyorum, 6 yaşındaki Ekrem’e, 8 yaşındaki Ali’ye, 12 yaşındaki Ayşe’ye, Bilal’e gösterirseniz…

M.B.: Tamam uzatmayalım. Uzatmayalım, yerimize oturalım. Lütfen...

İmamoğlu: Bakın; X Y…

M.B.: Ekrem Bey, lütfen uzatmayalım artık bu hususu. Şimdi bakın bu şu an ilk kez karşılaştığımız bir tablo değil. İddianame hepimizde vardı değil mi? Bu tablo da iddianamenin Ağaç AŞ kısmının girişinde vardı zaten. Tamam...

İmamoğlu: İddia makamı, iftiranameyi düzenlediğini ispatlayamıyor. Yalan konuşuyor… İftira…

M.B.: Siz bunu, siz zaten savunmanızı yaparken bunları aynen böyle anlatırsınız. Alacağız zaten beyanlarınızı. Tamam. Soruya senin cevap verme yönünde bir isteğin var mı?"
Savcı: Başkanım, CMK 204 gereği, lütfen gereğini yapın. Orada hakarette bulunuyor…

M.B.: Şey yapmayalım, tamam… Savcım… Şeye girmeyelim karşılıklı. Başka sorunuz var mı? Soru alalım…

Savcı: Devam ediyor sorularım…

DAVADA 5. GÜN: 19 DAKİKALIK DURUŞMA

Mahkeme Başkanı (M.B.): Evet, avukat bölümümüzde bazı vekillerimizi yine içeride bulmuşlar. Onları arkadaşlar uyardı, ancak ısrarla çıkmak istemiyorlar. Bu şekilde yargılamaya yine başlayamayız. Lütfen salondan izleyici bölümünü alalım. İzleyici bölümüne sizi alalım lütfen.

Milletvekili avukat: Hangi kanunun hangi maddesine dayalı olarak? Biz avukatız ve buradayız Sayın Yargıç…

M.B.: Vekaletiniz var mı dosyada?

Milletvekili avukat: Vekaletimizin olmasına gerek yok.

M.B.: İzleyici bölümüne geçip, oradan takip edebilirsiniz. Yani bu şekilde…

Milletvekili avukat: Biz İstanbul Barosu’na kayıtlı avukatlarız. Profesyonel bir savunma yapmıyoruz. Biz, duruşmayı takip ediyoruz. Duruşmanın intizamını bozmuyoruz. Not alıyoruz. Duruşma niye saklanıyor?

M.B.: Sayın vekilim, izleyici bölümünden de takip edebilirsiniz. Notlarınızı oradan da alabilirsiniz.

Avukatlar: Biz de edemiyoruz…

Milletvekili avukat: Önümde iddianame açık. Önümde defterim açık. Kalemim, ajandam hazır. Buradan takip edeceğim sayın Yargıcım.

M.B.: Bakın; her gün sabah benzer bir böyle sorunla başlıyoruz. Lütfen…

Gökhan Günaydın: Sayenizde, sayenizde…

M.B.: Bir sürü tutuklumuz var. Bakın savunma almaya çalışıyoruz. Israrla yargılama yapmaya çalışıyoruz. Her gün bir krizle burayı bu şekilde yönetemeyiz. Lütfen dışarı çıkalım, izleyici bölümüne geçelim. Rica ediyorum. Sizin, sizin, sizin, sizin sıfatınız nedir burada şu an?

Milletvekili avukat: Benim şu an sıfatım avukat.

M.B.: İzleyici olarak, izleyici bölümünden takip edebilirsiniz.

Mahmut Tanal: Edemiyoruz. Seyirci bölümünde yer yok sayın Başkanım.

M.B.: Lütfen dışarı. Lütfen dışarı geçelim. Görevli arkadaşlar yardımcı olun.

Milletvekili avukat: Zorla çıkaracaksınız!

Mahmut Tanal: Sayın Başkan, izleyici bölümünde yer yok.

Milletvekili avukat: Zorla çıkaracak!

Avukat Kazım Yiğit Akalın: Bırakın hukukçu vekilleri, hukukçu olmayan vekiller de boşluk varsa kurtuldular bakın. Bu ta Ergenekon, karşı salondan başlayarak…

Mahmut Tanal: Ergenekon, Balyoz’da oradan izleniyordu sayın Başkanım. Bu mahkemenin hâkimi değişti, savcıları değişti, sanıkları değişti; biz hala burada duruyoruz! Aynı duruşmaydı!

M.B.: Avukat Bey, salon düzeninde avukatlarımızın yerleri belli, izleyicilerimizin yerleri belli. Herkes yerinde olursa, sağlıklı bir yargılama yaparız. Evet. Haz

(Hep bir ağızdan itirazlar nedeniyle sesler anlaşılamıyor…)

Avukat: Haklısınız. Eğer yer olmasaydı, biz de arkada oturacaktık.

İkinci avukat: 20 yıllık uygulama böyleyken, herkes duruşmayı seyredebiliyorken…

Üçüncü avukat: Sayın Başkan, infaz kanunu sadece avukatlara değil, milletvekillerine de atıf yapıyor ziyaret anlamında. İki tane istisnai düzenleme var... 15 Temmuz davaları dahil olmak üzere…

M.B.: Vekillerimiz için arka bölüm var zaten. Orada gerekli kolaylığı sağlarız. Görevli arkadaşlar, orada gerekli kolaylığı sağlarlar. Milletvekillerimiz için ayırdığımız bölümümüz var.

Avukat Ali Rıza Dizdar: Sayın Başkan, benim iki tane müvekkilim var. İki avukat arkadaşım gelmedi. Ben, o arkadaşı yetki belgesiyle yanıma alabilir miyim?

M.B.: Avukat Bey, tamam, yetki belgesi sunup, o şekliyle girsinler o zaman. (Sesler birbirine karışıyor…) Avukat Bey, bakın biz de biliyoruz mevzuatta ne yazdığını. Şu an izleyici olarak yargılamayı takip ettiğini beyan ediyor. İzleyici olarak takip ettiği için izleyici bölümünü alacağız. Avukatlık kanununa göre avukatlık yapma yetkileri var mı şu an vekilken? Şu an bu tavrınızın yargılamaya ne gibi bir olumlu katkı sağlayacak? Lütfen uzatmayalım, izleyici bölümüne geçelim. Bakın tanık savunmalarına kaldığımız yerden devam etmek istiyoruz. Rica ediyorum izleyici bölümüne geçelim.

Milletvekili avukat: Sizi rahatsız eden nedir? Sayın Yargıç, bakın biz zorluk çıkarmıyoruz. Ben burada hukukçu olarak oturabilirim. Bunun duruşmanın intizamına herhangi bir engeli yok.

M.B.: İzleyici bölümünde oturabilirsiniz hukukçu olarak, herhangi bir engel yok.

Avukatlar: Yer yok, yer!

M.B.: Arka tarafta milletvekilleri için gerekli yeri ayırdık zaten. Orada o bölüme gerekli düzenlemeyi yapalım.

Mahmut Tanal: Nereyi ayırdınız? Nerede yer? Burada yer yok!

M.B.: Bu şekliyle yargılamaya başlamam…

Mahmut Tanal: Mahkeme Başkanı doğru dürüst konuşmalı. Hakikate aykırı beyanda bulunamaz. Milletvekilleri olarak biz buradayız; yer yok.

M.B.: Sayın vekillerimiz, rica ediyorum tekrardan. Yargılamaya devam etmek istiyoruz. Lütfen izleyici bölümüne geçin.

Mahmut Tanal: Devam edin. Size engel olan mı var? Düzeni bozan mı var? Siz çalışmamak için bahane arıyorsunuz.

M.B.: Lütfen izleyici bölümünden sürekli bu şekilde müdahale etmeyin.

Mahmut Tanal: Keyfi hareket ediyorsunuz sayın Başkan keyfi. Hukuka uymak zorundasın. Anayasa’ya uymak zorundasın. Kamu düzeni adına keyfi hareket etmeye Anayasa’mız izin vermiyor.

M.B.: Görevli arkadaşlara yardımcı olup, gerekli yere geçelim lütfen. Duruşmaya bu şekilde devam edemem. Duruşmaya ara vermek zorunda kalacağım yine.

(Bağırışmalar…)

M.B.: Avukat Bey lütfen bu şekilde bağırmanız sonuca etki etmeyecek. Bağırmayın bu şekilde. Bu üslup, doğru bir üslup değil.

Milletvekili avukat: Duruşmanın intizamına zarar verecek, dağıtacak hiçbir şey yapmıyoruz… Ne zararımız var size? Avukatız aynı zamanda.

M.B.: Avukat Bey, kapı girişlerinde vekalet uygulaması yaptık. Ona da protesto ettiniz. Ona da zorluk çıkarttınız. Yani bu şekilde ne yapsak bir sorun çıkıyor. Yani o yüzden vekillerim tekrar rica ediyorum. Görevli arkadaşlara yardımcı olun lütfen.

Milletvekili avukat: Hayır, sizi bizi o zaman buradan zorla çıkaracaksınız.

M.B.: Tamam yargılamaya ara verdik.

Salondan “hak, hukuk, adalet” sesleri…

DAVADA 6. GÜN: EVREN ŞİROLU SAVUNMASI

MAHKEME BAŞKANI: Sizde de 32 nolu eylem kapsamında suçlanıyorsunuz. Evet, savunmalarınızı yapın.

Evren Şirolu: Sayın Başkan, değerli heyet; benim hakkımdaki iddia aslında bir suçlama değil, benim kendi bir söylemimdir. Görmüşsünüzdür; ben, 09.09.2025 tarihinde telefonla savcılığa davet edildim. Savcılıkta, Ümit Polat’ın beyanlarından dolayı tutuklandım. Ümit Polat’ın beyanı; 'Bir gün biz Kerem ile otururken geldi ve dedi ki...' diye başlayan, sanki 'bir varmış bir yokmuş' gibi bir masal tadında, ne yeri ne zamanı belli olmayan bir şekilde başlamıştır. Efendim, bu hâlâ gizli bir bilgi… Yani benim bu söylemi nerede ve ne zaman yaptığım hakkında hiç kimsenin bir bilgisi yok. Bunun Ümit Polat’a sorulmasını istiyorum. Çünkü ona göre savunma yapmak istiyorum. Müsaadeniz olursa Ümit'e bunu sorsak mı?

Aynı zamanda Başkanım; Ümit Polat, benim bu söylemi gerçekleştirdiğimi ve Fidanlıklar Müdürü Kerem Celil Uzunlar’ın buna şahit olduğunu söylemiştir. Ancak benim ifadelerimde, beni suçladığı şeylerde, Mehmet Özdemir isimli şahsı da şikayet etmeye Ankara’ya gittiğimizde, Mehmet Özdemir'i de şahit göstermiştir. Fakat avukatı az önce, sıcağı sıcağına söylemek istiyorum, tanık ve şahit listesine bu iki kişinin ismini vermemiştir efendim. Bunun da sorulmasını istiyorum. Ümit Polat’ın şahitleri olan bu kişiler benim gösterdiğim şahitler değil. Yedi aydır mahkemede, savcılıkta, her yerde bu şahitlerin dinlenmesi hususunda, lehte veya aleyhte ifadelerinin alınması için çırpınmaktayız. Efendim, ben söylemimde; 2024 Aralık ayının son haftasında Ali Sukas’ın bana 'Alacaklarını almak istiyorsan para getireceksin,' demesi üzerine 2.000.000 TL para götürmüşüm. Yer yine belli değil efendim, bunu ne siz ne de savcılık bilmiyor efendim. Ali Sukas’ın 'Git bunu dolar yap,' demesi üzerine, çıkıp 60.000 dolar olarak parayı geri getirdiğimiz ve bütün bunlara rağmen hâlâ alacağımı almadığımı ifade etmişim.

İkinci masal şurada başlıyor: Ankara iline bu olaylardan dolayı Ümit Polat ve avukatının 'Ocak ayında gittik,' dediği Ankara seyahati 25 Şubat’tadır efendim, Ocak ayı falan değil. Onur Peyzaj, Ferhan Yılmaz ile Ankara’ya gidip ticaretimi gerçekleştirdim; bu benim ilk savcılık ifademde söylediğim gibi, Ümit Polat’ın Yılmaz aracılığıyla biriyle görüşeceğini, oradan da Genel Merkez’e gidip Özgür Özel ile bunların hepsini şikayet edeceğini biliyorum efendim. Oradan sonrasına ben İzmir’e devam ettim. Dönüşte ne yaptı, ne etti; hiçbir şey bilmiyorum. Ben, Ümit Polat savunmasında, 12 Mart Perşembe günü, ben Ağaç A.Ş.’ye 2025 yılında mal sattım. Ondan sonra bana diyor ki; '2025 yılında mal sattım ama paramı tahsil edemedim.' Çünkü efendim, 2025 yılının Ocak ayında, 2024 yılında sattığımız ürünlerin paralarını almaya başladık. Her zaman da böyle olur; önceki yılın satışlarını yaparız, Aralık ayında daha çok satış olur. Ekim-Kasım aylarında satışlar artar, faturalar yıl sonunda kesildiği için ödemeleri çek ve nakit olarak alırız. Bu şekilde, alacağımı almama ve yeni sipariş almama rağmen, Ümit Polat ile atlayıp Ankara’ya, hâlâ Ağaç A.Ş. Genel Müdürü olan Ali Sukas’ı niye şikayet edeyim? "Yani bu efendim, asla mantığa ve hayatın olağan akışına uygun bir şey değildir zaten. Söylediğim gibi, karşı taraf tarihi sürekli 'Ocak ayı' olarak beyan etmesine rağmen, gerçek tarih 25 Şubat'tır.

Efendim, Mehmet Özdemir'e de ‘Evren Şirolu size bir şikâyette bulundu mu…’ Dedi ya efendim, ‘Ben bir söylediysem kendisi on söylemiştir.’ Mehmet Özdemir burada olsa ve beni teşhis edebilse, tüm suçlamaları kabul edeceğim efendim. Beni teşhis edebilirse o kadar iddialıyım. '60.000 dolar rüşvet verdiğine' dair bir beyanı olup olmadığını da Mehmet Özdemir'e sormamız gerekiyor. Ümit Polat'ın şahit ve tanık olarak gösterdiği Kerem ile Mehmet Özdemir'in dinlenmesi hususunda sürekli olarak ben talepte bulunuyorum. Lehime veya aleyhime de olsa ifadelerinin alınmasını istiyorum. Sanıyorum ki suçlayan tarafın tanıklarının dinlenmesini bir sanığın talep etmesi, pek rastlanacak bir durum değildir Sayın Başkanım.

Sayın Başkanım, yine iddianamede herkesin de aynı şekilde suçlandığı, belli ki 'kopyala-yapıştır' usulü hazırlanan bir şey efendim. Savcılık iddianamesinde, '2019 yılında Ağaç A.Ş. Genel Müdürü olarak getirilmesinin hemen akabinde Evren Şirolu ile rüşvet ilişkisi kurarak ihaleler almıştır,' deniliyor. Efendim, ben Ağaç A.Ş.’ye ilk kez 2022 yılında mal sattım. Ağaç A.Ş.'nin Genel Müdürü olarak Ali Sukas'ı 2023 yılının Temmuz ayında, Ümit Polat'ın bana attığı bir mesajla 'Sabah Genel Müdür seni sordu'. 2023 yılının Temmuz ayında Ali Sukas'ı ilk defa makamında, Murat Or'un kapısının önünde ilk defa gördüm efendim. 2019'dan 2023 Temmuz ayına 4 yıllık, 4.5 yıllık bir süre var. Yani ben 2019 yılından beri rüşvet ilişkisinde değil, yüzünü bile görmedim Ali Sukas'ın. Efendim Ali Sukas'a soracaksınız. ‘Ali Sukas'la 300 metre çap baz sorgusu alındığında 120 kez farklı zamanlarda ortak baz vermiştiniz’ diyorlar. Bunların hepsi Ağaç A.Ş. Alibeyköy yerleşkesinde olmuştur. Burada çalışan bütün personelle aynı inceleme aynı tarihlerde yapılınca efendim, çaycıdan güvenliğe, muhasebeden satış personeline fark etmeksizin yüzlerce insanla da daha fazla HTS kaydı ve baz kaydı verdiğim gözükecektir.

Efendim ihale konusuna gelmek istiyorum. Sayın Başkan, ben Ağaç A.Ş.'ye satın alımını... Şöyle bir ticaret yapardık; satın alma birimi elimizde olup ürünlerin adetlerini ve fiyatlarını isteyen bir bildirim formunu mail atar. Biz de bu bildirim formuna 'Şu şu adetlerimiz var, şu şu fiyattan' diye Ağaç A.Ş.'ye mail atarız. Daha sonra ihtiyacı olan ürünleri eğer fiyatı uygunsa talep eder ve satış gerçekleşir. Ben hiçbir ihaleye girmedim. Bütün satışlarımı böyle gerçekleştirdim. Ortada bir ihale yok. İddianamede 44-50 tane ihale aldığım söyleniyor. Olsa efendim, EKAP'ta yayınlanarak her firmanın gireceği şartnameye uymadığı halde teklif edeceği bir şekilde olması gerekir. EKAP'sız ihale zaten kanuna aykırı. EKAP'ta yayınlanmayan bir şey ihale olamaz Sayın Başkan. Efendim MASAK hakkında... MASAK benim için sadece 2023 Aralık ayında, yani Ümit Polat'ın suçlamasının 2024 Aralık ayında olduğunu bahsetmekte. Gelen paradan 150 bin lira çektiğimi MASAK rapor olarak sunmuş. Efendim bunu ailemin ve şirketimin nakit ihtiyaçları için çektim. Ümit Polat'ın 2024 yılı Aralık ayında verdiğimi kendi beyan etmiştir. Ümit Polat da beni suçlar bir yıl sonra 2 milyon TL nakittir efendim. Yani ben 150 bin lira çekmişim, MASAK zaten nakit çekimleri olmadığına dair bir rapor sunmuştur. 150 bin lira ailemin ve yani bu her ticaret yapan insanın, her maaş alan insanın nakit parasını hesabından çektiği normal bir şeydir zaten başkanım.

Sayın Başkan, tanık beyanlarında; Ali Sukas'ın özel kalemi Murat Or'un 'Evren Şirolu çok sık gelirdi. Ali Sukas'la yakın bağı vardı, parasını nakit olarak alan ender firmalardan biriydi. Ali Sukas'a para verdiğini tahmin ediyorum, görmedim duymadım' dediği söylenmektedir. Benim az önce de söylediğim gibi Ali Sukas'la yakın bir bağım yoktur. Ali Sukas'la 4 yılda 4-5 kere makamında 10 dakikayı geçmeyecek şekilde görüştüm. Bu görüşmelerde her zaman para olmadığını, ekonomik sıkıntıların olduğunu bütün söylerdi. Zaten bütün sektör, efendim burası çok önemli, mal satan firmalar, çalışanlar aynı şeyi söylemektedir. 9-10 aylık çekleri alırdık efendim. Günü geldiğinde Ağaç A.Ş. muhasebe tarafından bankadan, herkese sorabilirsiniz, geri çekerdik efendim. Çeklerini ödeyemediği için Ağaç A.Ş.. Efendim bankadan takaslar çekilmesi için ricada bulunulurdu. Çalışanların... ‘Ümit Polat'a sorulabilir’. Faturaları ödenmediği için araçlarının, benzin şeyleri ödenmediği için efendim telefonları kapanıp benzin alamaz duruma gelmişlerdi efendim Ağaç A.Ş., yani benim çalıştığım dönemde bu durumda olan bir firmaydı. Bunu niye söylüyorum efendim; yani Ağaç A.Ş.'nin zaten rüşvet vererek ya da bir şekilde kimsenin böyle benim kendi açımdan söylüyorum, 132. gelen... Böyle bir şey yapması imkansızdır efendim. Zaten kimse Ağaç A.Ş.'ye, sektör, bütün sektöre sorabilirsiniz mal satmak istemezdi.

Efendim sonuçta bunların bütün bu ifadelerimizin sonucunda Ağaç A.Ş.'deki bütün firmalarıma haciz geldi. Efendim bunun Ağaç A.Ş.'den zaten belgelerini size sunacağız, siz de temin edebilirsiniz. Çeklerim yazıldı, Ağaç A.Ş.'deki alacaklarıma haciz geldi, hepsi kayıtlarda mevcut. Ali Sukas'la rüşvet ilişkisi olan birinin şirketlerine ve alacaklarına haciz gelmesi mümkün müdür? Bu konuda benim şahidim Murat Or'dur, Ümit Polat'tır. Hakkımda suç isnadında bulunan kişileri şahit gösteriyorum. Her şey belgeli, kayıtları inkar etmeleri zaten imkansız Sayın Başkan. Sayın Başkan, Ümit Polat '28 Mayıs 2025'te savcılığa kendim gittim' diyor. Benimle alakalı bu olayı orada söylemiyor. Temmuz ayında gözaltına alınıyor, yine ortada böyle bir olay yok, Evren yok. Daha sonra tutuklanıp Eylül ayında üçüncü kez ifade veriyor. Etkin pişmanlıktan faydalanmak için onlarca kişinin adını söylüyor. Savcılık beyanlarını kabul etmiyor. Çaresiz kaldı Ümit Polat. Sekizinci ayda önce iş yerime, daha önce hiç Ümit Polat'ın yanında görmediğim, adını dahi duymadığım birini gönderiyor. Sanıyorum cezaevinden tanıdığı ya da birinin yakını efendim. Ataşehir'de bulunan galerime bir tane çocuk yolluyor. Orada benim çalışanlarım numarasını alıyor. Öğlen bu çocuğu, arıyorum: 'Evren'in dosyada adı geçiyor, yüz yüze görüşmemiz lazım' diyor, irtibata geçiyorlar. Ben de efendim tabii ki de muhatap olmuyorum. Daha sonra ailesiyle de belgelerini sunuyorum. Dün sordurduk efendim, 'Evren'e hiçbir haber yollamadım' diye. Efendim kızının mesajı, kendi el yazısı, eşinin yazıları... Onları da size sunacağım efendim.

Sayın Başkan, Ümit Polat'ın tekrardan söylediğim gibi efendim bir benim beyanım bakın efendim, Ümit Polat bana zaten o kadar adım... Gidiyor ki efendim hiçbir suçlamada da bulunmuyor. Ümit Polat'la yakın dostumuz, arkadaşımız olduğu gerçektir zaten efendim ben bunu da savcılık ifademde de söylemiştim. Daha sonra eşinin 'Bize bizzat artık muhatap olmayın', efendim bu da ne zaman oluyor, Mayıs ayında, 'İfade gitmeyin, bizle muhatap olmayın, bizden uzak dur' demesiyle ondan sonra görüşmelerimiz sonlanmıştır. Sonra kendisi cezaevine girmiştir. Efendim. Ümit Polat'ın 3 Eylül'de beyanları dışında 15 tane gizli tanık, 86 taneye yakın etkin pişman, binlerce sanık ve kolluk kuvvetlerinin bir yıllık araştırmasında hiçbir yerde adım geçmemektedir. İddianamede savcılığın iddialarında bulunduğu bütün soruların cevaplamaya çalıştım. Sizin bir sormak istediğiniz belirtmek istediğiniz bir şey varsa onları cevaplamak istiyorum.

ÜMİT POLAT’IN AVUKATI SEVGİ DAĞDEMİR’İN EVREN ŞİROLU’YA SORULARI

Avukat: Ali Sukas’ın rüşvet aldığına, tedarikçilerden herhangi bir duyumunuz oldu mu?

E.Ş.: Ümit Polat harici hiç kimseden bir duyumum olmadı.

Avukat: Yok. Ali Sukas’ın rüşvet aldığına ilişkin tedarikçilerden herhangi bir duyumunuz oldu mu?

E.Ş: Ümit Polat'ın haricinde, Ümit Polat sürekli tedarikçilerin kendisine geldiğini, Ali Sukas’ın odasından çıkıp kendisiyle sürekli şikayet ettiklerini, ben de bu yüzden istifa et dediğimi. Gerekiyorsa çık, git, özelse kendisi de ifade ettiği gibi, bunu zaten cevapladım.

Avukat: Tamam, “yukarıda izah ettiğim gibi Ağaç A.Ş yöneticilerinin kurum ile iş yapan müteahhitlerden para istediğini ben de birçok yere duydum.” Bu duyduğunuz kişiler kimdir?

E.Ş: Sadece Ümit Polat.

Avukat: Sadece Ümit Polat'tan duydunuz.

E.Ş: Evet.

Avukat: Peki Ali Sukas’ın odasına gitmediğinizi, Ali Sukas’la bir samimiyetiniz olmadığını söylediniz.

E.Ş: Evet.

Avukat: İfadenizde, Ali Sukas'ın kapısına rahatlıkla giderek. Şöyle diyorsunuz; “bu hususlar sürekli kulağıma çalındığı için benim de ödemelerim aksadığı için Ali Sukas ile bu konuyu konuşarak bazı firmaların ödemeleri hemen yapılıyor. Ancak bizimkiler yapılmıyor. Kulağıma pis şeyler geliyor. Bana bunların doğru olmadığını, Ağaç A.Ş’nin ekonomik zor durumda olduğunu Ali Sukas söyledi”. Böyle bir görüşme, bu beyan size mi aittir değil midir?

E.Ş: Bu beyan şöyle. Beni oraya yollayan da git böyle yap diyen de Ümit Polat'tır. Herkes ödemesini alıyor diye. 2024 yılından beri Ümit Polat, Ali Sukas takıntısına başlamıştır. Sürekli bunları söylemiştir. Ben de Ali Sukas’a gittim. Genel müdürüm dedim. Ödemeler oluyor başka firmalara şeyler oluyormuş. Ben niye alamıyorum? Böyle bir şey var mı? Ben acaba burada haksızlığa mı uğruyorum dediğimde hiç kimsenin böyle bir şey almadığını herkesin aldığı zamanda sen benim de alacağımı söylemiştir. Tabii ki de ben Ağaç A.Ş muhasebe kayıtlarını bilmediğim için. Bu kadar. Böyle bir konuşma geçti aramızda. Bu da iki üç dakikalık bir konuşmadır. Ondan sonra oradan ayrıldım.

Avukat: Son olarak ifadenizde 2024 yılının aralık ayında gittiğinizi beyan etmiştiniz. Gittiğiniz tarih tam olarak ifadenizde aralık olarak geçtiği için. Hangi aydır

E.Ş: Nereye efendim gitmişim?

Avukat: Şöyle diyorsunuz. “Sohbetler esnasında burada iş yapan firmalardan para talep edildiğinden bahsederdi. Bunlardan hatırladıklarım; Çağlayan Tarım, Büyük Çamlıca, Güney Çiçekçilik isimli firmalardır. Benim de kendisine istifa et diye söylemlerim oldu. En son 2024 yılının Aralık ayında Ankara iline giderek.” Biraz önce aralık ayında değil Şubat ayında dediniz. Hangisi Acaba?

E.Ş: Efendim. Savcılık bana Ankara iline Ümit Polat'la seyahat ettiniz mi dedi? Evet dedim. Bu kadar. Ben aralık ayı filan demedim efendim.

Avukat: Tamam ifade de yanlış yazıldı o zaman. Diğer sorum. Bu görüşmede Mehmet Özdemir, Onur Peyzaj, masada oturan kişileri beyan ettiğiniz için soruyorum. O masada siz de var mıydınız?

E.Ş: Vardım. Yemek yedik. İki saat.

Avukat: vardınız. Beyanınızı da oradan ayrıldım dediğiniz için sormuştum. Diğer soru. Ali Sukas’ın rüşvet aldığına ilişkin herhangi bir duyumunuz oldu mu?

E.Ş: Hayır.

Avukat: Tamam. Teşekkür ediyorum.

EVREN ŞİROLU’NUN AVUKATI EMRE İNCULA SAVUNMASI

Sayın Başkanım, müvekkilim ifadesini açıkladı. Biz defaatle dosyalarınıza yazılı savunmalarımızı ve tevsii tahkikat taleplerimizi ilettik. Bu hazır beyanlara baktığımızda da açıkça ifade ettiğimiz üzere müvekkilimiz sadece rüşvet vermek suçuyla yargılanmaktadır. Yani bir örgüt suçu veya bir örgüte üyeliğinden barizle hakkında yapılan bir yargılama yoktur.

Rüşvet verme suçuna ilişkin iddia da dosyanız sanıklarından Ümit Polat'ın cürüm mahiyetindeki beyanlarından ibarettir. Bunun sebebi de Ümit Polat ile Ali Sukas arasındaki olan çekişmeden kaynaklanıyor. Her iki fail de birbirleri hakkında iddialarda bulunmaktadır. Bu iddiaların neticesinde savcılık sadece ve sadece Ümit Polat'ın beyanlarını esas alarak ve işine gelen kısımları esas alarak —işin doğrusu da budur— devamında bunu doğrulayacak hiçbir delille tamamlama gereği duymadan, sadece Ümit Polat'ın beyanlarını esas alarak bir soruşturma yürütmüştür.

Şimdi müvekkilim huzurda söyledi. Ümit Polat ifadesinde ne diyor? Diyor ki: "Bir gün Evren Şiroğlu geldi, dedi ki 'Ben rüşvet verdim.' Yanımızda Kerem Celil Uzunlar da vardı." Şimdi nitelikli ve adaletli bir savcının yapması gereken nedir efendim? Evren Şiroğlu'nu çağırırsınız, ifadeye beyanını alırsınız. Evren Şiroğlu bunu kabul eder veya reddeder. Sanığın ifadesini bu yönde alırsınız. Ve Evren Şiroğlu ifadeye gidiyor. Diyor ki: "Böyle bir olay kesinlikle gerçekleşmedi. Ben Ümit Polat'a böyle bir beyanda bulunmadım."

Bu sefer savcının yapması gereken nedir? Ümit Polat'ın beyanında adı geçen Kerem'i ifadeye davet etmesidir. Bunu bırakınız bir savcılık makamını, normal bir vatandaşın sohbeti esnasında bu şekilde bir konu geçse, yani bir üçüncü kişinin şahidi olduğu söylenirse "Derlerken bir de onu dinleyelim," derler. Peki, biz Evren Şiroğlu vekili olarak ne yaptık? Yıllarca hazırlık soruşturmalarını biliyoruz. Dedik ki: "Mutlaka ki savcı bey Kerem Celil Uzunlar'ı davet edecek, dinlenecek. Dinlendikten sonra onun vereceği beyana göre biz de savunmalarımıza ilavelerde bulunuruz." Ama savcı bey böyle bir şey yapmadı. Bekledik, yapmadı.

Tevsii tahkikat talebi olarak, yazılı olarak sunduk. Dedik ki, "Bakınız, Ümit Polat'ın beyanında böyle bir isim geçiyor ve yanlarında olduğu söyleniyor. Bu kişiyi dinleyin." Yine bir şey alamadık, karşılık alamadık. Meslektaşım İrem İleri, bizzat savcı odasına giderek savcı beye bu durumu iletti. Savcı bey dedi ki —biraz sonra İrem Hanım da izah edecek— "Hayır, hayır," dedi, "Ben onu dinleyeceğim. Onu dinmeden iddianameyi düzenlemem mümkün mü?" dedi. "Komşu beye yazdım," dedi. Bekledik. Komşu beyden gelen bir müzekkere cevabı yok. Defaatle kaleme gittik. Dediler ki: "Bekliyoruz." Yine yok. Komşu bey'e gittik, dedik ki: "Böyle bir yazı yazılmadı." Dedi ki: "Hayır"

Tamam şimdi... Yani savcı hangi saikle hareket ettiğini bilmiyorum ama meslektaşı olan, hukukçu meslektaşı olan bir avukatı yanılttı. Ve akabinde döndüğümüzde iddianame tanzim edilmiş; diğer savcıların hazırlıklarıyla beraber müvekkil hakkında rüşvet verme suçundan dava açılır. Peki, biz bunu dedik ki yargılamada savunuruz. Sayın mahkemeye de defaatle dilekçe verdim. Dedim ki: "Savcı bey Evren Şiroğlu'nu telefonla davet ettiyse, siz de davet edin Kerem Celal Uzunlar'ı. Yani kendisi bir beklemeye gerek yok, sorguyu beklemeye gerek yok. Davet edin. Bu insanın ifadesini alın. 7 aydır tutuklu. Her günü bir hak ihlalidir. Siz bugün de tutukluluğu hakkında karar vermezseniz ertesi gün de bir hak ihlali oluşacaktır." Maalesef Sayın Mahkeme'nin de yoğunluğu sebebiyle tahmin ettiğimiz üzere bu konuda biz bir karşılık alamadık. Ve huzura kadar geldik.

Şimdi bu tevsii tahkikat taleplerimize aynı zamanda sanık Ümit Polat'ın akrabası olan Şükrü Aydoğan'ın az önce sunduğu mesajlardaki görüntülerde, kendisine gönderilen mesajlarda; aracı olarak Evren Şiroğlu'na gönderildiği ve Ümit Polat'ın "Evren ben ne dediysem bunu doğrulasın savcılık huzurunda," dediğine şahit olan kişidir. Bu kişinin de huzurda dinlenmesi için sayın mahkemeye tevsii tahkikat taleplerini sunduk.

Nihayetinde geliyoruz; müvekkilim rüşvet vermek suçundan tutuklu ama savcılığın müvekkil hakkında soruşturmaya başladığı beyan ne? Ne diyor Ümit Polat? "Evren Şiroğlu geldi, kurumdaki alacaklarını alabilmek için —çünkü Ali Sukas ona demiş: Alacaklarını almak istiyorsan bana para vereceksin— alabilmek için para verdiğini söyledi." Burada suç, rüşvet vermek suçu mu efendim? Ama savcı iddianameyi düzenlerken alacaklarını alabilmek için ve devamında yeni iş alabilmek için de kendi önyargısıyla rüşvet verme suçunun koşullarını oluşturmaya çalışıyorlar.

Bu dosyada Evren Şiroğlu hakkında rüşvet vermek, Ali Sukas hakkında da rüşvet almak konusunda somut tek bir delil ortaya konulması mümkün değildir. Böyle bir delil yoktur. Bir tane tanık var bakın; ismim hakkında ne gizli tanık var ne kendisinin ifade ettiği gibi... Yüzlerce sanık müvekkilden hiçbirisi müvekkili tanımıyor. Hiçbir beyanda bulunulmuyor. Sadece Ümit Polat beyanda bulunuyor. O da son çare, üçüncü ifadeye gittiğinde; etkin pişmanlıktan faydalanabilmek için. Murat Or diyor ki: "Taner, Evren Şiroğlu da gelirdi, görüşürdük. Yakın ilişkileri vardı. Kanaatimce onun da rüşvet vermiş olduğunu düşünüyorum." Bu onun kanaati.

Peki, bunu duyan savcılığın ne yapması gerekiyor? Ne zaman gelirdi? Hangi tarihlerde? Bu kurumun girişten itibaren tutulan bir ziyaretçi defteri var mı? Var. O defteri celbedersiniz. Evren Şiroğlu'nun hangi tarihte ve kiminle görüşmek istediğine kadar ayrı ayrı yazılıyor; bu ziyaretçilerin kiminle görüştüğünü tespit edersiniz. Bakarsınız Evren Şiroğlu kaç kere gelmiş. Biz de sayın mahkemeden önce talep edeceğiz, göreceksiniz; üç, dört ve maksimum beş kereden fazla olmayacak. Sık sık görüştüğü dediği şey bu.

Evren'in dediği gibi; Ümit'in ifadesini alıyorsunuz. Ümit diyor ki "Bir gün..." Bunu soracaksınız: "Bu bir gün dediğin hangi gün?" Evren Şirinoğlu, 2024'ün sonlarına doğru ara verdiğini söyledi. 2024 Aralık ayının tüm ziyaretçi defterlerini getirtin. Geriye dönük tüm kamera kayıtlarını çıkartın. O anda belki İstanbul'da bile değil. Ağaç A.Ş.'ye hiçbir zaman uğramamış. Yani böyle sadece yorumla, çıkarım yaparak bu şekilde bir iddianame hazır edilemez.

Şunu da çok açıkça söylüyorum: Geriye dönük kamera kayıtları çıkartılıyor. Biz bunu bundan önceki Minguzzi davasında "Pazar yeri kayıtları yok," dediler; TÜBİTAK'a başvurduk, çıkarttı bütün görüntüleri. Bütün ekranlarda da herkes izledi. Bunu yapmak çok kolay, savcının elinde. Bu soruşturmayı etkin bir şekilde sürdürmek savcılığın elinde.

"Şüpheden sanık yararlanır" ilkesi bu dosyada maalesef "şüpheden savcı yararlanır" ilkesine dönüştü. Yani bu insanlar 7 aydır, 1 yıldır tutuklu. Herkes haykırıyor: "Bakın şu delili toplayın, bunu yapın." Yani suçlu olmadığını ispatlamaya çalışıyor insanlar, haklarında somut bir kanıt olmadığı halde. Buna rağmen bu işlemlerin hiçbirisi yapılmadı. Maalesef duruşmaları da sağlıklı götüremedik. Bu saate kadar geldik, bugüne kadar geldik. Dediğim gibi, benim müvekkilimin bir gün dahi tutuklu kalması hak ihlalidir. Sizler o kürsüde kul hakkı ve insan hakkı konusunda karar veriyorsunuz. Savcılığın göstermediği hassasiyeti ben Sayın Mahkeme’den bekliyorum.

Çok uzatmak istemiyorum, tamamlamak istiyorum. Dediğim gibi müvekkil hakkındaki sadece 132. eylemde; Dosyada tek bir sorumluluk, bunun ortaya... Bundan sonra da zaten ortaya çıkarılabilecek herhangi bir kanıt yoktur. Müvekkilimin beraat edeceği muhakkaktır. Tutuklama nedenleri olan CMK’da belirlenen 100. maddedeki katalog suçlardan biri de değildir. Her türlü güvenlik tedbirlerinin uygulanması mümkündür. Yani Sayın Savcılık şunu mu beklemiştir: "Evren Şiroğlu, sen benim elimde olan Ümit Polat’ın dediğini doğrulamazsan seni cezaevine atarım. Sen de bakalım gelip etkin pişmanlıktan faydalanacak mısın, faydalanmayacak mısın?" Müvekkilime, "Böyle bir olay var mı?" dedim. "Yok." dedi. "Peki böyle bir şeyden faydalanmayı düşünür müsün?" dedim. Dedi ki: "7 ay değil, 7 yıl yatarım; kimse hakkında iftirada bulunmam, kimsenin emrinde değilim." İşin olayı budur, özü budur Sayın Başkanım.

Dediğim gibi, yedi aydır tutukludur. Haksız bir tutukluluktur. Derhal Sayın Heyetin tutuklamalar konusunda bir karar vermesini ve tahliyesini talep ediyorum. Teşekkürler.

EVREN ŞİROĞLU AVUKATI İREM İLERİ SAVUNMASI

Müvekkil Evren Şirolu, Ağaç A.Ş. soruşturması kapsamında bir pazartesi günüifadeye çağrılmış; çağrıya derhal icabet etmiş ve ifade verdiği gün tutuklanmıştır. Yarım yılı aşkın süredir 'rüşvet vermek' suçlamasıyla tutuklu bulunmaktadır. Ancak dosyada müvekkilimin tutuklu kalmasını gerektiren somut tek bir delil bulunmamaktadır. Müvekkil, detayları biraz önce meslektaşım tarafından ifade edilen büyük bir iftira ile karşı karşıyadır. Nedir bu iftira? Evren Şirolu’nun az önce 'masalsı bir anlatım' olarak nitelendirdiği beyana göre; güya nerede, ne zaman ve hangi gün olduğu belli olmaksızın Kerem Celil Uzunlar ve Ümit Polat ile otururken, müvekkilim 'Ben de Ali’ye rüşvet verdim,' demiştir. Dosyada bunun dışında hiçbir şey yoktur. Nerede ve ne zaman gibi temel soruları bile cevaplayamayan, 'duyumun duyumu' niteliğindeki bir beyanla karşı karşıyayız.

Bu olayda adı geçen üç kişi olmasına rağmen —ki bir kır kahvesinde bile üç kişi otursa, diğerine 'Sen de oradaymışsın, ne dedi?' diye sorulur— savcıya defalarca yazılı beyanda bulunup talep etmemize rağmen gerekli adımlar atılmamıştır. Ben Ankara’dan bizzat gelerek, maalesef İstanbul’da savcılardan önce kalemle muhatap olmak zorunda kaldım. Kalem görevlisi hanımefendi, Kerem Celil Uzunlar’ın çağrılması için müzekkere yazıldığını söyledi. Ancak ben bunu bizzat savcıdan duymak istedim. Defalarca gidip gelmemizden sonra savcının odasına girmeyi başardım. Sayın savcı, bana yanıltıcı beyanda bulunarak müzekkerenin yazıldığını, bu beyan gelmeksizin zaten iddianamenin düzenlenemeyeceğini ifade etti. Fakat halen dosyada Kerem Celil Uzunlar’ın davet edildiğine ya da KOM vasıtasıyla böyle bir müzekkere yazıldığına dair hiçbir kayıt veya ifade yoktur.

Burada savcılığın amacının, müvekkilimi tutuklu tutarak onun da birtakım iftiralarda bulunmasını beklemek olduğu açıkça anlaşılmaktadır. Ancak müvekkilim ilk günden itibaren bunu yapmamış, yalnızca doğruları söylemiştir. Burada da tüm gerçekleri detaylıca açıklamıştır. Hatta Ümit Polat’ın avukatının aynı soruyu defalarca farklı şekillerde sormuş olmasına rağmen, müvekkilimin cevaplarında hiçbir çelişki bulunmamaktadır. Az önceki ifadelerden anlaşıldığı üzere, Ümit Polat bunu bir alışkanlık haline getirmiştir. Görevi değiştiği zaman koşa koşa defalarca şikayette bulunduğu görülmektedir. Müvekkilimin belirttiğine göre; valilik, CHP, AK Parti gibi onlarca mercie defalarca şikayette bulunmuştur. Amacı çok açıktır: Kendi suçlarını örtbas etmek ve suçtan kurtulma çabasıdır.

Tutuklama tedbirine geçmeden önce meslektaşıma bir şey söylemek istiyorum. Yargılamanın yeri stüdyolar değildir. yargılama mahkemelerde yapılır. Müvekkilimin 'lekelenme hakkının' ihlal edilmesine karşıyız. Son olarak; tutuklama tedbiri bir ceza değil, bir önlemdir. Maddi hakikate ulaşmak ve ileride verilebilecek bir cezanın infazını güvence altına almak amacını taşır. Ancak mevcut durumda..." Ve bu önlemin amacı tamamlandığında. Ortadan kalkması gerekir. Sayın Yüksek Yargı der ki taraflara rüşvet anlaşmasının zamanının ve şeklinin netleşmesi gereklidir. Burada bu dosyada müvekkilim hakkında böyle bir şey yoktur. Bu masalsı anlatımla müvekkilimin bir gün değil. bir saat dahi tutuklu kalmaması gerekmektedir. Sayın mahkemenin de meslektaşımın beyanları doğrultusunda bu durumda bin düşünüp bir karar vermesi gerekmektedir. Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

İŞ İNSANI HÜSNÜ YÜKSEL TUNAR 17 MART 2026 TARİHLİ DURUŞMA SAVUNMASI

Mahkeme Başkanı: Sizde de 122, 123 nolu evraklar var. Evet, dinliyoruz.

H.Y.T.: 96 yılında İstanbul Üniversitesi Orman Mühendisliği fakültesinden mezun oldum. Bu tarihten beri piyasada serbest olarak çalışıyorum. 10-12 yıl civarında bir yıl civarında fidanlık işletme üretimi yaptım, bitki satışı yaptım, yurt dışından getirdim. Daha sonra fidanlığı kapatıp daha büyük projeler, işte uygulama projelerine yöneldim. Piyasanın da bilinen büyük firmalarla onların ciddi projelerini yaptım. Kamu işi de yaptım arada. Mesela Büyükşehir’de ilk benim çalışmalarım daha AĞAÇ A.Ş kurulmadan 97-98 yıllarında İSTAÇ yapıyordu bu işleri. İSTAÇ'a iki üç dosyanıza iş yapmış olanlardı. AĞAÇ A.Ş. daha sonra kuruldu. Yani benim firmam ve mesleki hayatımın daha yaşlı olduğunu belirtmek için bunu söylüyorum.

Firmada ortağımın tek çalışanıyım. Bunu şunun için söylüyorum ben bireysel olarak herhangi bir kurumla çalışmaya karar verdiğimde sorumlu işlerimiz yoğunlaşıyor. 2020 pandemi döneminde, özellikle özel sektörde çok ciddi bir daralma söz konusu oldu. Ondan sonra işlerim daha yoğun yani bu yüzden. Çünkü serbest piyasada da bakım işleri yapıyorduk. AĞAÇ A.Ş’de de ağırlıklı bakım ve hizmet işleri yaptık. Evet bu dönemde de yani Ataşehir'de çalıştığımız dönemde de gene bazı özel işleri yapmaya devam ettim. Şimdi şeye gelirsek süreç içerisinde yaşadıklarımı ben 1 Haziran'da telefonla ifadeye gittim. Gittiğimde şüpheli sıfatıyla ifade verdim. Emniyet sorgusunda Kadir Gümüş isimli piyasadan tanıdığım kişinin Ali Sukas’a para gönderdim demiş. Bu ifadesi oldu bana. Ben de çok net bir şekilde dedim ki böyle bir şey olmadı. Ne zaman söyledi dedim. Dedi ki zaman belirtilmiyor. Yani 2024 yılı içinde denildi. Ben de hani onun doğru olmadığını söyledi. Ayrıca şunu belirtmişim kendi ifademde. Demiştim ki yaklaşık yirmi yıldır çalışır oradaki müdür, genel müdür ve çalışanları benden çok daha iyi tanır. Çok daha fazla görüşür. Böyle bir şeye ihtiyaç duymaz. Dolayısıyla böyle bir şey söz konusu değil dedim ve tutuklanmadım.

Yani hukuki olarak bunun karşılığındaydı. Ben bilmiyorum sizler çok daha iyi bilirsiniz. Bir insan sizin için diyor ki 2024 yılı içinde iki kez falancaya para gönderdim insanlar. Siz de diyorsunuz ki hayır böyle bir şey olmadı. avcılık ifadesinde niye böyle bir şey söyledi? Düşüncem yok diyorum yani. Şaşkınlığımı ifade ediyorum. Normal insan şaşkınlığı. Daha sonra inanın ben Silivri’ye geldikten sonra yani bugün yarın çıkabilir gibi içimde hep böyle bir hissiyat vardı yani insan hani ne kadar içerde kalabilir. Fakat üç buçuk ay sadece bu ifadeyle içerde kaldım. Üç buçuk ay sonra 59. Asliye'nin verdiği ev hapsi kararıyla tahliye oldum. Ve içimdeki duygu da şu oldu: Herhalde böyle bir karar verildi diye düşünüyorum. Fakat hemen dört gün sonra bu sefer sabah saat altıda polislerle evden tekrar ifadeye götürüldüm. Orada yüz yirmi üç şey yüz yirmi iki nolu eylemde. Bu Ali İhsan Mengir’in ifadeleriyle ilgili orada da tek bir soru soruldu bana. Daha farklı bunu anlayacaksınız niye böyle söylediğimi. Hani derdi ki bir dövizle çevrilmiş altı milyon TL bir para size verilmiş ofisinizde. Siz bunu Ertan Yıldız'a götürmüşsünüz. Ben de aynen şu cevabı verdim. Ali İhsan Mengir’i tanırım kendisiyle daire alışverişim oldu. Dinçar Kantar, Yücel Mengir'i tanımıyorum. Ertan Yıldız'ı hiç tanımıyorum demişim. Yani görmedim, ismini bilmiyorum demişim. Yine tutuklandım. Ve iddianame açıklanana kadar, hakkımdaki diğer şeyleri de iddianameyi herkesle birlikte öğrendim ben de ne var ne yok diye.

Şimdi eylemler üzerinden daha detaylı şeylerimi söyleyeceğim. Kadir Gümüş; yaklaşık beş kez, yaklaşık değil beş kez ifade vermiş. Bunların üç tanesinde bütün şeyleri reddetmiş: 'Ben böyle bir şey yapmadım, ben böyle bir şey duymadım' gibi. Son ikisi etkin pişmanlık ifadesi. Zaten benimle ilgili kısmı orada söylüyor. Kendi ifadesi üzerinden okuyacağım. 2024 ile ilgili kısmını okuyorum: '2024 yılı içerisinde tarihleri tam hatırlamamakla beraber, birisi 10 bin dolar, birisi 15 bin dolar olmak üzere benden para alındı. Fidanlığıma gelinerek alındı. Bu paraları Hüsnü Yüksel Tunar aldı'. Ben bu şahsı söylüyorum, öncesinde hiç tanımıyorum. Önemli kısmı şurası: 'Kutunun içinde ne olup olmadığını bildiğini sanmıyorum' diyor. Böyle tutuklandım ben bu ifadeyle. Yani verdiği şeyin içinde ne olup olmadığını bilmediğimi sandığını söylüyor. 'Bunları benden Ali Sukas'a götürmek üzere aldı' diyor. İfade bu kadar.

Bir sonraki etkin pişmanlık ifadesinde ise diyor ki: 'Ali Sukas, benden para talep etti. Bu talepler karşılığında bir 15 bin dolar, bir 10 bin dolar, bir 12 bin 500 dolar kapalı zarf içerisinde Hüsnü'ye verdim, Ali Sukas'a götürdü veya götürmesi için Hüsnü'ye teslim ettim'. Şimdi ilk ifadesinde 25 bin dolar verdiğini söylüyor iki parça halinde, ikinci ifadesinde 37 bin 500 dolar verdiğini söylüyor üç parça halinde. Önce 10 sonra 15 verdiğini söylüyor ilk ifadede; sonraki ifadede önce 15 verdim, sonra 10 verdim, sonra 12 bin 500 verdim diyor. Birinde iki kez görüştüm diyor, birinde üç kez görüştüm diyor. Bundan başka görüşmedim diyor ısrarla.

Ben de diyorum ki kendisiyle ilgili; ben kendisini sektörden tanırım. Bu arada görüşmediği dediği insanın, benim ofisimle fidanlığı arası 500 metre Sayın Başkan. Yani aramızda Cihadiye Kavşağı var sadece. Ben ifademde diyorum ki: 'Ben bu insanla ufak tefek ihtiyaçlarım olduğunda sürekli fidanlığına gidip alışveriş yaparım' diyorum. Bunu şunun için söylüyorum: Bir insan 'Beş yıl boyunca hiç görüşmedim sadece bunlarda görüştüm' diye bu kadar büyük bir yalanı niçin söyler? Çünkü nasıl söyleyeyim, ben normalde mesela ufak tefek işler olduğunda, bir ihtiyaç olduğunda aramızda dediğim gibi bir yol var, geçerim oradan alırım. Bazen kendisi orada otururken görürüm bile, çay içeriz beraber filan yani. Böyle bir şey. Ha şunu söyleyeyim, hani söylediği doğru şey şu: Yakın mıyız? Değil. Yani sektörden tanışırız, belli bir seviyede bir işimiz var yani.

Kısacası, çelişkilerle dolu bir ifadesi var dediğim gibi. Birinde iki kez, birinde üç kez, paranın miktarı bile belli değil. Ve ısrarla her söylediğinde diyor ki: 'Bunların banka dekontlarını ibraz edeceğim savcılığa' diyor. Burası önemli; halen böyle bir ibraz yok. Yani bu ne zaman çekilmiş, ben orada mıymışım, buna dair ben nasıl savunma yapacağım gerçekten bilmiyorum yani. Bunu halen bilmiyoruz. Fakat MASAK, 2024 yılı içerisinde bir çalışma yapıyor, iki tane para çekimi var. Bir 12 bin 500 dolar, bir 15 bin dolar. Bu bir şeyi izah ediyor bana aslında; bu 12 bin 500'ü niye ikinci ifadede eklemek zorunda kaldığını izah ediyor bana aslında. Başka bir şey anlamıyorum buradan. Bu arada bu paralar şey olarak muhasebeleşmiş; 'Ortak Abdülkerim Baba'lara ödendi' diye. Yani bu şekilde muhasebeleşmiş MASAK raporunda böyle gözüküyor. Bankadan bu şekilde çekilmiş. Bu Abdülkerim Babal o gün ne yapmış, kimle görüşmüş, bu paralar nereye gitmiş, ona dair hiçbir şey yok. Ha şu var; HTS'lerime, baz kayıtlarıma bakılsın deniyor. Bu iki paranın çekim tarihi -bu önemli-: 14.05.2024 ve 17.05.2024. Bu tarihlerde benim kendisi fidanlığımda verdiğim diyor ya, o fidanlıkta bir baz verimiz yok bizim. Bu önemli bir veri. Dolayısıyla Kadir Gümüş ile ilgili şeyimi bitiriyorum. Tarihi belli olmayan, miktarları değişen bir şeyi benimle gönderdiğini söylemiş. Ben halen savcılıktaki o günkü şaşkınlığımı korumaya devam ediyorum. Niçin böyle bir şey söyledi kendisi keşke burada olsa da gözlerinin içine bakarak sorsam: 'Kadir Bey sen niye böyle bir şey söyledin ya?' Çünkü eğer... Neyse gene ithamda bulunmak istemiyorum.

Diğer şeye geçmek istiyorum. 122 nolu eylem. Ali İhsan Mengir, damadı ve oğlu bunlar. Bunları tek kişi gibi düşünmekte bir beis yok bence. İkinci kişinin ithamı olarak düşünebiliriz yani. Şimdi Ali İhsan Mengir, bunlar bir torf alım ihalesindan bahsediyorlar. Bir kısmını okuyacağım. Genel bir bilgi vereyim önce. Bu torf alım ihalesinde bir fiyat veriyorlar. Daha sonra Ümit Polat telefonla bunları arıyor. Diyor ki: "O verdiğiniz fiyatın üstüne bir para koyun, şu kadar; o miktarı biz alacağız." diyor. Onu Dinçer Kantar’a söylüyor. Dinçer de Ali İhsan Mengir’i arıyor kayınpederini. Diyor ki: "Böyle böyle bir talep var." Bu arada niye Ali İhsan'ı arıyor? Ali İhsan Mengir Ali Sukas'ın, 30-35 yıllık dostu. Ama şimdi kendisi de söylüyor, Ali Bey de söylüyor, herkes biliyor piyasada yani. "Tamam" diyor, "Ben ararım, dönerim." Neyse, Ali Bey’i arıyor ifadesine göre. O da telefonla kendisine diyor ki: "Evet, bu konudan bilgim var. Bu para Ertan Yıldız tarafından istendi. Ödeme oraya yapılacak. Bu parayı dövize çevirip Hüsnü Yüksel Tunar'a verin; o, Ertan Yıldız’a şahsen teslim edecek." gibi bir ifadesi oluyor. O da bu durumu çocuklarıyla paylaşıyor. Çünkü niye bunu yapıyor? Kendisinin resmi bir ortaklık yok. Sadece diyalogları kuruyor burada. Firma sahibi çocukları yani.

İkinci bir mesele daha var, hemen söyleyeyim; iki kez para gönderdiğini söylüyor çünkü Ertan Yıldız'a. Bu birincisi. Dövize çevrilmiş 6 milyon TL. Bir de gene bir 40 milyonluk iş yapıyorlar. Ali Sukas, Ertan Yıldız’ın gene buradan 5 milyon TL para istediğini söylüyor. O da bunu bana 2.5 milyon nakit ve iki buçuk milyon da çek vererek benim üzerimden gene gönderdiğini söylüyor. İthamları bunlar. Şimdi özellikle ilk konuyla ilgili Ali İhsan Bey böyle söylüyor ya. Şeyi aramış, o da ‘Ertan Yıldız alacak’ demiş. Dinçer Kantar ise şöyle anlatıyor. Bakın kendi damadı: "Bu fiyat talebi bize yapıldığında ben kayınpederime söyledim." diyor. "Bir hafta sonra bana geri dönüş yaptı." Bakın, arada bir hafta zaman var. Öbüründe tek farkla bir şey anlatılıyor. Burada "Bir hafta sonra bana geri dönüş yaptı, Ali Sukas'la görüşmüş." diyor. "Evet, bu fiyat farkı İştirakler Daire Başkanlığı tarafından istenilmiş, bu şekilde fiyat vermemiz gerekiyor." dedi. "Sonra biz fiyatı verdik." diyor. Sonra ihale sonuçlandı.

Bakın burası önemli… Anlayacağız önemini daha sonra. İhale bittikten sonra beni arayarak, bu parayı peşin vermemizi söyledi. Ben de paramızın olmadığını söyleyerek, konuyu Ali İhsan Mengir’e aktardım. O da Ali Sukas’tan para talep etti. 13.06 tarihinde bankadan para geldi bize. Bu parayı, 6 milyon TL parayı çekip Ali Sukas'ın yanına gittik diyor. Şimdi bakın; Ali İhsan Mengir diyor ki para şeye gidecek, telefonla parkta bir görüşme yapıyor Ali Sukas'la, para Ertan Yıldız'a gidecek döviz olarak gidecekti diye "Çocuklarıma bildirdim" diyor. İfadesi aynen bu şekilde. Dinçer Kantar da diyor ki: "Altı milyon TL’yi çekip, Kurnaköy’de Ali Sukas'ın yanına gittik." E madem babanız size bunu bildirdi... Sonra bunları anlayacağız ne olduğunu. Bu kısmını söyleyeceğim; niçin Kurnaköy’e Ali Sukas'ın yanına gidiyorsunuz. Ve söylüyor da Ali Sukas'a işte burada arabada falan filan... Orada Ali Sukas söylüyor Dinçer Kantar’a: "Hayır, sana telefonunu vereceğim kişiye götür." diyor. Bana yönlendiriyor yani Dinçer'in anlatımına göre.

Sorun şu: İhale tarihi 25 Haziran. Bahse konu tarih 14 Haziran. Yani Dinçer’in, "Ümit Polat ihale bittikten sonra beni geri arayarak bu parayı peşin vermemizi söyledi" dediği tarih var ya; 25 Haziran. Bana isnat ettikleri suç tarihleri 14 Haziran. Bunu niçin bu kararın verildiğini söylemek için anlatıyorum. Ben bu hikâyeye yerleştirilmişim; anlatımlarım sonunda bu anlaşılacak. Yokum ben orada yani. Zaten süreçlerde hiç yokum. Yani bunların benimle ne ilgisi var? Birisi arıyor, fiyat arttırıyor; öteki gidiyor, tamam diyor. Ben neresindeyim bu işin yani? Ve dediğim gibi, isnat edilen tarihten sonra yapılan bir ihalenin parasını göndermiş olması... Daha da önemlisi, iki para için de Ertan Yıldız’a gönderilmek üzere verildiğini söylüyor. İki önemli husus: Bir, Ertan Yıldız’ı hayatımda hiç göremedim ben. Hiçbir irtibatım yok zaten, dosyada bu var. Sıfır görüşme, sıfır baz kaydı, sıfır... Hatta daha sonra okuyacağım iddianamede iddia makamı beni böyle bir üyelik meselesine oturtmuş ki sırf Ertan Yıldız... İşte şoförü aracılığıyla ya da işte Ali Sukas şoförü... Ali Sukas'ın şoförünün, orada çalışan insanların çoğunda irtibatı vardır; bende yok. Ahmet Erbek benim ofisimi biliyor mu, onu bile bilmiyorum. Para almayı veya şunu bunu geçtim, çay içmeye gelmişliği yok yani. Bu kadar net. Bu yani benimle ilgili en önemli mesele bu. Bağlantı kurulan yerle benim bağlantım yok. Hiç yok ama. Bir kere olsa diyeceğim ki "Ya bu isnadın tutar bir tarafı var." Bütün iddianamede bir paragraf falan buradan bağlanıyorum şeye. Burayla ilgili kuruluyor ama söylediğim gibi hiçbirini tanımıyorum, hiç görüşmem yok.

Ve tabii şunu söylemekte fayda var: Ben Kadir Gümüş'ün ifadesi... Tutuklandıktan yaklaşık bir ay oluyor mu; işte bir yirmi, yirmi beş gün sonra falan bu arkadaşların ifadeleri... Benim tutuklanmam basında, internette yer aldı. Yani bu insanlar için, nasıl söyleyeyim size, inandırıcı bir kimlik oluşmuş oldu. 'Yani böyle bir şeyi bağlantılı yaptınız,' noktasında inandırıcı bir algı oluşmuş oldu. Olayın diğer kısmı ki burası daha da önemli; bir çek ve para olayı var ikinci kısımda. Yani aynı o dediğim beş milyonluk kısım. Burada da ilginç olan şey şu: Ben ikinci tutukluluğa dair sorguya alındım ya Sayın Başkan, bana sadece o altı milyon TL'lik soru soruluyor ve benim sorgum sadece beş dakika sürdü. Burada beni inciten şey şu: Bu insanlar ne kadar ikna edici bulunmuşlar? Yani sorulamaz mı? 'Böyle de bir şey var,' diye. Çünkü niye bunu söylüyorum biliyor musunuz? Şimdi bu çek meselesi televizyonlarda falan da döndürüldü; 'Bak işte somut delil' falan filan diye. Her şeye, siz bu dosyaya -bu arada hakkınızı teslim etmem lazım- beklediğimden çok daha hâkimsiniz. Sorduğunuz sorulardan ben bunu görebiliyorum. Hiç içimde tutmayacağım.

Peki ama şöyle düşünün; bu çek olayı bana sorulsaydı, ben bugün vereceğim cevabı o gün verseydim ve siz benim cevabımla birlikte bunu okusaydınız algınız nasıl olurdu? Bugünkü algınız... Bakın bu çok önemli bir şey. Ve soruşturmanın tamamında bu böyle yürütüldü. Ben bundan muzdaribim, açık söyleyeyim. Hiç tanımadığım bir insanı, hiç tanımadığım şoförlerle para göndermekle falan itham edildim. Ama şu soru bana... Ya ben zaten hani ev hapsiyle yeni çağrılmışım değil mi? Orada oturuyoruz ya; sorsana bana! De ki: 'Bir de böyle bir şey söyleniyor senin hakkında.' Neden? Gayrimenkul aldığımı bile ben kendim söyledim sormadan; iki avukatım da oradaydı, şahittirler yani. Tamam, haydi Silivri meselesi de şöyle: Ben kendisinden bir gayrimenkul aldım. Evet, kendileri dost zaten. İkinci bir daire için daha peşinat vermiştim, bu iki buçuk milyon... Bu ikinci daireyi almaktan vazgeçtim. Bunun geri ödemesi bana... Kim alır? 35 yıllık esnaf olduğunu söylüyor İhsan Bey, ben de 30 yıllık esnafım, tüccarım. Bu, burada inandırıcılığı artırmak için konmuş bir şey; bence bizim ticari faaliyetimiz farklıdır. Ticari faaliyet yoktur; çünkü götürürüm, kendi hesabıma koyarım, tahsil ederim gönül rahatlığıyla.

Ve iddianamede ne deniyor biliyor musunuz? Diyor ki iddianamede: 'Hemen çeki sisteme kattı.' Peki böyle mi? Savcı lütfedip de bana bunu sorsaydı, deseydi ki: 'Ya böyle böyle bir çek varmış.' Benim, size bunları ibraz edecekler sonra; esasında durdu, kullandım bu sefer, yatırım hesabı aldım bilmem ne... Durdu yani, normal harcamanın içerisinde. Devam ettik; kendi param çünkü. Ya bu para bir yere aktarılır da dersiniz ki: 'Somut delil bulduk biz. Adam almış çeki, götürmüş de bilmem kime de göndermiş veya çekmişler.' Yani o tarihte bakılsın banka dökümlerime; zaten para çekilmemişse o para duruyordur. 'Benim bir param vardı, ben birine verdim.' Kime vermiş? Bu kadar insan sorgulandı, bir tane insan demiş mi ki: 'Şu parayı ben aldım.' Ki ben buradayım. Bahsedilen para altı milyon, beş milyon... Kim almış, nereye gitmiş yani?

Ayrıca diğer o beş milyonluk çek dönüyor; bir de 'İki buçuk milyon verdik,' deniyor. Burada yine maddi hata var. Dosya kaynağı şöyle diyor: 'Bahsettiğim tarihlerde böyle bir çekime rastlanmadı.' Ancak diyor; gruptan tarihlere yakın 200 binlik bir çekim var. Yani araştırılmış, bakılmış 'Böyle bir şey var mı?' diye. Bunun bir önemi var; söylenilen firma değil, denilen rakam değil. Bir de burada önemli olan şu: 2.200.000... Şu önemi var: Hem baba hem oğul diyor ki: 'İki buçuk milyonu biz bankanın önünde çektik, verdik.' Haydi alan rakamda hata yaptı, bankadan parayı çeken nasıl hata yapar? Nasıl yapsın? Böyle bir şey unutulur mu? Ayrıca o kadar emin söylüyor ki... "Bir de bu altı milyon meselesi için; bu da önemli çünkü. Damat Dinçer Kantar diyor ki bana ofisimde vermiş ya bu parayı; Gülcan Mengil diyor ki Dinçer... Telefon görüşmesini o gerçekleştirdi diyor. Ne güzel. Çünkü şöyle: Gene detaylı bir telefon görüşmesi daha var şeylerinde; benim Dinçer Kantar'la hiç telefon ispatım yok, sıfır. Dosyada sunuyoruz size. Yani nereden tutsanız elinizde kalıyor. Ve ben bu ifadelerle on aydır tutukluyum burada.

Ben iş insanıyım. İnsanlarla daire alıp verebilirim, ticaret yapabilirim. Bu insanlarla eşit pozisyondayım yani. Ben belediye görevlisi değilim ki 'İşte ona ne parası verdin?' gibi hani filan... Daha da önemli bir şey söyleyeyim; benim elime ne geçecek? Ben 2020’den sonra, evet, yoğun bir şekilde çalıştım yani. Kadar açıklamış gerçek mi? Kendi çapında, kendi yapabileceğim işleri yaptım ben. Bakım ve hizmet için hani bu meseleleri yaptım da daha farklı ihaleler... Aynı işlerime devam etmişim ben, aynı şekilde. Ne ödemelerim değişmiş ne sistemim değişmiş; hiçbir şey değişmemiş. Niçin böyle bir şey yapayım ben? Benim menfaatim ne bunda yani? Ben niye böyle bir taşımacılık yapayım? Yani bir şey yaparsınız, dersiniz ki şöyle olacaktı çünkü: Bir makam beklerim, daha fazla iş beklerim ki asla öyle bir insan değilim. Hayatım boyunca öyle maddi işte 'Şu olsun, bunun olsun...' 2012’de aldığım evde oturuyorum ben hala. İş karşılığı altındayım, orta halli bir aracım var, ona biniyorum. Siyasetle uzaktan yakından alakam yok. Kim kazanırsa kazansın, Allah selamet versin; beni ilgilendirmiyor. Hiçbir siyasi takdirim olmadığı için bugüne kadar, böyle bir tercihim yok. Hani siyasi menfaat de bekliyor değilim, onu anlatmaya çalışıyorum. Bilakis kendi geçmişimde anlattığım olduğu gibi Konya şehrinden... Yani dolayısıyla bu fiilleri işlemem için hiçbir nedenim yok benim.

Yani insanlar söylüyor ya hani. Kimisi alacağını çözmek için, kimisi işte yeni iş almak için filan ihale benim böyle bir durumum da yok yani. Bakım ve hizmet işi dediğimiz iş bu hani yol kenarlarında görüyorsunuz ya Sayın Başkan; çapadır, tırpandır, hani işçilik yoğun bir iş. Marjı belli. Efendime söyleyeyim riski yüksek çünkü işçi çalıştırıyorsunuz. Kimi çocuk işçi getirirler, takip etmeniz lazım, yola çıkarlar. Hani Ağaç A.Ş:’de çok tercih edilen bir iş talebi değildir. Riski yüksektir. Ben yapıyordum. Çünkü ekibim vardı. Ve bu işte uzmandım ben. Ben bu işleri yapmaya devam ettim. İlk de taşeronlukla başladım zaten. Kendim iş almadım direkt. Alamadım. Ben ilk Ali Bey genel müdürü olduğunda. Bir yıla yakın zaten gitmedim bile yanına. Sekiz ay sonra falan gittim hayırlı olsuna. Aynı fakülteden mezunuz biz. Meslektaşım yani. Biliyorsunuz böyle bir fakültecilik, meslektaşlık şeyi vardır. Yedi sekiz ay sonra gittim. Hayırlı olsuna. Ve bu piyasadaki daralmadan falan bahsedip, dedim teklifler verip iş yapmak gibi bir şeyim var. Dedi ki benim yapabileceğim bir şey yok. Ama dedi biz de dosyalar veriyoruz. Sen bakım işinde iyisin. Git dedi onlara teklif ver. Ben taşeronluk yaparak başladım orada. Başka firmalara. Zaten ifademde var bu. Savcı Bey de sordu. Dolayısıyla da bakım işlerine devam ettim ben orada. Yani hani bu şeylere girip de sonra bitki satışına geçtim. Hani daha rahat bir iş yaptım. Böyle bir şey de yok. Aynı işlerim devam ediyor benim. Aynı ödemeler. Hiçbir şeyim yok. Ve takdir edersiniz ki bu özellikle bakım işlerinde, hizmet işlerinde falan hak edişler sekiz on imza, sekiz on imza, çapılarak hak edilir. Yani bir insana iltimas geçmek için yapılacak son iş diyeyim size. Park Bahçeler ayrı inceler, saha mühendisi ayrı inceler. Hani böyle bir şey iş kaleminde yani.

Bu tutukluluk meselesiyle ilgili herkes zaten bir şeyler söyledi. Sıkıntıları, şunları, bunları. Bizim tabii alışık olduğumuz ortamlar değil bu ortamlar. Ama aynı şeyleri tekrar ederek sizleri sıkmayacağım. Gerçekten çok zor. Sanki böyle sürreal bir şey gibi oluyor insan. Uzunca bir süre gözünüzü açtığınızda, hani inanamıyorsunuz önce benim burada ne işim var filan gibi oluyor. Çünkü telefonla bir şeye çağrılıp, hani bir insan suç işler de sonra kendini hazırlar psikolojik olarak. Alabilirler beni falan bilmem ne filan. Böyle bir şey yok. İfade, aynı gün Silivri, buradaki şoku yani anlayabilirsiniz herhalde. Bir tane kızım var. Geçen yıl üniversiteyi bölüm birincisi olarak bitirdi. Tam Haziran ayında benim tutuklandığım ay. Ya bir yıl boyunca o bölüm birinciliğinin hayalini kurdu işte şeye katılırız, baba mezuniyet töreniydi diye. Ben mezuniyet törenine katılamamış oldum. Bunu geri getirebilecek bir şey var mı? Bu duyguyu nasıl tamir ederim? Hayatımda hiç bilmiyorum. Çünkü geri saramıyoruz hayatı. Benimkini tamir etsem bile, kızımınkini nasıl tamir ederim? Hiçbir fikrim yok. Yani bir ömür bu ukdeyi içinde taşıyacak. Hani bir ev hapsine çıktım dedim ya. Hemen onları gösterdi bana çünkü. Baba bak görememiştir falan.

Onun yanında babam son evre kanser hastası. Bir süre önce akciğerinde emboli oldu. Yani yaklaşık on gün falan entübe kaldı. Orada koğuşta o demir kapı tak ettiğinde böyle bir etkileniyorsunuz her seferinde zaten. Hele böyle bir şey, haber varsa sizle ilgili. Ben o anki duyguyu ifade edebilecek kelimeler filan bilmiyorum yani. Yani babanın. Ölüm haberini alabilirsiniz. Bunları aslında söyleyip söylememek de çok bu söylediklerimi, bu duygusal şeyleri hiç ama. Takdir edersiniz ki biz uzunca bir süredir, bizi gerçekten dinleyebilecek birilerinin karşısına çıkmak için bekledik yani. Dinleyebilecek. Ha devlete millete bağlı. Bir hani yüksek seviyede vergiler ödeyen bir sürü insana istihdam sağlayan hiçbir zaman hırs, şey yapmamış bir insanım hayatım böyle geçti benim. Yani şu an için söyleyeceklerim bu kadar. Sizin sorularınıza cevap vermeye çalışacağım.

HÜSNÜ YÜKSEL TUNAR HAKİM SORGUSU

Mahkeme Başkanı: "Ali Sukas ile fakülteden, aynı sınıftan arkadaş olduğunuzu söylediniz.

Hüsnü Yüksel Tunar: Şöyle, ona bir detay, detay vermen lazım başkanım. Şöyle, aynı fakülteden mezunuz. Bu meslektaşlık adına bir yakınlık doğuruyor, doğru. Ama şeyde sanırım söyledim gene, bunların hepsi... Benim bu arada şey ifadelerimin hepsi teyit edilebilir savcılıkta verdiğim. 2017-18'lerde bir oda seçimi. İlk bizim Ali Bey'le temasımız. Yani fakültede mezunuz ama görüşen insanlar değiliz yani. Orada oda seçimlerinde bir listeye destek veriyordu kendisi hatırladığım kadarıyla. Ona destek için aramıştı. İlk temasımız böyledir yani. Ama piyasadan zaten ismen biliriz, görüşürüz ayrıca. İş ilişkisi dışında bir ilişkimiz yok. Bir sürü insanla vakitleri bilmem neleri filan... Bu arada iddianamede öyle bir algı oluşturuluyor ki ‘Ali Sukas'la Hüsnü Bey arası iyi!’ Ya bunu ispatlayan ne var? Yani benim telefon görüşmelerime bakın. 5 yılda 310 küsur. Beni suçlayan insanları söyleyeyim mi size? İhsan Mengir, 900 küsur. Kadir Gümüş, 850 kez. Önemli...

Mahkeme Başkanı: Beyanda bulunan Kadir Gümüş'le ortak baz bilgisi de iddianamede verilmiş. Siz 'İş yerimiz 500 metre' diye bahsettiniz ifadede.

Hüsnü Yüksel Tunar: Benzin alırken bile baz veriyorum ben oradan.

Mahkeme Başkanı: "Kadir Gümüş'le ilişkinizin boyutu ne?"

Hüsnü Yüksel Tunar: "Kadir Gümüş'le şimdi o kendisi ifadesinde demiş ki '15 yıldır tanırım'. Ben 96'da mezun oldum sektöre başladım. Ben ilk bitkimi bile Gökçamlıca Fidancılık'tan aldım ilk bitkimi.”

Mahkeme Başkanı: Yani '15 yıldır tanırım' ama sektörden tanırım diyorsunuz…

Hüsnü Yüksel Tunar Samimiyet o 15 yıl olmuyor başkanım yani. Ben 98'den beri tanıyorum sektörel ama bu tanışıklık sektörel tanışıklık, samimiyet değil yani. Sonra diyor ki '5 yıldır hiç görüşmedik'. Bu konuyu sormanız iyi oldu. Ali Bey'le ikisi İstanbul Ticaret Odası üye adayıydı. İkisi birlikte çalıştılar. O süreçte ikisi de benden ayrı ayrı destek istediler tanıdığım iş adamları hani peyzaj sektöründe 'Oda'da bize destek versin' diye. Benim o dönemde de Kadir Bey'le görüşmelerim var. O '5 yıldır hiç görüşmedik' ben zaten onun üzerinde durmanızı istiyorum sizin. Öyle bir şey yok ama samimi değil. O söylediği doğru."

Mahkeme Başkanı: "Telefon irtibatınız var?"

Hüsnü Yüksel Tunar: "Tabii var."

Mahkeme Başkanı: "Şimdi bu ifadesinde bu 0532 445 66 44 sizin kullanımız da değil mi? Oradan görüşmelerden bahsetmiş. Peki bu neden bu şekilde beyanda bulunuyor? Her sanığa soruyorum aynı şekilde de..."

Hüsnü Yüksel Tunar: "Elbette sorun şöyle: Benim tahminim var ama gerçeğini sadece Kadir Bey bilebilir. O dediğim gibi keşke burada olup gözlerinin içine bakıp sorsaydınız. E gelecek ben burada olacağım yani soracağım, evet. Tahminim var sadece gerçeğini o bilebilir. Şimdi bana savcı da sordu bir husumetiniz var mı? Ben dedim ki yok ama husumet bu beyan tek taraflıdır. Benim yok. Kendisinin bilemem ben var mı yok mu ya da içinde ne duygular taşıyor. Siz hiç anlamazsınız ama piyasada iş yapıyorsunuz, onun çok istediği bir ihaleyi almışsınızdır bilemem. Veya sevdiği bir insanı kırmışsınızdır bilemem. Bunları sadece şey olarak söylüyorum bu arada, benim bildiğim yok çünkü bir husumetimiz bir şeyimiz. Yok.

Ama şöyle bir şey var, şimdi kendisi ifadesinde diyor ki Sayın Başkan: 'Ben diyor Ağaç A.Ş.'deki işleri takip etmem zaten çalışanlarım takip eder'. Be mübarek, yani madem çalışanlar takip ediyor, ben bunu iddia makamına böyle şeyler... 'Peki kim o çalışanım? O zaman biz onları sorgulayalım' niye dememişler? 'Bütün işlerimi o takip eder' diyor, cümle aynen bu. Bakın orada. Neden sorulmamış? Belki bu anlattığı şeyler doğru ve o insan yapıyor, ben değil. Hiç bu düşünülmemiş mi yani? Belki onu korudu. Çünkü bir şey mantığa aykırıysa orada bir duygu vardır. Arayı bulmak benim işim değil ama... Çek bedelleri dediniz hesabından para çıkmadı yani... Tabii ki tabii ki... Ben bunlara ilişkin evrakları sunacağım. Evet evet kesinlikle orası önemli çünkü, önemli. Beni en çok rahatsız eden şeylerden birisi o."

Mahkeme Başkanı: "Şunu bir açar mısınız orayı tam sezinleyemedim, bu ihale tarihiyle bu... Tarih arasındaki bağlantıdan bahsettiniz yani orayı bir tekrar anlatın bize."

Hüsnü Yüksel Tunar: "Onun için de ayrıca teşekkür ederim çünkü en önemli çıkış noktası orası. Dikkatle dinlediğinizi gösteriyor. Şimdi İhsan Mengir diyor ki -hepsi Yücel Mengir de Dinçer Kantar da- 'Biz bu parayı diyor 54 milyonluk torf ihalesi için talep edildi bizden ve biz bunun için verdik' diyor. Ve Dinçer Kansu'nun ifadesi aynen şu kelimesi kelimesine: 'İhale bittikten sonra Ümit Polat bizi aradı ve bu parayı talep etti' diyor. İhale tarihi 25 Haziran 2024. Bahsettiği tarih ise 14 Haziran. Evet. Yani bunun olması mümkün değil. Bir detay daha var orada. Ertan Yıldız görevde değilmiş ben sonradan öğreniyorum."

Mahkeme Başkanı: "Zaten hiç tanımadığınızı beyan ettiniz Ertan Bey'i."

Hüsnü Yüksel Tunar: "Yahu hiç tanımıyorum da yani hani bunu şunun için söylüyorum, ben sanki bir hikaye var... Bakın bu arada ben şunu hiç söylemedim, hem soruşturma aşamasında hem şimdi de dikkatle konuşuyorum: 'Ben bu olaylar olmuştur, olmamıştır, verilmiştir, verilmemiştir' asla böyle bir beyanım yok... Olmasa da mümkün değil, haberim yok yani. Nasıl diyeyim ki oldu, olmadı, yaşandı, yaşanmadı. Ben şunu söylüyorum; böyle bir şey varsa bile ben oraya yerleştirilmişim benim ne alakam var diyorum."

DURUŞMA SAVCISININ HÜSNÜ YÜKSEL TUNAR’A SORULARI

Savcı: Hüsnü Bey, iddianameden gördünüz. Buradaki ciro herhalde size ait. İmza da size ait. Benim sorum şu: 25.09.2025 tarihindeki ilk ifadenizde; İhsan Mengir ve Dinçer Kantar'ı tanımadığınızı net bir şekilde beyan etmişsiniz. İlk savcılık beyanınızda. Şimdi ise aranızda ticaret olduğundan bahsediyorsunuz.

Hüsnü Yüksel Tunar: İhsan Bey değil ama. Dinçer...

Savcı: Aynı şirketin ortakları bunlar.

Hüsnü Yüksel Tunar: İhsan Bey değil, ortak işte.

Savcı: Şimdi ortağı yüzde beşi Dinçer’in, yüzde doksan beşi İhsan Bey'de...

Hüsnü Yüksel Tunar: Yücel

Savcı: Efendim

Hüsnü Yüksel Tunar: Yücel, Yücel.

Savcı: Babası, kardeşi neyse artık. Bir akrabalık bağı...

Hüsnü: Soru olsun diye düzeltiyorum. Kusura bakmayın yani, İhsan Bey'i tanıyorum. Yücel’i tanımıyorum diyorum.

Savcı: Tamam. Şimdi gayrimenkul ticareti yaptığınızı iddia ettiğiniz kişileri ilk aşamada tanımadığınızı niye beyan ettiniz?

Hüsnü: Gayrimenkul ticaretini İhsan ile yaptım ben. Tanımıyorum değil, İhsan Bey’i tanıyorum diyorum; bakın orada takıldınız hala.

Savcı: çek kullandınız, ondan sonra çek çekildi ve ödendi. Doğru mu?

Hüsnü: Doğru, doğru. Evet.

Savcı: Daha sonra ticaret iptal mi oldu?

Hüsnü: Önce iptal oldu, sonra çeki geri aldım ben.

Savcı: Tamam, daha sonra durum nasıl gelişti. O çekin akıbeti, paranın hesaba yatırılması sonuç itibarıyla... Daha sonra para iadesi oldu mu?

Hüsnü: Hayır, zaten ben parayı vermiştim.

Savcı: Tamam. Verilen bu çekle ilgili bir sözleşme veya noter kaydı var mı? Sözlü mü tamamen?

Hüsnü: 'Sözlü' deyip geçmeyelim. Ben reelde bir daire almıştım. Reelde satın aldığım bir daire zaten var. Bu, ikincisi içindi.

Savcı: Yani o satışla ilgili de anlaştınız, açın da biraz yerini bulsun

Hüsnü: Konuştuk. Tam yerini söyleyeyim; Tepeüstü’nde yeni inşaatlarda, bana zaten bir daire vermişti. 'Oradan bir tane daha alır mısın?' diye sordu. Ben de o an durumumun müsait olmadığını söyledim. vazgeçebilme şartıyla kabul ettim.

Savcı: Yani parayı elden verdiniz, doğru mu? Bununla ilgili bir sözleşme, noter kaydı vesaire...

Hüsnü: Yok. Ticaretimize binaen, güvene dayalı yaptık bunu biz.

Savcı: Anladım. Tamam, sorum buydu. Teşekkürler. Sanıklardan sorusu olan var mıdır?"

ÜMİT POLAT’IN AVUKATININ HÜSNÜ YÜKSEL TUNAR’A SORULARI

Mahkeme Başkanı: Evet var mı sanıklardan sorusu? Sanık müdafilerinden sorunuz var mıdır? Evet avukat hanıma bir söz hakkı verelim.

Ümit Polat’ın avukatı: Ümit Polat müdafi avukatı Sevgi Dağdemir. AĞAÇ A.Ş. Genel Müdürü ile arkadaş olmanız sebebiyle soruyorum.

Hüsnü Yüksel Tunar: Doğru değil efendim? Arkadaş doğru değil. Kendisi benden 10 yaş büyük.

Ümit Polat’ın avukatı: Tamam. Arkadaş, dost, artık fakülteden arkadaşınız yani biraz önce kendiniz söylediğiniz için. Ümit Polat'la alakalı şirkette rüşvet alındığına ilişkin herhangi bir söyleminiz oldu mu? Bir duyumunuz var mı?

Hüsnü Yüksel Tunar: Hayır.

Ümit Polat’ın avukatı: Ali Sukas'ın başkasının ofisini kullandığını hiç duydunuz mu?

Hüsnü Yüksel Tunar: Duyma değil biliyorum ben bunu.

Ümit Polat’ın avukatı: Kimin ofisini kullanıyor?

Hüsnü Yüksel Tunar: Başkasının değil. İhsan beylerle altlı üstlü bir dönem ofis kullandıklarını biliyorum ben.

Ümit Polat’ın avukatı: Sizinle birlikte bir ofis kullanma gibi bir durumu söz konusu mu?

Hüsnü Yüksel Tunar: Asla.

Ümit Polat’ın avukatı: Tamam. Teşekkür ediyorum. Sağ olun.

Hüsnü Yüksel Tunar: Bunu hatırlatmanız iyi oldu.

Ümit Polat’ın avukatı: Bizim için de iyi oldu. Teşekkürler.

Hüsnü Yüksel Tunar: Şöyle; hani ben diyorum burada bir şey var. Buraya ben yerleştirilmişim gibi diye. Çok önemli bir şeyi var orada Sayın Başkan. Ben bunu atladım. ‘Kendisinin’ diyor, ‘Ali Sukas’la önceden ortak iş yaptığını biliyorum’ diyor insanlar. Kendisi geldiğinde lütfen hani not edilecek kadar önemli bu. Çünkü burada bir yansıtma yapıyor. Ne ortak işi yapmışım ben Ali Sukas’la. Açıklasın.

ALİ SUKAS’IN AVUKATI KAPTAN YILMAZ’IN TUNAR’A SORULARI

Avukat Yılmaz: Hüsnü Bey, şimdi bu alt üst ofis kullanma yanlış anlaşılabilecek bir şey. AĞAÇ A.Ş. Genel Müdürü olduktan sonra mı kullandı? Yoksa eski ticari hayatında ofis komşuları mıydı? Bunu bir açar mısınız?

Hüsnü Yüksel Tunar: Çok önce. Bu arada bu benimkisi sadece bilgi. Ben kendim görmüş gitmiş değilim. Gölgeye dayalı tabii duyum olarak. Özel ticari hayatı döneminde.

Avukat Yılmaz: Tamam. Teşekkür ederim.

HÜSNÜ YÜKSEL TUNAR AVUKATI ÖZER KIRCA

Sayın Başkan, öncelikle bir salt bizim dosyayla ilgili görüşüyorum. Dosya hâkimiyetiniz için sizi kutlarım. Gerçekten böyle dosyayı bilen hâkimlerin önünde savunma vermek, savunmanlara da keyif veriyor. Ben müsaade ederseniz, 57 yıllık bir meslektaşınız olarak, 70 yıl önceki bir anı-anekdotumu anlatarak bu olayla bağlantı kurmak istiyorum. Orta Anadolu'nun bir kasabasında, kasabayı ikiye bölen ana caddede bir baba evinde yaşıyoruz. Her sabah belli bir müfrezenin ortasında, ikili olarak zincirlere vurulmuş tutuklular —ki o zamanlar tutuklulara mahkûmlar denildi külliyen, mahkûmlar— o günkü adliyedeki duruşmaları için ve işleri için bir anlamda merasim ritmiyle 'rap rap' önümüzden geçer giderlerdi. Ama hepsi birbirine zincirlerle vurulmuş idi. Ben bunları yaşadım. Bu bende ciddi anlamda bir çocukluk travması yarattı. Ve bu travma, ta yetmiş yıl olsa da şimdi huzurunuzda avukat olarak getirdi.

Şimdi üç gün önce başlayan bu duruşmalarda zincirlere vurulmuş tutsakları görmesem de öncelikle biz savunmanlara başlayan bir... Savunmalarla başlayan bir baskı uygulamasına bizzat tanık olduk. Şimdi ve sonunda salona girdiğinde salonda da çok farklı bir tabloyla karşılaştım. Meslektaşınız olarak, Yassıada mahkemelerini radyolardan dinledim ama ondan sonra Türkiye'de gelmiş geçmiş tüm ihtilallere ve olağanüstü hâllere bizzat müdafi olarak katılmış bir meslektaşınızım. Yani 12 Mart'ı, 12 Eylül'dü, aradaki sıkıyönetim mahkemeleriydi, önceki sıkıyönetim mahkemeleriydi... Daha sonra devlet güvenlik mahkemelerine evrildi, daha sonra özel yetkili mahkemelere evrildi. Bunları yaşamış bir insan olarak geldiğimde gördüğüm manzara, o olağanüstü hâllerde yaşananların çok ötesinde ve üstünde bir tabloydu. Doğru söylüyor. Bu gerçekten içimi acıttı. Hele ki bu manzaranın daha objektif haberler alabilirim bildiğim yabancı diller dolayısıyla; yabancı ajanslarda bu mahkemelerle ilgili anlatımlarda yürüyüşün, yani duruşmaların ilerleyişinin antidemokratik olduğu, hukuk devleti ilkelerine yanaşmadığı; kocaman kocaman yabancı ve dünyada ismi olan, ağırlığı olan yorumcular tarafından söylendiği zaman içim bir kez daha acıdı ve hemen kapattım ekranı.

Şimdi Başkanım, bu anekdottan sonra sizden istirhamım; hâlâ Türkiye'nin, Avrupa'nın en büyük barosu bizde, mahkemesi bizde. Dünyanın en büyük mahkemesi Kartal'da. Çıktığımız zaman meydanlarda ‘174 tane daha cezaevi inşaatını süratle tamamlıyoruz,' diye nutuklar atılıyor. Ama yani bir cezaevi şartlarında değil de böylesine büyüklerle uğraşan, işi gücü büyük olan bir devletimizin; yani İstanbul gibi bir metropolde, bırakın da cezaevi şartlarında olmayan... Çünkü ne olursa olsun bu şartlar buradaki tutsakların, hatta avukat olarak bizlerin ya da soyutlayıp benim ruh sağlığımı bozuyor. Yani dolayısıyla bu mahkemenin dışarıdan bir daha demokratik bir, bakınız, görüntü vererek dışarıya karşı yapılması çok daha uygun olurdu.

Bu görüşümü arz ettikten sonra müvekkil özelinde görüşmelerime başlayacağım müsaadenizle. Şimdi efendim, aramızda üç avukat savunuyoruz. İş bölümü yaptık. Tekrara kaçıp zamanlarınızı da almamak adına ben belli bölümü arz edeceğim, daha sonra Elif Hanım belli bölümü arz edecek, daha sonra üstadımız belli bölüme değinecek. Ama ben belli teknik konulara değinmek istiyorum. Öncelikle şu hususun altını kalın kalın çizmek isterim: Bu algıyı heyetinizde de kısmen gördüm, o nedenle bir bilgi aktarımında bulunmak istiyorum. Olur, insan hâli; bu kadar hacimli, olur olmaz her şeyin dolmuşu doldurulduğu bir iddianame ve soruşturma dosyasında gözden kaçan bazı şeyler olabilir. Müvekkilim sanık, 1 Haziran'da telefon üzerine gidip 'İfadem alındı, tutuklandım,' şeklindeydi." bir medeni araçtır, telefon. Çağrı üzerine arayan da bir devlet yetkilisidir. Gitmek gerek. Kaçmadan göçmeden gidip ifadesini vermiş ama ‘gel sen de bu tarafa’ diyerek cezaevi koşullarına alınmış. İkincisinde ve bu arada 252. maddenin 5. bendi uyarınca tutuklanmış, yani rüşvete aracılık etmek.

Sonra Mengirler… Ali İhsan Mengir ve damadının gene usulün 148. maddesinin 5. bendine aykırı biçimde verdiği ifade. O da şudur, açalım: Etkin pişmanlıktan yararlanma hakkıymış gibi, tutukluların bazıları soruşturma aşamasında savcılığa sürekli dilekçe veriyorlar ve de dinlenmelerini, yeterli gelmediği zaman bir daha dilekçe veriyorlar, bir daha dinlenmelerini, yeterli gelmediği zaman bir dilekçe daha veriyorlar, bir daha dinlenmelerini... Oysa sözünü ettiğim 148. maddenin 5. bendi 'Yeniden ifade alma' ana başlığını taşır. Yeniden ifade alma ana başlığında, ihtiyaç duyulduğunda bu yetki münhasıran Cumhuriyet Savcısı'na verilmiştir. E Cumhuriyet Savcısı tamam etkin pişmanlık da yani, 10 kere bir insanı 3 kere 5 kere çağırdığı zaman ne oluyor kardeşim diye bir hesap sormak, sual sormak gerekir. Arkada bir sanığın avukatı olan meslektaşımız, kadın meslektaşımız -elbette ki savunma özgürdür, her şeyi yapabilir ve de biz de saygıyla karşılarız, aksini de savunacaktır, ilerisini de savunacaktır- ama bizden hiç söz etmemişti ilk ifadesinde ve bu külliyen tüm sanıkları ve hatta tüm sanıkların tamamını suçlayan ifadesinde. Ama 'Bizden hiçbir şekilde ne ismen ne cismen söz etmemişti'. Şimdi sualleriyle 'İki sual alıyor, acaba nedir?' diye kulak kabarttım. Yeri geldiğinde ona da değineceğim.

Şimdi yani ondan sonra Mengirlerin ifadesinden sonra tekrar çağrılıyor, tutuklanıyor. Tutuklama nedeni gene 252. maddenin 5. bendine muhalefet, gene rüşvete aracılık. Başka tutuklamamız yok. Başka bizim hakkımızda herhangi bir suçlama da yok. Bir başka suçtan dolayı da bir isnat söz konusu değil. Sürekli olarak meslektaşlarımla birlikte periyodik yani tutukluluğun incelenmesi süreçlerinde dilekçeler veriyoruz. Artık bu dilekçelerde de ne diyeceğimizi şaşırdık, tekrara düştük. Ve inandım ki 'Özer Gürce niye gelmiyorsun evladım?' İşte okunmuyor dilekçeler. Okunsa gerçekten orada hikaye anlatmadık, gerçekten orada hukuktan bahsettik, gerçekten orada yasadan bahsettik, gerçekten orada Yargıtay’ımızın ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin müstakar, yerleşik kararlarından bahsettik. Yani şeytan diyordu ki ya başka bir şey yap, maç anlat bakalım ne gelecek cevap diye de düşünmediğim olmadı...

Efendim sonrasında bir telefon değil bu kez sabahın köründe, klasik alışageldiğimiz biçimde eve gelmeler, 'Hadi kalk gidelim arkadaş' demeler ve savcının karşısına geçip 'Yahu örgütlü mörgütlü' derken hadi git tekrar geldiğin yere. Evde oturuyoruz ne güzel, hem de dışarı adım atsam nefesimi duyacaklar gene ihlal ettin diyecekler içeri alacaklar, öyle sembolik bir kompozisyon var. Yok, örgüt üyeliğinden bu sefer. Beni örgüt üyeliğinden apar topar tutukladılar gene buraya. Ben buraya geldim ama daha sonra benim sık sık üzerinde durduğumuz duruşmalar boyunca ve genel savunmamızda duracağımız biçimde 252'ye 5 yani rüşvete aracılık etmek suçuyla ilgili tahliye kararım ortada duruyor, meşruiyetini hukukiliğini devam ettiriyor. Hatta bir süre sonra dosyada görürsünüz artık kovuşturma aşamasına geçildikten sonra akıllarına geliyor; Özür dilerim, siz kaldırdınız. Siz kaldırdınız, adli kontrol hakkımızdaki adli kontrol kararları kaldırılıyor.

O halde ben şimdi tek bir suçtan tutukluyum. Nedir o? 220. maddenin 2. bendindeki örgüte üye olmak. Şimdi örgüt nedir, kimdir, kimler üyedir, kimler değildir, orada kısaca değineceğim ama neticede şimdi bir yanlış anlaşılma olmasın, biz rüşvete aracılık etmek suçlarından yani Kadir Gümüş ve Bengirlerle ilgili 122 ve 122 numaralı iddianamedeki eylemlerle ilgili bir anlatımlarda bir tutukluğumuz yok. Hiçbir gerekçe gösterilmeden, hiçbir somut veriye tutuklarlar, sokaktan geçen ilgisiz bir adamı da getirip tutuklayabilirler o nedenle.

Şimdi müvekkilim son derece aydın, uygar bir insan. İyi bir aile babası ve başarılı da bir iş insanı. Sorularınıza cevap verdi kendisi de arı duru, son derece anlaşılır biçimde isnada ilişkin cevaplarını sundu. Şimdi Bengirlerle ilgili evet bir anlatım var. Anlatım bahsettiğim gibi iki kere önce savcının karşısına çıkıyorlar, bizim ismimizin 'İ'si geçmiyor. Hiçbir şekilde. Daha sonra başlıyor 'Kim dedi? Kimle kendisine vaatlerde bulundu?' da birdenbire biz çıktık ortaya, onu da anlamak mümkün değil ama beyanlarının bir hayatın olağan akışına uygun olmadığı gibi maddi delillerle örtüşmesi mümkün değil, somut ve olgusal gerçeklerle de desteklenmesi mümkün değil. Bu itibarla yani soyut planda eskilerin 'atfı cürüm' olarak nitelediği, yenilerin 'suç atımı' denildiği bir beyanla biz tutukluyuz.

Beyan delili, delillerin kategorisinde en alt düzeyde yer alan ve en son itibar ve istişhat edilmesi gereken bir delil nevi. Başka bir delille Savcı Bey ya 'Bu adam böyle demiş' tamam diyebilir, biraz önce sözünü ettiğim değerli meslektaşımın beyanlarında olduğu gibi, istediğini diyebilir yeter ki kişilik haklarına herhangi bir şekilde saldırı olmasın. Onu saygıyla karşılarım ama ben savcıysam böyle bir beyan geldiği zaman bu beyanın doğruluğunu araştırmakla yükümlüyüm. Şimdi bu davada yaparlar mı yapmazlar mı bilmem ama Yargıtay bir uygulamaya geçti Sayın Başkan. Nedir o uygulama? Artık savcılar da iddialarını somut gerekçelerle beslemek mecburiyetindedirler. Bunu yapmayan görev suçu işlemiştir diyor Yargıtay bir kararında. 'Ben yaptım oldu' devri artık kapandı. Hele hele artık kapanması da lazım, madem hukuk devleti diyeceğiz, kapanması lazım. Öbürü; Kadir Gümüş. Diyor ki 'Ben Ertan Yıldız'a verilmesi için', evet müvekkilim hiçbir şekilde hayatında herhangi bir tanışıklığı olmamış, neticeden 'bir zarf verdim' diyor. Ee bu zarfın içerisinde ne olduğunu Hüsnü bilmiyordu. E böyle rüşvet mi olur?

Bir, iki buçuk milyonluk gayrimenkul alım satımı, avansı mahiyetinde sonradan vazgeçilen bir çek var. Bu çeki daha sonra vazgeçtim demiş almış ve bu çeki kendi hesabına koymuş. Gidip de Ertan Bey'e ya da Ahmet'e Mehmet'e ya da belediyenin şu yetkilisine vermemiş. Ve bu çekin karşılığı bu tanığın hesabında kalmış. E Savcı. Ya bir araştır! Şimdi o nedenle Sayın duruşma savcısı da çekip fotokopisini almış gösteriyor. Göstermeden önce Sayın Savcım siz de araştırsanız bu çekin nerede olduğunu kimin tarafından kullanıldığını, hiçbir şekilde aylarca gitmemiş, rüşvet gitmez mi ya? Yol alır gider. İkinci bir husus var. Siz hüküm verirken, iddianamenin mevzu neyse ona bağlı kalacaksınız. Daha sonra birtakım olaylar eklemlenmiş, şu olmuş, bu olmuş falan filan. Bunları artık göz önüne almak durumunda değilsiniz, alamazsınız. Yasak var. Türkiye iki yüz yirmi beşinci maddenin usulünün birinci bendi emredici mahiyette bir hüküm ifade ediyor. Ona baktığınız zaman. Finansal zorluklar nedeniyle kimi zaman belediyenin yüklenicilerine karşı taahhütte bulunup ödemesi gereken ihale bedellerini ödemekte gecikmesi. Şey bu. Ha bu rüşvete aracılık olur mu? Verilen para rüşvet olur mu? Olmaz mı? Onu ayrıca değerlendireceğiz, esasla beraber. O ayrı. Bize göre rüşvet bunun neresinde? Şeytan bunun neresinde?

Şimdi kabul, iyi de o dönemde müvekkilin istihkak yapıp, tahakkuku yapılan ve alamadığı paralar var. Şimdi halk dilinde bir söyleyiş var. Diyor ki müsaade ederseniz kendisi muhtaç bir dede nerede kaldı gayriye himmet ede. Yani kendisi yardım bekler bir haldedir, bir başka kişiye yardımda bulunması bu nedenle mümkün değildir. Ben de ilave edeyim. Kelin ilacı olsa kendi başına sürer. Önce kendi parasını alırdı başkasının parasını aracılık yapacağına. Bu adam daha kendi parasını alamamış. İçeride duruyor. Bunlar soyut beyanlar değil bu Sayın Başkanım. O hani başlangıçta sözünü ettiğim ara dilekçelerimiz var ya hepsi belgeli olarak dilekçemiz ekinde yer aldı, somut. Işte o nedenle ben okunmadan, klasik suçun mahiyeti, delil durumu falan filan diyerek alışık olduğumuz, bildik cümleleri peş peşe sıralayıp ardına sıralayıp ret kararlarıyla karşılaştık. Dolayısıyla bu yönüyle de yani rüşvete aracılık etmemiz falan söz konusu değil.

Şimdi deliller olarak da iddianamede hakkımızda deliller olarak sıralanıyor. Gizli tanık.

Kümülatif olarak bütün tanıklar için geçmiş ama gizli tanık ve hiçbir o gürgen gibi bir ağaç ismi var. Gürgen'in Mürgen’in neyse işte ifadelerinde bir tek şekilde hiçbir yerde Hüsnü'nün H’si yer almıyor. Bu bir. İkincisi; bir rüşvet olayı nasıl anlaşılır? Yani bir iletişim kaydı yok. Fiziki takip yok. Başka bir şey daha var. Siz avukatlıktan geldiniz. O da bizi mutlu etti açıkçası. Daha anlarsınız. Bu tür davalar sonuçta bilirkişiye havale edilirken MASAK raporunda da bizden bahsetmiyor. Gariptir. Yani zaten MASAK'ın bu dosyada delil olarak değerlendirilmesi raporu mümkün değil. MASAK'ın kuruluş kanunu açın bakın. Kara parayla ilgili finansal hareketliliği denetleyen kurum olarak görev yetkisi belirlenir. Şimdi affedersiniz ortadan hangi para kara para? Neticede legal gerçek bir iş ve hizmet verilmiş ve neticesinde bir tahakkuk eden ücret var. Hangi para kara ve bu paranın transferinden bir kısmının transferinden kamusal hangi zarar doğmuş? Bir iki, üç, dört… Kendisi de sözlü ifade etti. Ya beş kuruş almamış bir aracı adam. Böyledir yani bir şeye aracılık edersen hilali amere çalışmam. Bir menfaatler olmam lazım. Yani bana para mı verilmiş. Apartman mı alınmış? Araba mı alınmış? Bu da yok. Dolayısıyla tamamen soyut planda kalmış somut delillerle ve olgusal gerçekliklerle altını çiziyorum, beslenmemiş, havada bir iddianame ama işte ne kadar uzun sayfalar yaparsam, kalabalık sayfa yazarsam o kadar ciddiye alınır düşüncesi mi hakim olmuştur nedir?

Türkiye Cumhuriyeti adalet tarihinin en büyük bugün Yassıada mahkemelerinin iddianamesi bu değil ya. Bir devri kapattı bir devre açtı. Davayı küçümsediğinden değil. Ama bakın şunu ifade etmek istiyorum: Bu davada Cumhuriyet Halk Partisi ve 16 milyon insanımızın teveccühünü alan Sayın İmamoğlu’nu çekin alın, Anadolu'nun kasabalarında görülen, adliyelerinde görülen bir alelade rüşvet davasıyla karşı karşıya kalırsınız.

Ama mahkemenizin bu ayrımı bu nedenle çok iyi yapması lazım. Bu davanın özünde yatan nedenler çok açık seçik ortada. Işte bugün. Yok kimse. Hani bana göre ne oldu ne gitti ben yetişemedim ayrı düğün. Ama ne olursa olsun mahkemenizde münhasıran başkanın yanizatalinizin, sayın üye yargıçların değil, mahkemenin inzibatını tayin ve tanzim görevi var.

Yani burada da çıkın dışarı deyip külliyen herkesi çıkarmak değil. Kim mehabetini eski dilde mahkemenin vahametini bozmuş ise ben bozduysam kardeşim çık dışarı git. Eyvallah derdim. Kabul ederim ama öyle olmayınca aleniyet ilkesi bu aleniyet ilkesi dedim ya. Çok samimi söylüyorum. Bu dava kimin söylediği o iki olay yani partim ve kişi temelinde, samimiyetle söyleyeyim. Artık neredeyse şimdi biraz alevi düştü dün akşam itibariyle. Çünkü hemen İran savaşı giriyor, bilmem ne giriyor. Yani gündem her gün her saat değişiyor. Ama yine de alt sıralara geldi. Oralarda gene bu dava sayın Başkan ve birinde de zatıalinizin ismi de var. Yani uluslararası yayın yapan kuruluşlar bunlar. Sıradan kuruluş değil.

Bu davada ben inanıyorum ki rüşvet olmaz. Rüşvet suçu oluşmaz. Bir şey ifade edeyim. Yakın geçmişte, Antalya ilimizin ilçelerinde benzer mahiyette davalar görüldü. Bendeniz orada da gene her zaman olduğu gibi hazırdım. O davalarda da aynen örgüt suçlaması vardı. O davalarda da rüşvet suçlaması vardı. O davalarda da ihaleye fesat karıştırmak ve edimin ifasına fesat karıştırmak suçlamaları var. Yani birebir örtüşen suçlamalar; ha, Türkiye Cumhuriyeti'nin yargıçları vardı sizler gibi, o da örtüşüyor. Ve sanıklar da aynı Cumhuriyet Halk Partisi'nin ilçe belediye başkanları ve belediye bürokratları, görevlileri, bir de tabii ki işin sosu olacak müteahhitler. Ne oldu biliyor musunuz? O dava sonuçta beraatle sonuçlandı. Ben tazminat davası açtım. Tutuklu kaldılar çünkü onlar da bayağı bir. Henüz daha bir karar verilmedi ama hüküm verilecek. Verilecek kararı bir hayır kurumuna bağışlayacağız. Çünkü günlüğü 20 lira diyor, geçti yani o şey. Bitirdim Sayın Başkanım. Bitiriyorum değerli Başkanım.

Sonra İzmir'de oldu aynı olay. İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı'nın başına geldi. Aynı suçlama, benzer suçlamalar. Ne oldu o? Gene yargılandık. Dikkatinizi çekelim; bu iki örnek de Cumhuriyet Halk Partisi, yani Türkiye'nin kurucu partisinin, Cumhuriyetin kurucu partisinin temel alan davalardı. O da beraat etti. Herkes güle oynaya hayatını yaşamaya başladı. Kimi birtakım rahatsızlıklar içeride kalmaktan edindi, kimi yaşamını bir başka platforma çevirdi. Oralarda çiftle çubukla uğraşmaya başladı, dolaşıyor. Özetle yöneltilen isnadın somut, kesin ve bağımsız maddi delillerle desteklenmediği; suçlamaların etkin pişmanlıktan yararlanma amacı taşıyan ve kendi içinde çelişkiler barındıran beyanlara dayandığı; HTS, baz ve irtibat kayıtlarının iddia edilen aracılık ve örgütsel bağ kurgusunu doğrulamadığı, aksine teknik verilerin müvekkilin isnat edilen yapı içerisinde konumlandırılmasını çürüttüğü; gizli tanık beyanlarında müvekkilin adının dahi geçmediği; banka, MASAK ve fiziki takip kayıtlarında müvekkile isnat edilen fiilleri doğrulayan tek bir maddi olgunun bulunmadığı; manevi unsur yönünden kastın bulunmadığı; isnadın tarih, yer, miktar ve fiil unsurları bakımından belirli bir şekilde ortaya konulamadığı açıkça anlaşılmaktadır.

Bu nedenle örgüt üyeliği suçundan, altını çiziyorum, diğer şeyde suçsuz, tutuklu değiliz; tetkik ediniz dosyayı. Eğer tutuklu derseniz, yani bunu akademik anlamda tartışmaya açarım. Çünkü tutuklu diyebilmeniz için o ilk tutuklama kararını kaldıran yeni bir kararın o dosyanın içerisinde olması lazım. Yok. O olmadığı gibi, siz, mahkemeniz sanık hakkındaki adli kontrol hükümlerini de artık "nasıl olsa tutukladık" diyerek kaldırmışsınız. "Tutuklandı" diyerek kaldırmışsınız. Dolayısıyla örgüt üyeliği suçundan da sürekli, çeşitli yoğunluk ve hiyerarşik bağ unsurlarının oluştuğunu gösteren hiçbir somut delil o dosyada yok. Bu suçtan tahliyesine öncelikle karar verilmesini istiyorum. Nihai çözümlemede de elbette ki savunmamızı yapacağız. İnanıyoruz ki hiçbir şekilde ayağa takılmadan müvekkilim sanık hakkında beraat kararı verilecektir. Örgüt üyeliğinde unsur da bir öge de hiyerarşik bağ diye getirilip bu şey yapılmasın. Evet, ortada bir örgüt var. Ama bu örgüt Cumhuriyet Halk Partisi örgütü; bu örgüt İstanbul Büyükşehir Belediyesi örgütü. Dolayısıyla İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin Sayın Başkanı ve sayın çalışan bürokratları kendi içerisinde hiyerarşik bir yapılanmaya sahipler. Yani kapıcısından, odacısından başlayıp ta başkana kadar giden kademeli yapılanma var. Şimdi buradan kalkıp da 220'deki suç örgütü çıkar mı? Çıkarana aşk olsun. Teşekkür ederim efendim.

HÜSNÜ YÜKSEL TUNAR’IN İKİNCİ AVUKATI VE YEĞENİ ELİF HİLAL ÇOPUR

Savcı Bey, siz söylemiştiniz; 'Hani Ali İhsan Mengil'i tanımadığınızı söylüyorsunuz,' diye. O galiba bir yanlış anlaşılma oldu, onu düzeltelim; bir anlamı olsun. İkinci tutukluluk ifadesinde zaten biz vardık yanında. Sorulan tek soruya da cevabı şu: 'Bana sormuş olduğunuz Ali İhsan Mengil isimli şahsı daha önce kendisinden daire satın aldığım için tanırım.' Araları geçiyorum; 'Yücel Mengil'i, Dinçer Kantar'ı tanımam. Ertan Yıldız isimli şahsı tanımam. Hayatımda hiç görmedim.' Hani orada öyle bir karışıklık ve yanlış anlaşılma kalsın istemediğim için düzeltiyorum.

Tutuklulukla ilgili aslında burada önemli olan şey şu: Müvekkil, ilk olarak Kadir Gümüş'ün beyanlarıyla tutuklanıyor; ama sonrasında bu tahliye hususunu biliyorsunuz zaten yani. 1 Aralık'ta ve 1 Haziran'da tutuklanıyor. Sonrasında biz tutukluluğa itirazlar yapıyoruz. Kadir Gümüş'ün beyanlarıyla tutuklanıyor; tutukluluk itirazımız sonrasında tahliye olup dört gün sonra tekrar tutuklanıyor. Ama burada önemli olan husus şu: İkinci tutuklama gerekçesi yapılan Ali İhsan Mengil, Yücel Mengil ve Dinçer Kantar'ın beyanları zaten 24 Haziran'da dosyada varken, Eylül ayında biz tekrar tutuklanıyoruz. Bu beyanlar gerekçe gösterilerek tutukluluk itiraz dosyaları bir bütün olarak gidiyor zaten. Yani dolayısıyla bu 59. Asliye Ceza Mahkemesi kararını verirken; 'Beyan ile sadece tutuklanamaz; kişinin ailevi durumu, geçmişte hiçbir dosyasının olmaması, bunların olmama ihtimalinin de şüpheli lehine değişiklik olma ihtimalinin de değerlendirilmesi gerektiği, beyanların doğruluğunun araştırılmakta olduğu,' deyip aslında tahliyeye karar verirken orada dosyada Dinçer Kantar, Yücel, Ali İhsan; bunların beyanı da vardı. Ya sonrasında biz tahliye olduğumuz için bir koz olarak bu beyanlar kullanılmış oldu. Bunu biz tutukluluğumuzun yedinci ayında dosyaya falan baktığımızda öğreniyoruz zaten. Orada o hususu belirtmek istiyorum.

Bir de burada yaşadığımız süreç olarak da bu tutukluluk sürecinde tutukluluğa itiraz sonucu bir karar veriliyor: 'Tutukluluğun kaldırılması ve ev hapsi kararı.' Ama bu karar bize gerekçeli karar tebliğ olmadan... Ne gerekçeli karar; biz tahliye olduk, ben dışarı çıktım, tahliye oldum. Arıyor telefonla kızını; inanmıyoruz, dolandırıcı zannediyor. Avukatlara da haber yok zaten. Taksiyle gidiliyor, alınıyor vesaire. Biz daha kararı görmeden savcı kesin karara itiraz ediyor. Neden? İtiraz tabii ki kabul olmuyor; yani teknik olarak mümkün olmadığı için bu sefer dört gün sonra tekrar çağırılıyoruz, tekrar tutuklanıyor. Ben zannettim ki ya bir yanlışlık oldu, gerçekten bizim ifademize başvurulacak. Biz o tutuklama, ikinci tutuklama sürecinde meslektaşımla birlikteydik. Yani akşam ben İzmir'den kalkıp geldim; savunmayı işte savcı tekrar ifadeye çağırdı dediği için uçağa bindim, geldim. Akşama kadar bekledik. Orada gördüğümüz muamele de çok kötü. Yani biz bunları yaşadık. Siz, ben şimdi sizin yerinizde olsam derim ki: 'Ya bunları anlatıyorsunuz, meslektaşlar da anlattı. İşte açıkta bekledik, işte vatandaşlığı yaşadık mı?' Ben olsam derim. Bunları ben yapmadım zaten, bunlarla benim ne ilgim var? Ama buradaki insanlar bunları yaşayarak buraya geliyorlar. O sizin tutukluluğun devamı kararları da aslında toplu olarak verildiğinde biz... Ya, ben her tutukluluk devam kararında ümitleniyordum yani. Diyordum ki: 'Bu sefer incelenir, yani sırayla bakılıyordur, şimdi bakılır.' Hiçbirine bakılmamış oldu. O yüzden bunları söylüyorum ki yaşadıklarımız yani bilinsin istiyorum ve biz ilk defa kendimizi ifade ediyoruz on aydır.

Bu ikinci tutukluluk sürecinde savcılığın kapısında, odada ifade vermek için bekliyoruz. Ayakta bekliyoruz. Kalemden diyorum ki: 'Beş saat oldu, savcıyı bekliyoruz.' 'İçeride başka biri var,' dediler. Beş saat oldu, akşam altıya geliyor; sandalye alamıyoruz. Biz orada hani böyle şey gibi muamele görüyoruz; yani biz vatandaşlıktan falan çıkarıldık herhalde. 'Sandalye alabilir miyiz?' 'Oturmanız yasak.' 'Bir su alabilir miyiz, bir şey yiyip içebilir miyiz?' 'Yasak.' Ben korktum, başka bir şey var herhalde. Sonra biz içeriye giriyoruz. İçeri girdiğimde zaten bizim asıl dosyanın savcısına ifade veremiyoruz; o da aslı bitmemiş, bambaşka bir savcıya ifade veriyoruz. Yani biz daha dosyanın savcısıyla görüşme hakkımız da yok. Yani şöyle bir kağıt vardı elinde, ben orada olduğum için biliyorum; orada da fosforla çizilmiş bir cümle: 'Altı milyon paranın dövize çevrildiğine dair.' Tek soru, tek cevap: 'Çıkabilirsiniz.' E tamam, müvekkilimizin tutuklanmasına dair başka bir şey; işte ev meselesi, çek meselesi keşke sorulmuş olsaydı.

Yani biz ilk defa anlatıyoruz. Ben sormanıza mutlu oldum zaten. Geçen, daha dün görüşe gittiğimizde —bir gün önce gittim görüşe— dedim ki: 'İnşallah sorarlar.' Yani hiç kimse sormadı, orada hiçbir şey sorulmuyor. Altı milyon parayla ilgili ifademizi veriyoruz ki; bu kadarsa tamam artık, hani herhalde onların bir olayı var. 'Ali İhsan abi' deniyor, yani sektörde de büyük. Biz şoka girdik. Ofise dönüyorum, diyorum ki: 'Ne oldu, Hüsnü abi nerede falan?' Bana soruyorlar. Diyorum ki: 'E Ali İhsan Mengil, Dinçer Kantar, böyle bir beyan var.' Ben o arabaya nasıl bindiğimi düşünün; kızı arabada bekliyor, eşi —işte eski eşi diyeyim ama biz bir aileyiz yani— ve bütün herkes haber bekliyor. Ben aşağıdan bindiriyorum, tekrar Silivri'ye gidiyor. Zaten Sulh Ceza'da da biz bir ifade veriyoruz ki; yani şöyle yani, siz şimdi bakın... Bakıyorsunuz mesela, kafayı kaldırıp bakmıyor. Ben anlatıyorum; böyle ifadeler... Ve en son 'Söylediğiniz sözlerle çıkabilirsiniz,' deniyor. İki dakika sonra böyle bir gerekçe... Yani o gerekçenin zaten o an yazılmadığını hepimiz biliyoruz. Ama ben de diyorum ki: 'Niye böyle bir muamele görüyoruz?' Siyasi bir dosya olabilir ama —ya siyasi bir dosya olmasını anlamıyorum da bu benim şahsi görüşüm, bunun sizin için hiçbir önemi yok— ama biz bu dosyada neredeyiz? Ben onu anlayamıyorum. Ben şimdi fiziken; yani mantık kuralları, hayatın olağan akışı işte... Gerçekleşemeyeceğini anlatacağım zaten. Kadir Gümüş'ün beyanıyla başlayacağım ilk olarak. 122 değil, 123 ile başlayacağım bunu da aynı şekilde.

Kadir Gümüş 22 Mayıs'ta ifade veriyor. Sulh ceza ifadesini de söyleyeceğim, avukatının ifadesinden bir cümle okuyorum. Diyor ki: 'Benim bahsi geçen konu ile herhangi bir bilgim yoktur. Konudan burada haberdar oldum. Benim yardım etmem konusunda baskı ve söylem olmadı. Olanı da duymadım.' Tekrar 22.05'te savcıya gidiyor bu sefer. Savcıda da diyor ki: 'Normal ödeme planı dışında hiçbir şekilde ödeme almadım, şahit olmadım, duymadım.'

Bu sefer sulh cezaya çıkıyor. Sulh cezada diyor ki: 'Kimseye rüşvet vermedim, kimseye bir şey vermedim. Beni bugün cezaevine gönderirseniz ben orada ölürüm. Benden kimse zorla para alamaz.' Psikoloji bu yani anlatabiliyor muyum? Cezaevine gidersem ölürüm diyen bir insan bu kadar net reddediyor. Hani 'görmedim duymadım, benim şahit olduğum bir şey yok' demiyor, kesinlikle benden para alınamaz. Bunları söylüyor, bir hafta sonra da diyor ki: 'Evet para vermiştim.' Ne zaman? 2024 yılının bir tarihinde. Savcı demiyor ki: 'Hangi tarihinde?' Ya bu çok şey, az önce de söylediler; hangi tarih? Biz şu hakkımızı kullanamıyoruz mesela: 'Ben o tarihte orada değildim' deme hakkım yok çünkü hangi tarih olduğu belli değil. 'Ben o tarihte işte onunla görüştüm ama şu alışverişi yaptım' yok, çünkü tarih yok.

Avukatı da bu arada sulh cezada da avukatı ifade veriyor diyor ki: 'Müvekkilim 15 yıldır patronluk yapıyor, niye birine gitsin para versin? Bu işlerle zaten ilgilenmiyor, bilmesi de mümkün değil' diye avukatı da böyle söylüyor. 'Niye birine rüşvet verelim?' vesaire.

Şimdi bu kadar güçlü bir inkardan sonra bir hafta sonra diyor ki; 29 Mayıs... 22 Mayıs'tan 29 Mayıs'a geldik. Diyor ki: 'Ticarette sıkıntı yaşıyordum, alacaklarımı alabilmek için telefonumda Hüsnü Simge Fidancılık kayıtlı şu numarayı arattı.' Ee? '2024 yılı içerisinde tarihleri tam hatırlamamakla beraber...' -hala hatırlamıyor bu arada- savcılık aramaya, bir arayışa girdik ve 'Bu parayı acaba ne zaman çekmiş olabilir?' diye bulduk. Bir tanesini hiç bulamamış savcılık ya da işte bu raporu hazırlayanlar. İkisini bulmuşuz. Hatırlamamakla... 'Biri 10 bin dolar, biri 15 bin dolar para verdim' diyor. Sonra da diyor ki: 'Biri 10 bin dolar, biri 15 bin dolar, biri 12 bin 500 dolar para verdim.' Rakamı iki iken üçe çıkarıyor. Bir de bunları söylerken de yine aralara şunları serpiştiriyor, diyor ki: 'Ben zaten sadece bu paraları verdiğim tarihte görüştüm iki sefer.' E sonra üçe çıkıyor. Sonra diyor ki: '5 yıl içerisinde...' -Hüsnü'yü 15 yıldır tanıyor, siz sordunuz o da güzeldi ve yerindeydi- '15 yıldır tanıyorum ama 5 yıldır hiç' diyor, 'sadece bu paraları verirken görüştüm, o da geldi benim fidanlığımda aldı.'

Bu paraların çekim tarihine bakmış, MASAK raporunda var. Birini 14'ünde çekmiş, 12 bin 500'ü 14'ünde çekmiş; 15 bin'i 17'sinde çekmiş. Ama diyor ki: '15 bin'i ilk verdim, 12 bin 500'ü sonra verdim.' Şimdi ben onun yalanlarını çürütmekle, masum olduğumu ispatlamaya çalışıyorum. Yani bu delilleri bulduğumda hep meslektaşlar diyor ki: 'A sevinirsin bak ne güzel bunları söyle anlat.' Hiç sevinmiyorum, ben çok öfkeleniyorum. Çünkü bu deliller zaten ben buluyorum da savcılık makamı bunu görmüyor mu? Yani bunu oraya yazan da bunu görüyor. Ama mesela adamın yalan beyanına ben bir açıklama yapmak zorunda kalıyorum. Onu anlayamıyorum, anlatamıyorum da zaten. Bir de şöyle bir durum var, ben bunu yine hayatta olur mu diye getireceğim. Sözde bütün ticari hayatında Kadir Gümüş bir kere rüşvet verdiğini söylüyor; hani işte bu 'dayıma' verdiğini sözde. Rüşvet müvekkilime verdiğini söylüyor. O rüşvet de ifade tarihinden kaç ay önce? İfadenin alınma tarihi Mayıs 2025. Sözde paraların çekildiği, bir yıl önceki bir tarih. Ya bir kere ömrü hayatında rüşvet veriyorsun; parayı hatırlamıyorsun, rakamı hatırlamıyorsun, tarihi hatırlamıyorsun, kime verdiğini nasıl hatırlıyorsun? Nasıl bir beyan ki bu? Bunun başı yok sonu yok yani.

Burada rakamları şeyleri geçiyorum.

Bir de 37 bin 500 dolar neyin rüşvet parası onu da anlayamıyorum. Yani 30 bin olur 40 bin olur, 37 bin 500 nasıl bir rüşvet parası? Ama o neden oluyor? 10 bin-15 bin demişti aslında ama 10 bin yok kayıtlarda, MASAK raporunda 10 bin hiç çekilmemiş. 15 bin bulunuyor. 'E iki sefer görüştüm' dedi ya, 12 bin 500'ü ekliyor o da 37 bin 500 falan oluyor. Tamam şüphe olsun ama şüpheyle 4 ay tutuklu kalıyor, o zaman işte açıklanamaz oluyor, o zaman biz bu öfkeyi duyuyor oluyoruz. Şüphede kal, bununla ilgili herhangi bir şey yani savunma yapmaktan da hicap duyuyorum yani bununla muhatap olmak da çok kötü. Bütün ifade bu, Kadir'le ilgili başka söz... Ha bir de, yani işte zaten... Bir de Kadir Gümüş diyor ki: 'Ben bu rüşveti diyor alacaklarımı alabilmek için verdim, işte ödemelerimi alamıyordum.' Bir sayfa Kadir Gümüş Ağaç A.Ş.'nin Kadir Gümüş'e yaptığı ödemelerin listesi var elimde, bakacağım. Her ay bizden daha düzenli ödeme alıyor. Her ay 1 milyon, 800 bin, 750 bin ödeme alıyor. Rüşvet verdiği Mayıs'ta veriyor ya sözde rüşveti; Haziran'da bir ödeme almış 300 bin lira. Rüşvet verdiğin ay en düşük ödemeyi rüşvet verdiğin ay almış. Allah ayağına dolandıracak ya, onu oradan buluyorum. Yani bütün bir yılın ödemesi koyuluyor, en düşük ödemede spesifik bir düşüş var rüşvet verdiği ayda.

Bir De diyor ki: 'Ben alacağımı alamıyorum, zor durumdayım.' Sektörün en büyük firması zaten herkes söylüyor, adam 6 saat ifade vermiş diyor ki: 'Biz diyor sektörde bir şey danışırdık ederdik.' İlk alışverişini de ondan yapmış. 'Ben' diyor 'zor durumdaydım.' Bunu da taksitle filan veriyor. Alacağı ne kadar, kendi ağzıyla söylüyor ki: '25 milyon alacağım var.' E bizim 2024 yılında 40 milyon alamadığımız alacak var, ben kendime hayrım yokken sana nasıl aracılık edebilirim? Mantıken bir mantığı var mı bunun? Ben örgüt üyesiyim, ben işte yakın oluyorum, rüşvet aracılık ediyorum ama kendi alacağımı alamıyorum. Bir de işte dediği bu; 'Ben paraları, rüşvet paralarını Hüsnü'ye teslim ettim.' Nerede verdin? 'Geldi fidanlığıma orada verdim.' Biliyor ki bizim ticari bir reel alışverişimiz var. 17 Mayıs 2024'te de, 14 Mayıs 2024'te de bu paraların çekildiği... 10 bin yok demiştim zaten. Onlarda da Mayıs ayı içerisinde hiçbir baz kayıtları yok. Biz tam tersi; müvekkil diyor ki ilk ifadesinde bile 'Niye böyle söylediğini anlamıyorum, ben ondan fidan alışverişi yapıyorum, sık sık fidanlığına da uğrarım' diyor. Ben şimdi size verdiğim dosyanın ekine koydum. Biz oradan fidan alışverişi yapıyoruz. Başka tarihlerde de görüşüyoruz ama bu yalan neden önemli biliyor musunuz? Yani bir insan bir şey gizliyorsa ya da bir kurgusal bir şey yaratıyorsa yalan söyler. Basit bir konuda bile yalan söylüyor. 'Yani ben görüş...' Bir de zaten şu da var yani; tanımadığın bir adama sen nasıl güvenip yani görüşmüyorsun, bilmiyorsun, yakınlığın yok, ona bir para veriyorsun... Bu da zaten ne kadar mantığa uygun? Bir de görüşüyorsan neden 'görüşmedim' deme gereği duyuyorsun? Bunu gizleyecek bir şey yok ki. Bizi ilk çağırdıklarında söyledik zaten 'Hayır biz fidan alışverişi yapıyoruz' vesaire diye. Koydum oraya listeler halinde, gerçek bir ticari alışverişimiz var, hepsinin de belgeleri var. Bütün HTS ve baz kayıtları bizi doğruluyor. Şimdi onu kısaca sadece okuyacağım.

Çünkü bize isnat edilen şey cümlelerin sonunda şey yazmış savcılık -o zaten bir başka savcı- yazmış: 'HTS ve baz kayıtlarıyla Ali Sukas'la görüşmesi var, işte Ümit'le görüşmesi var, işte Kadir'le görüşmesi var.' Ama şimdi HTS kayıtlarına baktığımızda bütün deliller bizim beyanlarımızı doğruluyor. Mesela 2019-2025 Ali Sukas Ağaç A.Ş. Genel Müdürü; Kadir Gümüş 868 kere irtibat kurmuş, Hüsnü Yüksel 318 kere. Yani sen ayda 12 kere görüştüğün birine, ayda 4 kere -hesaba vurursak- görüşen birini aracı kılıyorsun. Bu ne kadar mantığa, mantığa uygun? Biz hizmet işi yapıyoruz; otoyolların kenarlarında çapa tırpan insanlar çalışıyor. Bu kişinin görüşme sıklığı mı daha fazla olur yoksa mal fidan satışı yapan kişinin mi? Ama mesela savcılık bunu sanki bizim aleyhimizeymiş gibi yapıyor. Aleyhimize değil ki bunlar lehe deliller bunlar. Bizim bir yakınlığımızın olmadığını gösteriyor. Bir de burada 407 sanık var bu dosyada, 105'i tutuklu."

Mengil ailesi ve Kadir Gümüş dışında, müvekkilin adını geçiren hiç kimse yok. Şimdi mesela Ümit Polat, Ağaç A.Ş. Satın Alma Müdürü; Kadir Gümüş ile 676 kere irtibat kaydı var, Hüsnü Yüksel ile 129 kere. Murat —gene özel kalem müdürü— Kadir Gümüş ile 344 irtibat kaydı var, Hüsnü Yüksel ile 263 kere. Kerem Celil Uzunlar, Ağaç A.Ş. Fidanlık Müdürü; Kadir Gümüş'ün 127 irtibat kaydı var, Hüsnü Yüksel ile 4 kere. Yani Fatih Yağcı, Kadir Gümüş'ün 66 irtibat kaydı var; Hüsnü Yüksel sıfır. Sabit Tuncel, Ağaç A.Ş. Satın Alma Müdürü... Yanlış anlama; sen Hüsnü Yüksel irtibat kaydı... E peki Kadir diyordu ya; 'Beş yılda ben hiç, telefonda da sadece bu iki kez için görüştüm,' diyordu. Hüsnü Yüksel ile Kadir Gümüş; 2020-2025 arası 17 irtibat kaydı var. Biz zaten onu söyledik; bu beyanlar bizim söylediklerimizi doğruluyor zaten. Adam telefonla görüştüğünde 'Görüşmedim,' diyor; 'Fidan alışverişinde parayı orada da vermedim,' diyor ama 'Rüşvet parasını ona teslim ediyorum,' diyor. Ama o tarihlerde tam tersi, görüşmesi yok. Yani başka Kadir'le ilgili söyleyebileceğim... Yani bir de şu var mesela; Ali Sukas ile yakınlığa dair de soru sordunuz. O da yine bu iddianameyi okuyunca bu soru gelir zaten, o yüzden okunduğuna teşekkür etmiştim.

Ali Sukas diyor ki —altı saat belki ifade vermiş, okuyoruz tabii ki dosyadan bize de bağladıkları için— diyor ki: 'Kadir Gümüş benim komşum zaten, ben haftanın iki üç günü akşamları uğrarım. Niye böyle bir şey söyledi anlamadım,' diyor. 'Kadir ne kadar yakınsa Hüsnü ile de o kadar yakınım,' diyor. Hatta 'O kadar bile değil yani, Kadir sektörün en büyüğü,' bunu söylüyor. İşte çekincesi olmayan insan böyle ifade veriyor; ama çekincesi olan 'Hiç telefonla görüşmedim,' diyor ama görüşme kaydı çıkıyor. Yani bu böyle; oda üyelikleri var, bir de hemşehrilik meselesi var ya... İşte dosyada bir kişi var, şimdi burada hep 'kavgacı mavgacı' adı geçti, onu da söyleyeceğim. Ha evet, o hemşehrilik yakınlıkları var, oda üyeliğinde ortak iş... Bunu bir suç isnadı için söylemiyorum, bağlayacağım. Komşuluk yakınlıkları var, sektörün en büyük firması ama aracılık edeceği zaman dönüp Hüsnü'ye mi veriyor gerçekten? Niye şahit kılsın ki? Akşamları görüştüğü birine zaten... Adamın görüşmekten hiçbir beisi olmadığını kendi söylüyor.

Yani böyle bir iddia var ama bir de sektöre sanki işte Hüsnü Yüksel, Ali Bey'le yakındı ve işte o yüzden de bu sektöre öyle girdi gibi bir iddia var. Bu göreve 2019'da geldi, daha öncesinde de belediye işi yapıyor. Daha öncesinde kendisinin hiçbir alacak verecek dosyası yok, hayatında mahkemeye çıkmamış. Burada dönen hesaplar var kendi aralarında. Kadir Gümüş'ün husumeti soruluyor ama bu çok özel bir soru ya; bu bir de faili aklayan bir soru. Öyle bir şey ki bu yani ilk iftirayı atan kazanıyor. Öyle bir soruşturma... Sizin için söylemiyorum, soruşturma süreci için. 'İlk iftirayı atarsan niye resim durduk yere oluyor?' Ama adam düşünüyor; 2024 yılında olaylar var, reel bir ticaret var, yakınlığı var ve birini söylüyor. Sonrasında gelenler için farklı birini söylemek mi daha kolay, yoksa aynı söylenen şeyi söylemek mi? Ki burada da iki kişiden bahsediyoruz ama iddianameyi okuduğunuzda farklı bir algı yapılıyor.

Kadir Gümüş'le ilgili bir de işte bu bütün iddianame Ertan Yıldız'a götürüldüğüyle ilgili ama Ertan Yıldız'ın beyanında da dayım yok zaten. Hüsnü Yüksel'in, müvekkilin rüşvet parası aldığını söyleyen bir Allah'ın kulu da yok. Yani paraya bakıyorsak para da yok. Diyor ki; 'Hiç böyle bir para girişi de yok.' Yani bunu nasıl şey yapacağız? Ertan Yıldız'la sıfır irtibat, sıfır baz; şoför Ahmet sıfır irtibat, sıfır baz; Bayram Yıldırım sıfır irtibat, sıfır baz... Kapasite AVM'de döndü deniyor, hadi onu şoförlerle döndü deniyor; ömründe gitmemiş. Yani bilmiyorum nereye bağlanıyor bu konu? Şimdi mesela Ümit Polat, Ağaç A.Ş. satın alma müdürü. Kadir Gümüş ile altı yüz yetmiş altı kere irtibat kaydı var. Hüsnü Yüksel’in yüz yirmi; dokuz kere Murat... Yine Özel Kalem Müdürü Kadir Gümüş ile üç yüz kırk dört irtibat kaydı var. Hüsnü Yüksel ile iki yüz altmış üç kere. Kerem Ceylan Uzunlar, Ağaç A.Ş. fidanlık müdürü; Kadir Gümüş ile yüz yirmi yedi irtibat kaydı var. Hüsnü Yüksel ile dört kere. Yani Fatih Yağcı’nın Kadir Gümüş ile altmış altı irtibat kaydı var; Hüsnü Yüksel ile ise sıfır. Sabit Tuncel, ağaç-arsa satın alma müdürü. Yanlış anlama olmasın, Hüsnü Yüksel ile irtibat kaydı...

Peki, Kadir diyordu ya; "Beş yılda telefonla sadece iki kez görüştüm." Hüsnü Yüksel, Kadir için "2020-2025 yılları arasında on yedi irtibat kaydı var" demiş. Biz zaten bunu söyledik. Bu beyanlar bizim söylediklerimizi doğruluyor. Adam, telefonla görüştüğü halde "görüşmedim" diyor. "Fidan alışverişini orada yapmadım" diyor ama "rüşvet parasını ona teslim ediyorum" diyor. Fakat o tarihlerde tam tersine bir görüşme kaydı yok. Başka Kadir ile ilgili söyleyebileceğim; Ali Sukas ile olan yakınlığına dair bir soru sordunuz. İddianameyi okuyunca bu soru zaten akla geliyor, o yüzden okunduğuna teşekkür etmiştim. Ali Sukas, belki altı saat ifade vermiş; dosyadan okuyoruz. Bizi de bağladıkları için... Diyor ki: "Kadir Gümüş benim komşum zaten, haftanın iki üç günü akşamları uğrarım. Niye böyle bir şey söyledi anlamadım. Kadir ile ne kadar yakınsam Hüsnü ile de o kadar yakınım." Hatta "O kadar bile değil" diyor. Kadir, sektörün en büyüğü; bunu söylüyor. İşte çekincesi olmayan insan böyle ifade veriyor. Ama çekincesi olan, görüşme kaydı çıktığı halde "hiç telefonla görüşmedim" diyor.

Ayrıca oda üyelikleri ve dosyada adı geçen bir hemşirelik meselesi var. Burada hep "kavgacı" diye adı geçti, onu da söyleyeceğim. Evet, o hemşirelik yakınlıkları ve oda üyeliğinde ortak iş var. Bunu bir suç isnadı için söylemiyorum, konuyu bağlayacağım: Komşuluk yakınlıkları var. Sektörün en büyük firması, aracı kılacağı zaman dönüp gerçekten Hüsniye mi veriyor? Niye onu şahit kılsın ki? Akşamları görüştüğü birine zaten... Hem de besi (hayvancılık) olmadığını kendisi söylüyor. Yani böyle bir iddia var ama bir de sektöre sanki Hüsnü Tuna ve Ali Bey ile yakınlığı sayesinde girmiş gibi bir iddia var. Bu göreve 2019’da geldi. Daha öncesinde belediye işi yapıyordu. Daha önce kendisinin hiçbir alacak-verecek dosyası yok, hayatında mahkemeye çıkmamış. Burada kendi aralarında dönen bazı hesaplar var. Kadir Gümüş’ün husumeti soruluyor ama bu çok özel bir soru; adeta faili aklayan bir soru. Öyle bir şey ki bu, ilk iftirayı atan kazanıyor. Soruşturma süreci için söylüyorum; ilk iftirayı atarsan neden durduk yere resim olsun?

2024 yılında yaşanan olaylar ve reel bir ticaret var. Bir yakınlığı var ve bir isim zikrediyor. Sonrasında gelenler için farklı birini söylemek mi daha kolay, yoksa zikredilen ismi tekrar etmek mi? Burada iki kişiden bahsediyoruz ancak iddianame okunduğunda farklı bir algı yaratılıyor. Son olarak; Kadir Gümüş ile ilgili bu iddianamenin Ertan Yıldız’a götürüldüğü söyleniyor ama Ertan Yıldız’ın beyanında böyle bir durum yok. Zaten Hüsnü Tınar’ın müvekkili. Rüşvet parası aldığını söyleyen bir Allah’ın kulu da yok. Paraya bakıyorsak, para da yok; "Böyle bir para girişi yok" deniliyor. Bunu nasıl izah edeceğiz? Ertan Yıldız ile sıfır irtibat, sıfır baskı. Şoför Ahmet; sıfır irtibat. Bayram Yıldırım; sıfır irtibat. "Capacity AVM’de döndü, şoförlerle döndü" deniyor ama adam ömründe oraya gitmemiş. Bu konunun nereye bağlandığını bilmiyorum, bence hiçbir yere bağlanmıyor; burada sadece dedikodu konuşuyoruz. Çünkü biz tutukluluğun yedinci ayında bu bilgileri öğreniyoruz. Evraklara erişemediğimiz için sorguya giderken yanımda Yeni Şafak gazetesinin kupürünü götürüyorum. Oradan okuyorum; "Kadir böyle ifade vermiş, böyle bir şey mi var?" diye ama öğrenemiyorum. Kadir Gümüş ile ilgili söyleyebileceklerim bu kadar.

Her şeyin çok açık ve anlaşılır olduğunu düşünüyorum. Hızlı anlattığımda da anlaşıldığını düşünüyorum. Meslektaşlarım da tabii ki anlaşılır olmak için yavaş konuşuyor ama anlaşıldığımı düşünüyorum ve şeye devam ediyorum. Ali İhsan'larla ilgili. Ali İhsan Mengir ve Kadir Gümüş bu dosyada dediler "150 tane işte bizim tedarikçimiz var." Hatta azaldı işte "200 küsür" dediler, azaldı 80'e 90'a düştü. Bu kadar kişi var. Ağaç AŞ kurumunun içinde yüzlerce çalışan var. Belediye, örgüt mörgüt kimsenin isminin "H"si geçmiyor ama bu iki kişide geçiyor ve bu iki kişinin de ortak bir yanı daha var. Bu kişiler birlikte tutuklanıyorlar. 22.05'te Sulh Ceza'ya da birlikte gidiyorlar. Bu işte "Ölürüm de ben hapse girmem" falan... Bunların hepsi bir grup yani. Biri başka bir yerde alındı, biri başka bir yerde alındı da öyle de değil. Bir tek bu iki kişi ya bunların da lafından dolayı biz 10 aydır kapalı cezaevinde yatıyoruz. Bu Ali İhsan Mengirlerin de ilk ifadesini kısaca söyleyeceğim. Diyor ki: "Ali Sukas isimli şahsı hemşehrim olması sebebiyle 94'ten beri tanırım. Kendisiyle bir dönem siyaset yaptık. O dönemden bu yana muhabbetimiz devam etmektedir." Yücel Mengir diyor ki: "Ali Sukas'ı babamın 35 yıllık arkadaşı olduğu için tanıyorum. Şirkete danıştığım, başka çalışan yok." Dinçer Kantar diyor ki: "Ali İhsan Mengir ve Ağaç A.Ş. Genel Müdürümüz Ali Sukas'la uzun yıllara dayanan bir dostluğu bulunmaktaydı." Hatta iddianamenin 3 bin 058. sayfasında diyor ki: "Yücel Mengir, Ali Sukas'la samimiyetine binaen görüşmeleri babam yapardı."

Şimdi buna da biz aracı oluyoruz. Bu kişilerin de bütün söyledikleri beyanlar kendi içinde de çok çelişkili ve fiziken mümkün olamayacak. Anlatıyorum. İrtibat kayıtlarını burada önce söyleyeyim yakınlık derecesini anlamanız için. 2019-2025: Ağaç AŞ Genel Müdürü Ali Sukas ve Ali İhsan Mengir'in 1.084 irtibat kaydı var. Dinçer Kantar'ın 25 irtibat kaydı var. Yücel Mengir'in 7, Hüsnü Yüksel Tunar'nın 318 irtibat kaydı var. Bu da yine ayda 16 kez telefonla görüşmeye vuruyor. HTS kayıtlarını doğru kabul ediliyorsak ve bir anlam ifade ediyorsa yine bizi doğruluyor yakınlık derecesi olarak. Ali Sukas, Ağaç AŞ Genel Müdürü; Ali İhsan Mengir 79 kere daha 2024-2025'te görüşmüş. Fatih Temur mesela, ihale şefi; Ali İhsan Mengir 18 kere görüşmüş. Yücel Mengir 132 irtibat kaydı var, Hüsnü Yüksel'in 30 irtibat kaydı var, Dinçer'in 124. Yakınlık derecesiyse bu kayıtlar bunu gösteriyor. Fatih Yağcı, satın alma şefi; 0 irtibat kaydı var. Bunlara 8-10 tane irtibat kaydı var. Bunları rapor olarak koydum oraya. Kerem Celil Uzunlar, Ağaç AŞ Fidanlık Müdürü; Dinçer Kantar 124 irtibat kaydı. Hani bunları da ben "Başka kimseyi de tanımıyoruz" dedikleri kişiler. Yücel Mengir 3, Hüsnü Yüksel 4. Sabit Tuncel; Dinçer Kantar'ın 116 irtibat kaydı var, Yücel Mengir'in 35, Hüsnü Yüksel.

Yani burada Ali Sukas'ın 35 yıllık arkadaşı olan kişi dururken, tanımadıkları üçüncü bir kişiyi rüşvete ve aracı şahit kılamayacaklarını anlatmak için söylüyorum bunu. Olayın da olup olmadığıyla ilgili bilgimiz de olamaz zaten ama yakınlık derecesi bunu gösteriyor. Yani bizim aracı kılınamayacağımızı. Bu 6 milyonluk para konusuna gireceğim önce. Orada müvekkilim de söylemişti. İhalenin tarihi 25 Haziran 2024. Ama bunlar diyor ki: "Biz ihaleyi kazandık. Sonra içinden bize bir para ödememiz gerektiğini söylediler. O para için de biz 'Adamın ödemelerimizin bir kısmını yapın, içinden verelim' dediler. Ödendi. Ben de on milyon paranın içinden 6 milyon çekip Hüsnü'ye verdim. Oradan da işte Ali Sukas'a götürüldü." diyor. 25 Haziran 2024'te yapılan ihalenin nasıl parasını 14 Haziran'da siz "Bunu rüşvet pazarlığı yaptık, kazandık, aldık da içinden parasını verdik" diyorsunuz? Zaten bu kökten kurgusal bir ifade. Ama bu üçü de tekrar ediyor bunu. Çünkü üçü de üzerine çalıştığı için burada bir mantık hatası var ama bunu anlattığı için tekrar detaylarına girmiyorum.

Bir de bu altı milyonluk para için; müvekkilin de söylediği gibi Ali İhsan diyor ki: 'Ben ihaleyi kazandıktan sonra Ali Sukas'ı aradım. İşte bu para nereye gidecek söyledim, Ertan'a kadar...' Söyledi telefonda. Ondan sonra, 'Ben de çocuklarıma söyledim; dedim ki dövize çevirip Hüsnü'ye teslim edeceksin,' dedim. Bunu anlattım diyor. Çocuklar nasıl anlatıyor? 'Biz bu parayı çektik,' diyor; ' Kurnaköy'e gittik,' diyor. 'Ali Sukas'la görüştük o gün. Üç dakika görüştük. Oradan Ali Bey dedi ki: "Hüsnü'ye verin, dövize çevirin, Hüsnü'ye teslim edin,"' diyor. Mesela bu ikisi bambaşka bir şey. Biri kurgusal bir şey anlatıyor ki; başta eğer Ali İhsan Mengil size anlattıysa 'Bu parayı verin,' diye, siz niye binip de Kurnaköy'e gidiyorsunuz? Eğer öyleyse niye Ali İhsan başka kurgusal bir şey anlatıyor? Yani araya hep bir aracı kılma motivasyonuyla yapıyor bunu aslında. Bu altı milyon paraya dair daha da önemli bir şey var; orayı karıştırmamak için buradan okuyacağım.

Şimdi 62 sayfalık bir rapor var. Orada da dakika ve saat saat kimin nerede olduğu yazıyor. Diyor ki; 12.23'te Ziraat Bankası Ümraniye Çarşı şubesinden parayı çekiyorlar. 13.10'da Kurnaköy'de oluyorlar. 13.53-13.54'te Ali Sukas ile görüşme yapıyorlar. 14.22'ye kadar Kurnaköy'de kalıyorlar. 'Sonra Ümraniye'ye gittik,' diyorlar. Sonrasında 14.22'den sonra —bunu anlatacağım— 'Altı milyon parayı saydırıp dövize çevirip teslim aldık; ardından 15.05'te Bulgurlu'da Hüsnü'ye teslim ettik,' diyorlar. Bu Kurnaköy'e gitme meselesine kadar kilometre ve dakika olarak geçiyorum; ama sonrasında film kopuyor. Kurnaköy'den Ümraniye Mega Döviz arası 30 kilometre civarı. Trafik yoğunluğuyla 45 dakika yapıyor, 45-50 dakika. Altı milyon TL paradan bahsediyoruz, küsuratı da var; 6.650.000 liraydı. Tamamı 200 liralık banknot olsa 33.250 banknot yapıyor. Hiçbir kişi bile sıra beklememeli yani kapıdan girip bunu dövize çevirip, parayı alıp, bir çanta parayı alıp çıkmaları desek; sayma, kur hesabı, dövize çevirmek 20-25 dakika sürsün. Oradan da Mega Döviz'den —Ümraniye Mega Döviz'den— Bulgurlu arası 10 kilometre. O da 10 dakika diyelim, trafikle 30 dakika olsun. Bütün bu trafiği, bu Kurnaköy'den dönüp parayı saydırıp Bulgurlu'ya teslim etmeyi '43 dakikada oldu,' diyorlar. Paralar da sayılıyor, ediliyor, veriliyor... Bütün bu trafik bir buçuk saat yapıyor öğlen saatlerinde; 43 dakikada bu zaten gerçekleşemez bir şey.

Ayrıca daha da önemli: Dinçer diyor ki: 'Biz önce Kurnaköy'e gittik, sonra dövize çevirdik, ondan sonra teslim ettik.' Dövize çevirdiklerine dair de bir evrak sunuyor. O evrak klasörde var, ekte. O da şöyle bir evrak; şu an hepimizin düzenleyebileceği, böyle bir A4 kağıdına yazmışlar: 'Satım Teklifi. Altı milyon lira şu kadar yapar.' Altına yine... Allah büyük; altına yazmış: '14.06.2024, saat 14.20.' Sen 14.22'ye kadar Kurnaköy'desin; nasıl 14.20'de Ümraniye Mega Döviz'de para alışverişi yapıyorsun? Bir de zaten bu para alışverişinin kanıtı da değil ki. Bu fiş değil, dekont değil; imza yok, kaşe yok. Bundan ben yirmi tane yapayım şimdi mesela size. Ama ben bir tane evrak buldum geçen, kendim çevirmişim; bu sorunun cevabını arıyordum. 'Ya böyle mi olur döviz? Nasıl çevrilir? Ne verilir ki karşılığında?' Geçen çevirmişim vergi dairesi için; yukarıda faturası fişi var, onu da koydum örnek olarak. Belge var işte bu faturalarda olduğu gibi; dakika, saat, işlem numarası... Bu dekont mesela. Bu çevrildiğine dair sunulan şey hiçbir şey ifade etmiyor. Bir de bunu sunmaları yine çok güzel; dakika olarak sen 14.22'de Kurnaköy'deysen, 14.20 geçe Ümraniye Mega Döviz'de olamazsın. Bu da yani hikaye. Bir noktada ayaklarına dolanıyor zaten. Onu da geçiyorum...

15:05’te Bulgurlu'da baz kayıtları var Dinçer ve Yücel'in gerçekten. Ama kaç dakika? Bir dakika. Yani 15:05’te Hüsnü, Dinçer ve Yücel bir dakika yan yana geldiğinde, 186 bin dolar parayı müvekkile nasıl teslim edecek? Yani arabanın camından falan atmış olması lazım. Öyle bir para bu. Ve bir dakika içinde olduğunu söylüyorlar. Ayrıca 2019-2025 yılları arasında Dinçer ve Yücel'le Hüsnü Yüksel'in hiçbir telefon kaydı yok. Yani geliyorum, geldim, aşağıya indim, işte abi geldik parayı getirdik hiç mi yok yani. Ali İhsan da böyle anlatıyor. Dinçer de böyle anlatıyor. Yücel de böyle anlatıyor. O da gerçek olamaz. O beyanı müvvekil de söylemişti. Bu görüşmeyi Dinçer geçekleştirdi, işte ben görüşmedim vesaire. Ama müvvekil ne diyor? Müvekkil diyor ki, ‘Ben Yücel'i tanımam, Dinçer'i tanımam.’ Bunu bütün beyanların doğruluğunu HTS kayıtları ortaya koyuyor zaten. İkinci söyledikleri şey de ‘5 milyon lira para istediler bizden.’ İşte ‘Ali Sukas istedi’ diyor. Biz şu anda Ali İhsan Mengil'in beyanlarını konuşuyoruz. Dinçer ya da Yücel, babalarından duyduğu şeyleri söylüyorlar. Yani biz şu an aslında ya İhsan Mengil'in anlattıkları bir şeyler var.

Mesela paraların tesliminde de şimdi beş milyon TL'den bahsediyor. Bağış istediler beş milyon diyor. Onu da diyor biz bir tanesini çek verdik 2 milyon 500’ü de nakit verdik diyor. Çeki zaten açıklamıştım. Çek'le ilgili müvekkil de bahsetti. Geçmişte Ali İhsan Mengil’in 2023 yılında Beykoz'da bir ofis alışverişleri olmuştu. 2024 yılı içerisinde de tekrar paranın verilmesi müvekkil tekrar bir daire satın almak alınması için görüşüyor. Verdiği parayı çek de geri ödüyor ve biz nakit olarak veriyoruz. Orada da sordunuz. O da güzel soru. Diyor ki nasıl verdiniz? Nakit mi verdiniz? Var ya iddialarında benden daire satın almıştı. Sekiz milyon elden vermişti. Onu nasıl verdiyse bunu da öyle verdi işte ve orada da bir de yine aynı şekilde. Ben bunu söylemek istiyorum. Diyor ki o daireyi de ben verecektim Hüsnü’ye. Ali Sukas beni aradı indirim yaptım da bir milyon da düştüm. Bak bunlar inandırıcılık katmak için söylüyor. Ama ya Ali İhsan. Zaten yakınlık nasıl olur? Ben sizden bir şey rica edip, ‘şunu yapar mısınız’ dersem, siz benim hatırıma mı yaparsınız, yoksa onun hatırına mı? Bu tam tersi senin Ali Sukas’la yakınlığını gösteriyor. Bir lafıyla bir milyon sildiğini gösteriyor zaten. Ama bunu da hani inandırıcılık falan anlatıyor. Böyle bir olay da olup olmadığını biz yine bilmiyoruz. Bizim gıyabımızı anlatıyorlar da çekin meselesini öyle anlatıyorum.

Çek de 24 Aralık 2024’te. Sonrasında 20 Şubat vade tarihi, Aralık'ta bankaya koyuluyor. 21 Şubat'a kadar bankada kalıyor. Sonra bir 15 gün açık hesapta kalıyor zaten. Sonra yatırım hesabına aktarılıyor. Oradan da kendi yatırımlarına karışıyor ve gidiyor. Ama iddianamede bu nasıl yazılıyor biliyor musunuz? İddianamede diyor ki ‘Aynı gün çekip teslim edildi.’ Bu çek bedeli aynı gün çekildi ve sisteme aktarıldı. İşte Ertan'a teslim edildi. Öyle bir şey yok ki. Biz şimdi burada somut veriler, somut deliller diyorsak, somut delillerin hepsi iddianameyi çürütüyor. Ayrıca meslektaşlara da bir cümle söylemek zorundayım. Yani hepimiz avukatız. Burada tek bir ödeme aracı çekin neresinde? Çekin herhangi bir yerinde rüşvet için verildiğine dair bir beyan var mı ki ben onu rüşvet için olmadığını ispat edeceğim. Rüşvet için olduğuna dair ne var? Ali İhsan'ın lafının dışında, Hüsnü'nün lafının dışında. Ortada bir çek var ve ticari ve reel bir çek. O diyor ki, rüşvet için; ben diyorum ki değil bunun için. Ama biz onun aksini ispat etmek zorunda kalıyoruz. O zaman nasıl burada masumiyet karnesi oluyor? Nasıl benim ve onun beyanlarımız niye eşit olmuyor?

Bu 2 milyon 500 bin TL'lik para da yine aynı şekilde. Ona az önce değindiğim için kısa geçeceğim. Aynı şekilde çeken de hatırlamıyor 2 milyon 500 bin dedikleri parayı. DY gruptan çekmişler. 2 milyon 250 bin lira. Onu da çektim diyen Yücel hatırlamıyor, verdim diyen Ali İhsan da hatırlamıyor. Ve bir de bunu Yücel şöyle anlatıyor. Diyor ki ben Ümraniye Çarşı Ziraat Bankası'ndan çektim 15 Eylül’de. Babamı aradım. Ali İhsan geldi. Parayı aldı gitti Hüsnü'ye teslim etti. Arada geçen süre, 4 dakika. 15.13’te Ali İhsan, Hüsnü'yle baz veriyor. Dört dakika içinde siz nasıl on yedi dakikalık yolu kat edip de 10 kilometrelik yolu nasıl kat ediyorsun da veriyorsun? Zaten savcılık parayı takip ediyorsa, Yücel'i takip eder. Diğer insanın beyanlarını takip ediyoruz? Yine burada bence herkes çok şanslı. Sizin yanınıza gelen insanların çektiği paranın hesabını soruyor. Bize, bizim yanımıza gelen insanın oğlunun çektiği paranın hesabı soruluyor. Ya onunla onun arasında illiyet bandı zaten yok. Olanın olmadığını zaten anlatıyorum.

Bu Ali İhsan Mengir, sadece peki bu parayı 2 milyon 500 yüzü teslim ettik dedikleri tarihte mi baz veriyor Bulgurlu'da? Hayır. Orada bir rapor koyulmuş. Onun da ne kadarlık bir tarih aralığı alındı onu da bilmiyorum ama o kadarı bile yetmiş. Ali İhsan Mengir zaten 10'unda da orada, 11'nde de orada, on 12 Şubat'ta da orada. Ve tam 14 - 15 arası. Ama demiyor ki ben 3 gün Hüsnü ile görüştüm. O zaman baz kayıtları neyi doğruluyor ki? Adam o zaman üç gün görüştüm demiyorsa baz kaydı bir şey ifade etmiyor tek başına. Neden? Bunu da geçiyorum. Ya ortak baz kayıtları da işte kimin ne kadar farklı tarihte baz verdiği de yine orada rapor olarak var. Tek tek geçmeyeyim ama Ali Sukas ile Dinçer'in 427 farklı baz kaydı var. Sabit Tuncel'le 439 var. Hüsnü'yle 209 var. Kim kime yakın? Yani bu Ali İhsan'a falan girmiyorum da zaten. Bir de Ali İhsan Mengir burada kim ki mesela? Ali Sukas... Ya bu bütün bunları doğru kabul etsek mesela hepsini doğru kabul edelim. Ali İhsan Mengir kim ki telefonda Ali Suikas böyle bir şey yapıyor da Ertan'a kadar söylüyor da bunun ismini telefonda niye zikretsin yani? Öyle bir örgüt sahibi faaliyet mi? Yani her şeyi açık açık konuşuluyor. Eğer konuşuluyorsa ve doğruysa sen bunun neresinde oluyorsun? Konuşulması bence mümkün değil. Olsa bile yani.

Zaten buralarda bizlik de bir konu yok da bize isnat eden kişilerin her lafı yalan. Ben bunu o yüzden anlatıyorum. Ya bir insan beş cümle kuruyorsa, dördü yalansa, beşincisi niye doğru oluyor? Ben hepsinin yalan olduğunu ortaya koyuyorum. Sonra bu insanların profillerine bakılsın. Gizli tanıklarda adları geçen bunlar. İhalelerle ilgili sözde itiraf yapan bunlar. O itiraflar da hep ikinci üçüncü beyanlarda geliyor. Yakınlık derecelerinde yakınlık var. Bunu değiştiremezsin işte. Bu somut delil mesela. Bunlar. Ama mesela kendileriyle ilgili beyanlardan bahsediyorlar. Diyorlar ki somut delil yoktur. E senin iddia ettiğinde de somut delil yok. Senin söylediğinde de aynı şey var. Kendilerine bunu bekle. Bütün itirafçıların beyanları böyle. Kendilerine bekledikleri hakkı, reva gördüğünü karşı tarafa görmüyor.

Ertan Yıldız'la görüşmesi, tanışıklığı olmadığını söylemiştim. Örgütsel faaliyette olması için yoğunluk, süreklilik, çeşitlilik gerektirir. Bunu zaten hukuken bildiğimiz için geçiyorum. Adem Yavuz'la ilgili yani aslında değinip değinmemeye de bir şey görmüyorum. Siz de onu hukuken bir öneme atfetseydiniz zaten bu lafları buna sorardınız diye düşünüyorum ama Adem Yavuz'un işte Hüsnü hemşehrisidir, kasasıdır lafı... Bu adam zaten herkes söylüyor ki burada ters bir adamdı. Murat Or'un ifadesinde geçiyor. Diyor ki o geldiğinde biz ona randevu bile vermek istemezdik. Görüşmek istemezdik. Herkes, itirafçı beyanları bile diyor ki ters bir adam; bununla hiç kimse anlaşamıyor. Herkese bir şey atıyor. Bize de bir beyanı var. Onu ona değinmiyorum.

Biz hemşehrisi; burada bize suç isnat eden Kadir Gümüş Rize Çayelili, Ali Sukas Rizeli, Ali İhsan Mengir Rizeli, hemşehrisi diye duydum. Savcı da ona nereden duydun demiyor. Belki de önem vermediği için demedi. Siz de sormadınız. O yüzden kısa geçiyorum ama hemşehrisi de değil ve kasası da değil. Bir de siz ikinci gün bir soru sormuştunuz. Taner Gümüş'ün beyanlarıyla ilgili. Kim olduğunu hatırlayamadım ama galiba şey miydi? Dediniz ki bir cümlenin yarısı doğru, yarısı yanlış. Nasıl oluyor dediniz? Ümit'e sordunuz galiba. Ben de aynısını söylerim. Hemşehrisi ve kasası olduğu konuşulmaktadır. Hemşehrisi zaten değiliz. Kasası da değiliz. Eğer hemşehrisi onun zaten bir şeyi var, husumeti var. Hani savcı bizim gelene geçene sormuş. Biz bambaşka kişilerin ifadesini okuyoruz. Hüsnü'yü tanımam. Hüsnü iş yapan bir adamdır. Her yerde geçmiş bunların bu lafları yüzünden. Ama somut ne var ki? Somut hiçbir şey yok. Onun beyanını da o yüzden geçmek istedim. Böyle bir şey duyduysa da Hüsnü olamaz yani.

Murat Or'un önceliklendirildiğini düşünüyorum. Yani düşüncelerine karşı bir cevap, sonuç bir şey olmadığı için aynı yere bağlayacağım. 20-25 milyon alacakları için ben 40 milyon alacağıma nasıl onlara aracılık edeyim? Kendi alacağımı alamıyorken. Onu da geçiyorum. Hiçbir tanıklarda, gizli tanık beyanlarında olmadığınız da geçiyorum. Nihayetinde bence ben son cümle şunu söyleyeceğim. Yine çok hukuki bitirmeyeceğim ama çok insani bir yerden: Ya bu aynı suçlama size ve sizin bir yakınınıza yapılıyor olsaydı ya da tanıdığınız birine yapılıyor olsaydı yine aynı şekilde tutukluluk ya delil, bu laf ve bu kadar da tutukluluk doğrudur, 10 aydır da kapalı cezaevinde kalmalıdır diyorsak yani bunu sormamız lazım adaletin ölçüsünü belirleyebilmek için. Bir de orada ufak bu usulle ilgili söylemiştik ya, şu anki tutukluluk örgüt üyeliğinden. Rüşvete aracılıktan tahliye olmuştuk kesin kararına. İkincisi örgüt üyeliğinden. Onun zaten bize özel vasıflı üye de demiyor. Hadi iddianameyi geçtim de özel vasıflı da denmiyor. 4 yıl verse yatarının bitmesine 2 ay kaldı. O zaman ben taş çatlasa 2 ay sonra çıkıyor muyum? Ama o zaman da beraat edeceksem o zaman yatarım nereye gidiyor yani? Onun da bir cevabı yok. O yüzden ben çok uzattığımın farkındayım ama bugün çok beklediğim için de biz hiç bize anlatamadık. Yani soru bile sorulmamıştı bize. O yüzden bahsediyorum. Müvekkilimin tahliyesini ve beraatini talep ediyorum diyeceğim. Teşekkür ederim.

HÜSNÜ YÜKSEL TUNAR’IN ÜÇÜNCÜ AVUKATI HÜSEYİN IŞIK

Sayın Başkanım, müvekkilimin aldığı kırk ihale, büyüklerin aldığı bir ihaleye denk gelmiyor. Yani sadece hizmete yönelik; yanında yüz kişinin çalıştığı bir iş dedi. Sadece peyzaj işleriyle uğraştığı için diğer, yani Ağaç A.Ş. ile iş yapan şahısların pek girmediği ihaleleri alıyor. Dolayısıyla rakamlar çok küçük ve kimsenin rağbet etmediği ihaleler. Bundan dolayı müvekkilim hakkında konuşanların aldığı rakamlar, aldıkları ihaleler, müvekkilimle kıyaslanmayacak kadar çok büyük rakamlar. O manada müvekkilimin ismini vermeleri, hükümlerden tek taraflı olarak faydalanmak için yaptıkları eylemler. Ama bütün buna rağmen, müvekkilim tek taraflı olarak zarar görmesine rağmen kişilik sergilemek suretiyle, yani haksızlığa uğradığı halde iftira atmaya yönelmiyor. Kendisi de halbuki kalksa 'Doğru,' dese, 'Evet, ben aracılık yaptım, verdim,' dese; kendisi de etkin pişmanlıktan faydalanıp çıkacak. Yahut da başka bir isim verse, dese ki: 'Bu rüşvet verdi,' dese; onlar mesela istifade edilecek, çıkacak. Ama böyle bir şeye tevessül etmemiş. Yani böyle bir yola başvurmamış.

Diğer hususlarda da malum olduğu üzere efendim, iddialar tamamen soyuttur. Yani çok uzun zamandır takip edilmesine rağmen bu olay hakkında herhangi bir kamera kaydı yok, herhangi bir fiziki takip yok. Yani çok somut bir delil yok; tamamen soyut iddialar var. Tartışılır; duyuma dayalı, görgüye dayalı bile değil, duyuma dayalı şeyler. Kendisi gizli tanık ifadelerinde yer almıyor, MASAK raporlarında yer almıyor. Dolayısıyla ileride suç vasfının sanık lehine değişme ihtimali olmasına binaen masumiyeti de mümkün olabilecektir. Dolayısıyla eğer masumiyeti söz konusu olacaksa, dokuz aydır tutuklu olan bir insanın maddi ve manevi mağduriyetini telafi etmek mümkün değildir. Yani şimdi özgürlüğün bir bedeli yok, serbestliğin bir bedeli yok. Yanında çalışan yüz kişilik bir kadro var; onların mağduriyeti söz konusu. Hem maddi hem manevi olarak tümünün mağduriyeti söz konusu. İleride eğer beraat ederse bu tutuklu kaldığı süreyi telafi etmek mümkün olmayacaktır. Ama tutuksuz yargılanırsa ve aleyhine hüküm verilirse; otuz yıldır bu alanda mesai yapan, kaçma şüphesi olmayan, sabit ikametgâhı olan ya da yüz kişi çalıştıran bir insanın kaçması söz konusu olamayacağına göre 'Gel kardeşim, hükmünün infazını tamamla,' demek mümkün olacaktır.

Ama ileride lehine gelişmeler olur, suç vasfı değişir, beraat ederse; bu dokuz aylık tutukluluğun maddi manada telafisi mümkün değil. Şimdi Hz. Ali'ye atfedilen bir söz var: 'Devletin temeli, devletin dini adalettir,' diyor. Adalet... Şimdi siyasi tartışmalar tartışılır, felsefi fikirler tartışılır; yani her alanda karşıtlık olur. Ama adaletin tartışması olmaz, adaletin çatışması olmaz. Bir gün bile bir insanın fazla tutuklu kalması adaletin ihlali manasını doğurur; maddi ve manevi mesuliyet doğurur. Yani bu tarafta da öte tarafta da hesap sorumluluğunuz olur. Yazık günahtır. Şimdi tutukludur; karartılması mümkün deliller varsa ya da katalog suçlar varsa —bir cinayet gibi, bir uyuşturucu gibi üzerinde yakalanmışsa— tamam, bunlar tutukluluğun devamı mümkündür. Çünkü cezaların alt ve üst sınırları dahilinde kaçma şüphesi her zaman vardır. Ama müvekkilime isnat edilen suçlamalar zaten tutuklu kaldığı süreyi neredeyse karşılayacak niteliktedir. Dolayısıyla ileride herhangi bir mağduriyetine, mazlumiyetine meydan vermemek için tutuksuz yargılanmasının adil hükümler çerçevesinde daha uygun olacağı kanaatindeyim.

Sözümü bir şeyle bitireyim efendim. Sadi Şirazi'yi biliyorsunuz; bizim lise düzeyinde, ortaokul düzeyinde okumuşlarımız hepimiz bilirler. Onun ‘Bostan ve Gülistan’ isimli eseridir. Müvekkilimin durumuna ilişkin bunu da aynı şekilde "Diyorlar ki; ormanda hayvanlar kaçışıyor. 'Ne oluyor?' diyorlar. Diyorlar ki: 'Efendim, tilki de kaçıyor.' Diyor ki: 'Kardeş, sen niye kaçıyorsun?' Demiş ki: 'Yahu şah ferman çıkarmış; bütün keçileri topluyorlarmış, ormanı bozuyorlar diye.' 'E tamam, sen keçi değilsin, sen niye kaçıyorsun?' 'Ya,' demiş, 'ben de biliyorum keçi olmadığımı ama keçi olmadığımı ispat edene kadar...' Şimdi, mağdurlar da mazlumlar da bizim insanımız. Efendim; mağdur etmeyelim, mazlum etmeyelim. Haksız yere, suçsuz yere kimseyi tutuklu bırakmayalım. Dolayısıyla tutuksuz yargılanmalarının daha adil olacağı kanaatindeyim. Özellikle bu manada, müvekkilin tahliyesini veya Sayın Mahkemenin münasip göreceği bir adli kontrol şartıyla tahliyesini talep ediyorum. İlerleyen süreçte de beraatini talep ediyorum.

DAVADA 7. GÜN: ALİ SUKAS SAVUNMA YAPTI

AĞAÇ AŞ GENEL MÜDÜRÜ ALİ SUKAS’IN SAVUNMASI – 18.03.2026

Hakim: 121- 132 eylemler arasında bulunan Ağaç A.Ş. eylemlerin tamamı. Savunmanız hazırsa başlayabilirsiniz.

Ali Sukas: Olur Başkanım. Ben Ali Sukas. Rizeliyim. 30 yıllık Orman Yüksek Mühendisiyim. Hem kamuda hem de özel sektörde farklı işler ve görevler yaptım. Fakat beni şahsen veya gıyaben tanıyanlar ne eğitimimle ne de mesleki kariyerimle bilirler; herkes daha bıyıklarım, kendimi içinde bulunduğum ve bununla da gurur duyduğum siyasi kimliğimle özdeşleştirmiştir beni. 12 Eylül İhtilali'nin silindir gibi üzerinden geçtiği Milliyetçi Hareket'te bizleri hapisteyken önceden bir ülkücü, sonra İstanbul Ülkü Ocakları Başkanlığı, 2024 yılında baraj altı kalmış Milliyetçi Hareket Partisi'nin Üsküdar Belediye Başkan adayı; 2022 ve 2027 yıllarında yine aynı partinin İstanbul birinci bölge 10. sırada milletvekili adayı gibi sıfatlarla her dönem inandığım bir davanın peşinde oldum. Bütün sıfatlardan öte hayatımın en büyük onuru, gençlik yıllarımda Alparslan Türkeş'in en yakınında yer almak ve onun tedrisatından geçmektir.

Bu girişi yapmamın sebebi siyasi kimliğimi ifade etmek değildir. Zaten bu yüzden fazlaca uzatmıyorum. Maksadım sadece dünyaya bakışımı ve hayatı yaşayış tarzımı daha kolay anlamlandırabilmeniz için ifade edeceğim görüşlerin arka planının daha iyi anlaşılabilmesidir. Hiç kuşkusuz binlerce yıllık geleneğe sahip Türk devletini ve tarihin imbiğinden süzülerek gelen değerlerini bir kelimeyle tarif etmek gerekirse; ırk, din, coğrafya, dil gibi kavramların bunu karşılamaya yetmeyeceği, ancak binlerce yıl önce töreden söz edilirken bugün hukuk olarak ifade edilen kurallar manzumesiyle doğru tarifin yapılabileceği açıktır. Dolayısıyla günümüzde devlete bir sıfat yakıştırmak istenirse, mevzuat hükümlerine göre işleyen köklü teamülleri ve kendi hiyerarşisi olan bir hukuk devletinden söz etmek gerekecektir.

Kişiler, konjonktür, teknoloji, güncel olaylar gibi her şey sürekli bir değişim içerisinde, sürekli bir değişim içerisinde olmasına karşın devletin baki kalmasının tek sebebi hukuktan aldığı meşruiyet ve bu meşruiyetin sağladığı güçtür. Devlet gücünü, imkanlarını, yetkilerini kural dışı, hukuk dışı, mevzuat dışı, teamül dışı, hiyerarşi dışı bir yapı ile paylaşamaz. Paylaşma ihtimalinden de söz edilemez. Devleti mevzuat, teamül ve hiyerarşi dışı yönetmeye çalışan her yapı er veya geç bizzat devlet tarafından tasfiye edilir. Aksi halde ortada bir devletten söz edilemez ve bu devletin kalıcı olması da beklenemez. İşte benim devlete ve hukuka bakış açım kendimi bildim bileli budur ve asla değişmemiştir.

Vatana sevdalıyım. Ama dün üç kıtaya yayılan vatan bugün Anadolu coğrafyasına sıkışmışsa, demek ki aşık olduğumuz vatanın sınırları değişkenlik gösterebilir. Türk milliyetçisiyim ama bizim anlayışımız ırka dayalı değildir. Bin yıllar öncesinden Bilge Kağan, düşmanlarıyla yaptığı savaşı ve sonrasını şöyle tasvir ediyor: "Askerlerin bir kısmı neden öldü? Kalanlar millet oldu."

Yani bir savaştan kalanlar bile aynı millet tarifine giriyor. Atatürk de zaten bu yüzden 'Türk olana değil' "Ne mutlu Türk'üm diyene" tarifiyle ırka değil, şuuruna dayalı bir milleti esas alıyor. Müslümanım ama devletimiz İslam'dan önce de vardı. Ve bizi yekvücut yapanın sadece dinimiz olduğunu iddia etmek bir nevi bölücülük olur. Özetlemeye çalıştığım gibi hepsi kutsal kavramlardır. Hepsi bizim için çok önemli ve kıymetlidir. Fakat devlet, hepsinin üstünde ayrı bir birleştiricilik, ayrı bir devamlılık, ayrı bir tanımlanabilirlik demektir.

O yüzden devletimizin başına 15 Temmuz çorabını örmeye kalkışan paralel yapı ve benzerleriyle ömrü boyunca mücadele etmiş, bu uğurda bedeller ödemiş bizlerin, bu davada "sistem" olarak adlandırılan bir yapıda yer almamız, böyle bir yapının varlığını kabul etmemiz, bu yapıya hizmet etmemiz asla mümkün değildir.

"Ömrü boyunca devlete bir kutsiyet atfeden, haram helal gözeten, tarihin bizi nasıl anacağını hesap eden, ahirete ve hesap vereceğimize iman eden kişiler olarak tarafıma atılan suçlamalar ile yargılanmanın, şu ana kadar kısıtlanan özgürlüğümden daha ağır bir bedel olduğunu ifade etmek isterim.

Elbette mahkemeniz beni ideolojik kimliğimle veya kişiliğimle değil, savcılığın iddialarıyla yargılayacak. Bende masumiyetimi somut delilleri ile ispatlayacağım. Ancak yarın ölecekmiş gibi, dünya bir gün o da bugündür düsturuyla fırsatım varken bazı hususları tarihe not düşmek isterim.

Çünkü malumunuz olduğu üzere yargılamanın 4.600 gün sürmesi hedeflenmektedir. Dile kolay 4.600 gün; 12 bahar geçecek. Kim bilir kaç hakim bu dosyanın sonucunu görmeden emekli olacak. Kim bilir yüzlerce sanıktan kaçı bu davanın nihai kararını görmeden vefat edecek. İşte bu yüzden fırsatım varken sabırları zorlamadan çok kısa kayıtlara geçsin istedim bu mahkemedeki ilk sözlerim.

Aylardır ilk defa kendimi ifade edebilme fırsatı bulmuşken masum olduğumu büyük bir iç huzuru ve gönül rahatlığıyla ilan ederek kayıtlara geçirmek isterim. Kişi işlediği iddia edilen suç kesin ve inandırıcı deliller ile ispatlanıncaya, hakkında bir ceza kararı verilip kesinleşinceye kadar masumdur. Masumiyet karinesi olarak adlandırılan hukukun temel prensiplerinden olan bu evrensel ilke anayasamızın 38. maddesi ile güvence altına alındığı gibi İslam ve Osmanlı hukukunda da aynen uygulama bulmuştur. 'Beraat-i zimmet asıldır' diyor. İslam hukukunun temel ilkelerindendir, herkes benden iyi biliyordur.

Ömrüm boyunca fırıncılık da yaptım, Orman Bölge Şefliği de, özel sektörde uzun yıllar kendi işimi de. Nihayetinde İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin şirketi olan Ağaç AŞ Genel Müdürü olarak İstanbul'ya hizmet etme imkanı buldum. Devlete bakışımı daha önce de ifade etmiştim. Bu anlayışı bize en çok ezberleten rahmetli Alparslan Türkeş'ti. Onunla yakın olduğum dönemde 12 Eylül ihtilalinden sonra girdiği hapisten yeni çıkmıştı. Onun yerinde başkası olsa, haksız yere 5,5 yıl hapis yatmış kim olsa devlete düşman olurdu. O ise tam tersi yine devlete ve millete hizmet aşkıyla doluydu ve son nefesine kadar bu çizgiden hiç sapmadı. Bende onun tesisatından (tedrisatından) geçmiş birisi olarak halka hizmeti, Hakk'a hizmet bilip tarafıma tevdi edilen bu kamu görevini büyük bir aşkla ve şevkle yürüttüm.

İnanıyorum ki yaptığımız hizmetler ile hatırlanacağız. Bu bağlamda sizlere 2019 yılında Genel Müdürü olduğum Ağaç AŞ'nin hem finansal hem kurumsal açıdan nasıl bir gelişim gösterdiğini kısaca açıklamak isterim.

2019 yılı son çeyreğinde göreve başladığım dönemde şirketin temel hedefi; kurumsal kapasitenin güçlendirilmesi, mali disiplinin tesis edilmesi, operasyonel etkinliğin artırılması ve kamu kaynaklarının etkin ve verimli kullanılması olmuştur. Yönetim anlayışımız bu dört temel ilke üzerine kurulmuştur. Görev yaptığım dönemde şirket yalnızca uygulayıcı bir kurum olmanın ötesine geçerek kurumsallaşma, operasyonel kapasite, bilgi üretimi ve sektörel gelişim alanlarında ilerleme kaydetmiştir. Yeşil alan yönetimi, bitkisel materyal tedariki, peyzaj uygulamaları, fidanlık faaliyetleri ve bahçe market satış kanalları gibi geniş bir faaliyet alanı yönetmiştir.

Bu dönemde mali disiplin yönetimin temel önceliklerinden biri olmuştur. Bütçe hazırlama ve izleme süreçleri kurumsallaştırılmış, düzenli bütçe takip mekanizmaları oluşturulmuştur. Şirket cirosu 2019 yılında yaklaşık 412 milyon TL seviyesinden, 2024 yılı itibarıyla yaklaşık 9,7 milyar TL seviyesine ulaşmıştır. Bu artış şirket faaliyet hacminin önemli ölçüde genişlediğini göstermektedir. Şirket özkaynakları 201 milyon TL seviyesinden yaklaşık 909 milyon TL seviyesine yükseltilmiştir. Bu gelişme herhangi bir sermaye artımı yapılmadan, faaliyet karlılığı ve mali disiplin sayesinde gerçekleşmiştir.

Şirket faaliyetleri kapsamında İstanbul genelinde Tuzla'dan Silivri'ye kadar yaklaşık 70 milyon metrekare yeşil alanın bakımı yürütülmektedir. Bu hizmetler yaklaşık 800 park, 506 yol, çevre yolları, cadde ve benzeri refüjler ile 48 koru ve mesire alanını kapsamaktadır. Bu kapsamdaki faaliyetlerimiz doğrudan ve dolaylı olarak 5.000'den fazla kişiye istihdam sağlamaktadır.

Ağaç AŞ'nin kuruluşundan yani 2019 yılına kadar geçen 22 yıllık süre içinde toplam tedarikçi sayımız 2015 iken; 2019-2025 aralığında yani 6 yılda bu sayıya 1.831 yeni tedarikçi daha eklenmiştir. Şirketin tedarikçi yapısı genişletilmiştir. Bu yaklaşım rekabetçi satın alma yapısını güçlendirmiştir. Ayrıca üretici kooperatifleri ile yapılan alımlar ile yerel üreticiler desteklenmiştir.

31.05.2025 tarihi itibarıyla aktif tedarikçi sayımız ise 251'dir. Bu sayının 86 tanesi 2019 öncesi de çalışan ve 2019 sonrası bizim dönemimizde de çalışmaya devam eden firmalardır. Yani halihazırda aktif tedarikçilerimizin yaklaşık %40'ı 2019 öncesine dayanmaktadır.

Canlı bitkiler doğası gereği sektörde kabul edilen imha oranı %3 ila %5 arasındadır. Fakat şirketimizde binde seviyelerindedir bu oran. Bu durum stok yönetiminin, bakım ve beslenme süreçlerinin etkinliğini göstermektedir.

Yönetim döneminde şirket faaliyet alanını genişleten önemli projeler hayata geçirilmiştir. Ataşehir Bahçe Market yatırımı, Emirgan Kaktüs Evi, Cebeci Toprak Üretim Tesisleri gibi; bu kadar ekonomik krizin ve pandeminin olduğu dönemde bu tür tesisler hayata geçirilmiştir. 2022 yılında e-ticaret satış kanalı kurulmuş ve bahçe market ürünleri dijital platform üzerinden daha geniş müşteri kitlelerine ulaştırılmıştır. Yalova Atatürk Araştırma Enstitüsü ile yürütülen Ar-Ge çalışmaları kapsamında Gülba 1071 ve Gülsarı 1923 başta olmak üzere 9 yeni yerli peyzaj gül çeşidi geliştirilmiş, tescil süreci tamamlanmış, üretimine başlanmıştır.

Şirket bünyesinde kalite yönetim sistemleri güçlendirilmiş, ISO 50001 Enerji Yönetim Sistemi belgesi alınmıştır. Ayrıca TÜRKAK uluslararası akreditasyona sahip laboratuvar altyapısı ile analiz hizmetleri yürütülmektedir. 2021, 2023 ve 2025 yıllarında gerçekleştirilen Sayıştay; 2022 yılında Mülkiye Başmüfettişliği ile Ticaret Müfettişliği denetimlerinde şirket faaliyetlerine ilişkin kritik veya majör nitelikte bir bulgu, şirket zararı, yolsuzluk vesaire tespit edilememiştir."

Bakanlığı müfettişlerini saymıyorum onlar çünkü ayda bir geliyordu ortalama. Yönetim döneminde düzenlenen çalıştaylar, konferans ve paneller ve sonrasında hazırlanan yayınlar ile şirket yalnızca uygulayıcı bir kurum değil. Aynı zamanda sektörel bilgi üreten kurumsal bir yapı haline gelmiştir. Tüm bu çalışmaların sonunda iki bin yirmi, iki bin yirmi iki, iki bin yirmi üç, iki bin yirmi dört yıllarında Ağaç A.Ş. Fortune dergisi tarafından her yıl yayınlanan toplam gelirlerine göre Türkiye'nin en büyük beş yüz şirketini sıralayan Türkiye Fortune beş yüz listesine girmeyi başarmıştır. Bu liste Türkiye'de şirketlerin ciro büyüklüklerine göre hazırlanan en önemli ekonomik göstergelerden biridir. Bu başarı şirketin faaliyet hacminin ve kurumsal kapasitesinin önemli ölçüde geliştiğinin somut bir göstergesidir.

Ortaya çıkan tablo benim görev yaptığım dönemde Ağaç A.Ş’nin hem finansal büyüklük hem kurumsal kapasite hem de sektörel konum açısından güçlü bir gelişim gösterdiğini açıkça ortaya koymaktadır. Bu süreçte amacım her zaman bana emanet edilen bu kurumu büyütmek, güçlendirmek ve kamuya daha fazla hizmet üreten bir yapıya dönüştürmek olmuştur. Yapılan çalışmalar ve ortaya çıkan rakamlar da bu hedef doğrultusunda önemli bir mesafe alındığını kamu kaynaklarının etkin ve verimli kullanıldığını kurumsal sürdürülebilirliğin sağlandığını göstermektedir.

İddianameye baktığımda yasal satın alma süreçlerinden olan 3G maddesi kapsamında yaptığımız istisna alımına iddianamede suç olarak gösterilmektedir. Oysa bazı alımlarda ve doğrudan alımlarda 3G usulü tercih değil, zorunluluktur. Ağaç A.Ş’nin bazı hizmet ve mal alımları dört bin yedi yüz otuz dört sayılı kanunun 3G maddesi kapsamında istisna ve. Doğrudan yöntemiyle yapılmıştır. Bu yöntemler mevzuat kapsamında ve işin aciliyeti ve niteliği nedeniyle birçok idare tarafından kullanılmaktadır. Savcılık bu yöntemlerde açık ihale uygulanmadığı için her firmanın teklif veremediğini ve yalnızca davet edilen firmaların teklif sunduğunu, incelenen alımlarda ise genellikle örgüte maddi destek sağlayan firmaların davet edildiğini iddia etmektedir.

Peyzaj uygulamalarında kullanılan bitkiler, canlı ve kalite açısından değişken olduğu yani sadece ölçülebilir değerlerle fiyatlandırma yapılamayacağı için ayrıca mevsimsel ve acil temin gerektirdiği için bu alım yöntemi teknik bir zorunluluktan kaynaklanmaktadır. Bu süreçte piyasa araştırması yapılmakta, farklı üreticilerden teklifler alınmakta ve fiyat kalite dengesi gözetilmektedir. Kaldı ki ana faaliyet konularıyla ilgili olarak Ağaç A.Ş’nin kamu ihale kurumundan istisna kapsamında kabul edilen mal ve hizmet kalemlerinin belirlendiği beş olurdan dördü yani iki bin üç, iki bin dört, iki bin beş ve iki bin on sekiz yıllarında, birinsi ise bizim dönemimizde iki bin yirmi iki yılında alınmıştır. Yani istisna kalemlerinde eski uygulama ne ise aynı şekilde korunarak mal ve hizmet alımları gerçekleştirilmiştir. Bizden önce yani iki bin on dokuz öncesinde yani yirmi iki yıllık dönemde bitki alımlarında 3A ve 3G dışında herhangi bir alım yöntemi kullanılmamış. Bitki alımları istisna yöntemiyle yapılmıştır.

Tedarikçi firmaların özellikle belirlendiği iddiası, dayanıksız bir kabulden ibarettir. Savcılık alımları incelediğini, genellikle rüşvet veren firmaları davet ettiğimi ve bu firmalara daha fazla iş verdikçe onlardan daha fazla rüşvet talep ettiğimi iddia etmektedir. Öncelikle şunu söyleyeyim. Ben gözaltına alınmadan ve tutuklanmadan önce savcılık bizden istediği bütün evrakları, dosyaları kendilerine gönderdik. Ben tutuklanana kadar sanırım yüz elli iki yüz arasında bir dosyayı göndermiştim. Benden sonra da iki bin on dokuz yani benim göreve başladığım tarihten otuz bir Mayıs'a kadar, iki bin yirmi beşe kadar yaklaşık bin iki yüz. Bütün ihale ve satın alma dosyalarımızı istedi ve hepsini gönderdik. Ve incelendi, bakıldı. Herhangi bir tespit olduğuna dair şirkete herhangi bir yazı geldiği bana bildirilmedi.

Herhalde bu kadar uzun süre çalışan, bu kadar yolsuzluk yapan birisi mutlaka bir dosyada bir açık vermiş olması gerekirdi. Bin iki yüz doksanın içerisinde mutlaka rüşvet, yolsuzluk, bir şey çıkardı.

İddianamedeki Ağaç A.Ş ile ilgili yer alan on iki eylemler, konu edilen firmalar incelendiğinde bu firmaların büyük bölümünün Ağaç AŞ ile yeni çalışmaya başlayan firmalar olduğu zaten görülecektir. On iki firmadan dokuz tanesi Iki bin on dokuz yılından önce de Ağaç A.Ş ile çalışan firmalardır. Bu firmalar veya sahipleri, Kadir Gümüş, Tamer Gümüş, Bünyamin Durukan, Alaattin Vardar, Adem Yavuz, Savaş Bayraktar, Ensar Güney, Fikret Baydemir ve Sarılar grup. bu firmalardır. Yani bu firmalar benim dönemimde özellikle seçilmiş firmalar değildir. Kurumun daha önce de çalıştığı sektörde bilinen tedarikçilerdir. Iki bin on dokuz yılından sonra ise tedarikçi olarak sisteme dahil olan üç tane firma vardır. Mengirler, Ali Üner ve Evren Süloğlu'dur.

İki bin yirmi beş yılı itibariyle aktif tedarikçi firma sayımız iki yüz elli birdir. Bu tedarikçilerin. Seksen altısı iki bin on dokuz dönem öncesinde de Ağaç A.Ş ile çalışan firmalardır. Iki bin on dokuzdan sonra yüz altmış beş yeni tedarikçi firma çalışmaya başlamıştır. Eyleme onu on iki firmanın seksen altının içinde dokuz, yüz altmış beşte üç firma. Yani ben öyle bir örgüt kuruyorum ki hatta benden önce hazırlamış oluyorum, göreve gelmeden önce. Ve o firmalara o örgüte finansman sağlıyorum. Bu durum savcının ileri sürdüğü gibi özel olarak belirlenmiş bir firma grubunun oluşturulduğu iddiasını dolayısıyla firmaların sistem için özellikle seçildiği ve sistematik bir rüşvet düzeni kurulduğu iddiasını hem rakamsal hem de mantıksal olarak çürütmektedir.

Sayın Başkanım şimdi eylem bazlı savunmalara geçeceğim fakat bu özellikle Ağaç AŞ ile ilgili oluşturulan iddianame. Iki tane temel ayak var. Iki temel sütunu var. Birisi gizli tanık Gürgen. Diğeri ise etkin pişmanlıktan yararlanmaya çalışan eski arkadaşımız Ümit Polat.

Ümit Polat ile ilgili ileride eylem bazlı savunmalarda yarı yarıya açıklama yapacağım. Aynı şekilde Gürgenle ilgili de yapacağım. Fakat ben hukukçu değilim. Ben mühendisim. Birazcık analitik düşünebilen birisi olduğuma inanıyorum. Ben Gürgen'in ifadelerine baktığımda ilk tepkim şuydu. Yani Ağaç A.Ş’de ben dahil, en üst görevde ben bulunuyorum. Ama Ağaç A.Ş’deki herhangi bir yönetici, orta ve üst düzey yönetici tek başına bu kadar bilgiye sahip olması mümkün değil. Çünkü bilgilerin bir kısmı doğru. Yani firma isimleri, kişi isimleri doğru, içerikler yanlış.

Bunu sorgularken tabii İBB operasyonundan önce başlayan bir süreç vardı aslında. Sosyal medyada, trol hesaplar, anonim hesaplar, bazı basın yayın kuruluşlarında görev yapan kişiler, bazı televizyon. kanallarında yorumcu kisvesi altında akşam sabah siyasi motivasyonla, siyasi aidiyetle, aidiyetlerle veya başka sebeplerle sürekli bizim ailemize, çocuğumuza, şahsımıza, odunumuza her şeyimize küfreden, hakaret eden bir organizasyon vardı. Bunu görüyorduk ama umursamıyorduk.

Onu unutamıyorduk, umutsuzluklarımızdan da netice alamıyorduk. Gazete haberlerine kaç kez söyledik, çekip gönderdik; yayınlamadılar. Savcılığa suç duyurusunda bulunduk, yine netice alamadık. Şimdi bu 'Gürgen' kod adlı şahıstan biraz bahsetmek istiyorum. Malum, mesleğim ormancı olduğu için aslında gürgen ağacını da çok severim ama burada durum biraz farklı oluyor. Şimdi bu mahlukat nasıl bir canlıysa; sanki yazıcı melekleri gibi omzuma oturmuş, beni yirmi dört saat izlemiş. Benim şoförümü izlemiş, Ertan Yıldız’ı izlemiş, Ertan Yıldız’ın şoförünü izlemiş. Ağaç AŞ’de çalışan, yönetici konumundaki yaklaşık elli kişiyi izlemiş. Ağaç AŞ ile iş yapan firmaları izlemiş; hassasiyetle iş yapan firmaları ve o firmalarla iş yapanları da izlemiş. Türkiye ile yetinmemiş, Avrupa’yı da gezmiş. Düşündüm; 'Böyle bir canlı var mıdır?' diye. 'Evliya olabilir mi?' dedim, olmadı. 'İn midir, cin midir?' derken, sonunda 'şeytandır' kanaatine vardım. Çünkü fitne ve dedikoduyu yayan şeytandır; başka hiçbir yaratılmış böyle bir görevi üstlenmemiştir.

Gizli tanığın ifadesine geçmeden önce şunu belirtmeliyim: Gizli tanığın ifadesi 16 Mayıs 2025 tarihlidir. Ancak ben tek bir örnek ve tek bir yayın organı üzerinden gideceğim; adı Yeni Akit. Neresi yenidir neresi eskidir bilmem ama gizli tanık 'Gürgen', 16 Mayıs 2025 tarihinde ifade veriyor. Oysa bu gazete üzerinden dört tane örnek çıkardım, daha eskisi de olabilir. İnternet sitelerine bakamadım çünkü tutukluyum. Avukatımız aracılığıyla birtakım verilere ulaşmaya çalışarak kısıtlı imkânlarla savunma yapıyoruz.27 Şubat 2025 tarihinde doğrudan hedef alan haberler; 4 Mart 2025 tarihinde 'Adresi Ekrem’e Bağlı İstanbul Ağaç AŞ: Ağaç Bahane Talan Şahane' başlığı; 13 Mart 2025 tarihinde 'Asayişi Çapalamıştır'; 13 Mayıs 2025 tarihinde ise 'Ali Sukas’ın Yönetimindeki Vurgunlar Bitmedi, Ballı İhaleler Üç Kardeşçe' başlıklarıyla haberler yayınlanmıştır. Aslında bu haberlerin ne tarihleri ne de içerikleri 2025 yılıyla ilgili değildir.

'Üç kardeşe' dediği konu, e-ihale üzerinden 31 Aralık 2024 tarihinde yapılan araç ihalesidir. Bu işlem ihale yöntemiyle yapılmıştır. Bilirsiniz ki e-ihaleye dışarıdan müdahale şansınız yoktur. Kimin katıldığını, kimin ne teklif verdiğini, hangi evrakları sunduğunu siz bilemezsiniz. Kötü niyetli olsanız bile; manuel yapılsa belki bir dosyadan bir firmanın evrağı yok edilebilir ama burada o şans da yok. Yapılan ihalede eğer firma bütün şartları taşıyorsa, kamu ana kurumu 'Bu geçerlidir, ihalede eksiklik yoktur' der. Yani herhangi bir belgeyi ölçüp biçme şansınız yoktur; belgeler sisteme otomatik olarak yüklenir ve sistem o evrakın uygunluğunu zaten kontrol eder.

Ama haberler bunlar... Birileri Ali Sukas’ı hedefe koymuşlar. Tabii onun Ekrem Başkan ve diğer gruplarla olan çalışmalarını bilmiyorum, ben kendimle ilgili olanı söylüyorum. 19 Mart’ta ben alınmayınca haberler devam etti. Bunlar medyada pişirildi, televizyonlarda konuşuldu. Sürekli hakaretlerle; yolsuzluk, rüşvet ve her türlü müptezelliği yapmış kişiler olarak 'belediyeyi soyup soğana çevirdiğimiz' iddia edildi. Bu hizmetleri neyle yaptık, onu bilmiyorum. Sonunda 31 Mayıs’ta tutuklandığımda da yayınlar devam etti; vakit almamak için onları söylemeyeceğim. Basında çıkan bu haberlerle gizli tanığın beyanındaki örtüşen ifadeleri avukatlarımız dosyaya sunacaklar.

"Rizeli hemşehrisi olan ve iflas eden 'Bitki Dünyası' isimli şirketini 2020 yılında amcasının oğlu Kadir Gümüş’e devreden Tamer Gümüş’ün; kardeşi Yusuf Gümüş ile birlikte İstanbul Ağaç ve Peyzaj AŞ’ye astronomik bedellerle fidan satarak ceplerini doldurduğu belirtildi. Bunu neye göre tespit etmişler, bilemiyorum.

17 Kasım 2020 tarihinde 'Fidancılık', 17 Aralık 2020 tarihinde de 'Olumlu Silahçılık' adlı firmaları kuran Gümüş kardeşlerin; hemşehri kontenjanından Ağaç AŞ’den yaklaşık 175 milyonluk ithal bitki alımı ihalesi kaptığı bildirildi. Haberdeki ifadeye göre; daha önce iflas eden şirketini kapatan ve borç batağında yüzen Tamer Gümüş’ün hayatı, İstanbul Ağaç ve Peyzaj AŞ’den aldığı ihalelerle değişmiş. İfade aynen bu şekilde.

Şimdi geliyoruz 16 Mayıs 2025 tarihine... Yani söz konusu haber 4 Mart’ta yapılıyor, biz ise 16 Mayıs’taki gizli tanık ifadesine bakıyoruz. Gizli tanık ifadesinde diyor ki:

'Tamer Gümüş’ün 2019 yılında Bitki Dünyası isimli bir firması bulunmaktaydı. Bildiğim kadarıyla o süreçte bu firma ekonomik olarak zor bir sürece girdi ve batma noktasına geldi. Ali Sukas burada göreve başladıktan sonra Tamer Gümüş isimli şahıs; 17 Aralık 2020 tarihinde Olumlu Silahçılık, 17 Kasım 2020 tarihinde Fidancılık ve 14 Ekim 2021 tarihinde Sarıkistancılık isimli firmaları kurdu. Bu şahıs, yönlendirmeyle, batık konumdayken çok ciddi miktarlarda ihale almaya başladı. Hatırladığım kadarıyla 2023-2024 yılları arasında Ağaç AŞ’den yaklaşık 1 milyar TL civarında ihale aldı ve Ali Sukas göreve geldikten sonra Tamer Gümüş, almış olduğu bu ihaleler ile ciddi miktarda zenginleşti.'

Bu iddiaları, daha sonra bir takım etkin pişmanlık ifadelerinde de göreceğiz. "Burada basına yansıyan, asılsız itham ve iddiaları içeren haberler incelendiğinde; söz konusu içeriklerin adeta gizli tanık 'Gürgen’in' beyanlarının farklı başlıklar altında ve dağınık biçimde kamuoyuna servis edilmiş hali olduğu görülüyor. Zira söz konusu haberler ile gizli tanık 'Gürgen’in' daha sonra dosyaya giren beyanları; neredeyse aynı şirketler ve aynı olay örgüsü üzerinden kurgulanmıştır."

Yine benzer şekilde aynı haberin içerisinde diyor ki, hiçbir projelendirme olmadığı hâlde alımlar yapıldığını ve yıllarca dikilmeden bekletilen fidanlara astronomik ödemeler yapıldığını izah etti. Bir tanığı varmış. Örneğin geçtiğimiz yıl, hani bir sürü sene beklemiş ya onlarca yıl, geçtiğimiz yıl manolya fiyatlarının, manolya fidanlarının piyasa fiyatının 90 bin ile 120 bin TL arasında değiştiğini ifade eden kaynaklarımız; Tamer Gümüş’e ait şirket üzerinden 2024 yılının Şubat ayında temin edilen ithal manolya ağaçlarının 190 bin - 200 bin lira arasında faturalandırıldığını ve herhangi bir projede kullanılmayan bu ağaçların hâlen stoklarda bekletildiği ifadesine yer verilmiştir.

Geliyoruz gizli tanık Gürgen’in ifadesine... İBB Park ve Bahçeler Daire Başkanlığı tarafından yapılan bir ihalede. Şartnamede manolya, zakkum ve meşe... İki ağaç daha yazıyor buraya şaşırtmak için. Herhangi bir hususun yer almamasına karşın Ağaç A.Ş. tarafından alınan bu ihale, kendi bünyesinde alım kapsamında Tamer Gümüş’ün şirketlerine verilmiş olup Tamer Gümüş tarafından da sanki böyle bir ihtiyaç varmış gibi yurt dışından manolya, zakkum ve meşe getirildi ve bunlar idareye teslim edildi. Teslim aşamasında da bu ürünlerin fiyatından çok daha fahiş fiyatlarla İBB Park ve Bahçeler Daire Başkanlığına fatura edildiği şeklinde beyanda bulunmuştur.

Görüldüğü üzere haber metniyle gizli tanık Gürgen’in beyanları arasında dikkat çekici bir benzerlik bulunmaktadır. Bu aynı zamanda etkin pişmanlıktan faydalanmaya çalışan Ümit Polat’ın ifadesinde de var. Sanırım Adem Yavuz’un ifadesinde de bazı bölümler, rakamlar direkt çakışıyor. Şimdi şunu söylemek isterim ki gizli tanık Gürgen’in tek bir kişi olabilmesi mümkün değil. Az önce söylediğim gibi, Ağaç AŞ, hangi noktada görev yapıyorsa yapsın bu kadar veriyi, bilgiyi toplaması mümkün değil. Bu kadar bilgiye, detaya sahip olamaz. Yani bitkiyi bilir, ağacı bilir de gidip ihaleyi bilmez. Mevzuatı bilmeyebilir. Oradaki sistemi bilmeyebilir. Yani içeriklerin hepsi yalan. Bunun tekrar altını çiziyorum ama şirketin bütün birimleriyle bir şekilde oradan bilgi alabilen birisi.

Gizli tanık Gürgen’in ifadesi dikkatle incelendiğinde; beni ağır şekilde suçlayan bazı anlatımlarıyla dahi uyumlu olduğu açıkça görülmektedir. Şimdi burada doğru olan bilgiler de var. Bu bilgiler ne? Ağaç A.Ş'nin yürüttüğü yasal ve idari faaliyetler, bazı tedarikçi firmaların isimleri ve kurumda görev yapan personellerin kimler olduğu ve hangi görevlerde olduklarına ilişkindir. Bunun dışında tarafıma yöneltilen suç isnatlarının ise tamamı yalandır; herhangi bir dayanağı da yoktur.

Gizli tanık Gürgen, kurumda görev yapan personelin isimlerini ve görevlerini kısmen doğru yazmıştır. Onlarda bazı görev ve isim yanlışlıkları da var; onları dosyada anlatabiliriz. Ama bunları yaparak anlatısına görünürde bir gerçeklik kazandırmaya çalışmaktadır. Bu durum dosya kapsamındaki resmi kayıt ve belgelerle de sabittir. Ayrıca Gürgen’in bazı beyanlarının kendi içinde ve iddianamenin kurgusuyla çeliştiği görülmektedir. Gürgen bir yandan bazı tedarikçi firmalarla gizli ya da gayriresmi ortaklık ilişkisi içerisinde olduğumu iddia ederken; savcılık, aynı firmalardan ihale karşılığında rüşvet talep ettiğimi ileri sürmektedir.

Gizli tanık Gürgen’in ifadesindeki çelişkileri, iddiaların soyutluğunu ve herhangi bir belge ile desteklenmediğini eylem bazlı olarak zaten anlatacağım. Dosya kapsamına sunulan gizli tanık Gürgen’in beyanlarının değerlendirilmesinde; bu beyanların ortaya çıkış süreci ve zamanlaması ayrıca önem arz etmektedir. Nitekim dosya incelendiğinde gizli tanık anlatımlarının ortaya çıkmasından önce, aynı içerikteki iddiaların basın yoluyla kamuoyuna servis edildiğini az önce ifade ettim. Bu kapsamda özellikle "Ağaç AŞ'de doğrudan talan" başlıklı haber ile gizli tanık beyanları arasında dikkat çekici paralellik olduğunu da ifade ettim.

Bununla birlikte paralellik yalnız genel anlatıyla sınırlı değil. Gizli tanık beyanında özellikle torf... belli firmaların ihaleleri aldığı vesaire gibi birçok konuya değinmiş. Özellikle kişi isimlerinin, şirketlerin ve faaliyet alanlarının bu denli örtüşmesi; anlatımların bağımsız bir gözlem ve bilgiye değil, önceden oluşturulmuş bir kurgunun tekrarına dayandığını göstermektedir. Bu durum gizli tanık beyanlarının özgünlüğünü ve güvenilirliğini ciddi şekilde tartışmalı hâle getirmektedir.

Bu noktada hayatın olağan akışıyla bağdaşmayan bir durum söz konusudur. Henüz yargısal denetime tabi tutulmamış, herhangi bir maddi delille desteklenmemiş ve doğruluğu teyit edilmemiş iddiaların önce basın aracılığıyla kamuoyuna sunulması, ardından ise aynı içerik ve detaylarla gizli tanık beyanı olarak dosyaya girmesi tesadüfle açıklanamaz. Bu durumda iki ihtimal ortaya çıkmaktadır: Ya basına yansıyan spekülatif iddialar derlenerek gizli tanık beyanı hâline getirilmiştir ya da gizli tanık basında yer alan bu iddiaları kendi bilgi ve görgüsüne dayalıymış gibi ifade etmiştir.

Her iki ihtimalde de gizli tanık Gürgen’in beyanlarının bağımsız, özgün ve güvenilir bir delil kaynağına dayanmadığı açıktır. Kaldı ki gizli tanık beyanları incelendiğinde; ileri sürülen iddiaların somutlaştırılmadığı, olaylara ilişkin zaman ve fiil bağlantısının kurulamadığı ve anlatımların herhangi bir maddi delille desteklenmediği görülmektedir. Sonuç olarak gizli tanık Gürgen’in beyanlarının basında yer alan spekülasyon içeriklerle örtüşmesi; bu beyanların bağımsız delil niteliğini ortadan kaldırmakta, güvenilirliği zedelemekte ve hükme esas alınamayacak derecede tartışmalı hâle getirmektedir. Gürgen’le ilgili az önce dediğim gibi eylem bazlı yine cevaplar vermeye çalışacağım.

"Savunma biraz uzun olacak Sayın Başkanım. Çünkü yetmiş iki sayfalık bir iddianame var; bizimle ilgili, on iki eylemle ilgili. Ben olabildiğince kısa tutmaya çalıştım ama yine yaklaşık o sayılara ulaşacağız gibi görünüyor. Sayın Başkanım, önce eylem yüz yirmi bir. Tamer Gümüş odağında. Söz konusu eylemde tarafıma yöneltilen suçlama rüşvete aracılık etmek. İddianamede suçlamanın dayanak delilleri olarak gizli tanık Gürgen, HTS kayıtları, bazı örtüşmeler gösterilmektedir. Bu suçlamalara ve delil olarak sunulan tüm iddialara cevap vereceğim.

Birinci iddia: Tamer Gümüş şahsıma yönelik bir iddia veya ithamda bulunmamıştır. Fakat Ümit Polat'ın kendisine seçim için Genel Müdür'e çok ciddi para baskısı olduğu, bu konuda destek olunmadığı takdirde Ağaç AŞ ile ticari hayatının olmayacağı şeklinde söylemlerde bulunduğunu, Ümit Polat'a otuz bin euro verdiğini beyan etmiştir. Bu birçok şeyde geçiyor, eylemde geçiyor; aynı cümleler. Paranın verildiği tarihe ilişkin beyan bulunmamakla beraber MASAK raporunda on dört beş yani seçimden sonra iki bin yirmi dört tarihinde kurumun tarafından yirmi altı bin euro nakit para çekildiği tespit edilmiş.

Bu iddialara karşı; Tamer Gümüş ile Ümit Polat arasında ne geçtiğini bilmiyorum. Bir para alışverişi olup olmadığını da bilmiyorum. Benim Ümit Polat'a herhangi bir talimatım olmadı. 'Git Tamer Gümüş'e, şu kadar para verecek, şurada teslim edecek' gibi bir talebim, bir talimatım olmadı. Yani ben kimseden para istemedim. Daha sonraki bazı iddialarda veya bunun içerisinde de var; Tamer ile ben zaten ortakmışım. Yani ortak olduğum bir insana müdürümü gönderiyorum, rüşvet alıyorum ayrıca... Bu kadar ahlaksız birisiyim... Yani onların ikisinin arasında bir para alışverişi olduysa da ben bunu bilmiyorum. Şahit olmadım, duymadım, görmedim de.

İkinci iddia: Yine şahsıma yönelik olmamakla beraber Boyner ve A101 market kartları temini ve bunların talep edilmesi. Yine bu taleplerin karşılanmadığı takdirde yine Ağaç AŞ çerçevesinde çalışamaz hale getireceğiz, para alamayacak vesaire gibi bir iddia. Burada da her ne kadar şahsıma yönelik bir iddia olmasa da Sayın Heyet; hepiniz, hepimiz Türkiye'de yaşıyoruz. Ramazan aylarında kurumlar, şirketler hayır için yardım yaparlar. Belediye ilişkilerinde bizden öncekilere bunu sordum; yani bu ilk bize bu tür market kartları Ramazan'da birtakım firmalar tarafından geldiğinde bunu arkadaşlarımıza da sordum. 'Ya bu bundan önce de var mıydı? Böyle şey oluyor mu?' Bunlar kart getirdiler, market kartları filan.

O arada Ertan Yıldız, bizim iştiraklerden sorumlu başkan danışmanımız, grup başkanı üzerinden Ramazan'da bu tür market kartlarıyla ilgili duyuru yapılmasını firmalardan gönüllü olarak bu duyuruya cevap verecek olanların getirdikleri kartların toplanıp Ziya Gökmen Togay üzerinden yani o da bizim grup başkanımız kendisine ulaştırılması noktasında bir duyuru yapmıştı. O duyuru kapsamında bir iki Ramazan bu işlem yürüdü. Zaten biri deprem dönemiydi, o çok farklı bir dönemdi. O dönem olmadı. Deprem döneminde de yine biz İstanbul, Hatay ile eşleşmişti. Deprem döneminde çok ciddi şekilde mesela aynı yardım topladık. Bu topladığımız yardımların bir kısmını İBB'nin Yenikapı'daki toplama merkezine, bir kısmını da bizim Ağaç AŞ olarak depremin olduğu günün ertesi günü bizim ekiplerimiz, Ağaç AŞ ekipleriyle biz Hatay'a ulaştırmıştık, ilk teknik ekipleri. Arkasından da ilgili personele araç gereçle oradaki arama kurtarma faaliyetlerine çok önemli katkılarımız oldu. O kapsamda da biz iki bin yirmi üç yılında depremle alakalı yani ayni yardım topladık. Bu aklınıza geliyordur. Aynen. Yani işte kadınlar için tırnak makasına varıncaya kadar aynadır, taraktır, kıyafettir, gıdadır... Yani bütün neye ihtiyaç duyulabilecekse bunu ulaşabileceğimiz her yerden... Yani şunu söyleyeyim; Japonya'dan beton kesme makinesi dahi bir tedarikçimiz sağ olsun buldu, getirdi. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Zabıta Daire Başkanlığı üzerinden, yanlış hatırlamıyorsam Hatay'a gönderdik.

Gizli tanık Gürgen'in Tamer Gümüş'e ilişkin iddialarına değineceğim. Gürgen diyor ki gizli tanık; 'Tamer Gümüş ve ona ait firmaların batık durumundayken ben göreve geldikten sonra zenginleştiğini' biraz önce gazete haberinde de okumuştum. İki bin yirmi üç - yirmi dört yıllarında yaklaşık bir milyar TL civarında ihale aldığını iddia ediyor. Tamer Gümüş'ü ben iki bin yirmiden sonra tanıdım. Tanıdığım dönemde Büyük Çamlıca fidanlığı var, Kadir Gümüş; onunla akrabalar zaten. Onların ikinci bir firması, aile firması; sanırım bitki... Onun ortağıydı. Ve yurt dışına sanırım Almanya veya Hollanda'daki bir fuara katılmıştık, orada Tamer'i tanıdım. Ondan sonra da yavaş yavaş irtibatımız devam etti. Fakat aile hemşehrim, ben Çayeli'liyim. Aile yerleşik bir aile, bu sektörde de çok eski, şu an üçüncü, dördüncü kuşağın olduğu bir aile. Ve aynı mahallede oturuyoruz.

Daha önce ben göreve gelmeden önce de benim de Ümraniye'de ofisim vardı. Onlar da Ümraniye'nin girişinde fidanlıkları var. Yani birbirimizi tanırız. Ben orman mühendisiyim, dışarıda peyzaj işleri yaptım. Onlar da sektörde, sektörden de tanışırız. Dolayısıyla çok özel hukukumuz olmamasına rağmen aynı sektörde olmak, hemşehri olmak vesilesiyle ben o aileyi tanırım. Bunu ilk emniyetteki ifademde de sağ olsun aynı şeyi söyledim zaten. Ama yani bu kadar eski tanışıyor olmamıza rağmen bizim herhangi bir ticari faaliyetimiz, ticari ilişkimiz olmadı. Yani sadece Ağaç AŞ döneminde değil, ondan önce de bir ticari alışverişimiz olmadı."

SAVUNMANIN İKİNCİ BÖLÜMÜ:

AĞAÇ AŞ GENEL MÜDÜRÜ ALİ SUKAS’IN SAVUNMASI – 18.03.2026

2. BÖLÜM

Dolayısıyla Tamer Gümüş, ben göreve geldikten sonra şirkette çalışmaya başlayan birisi değil. Öncesinde de Bitki Dünyası ana çerçevede çalışıyor. O şirket hissesini devrediyor, yeni bir şirket kuruyor. Yani bizim tedarik anlamında kategorize ettiğimiz zaman; kişinin birikimi, müktesebatı, finansal gücü ve organizasyon kabiliyetidir, biz ona dikkat ederiz. 20 yıldır zaten bu işin içerisinde. Bildiğim kadarıyla da zaten Büyük Çamlıca grubunun yurt dışı operasyonlarını yöneten, çoğunlukla yurt dışında olan birisi. Bizim çalışmamızda ağırlıklı olarak zaten yurt dışı piyasalarıyla alakalı Tamer’le çalıştık. Ve herkesin dilinde olan meşhur lale... Yanında ağaç olduğumuz da oldu ama ağırlıklı olarak, yani bizde yaptığı iş hacminin büyük çoğunluğunu lale alımı oluşturmuştur. Tamer Gümüş hani 'bir milyar' deniyor ya; 2023-2024 yılları arasında Tamer Gümüş’ün sahip olduğu Umut Fidancılık şirketinin Ağaç AŞ’den beş ihale aldığı görülüyor. Bu ihaleler de daha önceki ifadelerde oldu; bizde doğrudan alım olduğu için bunlar irili ufaklıdır. Yani ihale dediğin zaman tek ihale verirsin 500 milyonluk olur, 1 milyonluk olur. Ama bizimkiler 3 milyon, 5 milyon, 20 milyon gibi rakamlardır. Bunlar irili ufaklı olduğu için sayı fazla gelebiliyor.

Şimdi, 2023-2024 yılında 1 milyara karşılık, KDV dahil yaptığı iş 188.9 milyon. Bu ihaleler de az önce ifade ettiğim gibi 3/a ve 3/g kapsamında, yine yasal mevzuata uygun şekilde işlemiş, ilerletilmiş işlemlerdir. 2015-2018 arası ile bir mukayese yapmaya çalıştım. Yani bizden önceki son dönem ve bizim beş yıllık dönemimiz... İddialara karşı mukayeselerle cevap vereceğim. Şimdi Bitki Dünyası 2015-2018 arasında, üç yılda 26.3 milyon TL iş almış. Bu tarih aralığında Ağaç AŞ’nin toplam iş hacmi 2 milyar civarında. Yani Bitki Dünyası şirketi bu dönemde işlerin yüzde 1.32’lik kısmını almış. Benim dönemimde ise 2021 ile 2025 tarihleri arasında, yani dört yılda 294 milyon TL’lik iş almış. Bu dönemde Ağaç AŞ’nin iş hacmi 14 milyar küsur. Yani bizim dönemimizde de 1.32’ye karşılık yüzde 2.10’luk bir iş almış bütçeden pay olarak. Özetle Tamer Gümüş veya onun firması, bizden önce nasıl çalışmışsa bizim dönemimizde de aynı şekilde çalışmaya devam etmiş. Tedarikçilerin sürekliliğiyle ilgili sanırım Mustafa dendi, Fatih Yağızcı, gerçi Ümit Polat da izah etti; bizim tedarikçi değerlendirme formlarımız vardır. Bütün tedarikçilerin yıl içerisindeki şirketle yüklendiği işlerin; zamanında, tekniğine ve şartnameye uygun şekilde yerine getirilip getirilmediğiyle ilgili bir puanlama yapılır. Burada hatırladığım kadarıyla 73 puan üstünde olan firmalarla devam ederiz, onlarla iş yapmaya devam ederiz.

Yeni gelen firmalar olursa ki biz belediye şirketiyiz; mutlaka alıcı, satıcı, kullanıcı herkes geliyor. Onlarla ilgili de ben arkadaşlara sormadım ama kendim ifade edeyim: Erdal Genel Müdürüm, temsil makamındayım, bana herkes gelir. Birçok çevreden gelir, bunun siyasi bir şeyi yoktur. Bana gelenleri ilgili birime gönderirim ama satın almayla ilgiliyse özellikle arkadaşlara söylediğim net cümle şudur: 'Böyle böyle bir arkadaş geldi; şurada ağaç, fidan, çalı, çiçek ürettiğini söylüyor. Bilgilerini alın, dinleyin. O bölgeye gittiğinizde bir bakın; tarla onun mu, sera onun mu, kiralık mı, kiralıksa sözleşmesi var mı? Ürünleri bizim kalitemizde mi? Bunlara bakın, fotoğraflayın. Eğer uygunsa, bizim standartlarımızdaysa portföyünüze alın. Ondaki ürünlerle ilgili bir alım yapılacağı zaman o arkadaşlardan da teklif alın.' Benim arkadaşlara talimatım budur. Bunu çok kez toplantılarda tekrarlamışımdır. Yoksa zaten bizim o şirketlerle başa çıkmamız mümkün değil.""Yani bu kadar piyasanın dağınık olduğu, yaygın olduğu ki biz Türkiye nüfusunun en az yüzde ellisinin olduğu coğrafya, üçte birinden fazlasının olduğu bölgelerden tedarik yapıyoruz. Ve kamu adına yapıyoruz bunu.

Bir başka iddia; yine 'Gürgen', tedarikçilere piyasa ayrıcalığı tanıdığımı, piyasada olmamasına rağmen ihale verilerek Tamer’in firmalarından temin ettiğimi, ihtiyaç olmamasına rağmen bazı geçen ürünleri Tamer'in yurt dışından normal fiyatından çok daha fahiş miktarlarda temin ettiğini ve buradan elde ettiği menfaatleri de paylaştığımı iddia ediyor. Şimdi birincisi; savunmalarda bu konu çok oldu. Hem Ümit Polat’ın savunması sırasında hem Fatih Yazıcı döneminde de konuştuk. Şimdi biz Türkiye’nin en büyüğüyüz; yani saksılı fidan ve ağaç depolama kapasitesi itibarıyla Türkiye’nin en büyüğü, Avrupa’da da ilk sıralardayız. Yaklaşık 65 bin adet depolama kapasitemiz var. Ve bu aynı zamanda bir ara üretimdir. Çünkü biz canlı alıyoruz; canlı ürünü alırsınız, durur, büyüdükçe de değeri artar. Bizim en önemli kâr kalemlerimizden birisi budur. Bunu doğru yaparsanız, doğru işletirseniz; bu sadece İBB’ye satıyoruz anlamında değildir, biz piyasaya da mal veririz.

Mesela yine Ümit Bey, eski tedarikçilerden Lider Botanik’ten bahsetti. İşte 'O eskiden çok çalışılıyordu ama 2019 sonrası vazgeçildi' dedi. Halbuki Ümit Bey bilmeyebilir bunu; Lider Botanik’in sahibi, kardeşinin Boğaz’daki otelinin bahçesine gelip benden manolya aldı. Yani parasını da ödeyemedi. O ayrı bir hikaye. Gittik, sonra onun yerine kendi fidanlığından seçerek bir mahsuplaşma yapmak zorunda kaldık. Yani Tamer'in böyle bir imtiyazı yok. Burada adı geçen ağaçları belgelerle sunacağız. Zakkum, manolya, çınar her neyse aynı yıl içerisinde onlarca firmadan almışızdır. İthal de yerli de. Bunların belgelerini sunacağız. Ve ben hiçbir zaman satın alma tarafına "Şu firma geldi, bu firmanın elinde ne varsa alacaksınız" gibi bir direktif, talimat veya yönlendirmede bulunmadım. Az önce ifade ettiğim çerçevede olmuştur. Çünkü ben genel müdürüm kamu şirketinin başındayım ve bir temsil makamındayım. Biz o makamlarda, sizlerde olduğu gibi sadece sevdiğimiz insanları kabul etme keyfiyetine sahip değiliz. Biz hiç sevmediğimiz, hatta bize düşmanlık ettiğini bildiğimiz insanların eğer o kurumda bir işi varsa, biz kamu adına orada "kendi" ‘ben’ olarak yokuz. Ali Sukas olarak yokuz. Orada Ağaç A.Ş., genel müdür var. Bize düşmanlık edeni dahi kabul edip dinlemek zorundayız.

Ben böyle yönettim Ağaç A.Ş.’yi. Ama bizim satışlarımızın büyük bir bölümü, bizden önce de olduğu gibi İstanbul Büyükşehir Belediyesinin çıkmış olduğu açık ihalelerle bitkisel materyal dosyalarından açık ihaleye çıkar. Biz gireriz, alırız. Çoğunlukla biz alırız. Niye? O güçte, o kapasitede hem finansman olarak hem organizasyon kabiliyeti olarak bu işi üstlenecek ve zamanında yerine getirecek başka bir şirket yok. O benim suçum değil. Burada "Büyükşehirlerde kurulan iştirak şirketleriyle alakalı nasıl düşünüyorsunuz?" diye sorsanız; ben AK Parti iktidarının en doğru yaptığı şeylerden bir tanesinin iştirak şirketlerinin kuruluşu olduğunu düşünürüm. Bunu söylerim, çok rahatlıkla. Çünkü hizmeti hızlı ve doğrudan halka ulaştırmanın en kısa yolu. Yani burada bir suistimal aramak... Bir iştirak şirketi çok para kazanırsa, kâr ederse ne yapacak? Yine dönecek belediyeye verecek. Yani babanızdan harçlık alıyorsunuz, onu tasarruf ediyorsunuz, yemiyorsunuz; tekrar dönüp babanıza veriyorsunuz. Bunu hizmete kullanmak, halk için kullanmak için bu iştirak şirketleri çok önemli fonksiyon görmektedir.

Üzüldüğüm şey; Sayın Cumhurbaşkanımızın geçen yıl "belediyeleri silkeleyin" dedikten sonra iştirak şirketlerinin eli kolu ciddi şekilde budandı. Bu üzücü, Türkiye adına üzücü. Böyle bakılmamalı. Çünkü ben göreve geldiğimde böyle bakmadım Sayın Başkanım. Ben siyaset gütmedim. Kendim siyasetten geliyor olmama rağmen ilk toplantıda arkadaşlara söylediğim şey oydu: "Burada siyasi atama sadece benim ama ben de buraya girerken her sabah o siyasi kimliğimi kapının dışında, duvarın dışında bırakıyorum. Burada biz işimize bakacağız, doğru hizmet üreteceğiz. Burada politik mensubiyet ve politik fanatizmle hareket etmeyen her arkadaşla çalışacağız ki bunu sabah da fark etmişsinizdir. Ben değiştirmedim; şoförümü değiştirmedim, asistanımı değiştirmedim, çaycıyı değiştirmedim. Ki Türkiye'de bilirsiniz; aynı partiden bile olsa en ufak bir makam değiştiğinde genel müdürlük katındaki herkes gönderilir, yerine yenileri alınır. Aynı şekilde ben bir gizli örgütün üyesi olacaksam, iddianamede yazdığı gibi üstün bağlılıkla bir örgüte iştirak etmiş olsam; ilk değiştirmem gereken kendi mahrem alanımdaki bilmediğim, tanımadığım insanlar olur. Yani geri zekalı değilim. Ben sokaktan geliyorum, o işleri de iyi bilirim. Ama benim böyle bir dünyam yok, olmadı da hiç.

Ürün tedarik süreçlerini daha önce ifade etmiştik, çok uzun anlatmayacağım ama biz aynı ağacı birçok firmadan dönem içerisinde alırız. Fiyat eşitlendiği takdirde kişiye ya da firmaya yönelik fahiş fiyat olmaz. Sektörün bir otokontrolü vardır zaten. Yani Bursa'ya giderseniz Ahmet'ten bir ağaç alırsınız şu fiyattan; aynı ağacı Mehmet'ten daha yüksek fiyattan alamazsınız. O duyulur hemen zaten. Ağaç A.Ş. gibi kurumsal işleyen bir firmada bu tür olaylar olmaz. Biz mahalle çiçekçisi değiliz veya basit bir taşeron değiliz. Basit, küçük bir fidanlık değiliz. Devasa, Türkiye'de birçok belediyeden, hatta birçok büyükşehir belediyesinden de büyük bir organizasyonuz. Dünyada bu büyüklükte bu fonksiyonu icra eden başka bir kuruluş yok; özelde ya da kamuda. Bütçe olarak vardır ama organizasyon ve iş gücü itibariyle yoktur. 5 bin çalışanımız var Başkanım, bu birçok şeyi ifade ediyordur. Yine bir başka iddia; Tamer Gümüş'ün diğer tedarikçi firmalara nazaran ödemelerini daha kısa vadelerde aldığı yönünde. Bunlarla ilgili de belgeleri sunacağız. Tamer Gümüş de diğer firmalar hangi vadelerde alıyorsa, Tamer Gümüş de aynı vadelerde alıyordu. Ortalama vadesine baktırdım; elde edebildiğim bilgiye göre ortalama 72 gün vadeyle çalışıyor. Yine "istisna" kapsamında Tamer Gümüş'e ait olduğu iddia edilen Bitki Dünyası gibi firmalara iş verildiği, bu firmalar dışındaki ihalelere katılanların usulen katıldıkları, ihalelerin kime kalacağının baştan belli olduğu iddia ediliyor. Bu yorumları yapmak çok kolay.

Ağaç A.Ş.’nin şöyle bir kadersizliği var Başkanım. Devri sabık peşinde olmadık. Bu dönemde yaratılmaya çalışılmadı. Ekrem Başkan'ın göreve gelmesinden sonra biz önceden kimler çalışıyorsa hem tedarikçi hem müteahhit veya kurum çalışanları hep birlikte devam ettik. Çünkü Türkiye'de bir şeyin değişmesi gerekiyor: Politik fanatizmle, arkadaşlıklar, dostluklar, aidiyetler... Bunun bitmesi lazım. Bu çok yıpratır Başkanım. Konuşamıyoruz; dostlarımızla aynı aidiyetlerdeysek konuşuyoruz, yoksa dost olarak, insan olarak göremiyoruz. Bu, Türkiye'de son bulması gereken bir süreç ve biz geçtiğimiz 5 yıl içerisinde bunu başardık. Sıkıntılar ufak tefek olmuştur, olacaktır ama bu bakışın değişmesi gerekiyor. Biz müteahhitlere de taşeronlara da öyle baktık. İşini yapıyor mu? Zamanında yapıyor mu? Şartnameye uygun çalışıyor mu? Buna baktık. Uygun olmayanları eledik, uygun olanlarla devam ettik.

Bizim sektörde aile şirketleri vardır çoktur. Bu sadece Gümüş’lerle ilgili değildir, ki onlar üçüncü nesil. Bunun üstüne bir sürü de aile sayabilirim size. Çünkü yani ben mesela; aile fırıncı olduğu için bizim ailede çok fazla fırıncı vardır. İşte bir ailede müteahhit vardır. O aileden arkadan gelen nesil müteahhitliğe yönlenir. Sonra aile genişledikçe her biri ayrılır farklı şirketler kurarlar ve inşaat sektöründe yürür giderler. Yani Türkiye böyle bir ülke biliyorsunuz zaten. Yani bizim sektörde mesela Karadeniz ağırlığı fazladır. Son yıllarda biraz değişmeye başladı ama esas lokomotif Karadenizli ailelerdir. Bunlar da birinci, ikinci kuşaktan sonra çoğalmışlar. Her biri ayrı işletmeler kurmuş ve o şekilde devam ediyor. Yani adam Rizeliyse işini doğru yapıyorsa ben ne yapayım? Veya Diyarbakırlı da olabilir. Onla da çalışıyoruz. Yani benim taşeronlarımın işçilerimin çoğu Güneydoğu Bölgesi'nden çünkü o sektörde onlar var. Onlar çalışıyor, emek harcıyor. Bununla ilgili de dünya kadar tokat yedik. Yani bir dönemde onlarla ilgili o teröristleri aldılar, PKK'lıları aldılar ve bugün bitti. Bugün onlara hiç konuşulmuyor. Onlar PKK'lılıktan çıktı. Ama ben iki yıl boyunca yine aynı medya grupları içerisinde bir ülkücü olarak PKK'lıları istihdam ettiğime yönelik saldırıya uğradım, hakarete uğradım. Ya bundan kurtulmamız gerekiyor.

Bir başka boyutu da Başkanım; ben şirketin genel müdürüyüm. Ben bütün işimi gücümü bırakacağım, satın almayla mı uğraşacağım? Satın alma işlemlerini ben yapmam. Ha ben denetlerim. Evet bana gelir sonuna kısımda bana gelir satın alma oluru gerekçesiyle gelir. Ön onay olarak ben bakarım gerekçesine bakarım. Olur veririm veya vermem. Onlarca dosyayı geri göndermişimdir. Az yerden teklif aldığı gelir size. Bunu çeşitlendirin diye. Bunun dışında tam ürün firmaları da olabilir bilmiyorum. Ama ben firma bakmam. Ödeme yaparken de bakmam. Bir başka iddia Tamer'le yurt dışı gezilerine katıldığım. Burada manolya saksı mevzuu, fahiş fiyatlarını aldığımız. Tamer Gümüş’le birkaç kez yurt dışında buluştuk. Doğrudur. Fuarlara gittik. Ama bu, Ağaç A.Ş adına gittiğimde zaten yönetim kurulu kararıyla yurt dışına çıkış gerçekleştirebildiğimiz için ben kurumda mutlaka ve çoğunlukla fidanlığa bakan, genel müdür yardımcısı olurdu yanımda. O, ki, Ağaç A.Ş’nin kuruluşundan beri olan bir arkadaşımızdı. Geçen yıl emekli oldu. Şu an Malatya Büyükşehir Belediyesi’nde iştiraklerden sorumlu koordinatör görevinde. Ben beş yıl, beş buçuk yıl çalıştım arkadaşımızla. Ağaç A.Ş’nin hafızası dediğim bir arkadaşımızdı. Çoğunluk onunla yani yurt dışına gittiğimde çoğunlukla onunla gitmişimdir ben. Ama o yoksa, vizesi yoksa veya burada başka bir işi varsa mutlaka şirketten bir kişi yanıma almışımdır.

Daha çok ürün tedariğinde bizim işlettiğimiz sistem şuydu: Fidanlıkla ilgili mi gidecek? Mutlaka satın almadan, fidanlık ve sahadan bir arkadaşımız olurdu. Üç beş kişilik ekipler oluştururduk. Onları ben onaylardım seyahatlerini. O şekilde gönderirdik. Eğer market tarafı, bahçe marketlerle ilgili ise o zaman bahçe marketten satın almadan ve ona yakın başka pazarlamadan bir arkadaşımız olurdu. O şekilde ekipleri gönderirdik. Ama yurt dışına seyahate gitmek teknik gezi de olabilir bu. Ki ben meraklı birisiyim. Mesleğini çok seven birisiyim. Ben yurt dışına gittiğimde arkadaşlar bilirler. Şehir merkezini gezmem. Uçaktan ineriz. Bir yemek, affedersiniz çay, kahve, ondan sonra doğrudan tarlaya giderim, çizmeleri giyerim. Adamlar nasıl üretim yapıyor, nasıl işte toprağa nasıl işliyorlar, nasıl kullanıyorlar. Hangi ağaçların bakımı nasıl yapıyorlar, hangi mekanizasyonları var? Ben gittim her şeyde yurt dışı seyahatinde ben buralara baktım. Yani şehir merkezinde, yok şu lüks, bu lüks peşinde gezmedim. Ben ihtiyaç duymam buna şahit göstermeyi bile ama ben buyum yani.

Burada yine gizli tanık, affedersin belden aşağı vurma konusunda uzmanlar. Eşimi milletvekili adaylığı döneminde, eşime destek olmak için firmalarda bir liste hazırlamışım. Zaten bu da bir garip. Gizli tanık diyor ki Gürgen, 2023 seçimlerinde liste hazırlandı. Hani ortada bir liste mi var? Birden çok liste mi var muamma. Ama bir liste hazırlanmış, her yere monte edilmiş. 2023 seçimlerinde eşim, evet milletvekili adayıydı. O dönemde bir liste hazırlamışız, firmalardan seçime destek talebinde bulunmuşuz. Eğer destek olmazlarsa biz de iş yapamayacaklarını, paralarını alamayacaklarını söylemişiz. Umut da bunlardan bir tanesiymiş. Şimdi hem ortağım olmuşsa hem defasında kafasına vuruyorum. Onu yoluyorum. Hem rüşvet alıyorum hem seçim oluyor, yardım istiyorum. Bayram oluyor, kart istiyorum filan. Yani bu yani izah edilebilir. Yani değerlendirme yapımı edilmeyecek ama eşim söz konusu olduğu için mecburen bu konuya girmek istedim. Ben emniyete de söyledim. Savcılıkta da söyledim. Ben eşimin milletvekili adayı olduğu dönemde hiç kimseden herhangi bir talepte bulunmadım. Hatta yakınımdaki o zaman genel müdür. Yardımcısı arkadaşımız vardı.

Mahkeme Başkanı: 130 No’lu eylem kapsamındaki savunmada evet.

Yani hiç kimseden bu noktada bir talebimiz olmadı. Artı Iki bin yirmi üç seçimleri öncesi zaten altı Şubat depremleri vardı. Biz samimiyetle söylüyorum. Ben eşimin seçim sürecinde onun kampanyalarına katılamadım. Yani bir buçuk ay süreli bir şey oldu sanırım. Ben dört ya da beş o da akşamları bir salon toplantısından varsa bir uğrayıp işte onu alıp eve gitmişsindir. Onun dışında günlük yani benim bütün odağım depremdi ve kendi işimdi zaten. Ümit Polat'ın kameraya ilişkin iddiaları var. Ümit Polat firmalardan almış oldukları işin yüzde onu tutarını para talep ettiğimi bu firmaların listesini tuttuğumu ve üzerine notlar aldığımı listeleri kendisine vermek istemediğimi fakat çalışırken bizzat kendisinin gördüğünü, Ulmus Fidancılık isimli firmanın da bu listede yer aldığını, kendisinin para alışverişine şahit olmadığını, listelerde yer alan firma sahiplerinden yüzde on sözleşme aşamasında. yüzde on ödeme yaparken para talep ettiğimi ve teslim aldığımı duyduğunu beyan ve iddia etmektedir. Ümit Polat satın alma müdürü. O dönem. Ümit Polat da listeleri aylık olarak bana getirdiği şeklinde beyanı. Şimdi bu da yine gizli tanık gibi bir listeden bahsediyor.

Tutulan bir liste yok. Eğer listeyi o getirdiyse ve ben üzerine not aldıysam, ona niye vermeyeyim? Niye saklayayım? Artı, ben şirketin genel müdürüyüm; şirketin bütün bilgilerini görebilecek konumdayım. Ay sonunda kim ne kadar iş yapmış, bunu görmem için böyle bir şeye ihtiyacım yok, onun bana getirmesine de ihtiyacım yok. Ben bilgisayara, yazılımın içine girdiğimde hangi şirketin ne kadar ürün sattığını görebilirim. Zaten eski yönetim raporlarımız vardı; elektronik raporlama sistemi içerisinde o raporlar birimlerce hazırlanır, onaylarla üst yönetime kadar gelir. Burada enteresan olan şu; Ümit Polat diyor ki: 'Firmalardan duydum.' Firmalar diyor ki: 'Biz Ümit Polat’tan duyduk.' Takdiri size bırakıyorum. Ama Ümit Polat ilk birkaç ifadesinde 'yüzde 10'u görmemiş; etkin pişmanlıkla ilgili 'zammı' artırmış, 'kurtulur muyum' ümidiyle herhalde oranı yüzde 20’ye çıkarmış. Yine Ümit Polat; ağaç alımı konusunda işaretlediğim firmalar olduğunu, bunlardan birinin 'Ulumlu Çiçekçilik' olduğunu, Tamer Gümüş’ün gizli ortağım olduğunu ve bu sebeple bu firmaların dört sene içerisinde bu kadar iş aldığını iddia etmektedir.

Ben biraz önce, şirkete ve işe bakışımı ifade etmeye çalıştım. O ifadelerle bunu da karşılıyorum: Ben yanıma gelen kişinin sırtında ne var, elinde ne var, ayağında ne var diye bakmam. Ben bana gelen kişinin gözüne bakarım, yüzüne bakarım; öyle konuşurum. 'Bundan ses çıkar mı, yağ çıkar mı, poz çıkar mı?' diye bakmam. Burada arkadaşımız kendi bakışını ortaya koymuş; 'Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz' diye bir deyim vardır. Ben hiçbir zaman bir başkasından, şahsım adına veya bir organizasyon adına para talebinde bulunmadım. Sadece az önce ifade ettiğimiz gibi Ramazan aylarında ve bayramlarda, gönüllülük esasına göre duyurular yapardık. Bu sadece market kartları değil; İstanbul Vakfı için kurban bağışı veya pandemi dönemindeki 'Askıda Fatura' gibi İBB’nin genel olarak başlattığı sosyal sorumluluk projeleri kapsamında, bizimle ilişki içerisinde olan tedarikçilerimize ve kendi özel çevremize duyurular yapardık. İsteyen katılırdı, istemeyen katılmazdı. Birkaç tedarikçi arkadaşımız canlı kurban göndermişti. Bizde çalışan çok fakirler, şantiyelerde yatanlar vardı. Kendi şirketine keseceği kurbanlardan bize gönderdi; biz de kestik, kavurma yaptık ve ihtiyaç sahiplerinin evlerine gönderdik. Böyle de bir geleneğimiz vardı.

Murat Or’un iddialarına gelince... Murat diyor ki; firma sahipleriyle para alışverişinde bulunduğuma şahit olmasa da ciddi şüpheleri varmış. 'Ulumlu'nun sahibi Tamer Gümüş’ün daha fazla iş alabilmek ve önceki ödemelerini alabilmek için benimle bizzat görüştüğünü, firmalara yapılan ödemeler gecikse de bazı firmaların ödemelerinin erkene alındığını, İBB’nin gönderdiği nakit paraların bu firmaların alacaklarında kullanıldığını iddia ediyor. Ödemeye istinaden çek yazıldığında ise diğer firmalara kıyasla daha kısa vadeli çek yazıldığını, bunun sebebinin de usulsüzlük yapanlara para vermiş olmalarından kaynaklandığını düşündüğünü beyan etmiştir. Başkanım, ben öncelikle ödeme stratejimizi ifade etmek istiyorum; sanırım o birçok şeyi aydınlatacaktır. Tedarikçi ödeme planları yapılırken biz İBB’ye her ay fatura keseriz, hak ediş yaparız. Onaylanınca o miktar kadar fatura kesilir ve Giderler Müdürlüğü’ne gider. İşlemler bittikten sonra genelde ay sonu veya bir sonraki ayın ilk günü bize ödeme gelir. Bu ödeme hiçbir zaman bizim istediğimiz miktarda gelmedi. Şirket kayıtlarına bakıldığında, son üç yıl ortalamasının yaklaşık yüzde elli civarında olduğunu biliyorum. Yani biz 100 lira istemişiz, İBB’den 50 lira gelmiş; hep böyle gitti.

Bir para geldiği zaman önce personel maaşlarını öderdik. Ondan sonra kamuya olan borçlarımızı; vergi ve sigorta borçlarımızı öderdik. Ardından taşeron, müteahhit veya ticari faaliyeti olanlarla ilgili işin niteliğine bakardık: İşçilik yoğunluğu, istihdama etkisi, kooperatifler ve üretici birlikleri aracılığıyla binlerce köylüyü etkileyen tedarik yapıları bizim için öncelikliydi. Ayrıca ithal girdisi bulunan, döviz kuru riski olan firmalar ve şirket faaliyetleri için kritik önemdeki mal ve hizmet sağlayıcıları gelirdi. Stratejimiz buydu ve herkes için geçerliydi. Ha, ay içerisinde birisi gelip 'Şu kadar çekim var, eksiğim var, sizden de alacağım var; ödeme olmazsa çekim yazılacak' gibi taleplerle gelirse, bizim 'kefen parası' diye tanımladığımız küçük bir miktarımız olurdu; bu da 5 milyonun üstüne pek geçmezdi. Ay içerisinde bu tür ihtiyaçlar için kullanılırdı. Yoksa bizim ödemelerimiz standarttır; ay başı ve ayın 20’sinde yapılırdı. Herkes için aynı tarih... Bankaya gidip kırdırılacak bir ödemesi olanlar için nadiren kısa vadeli uygulamalarımız olmuştur ama genel uygulamamız her ayın 20’siydi. İBB’den para gelişleri belli olduğu için böyle bir sistem kurmuştuk.

Bizim kasamızda tabii boş olduğu için bu sıkıntı. Yani gelen para giderdi. Şirketin kamusal sorumluluğu, kurumsal işleyişi, sosyal etkisi ve operasyonel devamlılığı birlikte gözetilerek uygulanmaktadır. Amaç ekosistemin ayakta kalmasını sağlamak ve hizmet üretim zincirinin kesintiye uğrasını önlemektir. Ödemeler çoğunlukla tedarikçilerin alacak miktarına göre oranlanarak ve gecikme durumuna bakılarak yapılırdı.Bizim şimdi hep bir listeden bahsediyorlar ya Başkanım; düşündüm düşündüm, olsa olsa ne olur diye. Sanırım benim masamın üstünde her gün olurdu; her gün güncellendiği için mali işlerden gelirdi bana. Bizim bir tedarikçi cari listemiz vardı. O listede firmalar, firmaların carisi, son iki aydaki ödemesi, ödeme yapmış mıyız, yaptıysak ne kadar yapmışız... Bir sonraki ayın planlaması, yan tarafta da yaşlandırma tablosu dediğimiz sıfır-altmış, altmış-doksan gün yani geciken ödemelerin hangi zaman aralıklarında ne kadar olduğunu gösteren bir yılı kapsayan bir tablomuz vardı. Ekstradan hazırladığımız... Onu günlük güncelledik. Her gün gelen faturalar işlenerek her gün güncellerdik. Ve o tabloyla bu ödeme planını takip ederdik. En eski alacağı olandan, bir paramız olduğunda tabloya bakardık 'o arkadaşlara ödeyin' şeklinde ve oransal olarak. Onun dışında herhangi bir şeyimiz yok, bizim tablomuz olmaz. O da benim masamın üstünde dururdu zaten. Yani en fazla birisi bir şey görmüşse orada görmüştür ve budur. Bunun dışında bizim firmada yani benim bildiğim hiçbir yani bu tarzda bir tablo listesi, ödeme listesi filan olma şansı yok.

Ödemeleri de yeri gelmişken açıklayayım: Ay içerisinde mali işlere gelen talepler mali işlerde toplanır. Müdürlükte zaten yaşlandırma tablomuz var ve firmaların acil ihtiyaçları vesaire Mali İşler Müdürlüğü bunu hazırlar. En son mali işlerden sorumlu Genel Müdür Yardımcısı gelir. Onun hazırladığı taslakla beraber en son üstünden geçeriz. İçinde ufak tefek oynamalar yaptığımız olur. Daha çok kişiye ödeme yapmak için; elli bin lira, yüz bin lira... Adamın beş milyon ödemesi var mesela, o zaman üç yüz bin lira, beş yüz bin lira kısıp 'şunu da ödeyelim' biz şeklinde son şeklini ikimiz birlikte verdik. Yani ben tek başıma 'şuna şunu ödeyin' diyecek bir işim, gücüm yok. Hem satın almayla uğraşacağım ben genel müdür değilim. Hem mali işlerle uğraşacağım, hem araziyle uğraşacağım, hem fidanlıkla uğraşacağım... O zaman diğer arkadaşlar niye orada, madem her şeyi ben yapacağım? Yani böyle bir işleyişimiz yok, hiç de olmadı.

Mahkeme Başkanı: Normalde araya girmem, bu kısmın üzerinde durduğumuz için tekrardan anlatıyorum. Böylelikle bu ödeme sistemini, mesela Tamer Gümüş ile ilgili dediniz ki: 'Yetmiş iki gün ortalama vade.' Bu diğer firmaların da bu şekilde vade ortalamaları belirli mi?

Ali Sukas: Onların hepsinin var, hepsi var Başkanım. Bizim hepsi kayıtlarda, dosyaya da sunacağız bunu. Tabii, dosyaya sunacağız. Yani burada kategorik olarak şimdi Başkanım şöyle bir şey var: Şimdi ithal gereksinimi... Mesela biz motorlu grup dediğimiz için biçme makineleri vesaire gibi birtakım aletler, bizim arazide kullandığımız aletler ithal geliyor. Veya gübre; işte ithal gelen gübre, yani yavaş salınımlı ve dünyada hatırladığım kadarıyla dört ya da beş firma o düzeyde bir teknoloji kullanabiliyor. Tabii ben iki bin yirmi ya da yirmi birde Gübretaş'ı davet ettim. Genel müdür yardımcıları geldi, toplantı yaptık. 'Ya biz bunu yurt dışından alıyoruz, yazık günah bu kadar para veriyoruz. Gübretaş büyük bir firma, ya bunu siz de üretemez misiniz?' diye. 'Biz üretemeyiz, o kadar yatırım yapma şansımız yok; yatırım yaparsak o yatırımı geri alma şansımız yok' dediler. Yani hak bu. Tabii bizim tedarik ettiğimiz ürünlerin özellikle bu tarz ürünlerin yüzde seksen-doksanı İBB adına yaptığımız tedariklerdir. Yani işi veren neyi istiyorsa biz onu tedarik etmek zorundayız. Çünkü ben bir şirketim, aynı zamanda kamu denetimine tabiyim ama aynı zamanda Türk Ticaret Kanunu'na göre de denetime tabiyim yine. Onun için de o dengeyi iyi kurmak gerekiyor. Onun için döviz riski taşıyan stratejiyi kurarken ona göre; kim bu? Ahmet, Mehmet olabilir, herhangi bir ithal ürün getirebilir. Ama burada opsiyonu daha geniş kullandığımız bizim özellikle ağaç grubunda; çünkü kışın alıyoruz falan yani fidanlıkta duruyor... Onların vadeleri biraz daha uzundur. Bizde de böyledir zaten; yani sadece bizim uyguladığımız bir şey değildir, sektörün genel kabulüdür o. Onlarla ilgili de bütün firmaların ödeme vadeleri dosyaya sunulacak.

Ensar Güney'in Taner Gümüş iddiaları var, beni suçladı. Ensar Güney; daha çok para kazandıracak kişilerle yakın olduğumu, kişilerden alım yaptığımı, gizli ortaklardan birinin Taner Gümüş olduğumu, piyasadaki herkesin beni ortak olarak bildiğini iddia etmektedir. Gizli tanık, Akit gazetesi, Ümit Polat ifadesi vesaire; sayabilirim, örtüştürebilirim yani dedikodunun nereden çıktığını. Onun için buna zaten bunlarla ilgili açıklama yaptım, burada tekrar aynı şeyi söylemek istemiyorum. Yani böyle bir şey yok, hiç olmadı. Hiçbir firmayla da yok. Ben kendi şirketini entübe etmiş bir kişiyim; görev aldıktan sonra, ki bu alanda çalışan bir şirketim vardı, şu an entübe durumda.

Eylem yüz yirmi iki: Ali İhsan Mengeç, Yücel Mengil, Dinçer Kantar... Olan beyanlar benimle doğrudan ilgili değil; üçüncü kişiler arasında geçtiği iddia edilen olaylara ilişkindir. İkinci grupta yer alan iddialar ise doğrudan benimle ilgili. Bu konunun bir tarafında sanırım 'üstüne yükseltme' iddiası vardı, o da dün açıklamalarını yaptı. Şimdi, bana dair herhangi bir isnadın olmadığı beyanlar üzerinde çok durmayacağım. Bunlar ağırlıklı olarak Ümit Polat ile alakalı... Bir de 'özel kalemime gönderdiğini' söylediği 500 bin TL’lik bir para var. Böyle bir para ne özel kaleme geldi ne de bana geldi. Bu, kendilerinin etkin pişmanlık kapsamında söylediği şeylerdir. Ümit Polat ile ilgili hususlara ben şahit olmadım, bilmiyorum; doğru ya da yalan diyecek durumda değilim. Onu zaten kendisi açıkladı. Ben sadece; Ümit Polat’a ya da Yücel Mengi’ye 'Şöyle görüş, böyle görüş' gibi bir talimatım olmadığını söyleyebilirim. Onun dışında yaşanmış bir şeyler varsa o kendi aralarındadır; benim herhangi bir bilgim, talimatım yok, duymadım da.

İhsan Bey, benim çok yakın arkadaşımdır ama ticaret başka bir şeydir, ona yorum yapamam. Ancak özel kalemime 500 bin lira gönderdiği konusu tamamen yalan ve etkin pişmanlık kapsamında cezaevinden çıkmak için uydurdukları bir şeydir. Çünkü onların özel bir durumu vardı: Tutuklanan Yücel’in hanımı hamileydi, sonra doğum sıkıntıları oldu; o psikoloji ve aile baskısı altındaydılar. İhsan benim çok eski arkadaşımdır, bunu ilk ifademde de söyledim, sonra da söyledim. Ama Sayın Başkanım, bugün deseniz ki: 'İşte kardeşiniz, ağabeyiniz geldi, sizinle ilgili şunu söyledi,' artık buna bile inanırım. Maalesef insanı sorgulamaya başladım. Burada bir de konunun seçim dönemine ilişkin olduğu ileri sürülüyor. Biraz sonra ona da açıklık getireceğim. Seçim döneminde İhsan Mengi’nin daha önce kullandığı bir ifade var, orada da söylüyor; Onu orada ifade edeceğim. Şahsıma doğrudan yapılan beyanlar var. İddiaya göre; 2024 yılı içerisinde yaklaşık 54 milyon TL bedelli torf ihalesi yapılmış, A ve D grup şirketlerinin bu ihaleye katıldığı anlaşılmış. Dinçer Kantar’ın ifadesine göre; torf alımında başlangıçta metreküp başına 2.600 TL teklif verilmiş, daha sonra Ümit Polat teklifin 2.900 TL olarak revize edilmesini istemiş ve aradaki 300 TL’lik farkın ödenmesi gerektiğini söylemiş. Bu farkın toplam ihale miktarında yaklaşık 6 milyon TL’ye karşılık geldiği ifade edilmiş. Bu konuyu benimle konuştuğunu ve benim bilgim dahilinde teklifin artırıldığını belirtmiştir. Ayrıca DY Grup isimli firmaya 10 milyon TL ödeme yapıldıktan sonra, buradan ayrılan 6 milyon TL karşılığı doların Dinçer tarafından teslim edildiği iddia edilmiştir.

Şimdi burada tek bir doğru var, o da şu: Ali İhsan Mengi evet beni aradı ama 'ihaleyi aldık' diye aradı. 'İhale olacak, fiyat şöyle arttı' gibi bir konu yok. İhaleyi aldıktan sonra, 'Bizim çocuklar şirketten iki ihale aldılar' şeklinde bir görüşmemiz oldu. Ben de 'Haberim var' dedim; çünkü o ihaleyi onaylayan zaten benim. Görüşmemiz bundan ibarettir. Diğer hususlarla ilgili bilgim yok, talimatım yok. Ne İhsan ile ne çocuklarıyla böyle bir ilişkimiz yoktur. Savcılık, Genel Müdür olarak atandığım andan itibaren sözde 'çıkar amaçlı suç örgütüne' üye olduğumu iddia etmekte. İddiaya göre 2019’dan beri bu yapı içinde hareket ediyorum, alım yapılacak firmaları seçiyorum ve işlerin bedelinin yüzde onunu alarak sisteme aktarıyorum. Ancak dosyada ifade veren Ali İhsan Mengi, Yücel Mengi ve Dinçer Kantar’ın beyanları savcılığın bu iddiasıyla açıkça çelişmektedir. Bu kişiler kendi ifadelerinde, 2024 yılına kadar kendilerinden herhangi bir para talep edilmediğini açıkça söylemektedir. Eğer gerçekten 2019 yılından beri işleyen bir sistem olsaydı, bu kişilerin işe başladıkları 2020-2021 yıllarından itibaren para istendiğini söylemeleri gerekirdi. Buna ilişkin tek bir iddia yok Başkanım.

İddianamede yer alan seçim dönemine ilişkin iddialar da aynı şekilde tutarsızdır. 2024 yılı Mart ayı için istendiği ileri sürülen 500 bin TL dışında, seçim döneminde para talep edildiğine dair bir beyan bulunmamaktadır. Üstelik bu miktar, firmaların o tarihe kadar Ağaç AŞ ile yaptıkları işlerin büyüklüğü dikkate alındığında yüzde on değil, yüzde birine bile karşılık gelmiyor. Yücel Mengi ve Dinçer Kantar’ın 54 milyon TL bedelli torf alımına ilişkin beyanlarının tamamı yanlış ve eksiktir. Gerçekte 25 Haziran 2024 tarihinde bir değil, iki ayrı torf ihalesi yapılmıştır. Bunlardan ilki yerli torftur. Türkiye’de çıkan torf çok kaliteli değildir; anavatanı Litvanya, yani Baltık Cumhuriyetleridir. En kaliteli torf orada çıkar, fabrika işlemeleri de iyidir. Onun dışında Beyaz Rusya, Belarus, Ukrayna bölgesi torf madeninin merkezidir. Binlerce yıl bitki atıklarının toprak ve su altında kalmasıyla oluşan fosilleşmiş, lifli bir yapıdır. Bu malzeme; bitkisel toprak hazırlanmasında, ağaç dikimlerinde toprağın su tutma ve havalandırma kapasitesini artırmak için kullanılır. Aynı zamanda organik madde bakımından zengindir. Yurt dışından getirdiğimiz torfun organik madde içeriği %80’in, hatta %90’ın üzerindedir; Türkiye’de ise bu oran %40-45 seviyelerindedir. Bizim standartlarımıza göre bu oranın %60’ın üstüne çıkması gerekir.

Şimdi bu alımda DY Grup Yapı İnşaat firması ihale bedelinin, iddia edildiği gibi 54 milyon değil, gerçek ihale bedeli 52.7 milyon. Onlar 54 milyon diyor. Dinçer Kantar, 24.06.2025 tarihli ifadesinde; '2024 yılında Ağaç AŞ'de yaklaşık 54 milyon TL bedelli bir ithal torf alımı ihalesi yapılacaktı. İhalelerle ilgili bizden de teklif istenildiği için bilgim oldu ve bu konuda çalışma yürütürken metreküp başına 2.600 TL teklif verdim' demiş. Şimdi bu teklif yok ortada. Ben teklif dosyasını da bunu okuyunca elde ettim, baktım. Dosya sunulacak Başkanım, mahkemenize sunulacak; böyle bir teklif yok. Daha sonra beni Ümit Polat arayarak, Ağaç AŞ'ye çağırdı ve en uygun teklifi bizim verdiğimizi, ancak bu fiyatı revize etmem gerektiğini, metreküp başına 2.930 TL teklif vermemi, arada kalan 330 TL'lik farkı da kendilerine ödemem gerektiğini, bu durumdan yine Genel Müdür Ali Sukas'ın haberinin olduğunu, bu paranın İştirakler Daire Başkanlığına gideceğini söyledi. Ben de bu durumu ortağımla görüşmem gerektiğini söyledim ve durumu Yücel'e aktardım. Yücel ile beraber kayınpederim Ali İhsan Mengir ile konuştuk. Bu konunun problemli olduğunu, kendisinin Ali Sukas ile görüştükten sonra bize dönüş yapacağını söyledi. Yaklaşık bir hafta sonra tekrar konuştuğumuzda Ali Sukas ile görüştüğünü ve paranın İştirakler Daire Başkanlığından istenildiğini ve bu parayı verebileceğimizi söylediği” şeklinde iddiada bulunmuş.

Söz konusu iddia az önce ifade ettiğim gibi yalan. Bu iddia hem olayın gerçek seyriyle hem de mevcut belgelerle zaten açıkça çelişiyor. Söz konusu tarihte alıma konu torf miktarı 18.000 metreküp. Dinçer Kantar'ın iddia ettiği gibi metreküp başına 2.600 TL teklif vermiş olsa toplam teklif bedelinin 46.8 milyon olması gerekiyor. Oysa dosyada yer alan ve DY Grup kaşesi taşıyan 08.05.2024 tarihli satın alma teklif isteme formu incelendiğinde; DY Grup'un ithal torf alımında metreküp başına yaklaşık maliyet talebi için verdiği rakam 3.175 lira. Yani 2.600 değil, 2.900 de değil. Toplam teklif bedeli de 57 milyon 150 bin lira. Anılan ithal torf alım işinin de iddia edildiği gibi 54 milyon TL üzerinden gerçekleştiği iddiası da az önce ifade ettiğim gibi doğru değil. DY firması bu işi gerçekte 52.7 milyon TL bedelle almış. Bu tutar Dinçer Kantar'ın satın alma teklif isteme formunda belirttiği yaklaşık maliyet bedelinin 4 milyon 410 bin TL daha düşüğündedir. Başka bir ifadeyle Ali İhsan Mengir, Yücel Mengir ve Dinçer Kantar'ın ileri sürdükleri gibi torf alım işinde metreküp başına 330 TL ekleme yapılarak bedelin yükseltildiği açık bir iftiradır. Aksine alım, Dinçer Kantar'ın verdiği tekliften metreküp başına 245 TL daha düşük fiyata alınmıştır. Bu olay açıklıyor sanırım. Kaldı ki aynı gün ikinci bir yerli torf ihalesi var; bu defa yerli torf alıyoruz, ihaleye çıkmışız aynı gün. O da ihale kayıt numarası 2024'e 735 113. Bunun bedeli de 22 milyon. Bunu da Menkuse İnşaat firması alıyor; yani onların ortak firması. Bu firma da aynı kişilere ait. Başka bir ifadeyle aynı gün, aynı kişilerle bağlantılı iki firma toplam 74.7 milyon TL, 74.740.000 TL torf işi almış. Buna rağmen beyanlarda yalnızca ilk alımdan söz ediliyor. O da yanlış bir rakamla anlatılmaktadır; 52.740.000 TL olan ihale bedeli 54 milyon olarak gösterilmekte, aynı gün yapılan 22 milyon TL'lik ikinci ihale ise tamamen yok sayılmaktadır.

Eğer gerçekten bir rüşvet talebi söz konusu olsaydı, aynı gün bu kişilerin firmalarının aldığı toplam iş miktarı olan 74.740.000 TL üzerinden rüşvet istenmesi gerekecekti. Ancak anlatım yalnızca bir tek ihale üzerinden kurulmuş ve ifadelerle ikinci ihale bilinçli şekilde dışarıda bırakılmıştır. Bunun nedeni açıktır. Dosyada yer alan banka hareketleri ve döviz alımı iddiaları yalnızca 6 milyon TL üzerinden kurgulanabilmektedir. İkinci ihale hesaba katıldığında iddia edilen para hareketleri ile toplam iş miktarı arasında açık bir uyumsuzluk ortaya çıkmaktadır.
Savcılığın rüşvet olarak gösterdiği para hareketinin tarihi 13.06.2024. Torf alım ihalesi 25.06.2024. Dün de sanırım bu konuşuldu. Yani söz konusu para hareketi ihaleden 12 gün önce gerçekleşmiş. Bu durumda henüz yapılmamış ve sonucu belli olmayan bir ihale için rüşvet verildiği ileri sürülmektedir. Savcılık özellikle 13.06.24 tarihli banka hareketini dosyada öne çıkarmakta. Çünkü o tarihte DY firmasının hesabına bir ödeme yapılmış ve ardından hesaptan para çekilmiştir. Bu iki işlem yan yana getirilerek aralarında rüşvet ilişkisi kurulmaya çalışılmaktadır. Oysa ticari hayatta bu son derece sıradan bir durumdur. Bir firmaya ödeme yapılır ve firma bu parayı ticari faaliyetleri kapsamında hesabında kullanabilir. Tarihler yan yana konulduğunda ortaya çıkan tablo açıktır.

Seçimden sonra seçim için para istendiği iddia edilmektedir. Henüz yapılmamış bir ihale için rüşvet verildiği ileri sürülmektedir. Aynı gün yapılan ikinci ihale ise anlatımın dışında bırakılmaktadır. Seçim finansmanı iddiası da aynı şekilde gerçeklerle örtüşmemektedir. Zira Ali İhsan Mengir beyanında; 'Ali Sukas bana bu konuda bilgisinin olduğunu, bu talebin yukarısının talebi olduğunu, bu paranın yukarıya ödeneceğini söyledi. Ben de kendisine yukarının kim olduğunu sorduğumda bana bu paranın Ertan Yıldız tarafından istenildiğini ve ödemenin oraya yapılacağını söyledi' demiş. Seçim 31 Mart 2024 tarihinde yapılmış; bu kişiler ise Haziran ayında seçim için para istendiğini söylemektedirler. Üstelik paranın Ertan Yıldız tarafından istenildiğini söylemektedirler. Seçim tamamlandıktan aylar sonra seçim finansmanı için para talep edildiği iddiası iddianamenin tüm kurgusunu çökertmektedir.
Bu noktada sorulması gereken asıl soru şudur: Ağaç AŞ'nin DY firmasına 13.06.2024 tarihinde yaptığı ödeme neden diğer hakediş ödemelerinden farklı kabul ediliyor? Bu ödemenin diğer ödemelerden ayrılmasını gerektiren hiçbir özelliği yok. Dosyada bunu gösteren tek bir somut veri yoktur. Sadece o tarihte hesaba para girdiği ve ardından para çekildiği görülmektedir. Savcılık da bu basit banka hareketini alıp bunun üzerine bir suç kurgusu inşa etmeye çalışmaktadır. Gerçekte yapılan şey çok açıktır.

Sonuç olarak dosyada görülen banka hareketleri bir rüşvet ilişkisini değil, normal ticari ödeme ve para hareketlerini göstermektedir. Bu hareketler sonradan seçilerek ve bağlamından koparılarak bir suç hikayesine dönüştürülmeye çalışılmaktadır. Gerçekte ise yapılan şey tarihlerle ve banka kayıtlarıyla örtüşmeyen bir kurgu oluşturmaktan ibarettir. İthal torf ihalesinden sonra oğlunun, damadının Ağaç A.Ş.'den torf ve gübre gibi alanlarda yaklaşık 40 milyon TL tutarında ek işi olduğu, bu işlerden sonra yine kendisini aradığını, Erkan Yıldız'ın bu yapılan işlerin karşılığı olarak 5 milyon TL bağış istediğini, bu paraların verilmediği takdirde kurumdan ödemelerini alamayacağını, bu durumlarda yukarının para göndermekten imtina ettiğini söylediğimi iddia etmektedir. Bu paranın iki taksitte ödenmesinin konuşulduğu; bu kapsamda 20.02.2025 tarihli, 2,5 milyon TL tutarındaki çekin Yücel Mengir tarafından cirolanarak Ali İhsan Mengir'e verildiği ve Ali İhsan Mengir'in 2024 yılının Aralık ayında ya da 2025 yılının başlarında Hüsnü Yüksel Tunar'a teslim ettiğini söylediği ifade edilmektedir.

Menkulse Şirkete ödeme yapıldığı, Yücel Mengir’e Ziraat Bankası Ümraniye Çarşı Şubesi'nden 2 buçuk milyon TL çektiği ve Hüsnü Yüksel Tunar'a teslim edildiği ileri sürülmektedir. Bununla ilgili olarak, yani bu beyanlar hem kendi içinde hem de dosyada yer alan banka ve cari kayıtlarıyla açık biçimde çelişmektedir. İddiaya göre sözde bağışın ilk kısmı, 20.02.2025 tarihli 2,5 milyon TL'lik çekle ödenmiştir. Beyan sahipleri, ayrıca yaklaşık bir ile bir buçuk ay sonra, yani 2025 yılı Mart ayında ikinci bir ödeme alarak 2 buçuk milyon TL'nin nakit teslim edildiğini söylemektedir. Başka bir ifadeyle; kendi anlatımlarına göre hak edişlerini alamadıkları ya da alamamaktan endişe ettikleri için önce 20.02.2025 tarihinde çekilen 2 buçuk milyon TL, ardından yaklaşık bir buçuk ay sonra nakit 2 buçuk milyon TL olmak üzere toplam 5 milyon TL ödeme yapmışlar. Bu paranın da 2024 yılına ait hak edişlerini alabilmek için verildiği ileri sürülmektedir.

Şimdi bu beyanlara göre; beyan sahiplerinin 2025 yılı Şubat ve Mart aylarına kadar hak edişlerini alamamış veya çok sınırlı ödeme almış olmaları gerekir. Ancak Ağaç A.Ş.'nin Menkulse İnşaat veya D grubu firmalarıyla ilgili cari hesabı bunun tam tersini göstermektedir. Bu firmalara yapılan ödemelere bakıldığında tablo son derece açıktır: 12.01.2024 ile 06.06.2024 tarihleri arasında 17 milyon 865 bin TL; 25.06.2024 ile 16.12.2024 tarihleri arasında 75 milyon TL; 04.01.2025 ile 07.03.2025 tarihleri arasında 13 milyon 307 bin 905 TL olmak üzere toplam 117 milyon 026 bin 695 TL ödeme yapılmış. Bu ödemeler yaklaşık 14 aylık bir zaman dilimi boyunca kesintisiz şekilde gerçekleştirilmiştir. 20.02.2025 keşide tarihli çek, Menkulse İnşaat'a 16.12.2024 tarihinde teslim edilmiştir. Dolayısıyla torf alım ihalesiyle bahse konu çekin Menkulse İnşaat'a teslim edildiği tarih arasında, yani 26.06.2024 ile 16.12.2024 arasındaki 6 aylık sürede Menkulse İnşaat ve grubun Ağaç A.Ş.'ye kestiği faturalarının toplamı Ali İhsan Mengir'in iddia ettiği gibi 40 milyon değil, yaklaşık 115 milyondur. Bu bedelin yaklaşık 110 milyonluk kısmı da aynı tarih aralığında parça parça ödenmiş; kaldı ki firmanın bu tarih aralığında alacağı hiçbir zaman 40 milyon civarında birikmemiştir.

Yani beyan tamamen kurgusaldır. Bu noktada şunu açıkça söylemem gerekiyor: 20.02.2025 keşide tarihli çek, Ağaç A.Ş.'nin borcuna karşılık düzenlediği bir ödeme aracıdır. Aynı dönemde banka üzerinden yapılan diğer hakediş ödemelerinden hiçbir farkı yoktur. Buna rağmen bu çek, sanki başlı başına şüpheli bir işlemmiş gibi dosyada özellikle öne çıkarılmaktadır. Bunun tek nedeni çekin fiziki bir belge olmasıdır. Evet, bu bir belgedir ve Ağaç A.Ş.'nin borcunu ödediğinin delilidir. Çekin daha sonra kimlere ciro edildiği ya da nasıl nakde çevrildiği benimle ilgili bir durum değildir. Bu olaydan bir ile bir buçuk ay sonra Ağaç A.Ş. tarafından Menkulse şirketine ödeme yapıldığı, Yücel Mengir'in Ziraat Bankası Ümraniye Çarşı Şubesi'nden iki buçuk milyon TL çektiği ve bu paranın da Hüsnü Yüksel Tunar'ya teslim edildiği ileri sürülmektedir. Bu bir buçuk aylık dönemde her iki şirkete yapılan toplam nakit ödeme 10 milyon civarındadır. Hatta anılan çek gibi Ağaç A.Ş. tarafından keşide edilen 20.02.2025 tarihli bedelleri 2 milyon, 2 buçuk milyon ve 5 buçuk milyon olan üç farklı çek ise D grubun elindedir. Yani rüşvetin 2 buçuk milyonluk kısmını ödemek için para beklendiği iması ve kurgusu, banka hareketlerini desteklemek içindir. Böyle bir talebim asla olmamıştır.

(İfadenin bu noktasında su içiyor.) Başkanım kusura bakmayın, Ramazan'ın 15 beş gününü tutabildik.

Eylem 123. Kadir Gümüş. Kadir Gümüş ile özetle; iki bin yirmi dört yılı itibariyle Ağaç AŞ'den yaklaşık 25 milyon TL alacağı biriktiğini, bu alacağı tahsil edebilmek için benimle görüştüğünde kendisinden otuz yedi bin beş yüz dolar istediğimi ve bu parayı ödemesini talep ettiğimi iddia etmektedir. Kadir Gümüş bu ödemeyi iki bin yirmi dört yılı içinde; on beş bin dolar, on bin dolar ve on iki bin beş yüz dolar olmak üzere üç taksitle yaptığını söylemektedir. İfadelerinde gerçi bir farklılık vardır; ilk ifadesinde işte on beş bin ve on bin dolar derken yetmemiş, sonra bir on iki bin beş yüz dolar daha ilave etmiş bir başka ifadesinde. O dün izah edildi sanırım. Kadir Gümüş ile evet, 1990’lı yıllardan beri tanışıyorum. Aynı sektördeyiz, biraz önce de ifade ettim; hemşehrimdir, aynı mahallede oturuyoruz. Çok sık görüştük. Kendisi yirmi yılı aşkındır, yani benden çok daha uzun dönemdir tedarikçisidir buranın.

Şimdi hem aynı mahallede oturuyor oluşumuz hem iş yerinin benim gidiş geliş güzergahımda oluşu hem de kendileri Ağaç AŞ'ye zaman zaman gelse de elemanları gelirdi çok fazla. Yani bizim görüşmemizden daha normal bir şey yok. Kadir Gümüş'ün rüşvetle ilgili söylediği hiçbir husus gerçek değil. Ödemelerde gecikme konusunda söyledikleri kısmen doğrudur; gecikme olmuştur ama kendisi bunu hiçbir zaman zaten dert etmemiştir. Karşılıklı mutabakatla hem nakit ödeme yapılmış hem de çek düzenlenerek kendisine verilmiştir. Bu bütün firmalar için az önce de söyledim; her firmaya aynı şekilde davranmışızdır. Hepsinin kayıtları incelendiğinde bu net, somut şekilde görülecektir. Bu husus, şirket kayıtlarından da kolayca anlaşılabilir. Ödemelerin diğer firmalarda olduğu gibi geç yapıldığı hususu dışında söyledikleri doğru değildir. Kaldı ki Kadir Gümüş yani bunu Fatih Yağcı da satın alma müdürü bitkiye baktığı için, Ümit Polat da bunu çok iyi biliyor ki Kadir Gümüş, Ağaç AŞ'ye en çok ağaç satan firma olma motivasyonu çok yüksek birisiydi. Ben onu biraz frenlemeye, eleştirmeye çalıştığım için de muhtemelen aleyhime ifade vermesinin sebeplerinden birisi de bu; iftirasının sebeplerinden biri. Kayıtlara bakıldığında zaten iki bin yirmi dört yılında sanırım en yüksek ciroya sahip olan bitki konusunda, en yüksek ciroya sahip olan Kadir Gümüş ve o ailenin şirketleridir.

Kadir Gümüş'ün şirketlerinden öncelikle Büyük Çamlıca şirketinin 2024 yılı ilişkisini izah etmek istiyorum: 01.01.2024 tarihi itibariyle Büyük Çamlıca şirketinin bakiye alacağı iki nokta altı milyon TL. Yani 01.01.2024... Hani diyor ya 'alacağım oluşmuştu'; 01.03.2024 tarihinde ise dört milyon beş yüz doksan altı bin beş yüz yetmişlere gelmiş. 01.03.2024 ile 31.03.2024 tarihleri arasında bir aylık dönemde Ağaç AŞ'ye yirmi bir nokta yedi milyon bedelli fatura etmiş. 01.04.2024 tarihi itibariyle ağaç satış sezonu bakiye alacağı yirmi dört nokta yedi milyon TL'ye ulaşmış. Dün de sanırım Ümit Polat'a sorduğum soru; ağaç alımlarını çünkü söküm aldığımız için, ağaçların büyüme faaliyetlerini dondurduğu teknik tabir ile 'vejetasyon dönemi' dışındaki dönemde alırız. Çünkü söküm alırız; bütün sektörde de böyledir, hem Türkiye'de hem dünyada da böyledir. Zamanı kış aylarıdır; ağaç kendi faaliyetini durdurur, uyku moduna geçer. Onu sökersiniz, alırsınız, getirirsiniz; sonrasında saksılarsınız. Bahar geldiğinde, hava sıcaklığı ısındığında tekrar faaliyetine başlar.

Yani bahsettiği 25 milyonluk alacağın yaklaşık 22 milyonluk kısmı zaten Mart ayında, 2024’ün Mart ayında gerçekleşiyor. Alacaklarını tahsil edememesi veya alacaklarının ödenmesinde herhangi bir gecikme söz konusu değil. MASAK raporuna göre yaklaşık yirmi beş milyonluk alacağı da geçmişteki ortalama ödeme vadesi olan üç dört aylık süre içerisinde nakit ve çek olarak Eylül 2024 döneminde zaten ödenmiş. Yani Nisan'ı baz alırsanız Eylül'e kadar ortalamayı alırsanız üç dört aylık bir vade oluşuyor. Yani sekiz on ay vadeleri yokken, özellikle kendisine erken yapılmış bir ödeme olmadığı gibi ödemelerinde herhangi bir gecikme de söz konusu değildir. Kaldı ki Kadir Gümüş'ün Ağaç AŞ ile çalışması az önce ifade ettim, benim zamanımda başlamadı. Evet tanıyorum, hemşehrimdir; görüşürüz ama burada da böyle bir iftirayla karşı karşıyayız.

Bir mukayese yaptım az önce ifade ettiğim gibi; bu firmalar 2014 ile 2019 tarihleri arasında, yani bizden önceki yönetim döneminde Ortadoğu, Büyük Çamlıca ve Bitki Dünyası... Orada iki şirketiyle Ağaç AŞ'den toplam yüz on dokuz nokta iki milyon TL'lik iş almış. 01.01.2014 ile 31.03.2019 tarih aralığında Ağaç AŞ'nin toplam cirosu iki nokta sekiz milyar TL. Oranladığınız zaman Büyük Çamlıca ve Bitki Dünyası, o grubun Ağaç AŞ bütçesi içerisinden yüzde dört nokta bir pay almıştır. Benim dönemimde ise Kadir Gümüş'ün sahip olduğu Büyük Çamlıca, Bitki Dünyası ve Anatolia Fidancılık. Bizim dönemimizde kurulan bir şirketi var. Toplam dört yüz altmış yedi nokta dokuz milyonluk ticari hacim ilişkimiz olmuş. Bu aralıkta Ağaç AŞ'nin bütçesi on beş buçuk milyar TL. Oranladığınız zaman bizim dönemimizde yüzde üç nokta sıfır bir oranında bir pay almışlar. Hem de orada uçmuşlar.

Bu durumu teknik bir dille şöyle açıklayabilirim: 2020 yılından sonra, 696 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin (KHK) alt mevzuatında yapılan değişiklikler ve park-bahçe yeşil alan bakımlarının artık transfer edilemeyecek hale getirilmesi gibi süreçler nedeniyle bütçe içindeki maliyetlerimiz ve birim maliyetlerimiz artmıştır. Ayrıca işçilik giderleri bütçede çok önemli bir seviyeye ulaşmıştır. Bütçenin toplam hacmi yükseldiği için de diğer kalemlerin oranı nispeten düşük görünmektedir; ancak aslında yönetim anlayışımız aynı düzende devam etmiştir. Özetle, bizden önceki yönetimde süreç nasıl işlediyse bizde de benzer şartlarda devam etmiş; hiçbir çalışan işinden ayrılmadığı gibi kimseye zorluk da çıkarılmamıştır.

Hüsnü Yüksel konusuna gelirsek; kendisinin de ifade ettiği gibi aynı fakülteden mezun olduğumuz doğrudur. Benden yaklaşık sekiz yıl sonra mezun olmuştur. Aynı sektörde ve aynı fakülteden olmamız sebebiyle meslek camiası ve çalışma hayatı içerisinde bir tanışıklığımız mevcuttur. Ancak şunu vurgulamalıyım: Benim Kadir Gümüş ile samimiyetim ne düzeydeyse, Hüsnü Yüksel ile de o düzeydedir. Bunun ötesinde ne kendisiyle ne de Kadir Bey ile bir ticari ilişkim olmamıştır. Sadece insani bir selamımız vardır; 2019 öncesi süreçte zaman zaman birbirimizin iş yerlerine gider gelirdik. Ne bu şahıslarla ne de bir başkasıyla özel, usulsüz bir samimiyetim yoktur. Kadir Gümüş, hem ödemelerini alamadığını hem de iş yapmaya devam ettiğini söylüyor; bu oldukça garip bir durumdur. Bu tedarikçiler öyle hikayeler anlatmışlar ki hayretler içindeyim. Kar marjlarının %10-%15 olduğunu, bizim de bunun %10’unu istediğimizi iddia ediyorlar. Eğer bu kadar mağdurlarsa, ne hikmetse sürekli bizimle iş yapmaya devam etmişler. Sanki İstanbul’u veya belediyeyi çok sevdikleri için hayırlarına iş yapıyorlar gibi bir tablo çiziliyor.

Ticaret hacminin artırılması veya ödemelerin yapılması karşılığında %10 komisyon aldığım iddiası tamamen dedikodudan ibarettir. Kadir Gümüş, bu yüzden somut ayrıntı veremiyor ve yuvarlak ifadelerle konuşuyor. Sadece 2024 yılı içinde bir gün benimle görüştüğünü ve kendisinden 37.500 dolar istediğimi öne sürüyor; ancak görüşme tarihini bile net söyleyemiyor. İfadelerindeki rüşvet miktarı ve ödeme sayıları da çelişkilidir: 29.05.2025 tarihli beyanında iki ödeme yapıldığını söylerken, 25.06.2025 tarihinde bu ödemelere 15.000 dolar daha ilave ediyor. Dönemimizdeki iş hacmi yaklaşık 500 milyon TL olan birinin, benden 37.500 dolar (yaklaşık 1 milyon TL) rüşvet istediğimi söylemesi mantık dışıdır. Bu rakam, iddia edilen %10'luk oranın ellide birine bile denk gelmemektedir. Kendi içinde çelişen ve iddianamedeki kurguyla örtüşmeyen bu iddialar tamamen iftiradır. Üstelik Kadir Gümüş’ün iş yeri benim güzergahım üzerindedir; akşam dönüşlerinde veya sabah gidişlerimde ekiplerimizi ziyaret ederken uğrayıp bir çayını içebilecek kadar doğrudan iletişimim olan biridir. Eğer böyle bir talebim olsaydı bunu Hüsnü üzerinden değil, doğrudan kendisine iletebilirdim.

Anlaşılan bir gizli tanık yeterli görülmemiş, yanına 'Mimoza' kod adlı bir başkası daha eklenmiş. Mimoza'nın ifadeleri doğrudan benimle ilgili olmasa da cevap vermek isterim: Başka firmalarla teklif verdirildiği ve ihalelerin Ümit Polat vasıtasıyla organize edildiği iddialarının benimle hiçbir ilgisi yoktur ve gerçeklik payı bulunmamaktadır. Genel Müdür olduğum süre boyunca tüm satın alma işlemleri mevzuata uygun yapılmıştır. Tüm işlemlerimiz; Sayıştay denetiminden, mülkiye ve ticaret müfettişliği denetimlerinden, İBB’nin iç denetimlerinden geçmiştir. Biz, tüm satın alma ve ödeme süreçlerini sistem içerisinde raporlayan kurumsal bir yapıya sahibiz. Bu raporlar sadece bende kalmamakta, İBB İştirakler Müdürlüğü ve ilgili mali birimlere düzenli olarak sunulmaktadır.

SAVUNMANIN 3. BÖLÜMÜ:

ALİ SUKAS 18.03.26 SAVUNMASI ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

Şimdi burada Ümit Polat'ın bu eylemle ilgili beyanları var. Ümit, 11.01.2025’te alınan ifadesinde, özetle… Başkanım, birçok şey tekrara giriyor farkındayım ama iddianamenin sistematiği bu şekilde olduğu için orada da tanık beyanları gizli tanık beyanları paragrafları şeklinde her bir iddia mesela içine konulduğu için ben de mecburen aynı sistematikte gidiyorum. Özür diliyorum. Yani başka türlü çünkü savunma yapma, teknik olarak başka bir savunma yapma şansım olmadığı için bu şekilde gitmek zorundayım. Ümit, az önce bahsettiğim 11.07.2025 tarihinde alınan ifadesinde, özetle, Ağaç A.Ş.’den aylık iş alan şahısların hangi alanda ne kadarlık iş yaptığını listeleyeyim bana verdiğini, kişilerin almış olduğu işin yüzde 10 oranına denk gelecek bir meblağ talep etmek için bu listelerin üzerine notlar aldığımı, yukarıdan para istiyorlar, bunu firmalardan toplayıp vermememiz lazım dediğimi, hatta bir keresinde para isteyen kişinin Fatih Keleş olduğunu söylediğimi iddia ediyor. Akabinde de bu firma sahiplerinin hepsinin ara sıra kendisine gelip dert yanarak benim kendilerinden para istediğimi, kendilerinin de bu paraları bana teslim ettiklerini söylüyor. Ancak benim şahsen para istediğim ya da bu şahıslara para teslim ettiğimi görmediğini söylüyor. Şimdi hangisi?

Ağaç A.Ş’de az önce ifade ettim. Biz sadece tedarikçilerin carileriyle ilgili bir tablo düzenleriz günlük güncellenir. Bu bende olur, mali işler müdüründe olur, mali işlerden sorumlu genel müdür yardımcında olur. Aynı listeyi takip ederiz. Onun dışında başka bir liste oluşturmayız, artı yine ifade ettiğim gibi Ümit Polat'ın hangi firmaların aylık ne kadar iş yaptığıyla ilgili bana bile size getirmesine gerek yok veya getirdiyse o. Benim ondan yani gizleyeceğim ne olabilir? O listeyi ona niye bakmayayım? Hem oranı da biliyor zaten. Yani benim elimdeki eğer bir şey yazıyorsam ona bakmasına gerek yok. Zaten herkese yüzde on yapıştırıyoruz ya.

Satın alma müdürüne benimle ilgili rüşvet suçlamasıyla dert yandıkları iddia külliyen yalan. Şimdi eşyanın tabiatına aykırı bir durum var. Hangi tedarikçi çalıştığı kurumun genel müdürünü satın alma müdürüne şikayet edebilir? Diyelim farz edelim öyle bir şey var. Yani bir. Tedarikçi bundan endişe etmez mi? İki satın alma müdürü böyle bir şeyi tedarikçiyle konuşup, yani tedarikçi ona nasıl güvenebilecek? Veya eğer böyle bir şey varsa bizim insan kaynakları prosedürlerimize göre bu işten atılma sebebidir aynı zamanda.

Yani sizin üst yönetiminiz, amiriniz adına birisi gelecek. Onunla ilgili birtakım şeyler söyleyecek ve siz bunu gizleyeceksiniz. Eğer Ümit'e böyle birisi gelip bunu söylediyse Ümit'in gelip ‘Genel müdürüm şu şahıs şu tedarikçi geldi. Şöyle şöyle bir konu var. Bundan bahsetti. Bilginiz olsun’ demesi lazım. Veya orada bir tutanak tutar odasında. Yani dediğim gibi iddialar hayatın olağan akışıyla izah edilemeyecek saçmalıkta ve iftira mahiyetinde beyanlar. Bu dosyanın kurgusunda, eylemleri Sayın İmamoğlu'na bağlamak için inşa edilen yol ben, Ertan Yıldız ve Fatih Keleş'ten geçmekte. Önce bana, benim üstümden Ertan Yıldız'la Fatih Keleş'e bağlanarak, oradan da Sayın Ekrem İmamoğlu'na ulaştırmak, bir hat kurmak. Bu sebeple benim suçlandığım eylemlerde de aynı yöntem uygulanmakta. Ümit'in önüne Ertan Yıldız ismi konsaydı, Ertan Yıldız diyecekti. Öyle olmuştu. Ümit'in önüne Fatih Keleş ismi konuyor. O da Fatih Keleş diyor. Ki Fatih Keleş'in iştiraklarle bir alakası yok. O anlamda hiçbir rolü yok. Bizim de belki 5-5,5 yılı yani dört, beş defa temasımız olmuştu. Belki toplantılarla karşılaşmışızdır. Yani bir hatırladığım 2019’un sonu ya da 2020’nin başında Ertan Yıldız'la, Fatih Beyle hiç tanışmıyorduk. Hayırlı olsun ziyaretleri vardı. Onun dışında Bakırköy ek binaya gittiğimizde. Ya Ertan Bey'in odasında karşılaştırdık ya da orada bir başkasının odasında denk gelirse karşılaşırdık.

Yine şüpheli Ümit Polat'ın 03.09.2025 tarihinde alınan ifadesinde ve şöyle diyor: Hangi firmaların teklif alınacağını ve işin hangi firmada kalacağını belirlediğime ve firma sahibinin hak edişi yapılmasına müteakip tüm alımlardan kendi komisyonumu aldığımı, bu hususta da ilgili müteahhitlerin gelip kendisine konuyu aktarmaları dolayısıyla bildiğini izah etmektedir. Hem talimatlar veriyorum ama aynı zamanda firmalar geliyor ona. Onun bildiği şeyi söylüyorlar. Yani bunun da hiçbir delili yok. Duyumdan ibaret olduğu söylenen bu iddiaya Başkanım ben cevap bile vermek istemiyorum. Bu eylemde Ensar Güney'in beyanları var. Onları da hızlıca cevap vereceğim. Birinci iddiası; 23.07. 2025 tarihinde alınan ifadesinde, özetle, Büyük Çamlıca Fidanlık isimli firmayla da ortak olduğu yönünde bir duyumum olmasa da fidanlıktaki işlerin bir kısmının da bilerek bu firmaya yaptırdığım, büyük miktar alımları genelde Kadir Gümüş’ün firması üzerinden almayı tercih ettiğim iddia edilmiştir. Az önce izah ettiğimiz üzere Kadir Gümüş iki bin on dokuz öncesinde Ağaç A.Ş işlerinin yüzde 4,21’lik kısmını alıyor. Yani 2014-2019’da 5 yıllık dönemde. Bizim dönemimizde, yine aynı sürede yüzde 3,1 kısmını almıştır. Yani toplamda izah eden kişinin iş hacmi, bizim dönemimizde yaklaşık yüzde 30 düşüyor zaten.

Özetle; Ümit Polat’ın, Ensar Güney'in beyanlarının gizli tanık beyanlarından bir farkı yok. Geniş zaman kipiyle aydınlattıklarını bunlar söylüyorlardı. Duydum, düşünüyorum, adı çıktı gibi ifadelerle anlatmışlar. Beyanların hiçbirinde delil. Belirli bir tarih, miktar, para teslimi, banka kaydı, yazılı talimat veya doğrudan görgüye dayalı açıklama yoktur. Ensar Güney, Büyük Çamlıca firmasıyla ortak olduğumu duyduğunu söylemektedir. Bu söylentiye göre. Ortak olduğum bir firmadan ben rüşvet alıyorum. Ümit Polat'ın yüzde on komisyonuyla ilgili iftirası dosyanın bazı sanıkları tarafından tekrar edilerek iddianameyle önüme getirilmiştir. Ümit Polat'ın iftiraları değişik kişiler tarafından dosyama konulmuştur. Üzerime atfolunan suçu işlemedim. İddiaların tümünü reddediyorum.

Eylem 124, Ensar Güney. Ensar Güney, beyanında özetle; Ümit Polat aracılığıyla 100 milyon TL'lik işin karşılığı olarak 2024 yılının Eylül ya da Ekim ayında yaklaşık olarak 10 milyon TL civarında bir para istediğimi, o tarihte 1 milyon 700 bin TL karşılığı olan 35 bin Euro'yu makamımda bana teslim ettiğini, parayı alınca kendisine 'Kasım, Aralık ya da Ocak ayında sana sağlam para göndereceğim' dediğimi; 2025 yılının Şubat ayında kendisini cep telefonundan arayarak Ağaç AŞ'ye davet ettiğimi, bunun üzerine önceden verdiği paranın az olduğunu düşünerek yanında getirdiği 15 bin Dolar'ı da bana verdiğini, parayı aldıktan sonra kendisine Mayıs-Kasım aylarını kapsayan 7 adet çek verdiğimi söylemektedir. İddiası bu.

Hakkımda beyanda bulunan tedarikçilerin tamamının anlatımlarının, Ümit Polat'ın iddialarına dayandığı görülmektedir. Nitekim dosya kapsamında dile getirilen %10 komisyon söyleminin kaynağı da yine aynı kişidir. Ancak söz konusu iddiayı ileri sürenlerin hiçbiri, %10 oranında komisyon ödendiğine ilişkin somut, doğrulanabilir ve belgeye dayalı herhangi bir bilgi sunamamıştır.

Ensar Güney, 100 milyon TL tutarlı bir iş karşılığında tarafımdan 10 milyon TL komisyon talep edildiğini, aksi halde kendisine ödeme yapılmayacağının bildirildiğini iddia etmektedir; ancak kendi beyanları dahi bu iddiayla çelişmektedir. Zira Ensar'ın iddiasına göre tarafıma yaklaşık 35 bin Euro ve akabinde 15 bin Dolar ödeyerek 100 milyonluk alacağını alabilmiştir. Gerçekten %10 oranında bir komisyon talep edilmiş olsaydı, 10 milyon TL'nin belirtilen tarihteki karşılığı olan 277 bin Euro ile gelmesi gerekirdi. Bir başka ifadeyle kendi anlatımına göre %10 değil, yaklaşık %2 oranında bir ödeme yaparak alacağını tahsil etmiş görünmektedir. Bu durum iddiasının kendi içinde tutarsız olduğunu ve bana iftira attığını açıkça ortaya koymaktadır. Ensar Güney, Ekim 2024 tarihinde 35 bin Euro'nun yaklaşık 1 milyon 700 bin TL'ye karşılık geldiğini ileri sürmektedir. Oysa Ekim 2024 döviz kuru esas alındığında, 1 milyon 700 bin TL ile yaklaşık 46 bin Euro satın alınabilmektedir. Dolayısıyla beyan edilen rakam Ekim 2024 kuruyla uyumlu değildir; bu hesaplama iddianın verildiği 23.07.2025 tarihinde, yani Ensar Güney'in ifade verdiği tarihteki döviz kuruyla uyumlu. Ona denk geliyor. Güney, 35 bin Euro iddiasını beyan verdiği anda uydurmuş, bu yüzden beyan tarihindeki Euro kuru üzerinden gaflete düşmüş; Euro kuru üzerinden hesaplama yaparak 1 milyon 700 bin rakamını bulmuş. Bu çok açıkça görülmektedir.

Yine Ensar Güney, 35 bin Euro ödemesinden sonra, tarafımdan kendisine ödeme yapılacağının söylendiğini belirtmekte; ancak gerçekten ödeme yapılıp yapılmadığına ilişkin açık bir beyanda bulunmamaktadır. Aynı şekilde Şubat ayında 15 bin Dolar daha getirdiğini ve karşılığında kendisine 7 adet çek verildiğini ileri sürmektedir; ancak bu çeklerin hangi borca karşılık verildiği, toplamda alacağın bu çeklerle ödenip ödenmediği hususunda somut ve net bir açıklama yapmamaktadır. Ödeme ilişkisi söz konusu ise bunun tarih, miktar ve konusuyla birlikte açıkça ortaya konulması gerekirken, beyanlar bu yönüyle eksik ve belirsizdir.

Güney'in beyanlarında geçen tek doğru husus; 2025 Şubat ayında kendisini şirkete evet, ben davet ettim. Aşağı yukarı her yıl aynı şey olurdu. Biz Ensar Güney ile belli bir süre çalışırdık. Bahçe market ağırlıklı çalışırdık; parça parça getirir, faturaları keserdi. Hatta kendi ifadesi; 'Benim parayla ilgili derdim yok, yeğenime daha öncelik tanıyın.' Enes var yeğeni, Enes'e Botanik... daha önce Ensar'ın ortak olduğu. 'Onun ödemelerini geciktirmeyin, hatta benim üstümden alın gelip bana sarmasın.' Argo tabirle söylüyorum yani ifade aynen böyle. 'Benim üstümden alın bana gelip bulaşmasın. Benim paraya ihtiyacım yok, ne zaman paranız olursa ödersiniz' şeklinde karşılıklı... yani bunu Allah'ın huzurunda söylüyorum, cümle aynen böyle, konuşma aynen böyle. Onun için para biriktiğinde, bizim İBB'den hak ediş oranımız yükseldiğinde Ensar'ı çağırırdım; gel mahsuplaşalım). Ve bu bir döngüydü. Yani biz ona vadelendirirdik, o vadelendirdiğimiz kısma öderken, aynı zamanda Ensar'dan yine ürün almaya devam ederdik. Bir döngü vardı aramızda.

Burada da durum oydu aslında. Kendisini şirkete çağırdım az önce ifade ettiğim gibi; çünkü ödemeleri belli bir meblağa ulaşmıştı. Yani 100 milyona yakınlık, belki 100 milyondur tam hatırlamıyorum şu anda. Onun için onu bir sıfırlamamız gerekiyordu, yapılandırmamız gerekiyordu. Onun için çağırdım geldi ve Mali İşler Müdürüm, Genel Müdür Yardımcım da yanımda olabilir tam hatırlamıyorum; ama planlamayı yaptık zaten sonra Mali İşler Genel Müdür Yardımcısı'nın yanına indi, çeklerini aldı. Yani bu vadelendirme dediğim gibi, bizim İBB'den hangi ay ne kadar hakediş yapacağımız bellidir. 5 yıllık bir tecrübeyle de hangi aylarda bize ne kadar para gelebileceğini aşağı yukarı tahmin ettiğimiz için yapılandırmayı ona göre yaparız. Bu bir ay öne olabilir, bir ay geç olabilir konuşursunuz. Yani işte iki aylık vade derseniz de bir aksama olur, üçüncü ay çek kesersiniz. Onun dışında standart dışı bir sapma olmaz.

Ensar Güney farklı tarihlerde verdiği birbiriyle çelişen ifadelerinde sürekli ödemelerin gecikmesinden yakınmaktadır. Az önce bunu ifade ettim; bu tamamen uydurma. Yani Ensar için böyle gecikme, para alacağım... kendi isteği, 'Burada biriksin' diyordu. 'Bende olursa harcıyorum, sizde biriksin iyi oluyor sonra toplu alıyorum bunu yatırıma dönüştürüyorum' bu kendi ifadesi.

Ensar Güney bana verdiğini iddia ettiği miktarlar için; 'Ali Sukas'a vermiş olduğum 35 bin Euro, 15 bin Dolar parayı evde şahsi biriktirmiş olduğum paralardan ayırarak toparladım. Bankadan çekmediğim için dekontlarını ibraz edemem' demiştir. Ancak iddianamede atıf yapılan MASAK raporunda söz konusu para transferinin banka hesap hareketleri ile büyük oranda doğrulandığı belirtilmektedir. Güney 'Evdeki parayı toparladım, bankadan para çekmedim' diyor; MASAK raporu 'Hayır çektin, bankada para hareketi var' diyor. Savcılık bu çelişkiyi gidereceğine, iki durumu da benim aleyhime kullanıyor. Ensar Güney’in iş yeri Yalova Altınova’dadır. Kendisi beni defalarca davet etmesine ve benim Yalova’ya sık gitmeme rağmen, piyasada da bilinen mesafeli sosyal yapım nedeniyle bu davetlere pek icabet edemedim.

Yalova’da, eski TİGEM arazisi olarak bilinen bölgede Yalova Tarım AŞ bünyesinde otuzun üzerinde nitelikli üretici bulunur. Burası sektörümüz için çok önemli bir merkezdir. Ben de yılda bir-iki kez ekiplerimle oraya giderim. Gittiğimde de -ayrım yapmaksızın- oradaki tüm üreticilere uğramaya gayret ederim. Çünkü biz 'satın alan' makamındayız; bir-iki kişiye uğrayıp diğerlerini geçerseniz bu dedikoduya ve haksızlığa yol açar. Bizimle iş yapsın yapmasın, ticari faaliyetimiz olsun olmasın, bir uçtan girer tüm fidanlıkları dolaşır, farklı farklı yerlerde çay-kahve içeriz. Ensar Güney ile bu ziyaretlerimde hiç karşılaşmamıştık. Geçen yıl, yani Eylül 2024’te Bursa’daki bir akrabamın vefatı dolayısıyla cenazeye gittim. Dönüş yolunda Osmangazi Köprüsü’ne yaklaşırken kendisini aradım: 'Merhaba Ensar, dükkanda mısın? Bir 10-15 dakika uğrayacağım,' dedim. Beş buçuk yıllık görev sürem boyunca iş yerine sadece o bir kez gittim, bir bardak çay içip ayrıldım. Bunun dışında kendisinin ne Yalova merkezdeki ne de Altınova’daki mekanına gitmişliğim yoktur. Ancak kendisi sektörün büyük oyuncularından biridir; kamuya ve özele mal veren güçlü bir üreticidir.

Ensar Güney, Ümit Polat’ın yılda iki kez, bayram dönemlerinde, ihtiyaç sahiplerine dağıtılmak üzere yardım kartı istediğini beyan etmiş. Bu konuyu genel olarak daha önce de açıklamıştım: Biz hiçbir tedarikçimize 'Şu kadar yardım kartı getireceksin, yoksa ödemeni keseriz' gibi bir zorlamada bulunmadık, bulunmayız. Biz sadece duyuru yaparız; bu bir hayır işidir, isteyen katılır isteyen katılmaz. Hatta şunu samimiyetle söyleyeyim: Farklı siyasi görüşlerden birçok firma sahibi bizzat bana gelerek, 'Başkanım, biz bu yardımı İBB üzerinden değil, sizin aracılığınızla ulaştırmak istiyoruz. Çevrenizde bildiğiniz ihtiyaç sahiplerine veya çalışanlarınıza siz dağıtın,' diyerek 20-30-50 adet kartı bana emanet etmiştir. Bu insani ve sosyal bir durumdur; eğer bu suçsa ve cezası idamsa, onu da başımızın üstüne kabul ederiz. Ümit Polat ile Ensar Güney’in Yalova’daki HTS kayıtlarının örtüşmesi konusuna gelince; Ümit Bey Yalova’ya çok sık giden birisidir. Kendisiyle sık görüştüklerini biliyorum, ancak ben bunu her zaman profesyonel bir 'üretici-tedarikçi görüşmesi' olarak değerlendirdim.

Ağaç AŞ Genel Müdürlüğü, Alibeyköy’de yaklaşık 220 dönümlük devasa bir alan üzerindedir. İçerisinde pek çok farklı birim ve yapı barınmaktadır. Göreve geldiğimde, önceki dönemden kalan yoğunluğu ve oluşabilecek dedikoduları, müteahhit trafiği gibi, engellemek adına genel müdür odasını alt kata taşıdık. Yerleşkemizde Türkiye’nin en büyük Bahçe Market’i bulunmaktadır ve burası halka açıktır. Sadece bu market nedeniyle fidanlığımıza günde 1.500-2.000 kişi girip çıkmaktadır. Ayrıca teknik personel binalarımız, depolarımız, laboratuvarlarımız ve yemekhanemiz mevcuttur. Günde yüzlerce insanın girip çıktığı, Bahçe Market dolayısıyla binlerce kişinin uğradığı bir yerde, herhangi birinin HTS kaydının benimle veya birimlerimizle çakışması son derece doğaldır. Her gelen illa bana gelmez; ilgili birimlere giderler. Ancak bizim kapımız derviş kapısı gibidir; fırsat bulup yanımıza gelen hiçbir vatandaşı veya iş ortağını da geri çevirmeyiz.

Ensar Güney de "2022 yılında 2019 döneminden kalma alacaklarım vardı" diyor. 2023 yılında kendisini görüşmeye çağırdığımı ve 40 milyon TL'lik alacağının ödenmesine karşılık çekler verdiğimi, bu çekleri tahsis ettiğini beyan ediyor. Öncelikle 2019 öncesinden alacakların bulunduğu ve bu alacakların bizim dönemimizde ödendiği doğru. Yani bunu hatırlıyorum. İfadeyi okuduktan sonra kontrol ettim; ama 40 milyon değildi. Daha azdı ve devam etti, 40 milyona kadar ulaşmış olabilir. Tam rakamı hatırlamıyorum. Ancak ödemelerin sanki üç yıl sonra yapıldığı şeklinde anlaşılan beyanı doğru değil. Ağaç AŞ'nin Finansal müsaitliğe göre göreve geldiğimiz tarihten itibaren ödemeleri yapılmaya başlanmış. 2021 yılı sonuna kadar Ensar Güney, Güney Çiçekçilik, Enese Botanik olmak üzere toplamda yaklaşık 37 milyon ödeme yapılmış. Süreç içerisinde Ağaç A.Ş ile çalışmaya devam etmesi sebebiyle oluşan alacakları, 2022-2023 yıllarında oluşan alacak carisine dairdir. Çeklerin Ensar Güney'e teslim edildiği tarih ise 30.03.2023 tarihidir. Yani tam da savcılığın, eşimin milletvekili aday adaylığı sebebiyle benim liste oluşturup tedarikçilerden para talep ettiğimi iddia ettiği dönemdir. Ensar Güney’in, 37 milyon TL'lik ödeme için benim kendisinden herhangi bir talebim olduğu yönünde bir iddiasında değil. Bu durum şahsın diğer firması olan Güney Süs Bitkileri firmasında yapılan ödemeler için de geçerlidir.

Diğer yandan iddianamenin temel kurgularından bir diğeri de 2024 yerel seçimlerini finanse etmek için rüşvet alındığı iddiasıdır. İddiaya konu çeklerin teslimi 2025 yılı Şubat ayı, savcılığın "seçim için rüşvet alındığı" iddiası bu dosyada tarih itibarıyla zaten çürümektedir. İddianamenin tutarsızlığını birazdan rakamlarla da izah edeceğim. Burada gizli tanık Gürgen, Ümit Polat ve Murat Or ve Evren Şirolu’nun bu olayla ilgili iddiaları var; onlara cevap vereceğim. Gizli tanık Gürgen eylem 124 kapsamında beyanları geniş zaman kipiyle uydurulmuş olup ayrıca cevaplamaya değmez bir iftiradan ibarettir. Ancak iddianamede Gürgen'in, "Hangi şahıstan ne kadar para talep edileceğine ilişkin listeyi bizzat gördüm. Hatırladığım kadarıyla bu listede Ensar Güney, Enese Botanik gibi firmaların isimleri yer alıyordu" şeklindeki ifadesi görgüye dayalı anlatım olarak sunulmuş. Bu iddiaları kesinlikle kabul etmiyorum.

Ayrıca iddianame 2024 seçimleri üzerinde dururken, gizli tanık Gürgen 2023 seçimleri öncesi bir listeden bahsediyor. Bu çelişkiye de değinmek isterim. Listenin hangi seçimler için hazırlanıldığı hususunda beyanlar arasında tutarsızlık olduğunu az önce de ifade ettim. Bu çelişki giderilmeden önümüze geldiği ortada. Ortada hiçbir delil, belge veya somut bir şey yok ama biz bununla suçlanabiliyoruz ve bu şahit ya da tanık olarak kabul edilebiliyor. Gürgen'in beyanı görgüye dayalı değil. Eğer bir beyan sırf "gördüm" demekle görgüye dayalı kabul ediliyorsa, yargılama yalancı şahitlerin insafına kalmış demektir. 2023 seçimleri öncesi hazırlandığı iddia edilen bir liste, sonra Ümit Polat'ın beyanlarında 2024 seçimleri olarak revize ediliyor. Ümit Polat'ın her eylem dosyası için kullanmaya uygun beyanları bulunuyor. Bu dosyada da "para isteyen yukarısı", "para istenecek firmalar listesi", "yüzde on komisyon talebi" gibi iftiraları var. Bunları daha önce cevaplandırdığım için tekrar etmiyorum.

Murat Or'a gelince; Murat Or gerçekleri dedikoduyla iç içe geçirerek anlatıyor. Beyanlarıyla ilgili teknik yazım hataları olduğunu söyledi, onu bilemiyorum; ben ilk ifadesine göre savunmamı hazırlamıştım. Satın alma müdürünün genel müdürün odasına sık sık gitmesinden kendince bir şey ima ediyor mu etmiyor mu bilmiyorum "Müteahhitlerden para istediğini anlatmak istedi" diyerek niyet okuyor. Eğer Ümit söylüyorsa, Ümit her yerde söylüyor. O kadar arsızlaşmış veya kendine güveniyor ki benim özel kalemime gelip bunu söyleyebiliyor. Murat'ın beyanlarında tek doğru söz "Ben görev yaptığım süreç boyunca Ali Sukas'a birilerinin para verdiğine gözümle şahit olmasam da..." diyor. Murat'ın diğer söyledikleri, aleyhime söz bulamamanın baskısı altında uydurduğu şeylerdir. Sebebinin de bilmiyorum. 5 buçuk yıl benimle en mahrem alanımda duracaksın bu kadar iddia var hiçbir şeye şahit olmamış olacaksın. Farz edelim böyle bir suç örgütü içinde yer alacak olsam; özel kalemimin siyasi düşüncesini biliyorum. Çok temiz ahlaklıdır. Oğlum mesafesindedir. Asistanım aynı. Çaycımı ben emekli ettim. Ben gitmeden emekli ettim onu. Ben gitmeden göndereceğim ve 'eski genel müdür' lafını söyletmeyeceğim diye takıldığım biridir. Çaycılarımı, şoförümü değiştirmedim. Ben geri zekalı mıyım? Aptal mıyım? Böyle işler içine gireceğim para ilişkilerine gireceğim ama o kadroyu orada tutacağım!

Savcılık, Evren Şirolu ve Ümit Polat, sohbetleri esnasında burada iş yapan bütün firmalardan para talep edildiğinden bahsederler. Aynı hikayeyi yine Ümit birtakım tezviratlar yapıyor; bunları da Evren Şirolu’na anlatıyor. Sanırım o dönemlerde sık görüştükleri için bu kadar rahat konuşmuşlar. Yani bu söylentiler zaten benim de ifade etmeye çalıştığım o Ümit Polat’ın 2024 yılının ikinci altı ayından itibaren benim Satın Alma Müdürlüğü’nü yaptığım iş ve işlemlere yönelik; ve şirketle çalışan tedarikçilerle, kurum çalışanları, bu sadece Ümit Polat için değil, bu Fatih Yağcı için de aynı şey geçerli, diğerlerini uyardıklarım var. Uyarımı dikkate alanlar var, kulak arkası yapanlar var. Yani biz profesyonel çalışıyoruz. Kendimle ilgili söylediğim cümle şudur arkadaşlara: 'Bakın kendim de benim yanımda birini görebilirsiniz, çok samimi gibi görüntü oluşabilir ama asla benim babamın oğlu dahi olsa prosedürler neyse, prosesler neyse bunu uygulayacaksınız. Ben size göndersem de yanımda görseniz de birileri benim adımı kullanmak isteyebilir, benimle fotoğraf vermek isteyebilir. Ama siz asla burada özel bir ilişki varmış gibi algılayıp gaflete düşmeyin. Herkese aynı objektiflikte...' Hatta bu örneği çok vermişimdir: 'Bir ihtiyacınız var, kıyafet alacaksınız. Alışveriş merkezine gidersiniz; nereye bakarsınız? Vitrinlere bakarsınız, cebinize bakarsınız. Cebinizle vitrin ve ihtiyacınız uyumluysa o mağazaya girersiniz, ihtiyacınızı giderirsiniz. O mağazanın sahibi kimdir, şudur budur diye bakmazsınız.' Bizim de satın almalardaki bakış açımız buydu ve bu şekilde işletmeye çalıştık.

İddianamede yer alan diğer iddialara karşı da sözlerimi ifade edeceğim. Şimdi iddianamede savcılık; şüpheli Ensar Güney’in sahibi olduğu Güney Süs Bitkileri ve Ensar Güney EGS Süs Bitkileri isimli şirketleri üzerinden şüpheli Ali Sukas’ın göreve gelmesinin akabinde verdiği rüşvetler neticesinde düzenli olarak iş aldığı anlaşılmıştır Savcının bu söylediği kişi, az önce izah ettiğim, bana karşı iddialarda bulunan kişi Ensar Güney. Ama savcı böyle yorumlamış.

Bu kapsamda ‘Ağaç AŞ isimli iştirak şirketinde şüpheli Ali Sukas’ın göreve gelmesinin akabinde yapılan ihalelere ilişkin liste temin edilmiştir. Liste temin edilmiştir; dosya kapsamında mevcut 28.10.2025 tarihli araştırma tutanağından da anlaşılacağı üzere Güney Süs Bitkileri isimli firmanın 2019 yılından 2025 yılına kadarki süreç içerisinde Ağaç AŞ’den toplamda 181 adet, Ensar Güney EGS Süs Bitkileri isimli firmanın ise 18 adet ihale kazandığı anlaşılmıştır.

Ayrıca yine 28.10.25 tarihli araştırma tutanağından anlaşılacağı üzere Enese Botanik Süs Bitkileri isimli firmanın şüpheli Ensar Güney tarafından kurulduğu; 24.06.2016 tarihinden itibaren ortağı ve yöneticisi olan Rıfat Enes Erdinç’in 2003-2013 yılları arasında şüpheli Ensar Güney’in yanında ve şirketinde çalışma kaydı olduğu; Rıfat Enes Erdinç’in babası olan Vasıf Erdinç’in şüpheli Ensar Güney’in sahibi olduğu Güney Süs Bitkileri isimli firmada 2005-2015 tarihleri arasında ortaklık ve yöneticilik kaydı olduğu tespit edilmiştir. Bu firma üzerinden de toplamda 136 adet ihale kazanıldığı gibi her üç firmanın kendi aralarında ortak olarak katıldıkları ihaleler de mevcuttur. Dolayısıyla şüpheli Ensar Güney’in hem kendisine ait olan firmalar üzerinden hem de daha önce grupta çalışanlara devrettiği şahıslara ait şirketler üzerinden Ağaç AŞ isimli iştirak şirketinden ciddi miktarlarda işler almıştır’ şeklinde tespitte bulunulmuş.

Söz konusu iddiaları ben asla kabul etmiyorum. Güney Süs Bitkileri, Ensar Güney, Enese Botanik benim genel müdür olduğum dönemden önce, eski yönetim döneminde de düzenli olarak Ağaç AŞ’den iş almışlar zaten. Bunu baştan da söylemiştim. Bu şirketlerin aldığı işlerin benim göreve gelmem ile hiçbir alakası yok. Artışlarıyla da ilgili varsa bilmiyorum ama biraz sonra rakamları ifade edeceğim, şu an tam aklımda değil. Yani benimle ilişkili başlayan bir ticaret yok, öncesi var, benim zamanımda devam etmiş; biz ayrımcılık yapmamışız, önceki yeni falan dememişiz. Şimdi burada rakamlar şöyle: Güney Süs Bitkileri, 2014-2019 tarihleri arasında Toplam 585 ihale alıyor. Bu ihalelerin toplam bedeli 145.6 milyon TL. Ve bu dönemde Ağaç AŞ’nin işlerinin %5.16’lık kısmını almış. 2019-2025 tarihleri arasında, benim dönemim, 272 ihale almış ve bu ihalelerin toplam bedeli 212.4 milyon TL. Bunu oranladığımızda da bu da Ağaç AŞ’nin bütçesi içerisinde %1.37’lik bir pay oluşturuyor. Yani %5.16’dan %1.37’ye düşmüş. Yani savcının iddianamesi ve iddiası ile tam zıt bir durum.

Ensar Güney Firması, 2014-2019 tarihleri arasında, toplam 304 ihale almış. Bu ihalelerin toplam bedeli 25.2 milyon TL. Bu dönemde Ağaç AŞ’nin işlerinin binde 89 kısmını almış.

Mahkeme Başkanı: O kayıtları bize sunacak mısınız?

Ali Sukas: Tabii. 2019-2025 tarihleri arasında, bizden 68 ihale alıyor. Bu ihalelerin toplam bedeli 12.4 milyon TL. Bu dönemde de bizim bütçe içerisinde yine binde 8 oluyor. Yani çok değişen bir şey yok. Enes Botanik firmasının 2014-2019 yılları arasındaki iş hacmi, toplam 174 ihale ile 61,5 milyon TL'dir. Bu rakam, o dönemdeki toplam işlerin %2,18’ine tekabül etmektedir. 2019-2025 yılları arasında ise 171 ihale ile 237,6 milyon TL’lik iş yapılmıştır ki bu da toplam iş hacminin %1,53’üdür. Görüldüğü üzere, iddiaların aksine firmayla olan ticari hacmimizde oransal bir düşüş söz konusudur. İddianamede yer alan veriler bu açıdan maddi hatalar içermektedir. Savaş Bayraktar, 2008 yılından bu yana kurumla çalıştığını, alacaklarının parça parça ödendiğini ve 2024 yılında yaptığı satışlara rağmen ödemelerin geciktiğini ifade etmiştir. Mart 2024’te Ümit Polat’ın kendisinden 50.000 dolar talep ettiğini, seçimden sonra ise 500.000 TL nakit parayı Ümit Polat’ın ofisine giderek bizzat teslim ettiğini ileri sürmektedir.

Bu hususta belirtmek isterim ki, söz konusu firmanın tedarikçimiz olduğu doğrudur. Ödeme takvimi, İBB’den gelen nakit akışına göre, şirket kayıtlarında görüldüğü üzere düzenli bir şekilde yapılmıştır. En önemlisi; dosyada Savaş Bayraktar’ın şahsıma yönelik hiçbir suçlayıcı ifadesi yoktur. İfadeleri tamamen alacaklarının tahsili ve Ümit Polat ile olan iddiaları üzerinedir. Şahsımı veya yönetimimi hedef alan bir suçlama bulunmazken, bu beyanlar üzerinden nasıl sorumlu tutulduğumu anlamakta güçlük çekiyorum. Gizli tanık 'Gürgen' ve Murat Or’un beyanları; somut bir bilgiye değil, tamamen duyuma, kanaate ve dedikoduya dayanmaktadır. Diğer dosyalar için de belirttiğim gibi, Ümit Polat hakkındaki mesnetsiz iftiralar burada da tekrarlanmıştır. Gürgen’in gördüğünü iddia ettiği bir 'liste' yoktur; Murat Ur ise bizzat ifadesinde 'duydum', 'düşündüm' diyerek üçüncü kişilerden gelen aktarımları tekrarlamıştır.

Bünyamin Durukan, 15 yıldır ticari ilişkimiz olduğunu, 2024 seçimleri öncesi 25 milyon TL’yi aşan alacağı için seçim finansmanı adı altında Ümit Polat’ın kendisinden 30.000 dolar istediğini iddia etmiştir. Daha sonra hesabına ödeme yapıldığını ve Nisan 2024’te 15.000 doları Ümit Polat’a odasında teslim ettiğini söylemiştir. Bu iddialara yanıtım şudur: Bünyamin Bey'in beyanları doğrudan Ümit Polat’a yöneliktir; şahsıma yönelik bir suç isnadı içermemektedir. İddia edilen baskıyı kuran, parayı talep eden ve parayı teslim alan kişi olarak Ümit Polat’ı işaret etmektedir. Teknik verilere bakıldığında; Bünyamin Durukan’ın şirketinin 25.12.2023 itibarıyla hiçbir alacağı bulunmamaktadır. 01.03.2024 tarihinde oluşan 24,8 milyon TL’lik alacağı ise şirketin ortalama ödeme vadesi olan 155 gün içerisinde, nakit veya çek olarak parça parça ödenmiştir. Herhangi bir ödeme yığılması veya usulsüz bir hızlandırma söz konusu değildir.

Alaattin Vardar, Aralık 2023 itibarıyla 93,7 milyon TL biriken alacağı olduğunu, makama geldiğinde benim kendisinden 'seçim desteği' adı altında para talep ettiğimi ve 'Ödeme yaparsan tahsilatın kolaylaşır' dediğimi iddia etmiştir. Akabinde Ümit Polat’ın ofisine giderek 30.000 dolar teslim ettiğini öne sürmektedir. Bu iddia tamamen asılsızdır. Şirket kayıtlarımıza göre; Sağlam Tarım hesabına 20.12.2023 tarihinde 35 milyon TL, 04.01.2024 tarihinde ise 30 milyon TL ödeme yapılmıştır. Bu ödemeler tamamen bütçe disiplini ve hak ediş sıralamasına göre yapılmış rutin işlemlerdir. Şahsımın hiçbir tedarikçiden para talep etmesi veya birini para almak için bir yere göndermesi söz konusu dahi olamaz. İddia edilen bu kurgu, kurumsal işleyişimize ve şahsi etik değerlerime aykırıdır. 2000’li yıllardan beri Ağaç A.Ş’de çalışan dünyadaki en üst klasmanla gübre üretimi yapan uluslararası firmalardan birinin Türkiye'de temsilcisidir. İBB, uzun yıllardır o kişinin ya da o firmanın tedarik ettiği gübreleri kullanmaktadır. Gübre de kalitelidir. Bizim tercihimiz de onunla çalışma tercihimiz de ağırlıklı budur. Fiyatları da uygundur. Yani fiyat alınacağı zaman uygun fiyat veriyor. İBB'nin istediği bir ürün var. Bunu ifade ettim.

Daha önce de şunu da söyledim. Biz o sözleşmeye, taahhüt ettiğimiz sözleşmeye, imza attığımız sözleşmeye bağlıyız. Onun yerine getirmek zorundayız. O ürün isteniyor, onu tedarik ediyoruz. En uygun şekilde tedarik edip İBB'ye teslim ediyoruz zaten bizim İBB'ye satış fiyatlarımız önceden belli olduğu için biz o fiyatın altında zaten almak zorundayız. Satacağımız fiyat belli, alacağımız fiyatı onun altında olmak zorunda zaten. Süreçleri buna göre yürütürüz.

Çağlayan Tarımdan tedarik ettiğimiz gübrenin tahmini yüzde seksen fazlası az önce arz ettiğim gibi Park Bahçelere, bitkisel materyalimiz dosyası kapsamında olur. Bir de bizim bahçe marketlerde onun farklı ürünleri vardır. Aynı firmadan bazı marketlerden müşteri memnuniyetini izleyerek ürünler alırız. Orada da satışlar olur. Alaaddin Vardar'ın iddiasına gelirsem; öncelikle 2023 yılı sonunda Çağlayan Tarım Şirketi'ne olan borcumuz iddia edildiği gibi yaklaşık 94 milyon değil, 31.12.2023 tarihi itibariyle, Çağlayan Tarım 34,9 milyon. Ve bu borcun 25,1 milyonu, 20.12.2023 tarihlidir. Fatura numarası da var o dosyada olacaktır. Yani doksan dört milyon filan yok ortada. Kaldı ki Alaaddin Vardar da Ağaç A.Ş ile daha önceden beri çalışıyor. Burada madenlerle ilgili bir mukayese yaptım. 2014-19 yılları arasında Ağaç A.Ş’den ortalama vadesi 57 gün Alaaddin Vardar’ın. Bizim dönemimizde ise 68 gün. Yani 11 gün fark var. Biz daha geç ödeme yapabiliyoruz. Ki bunlar ithal olduğu için, döviz riskinden dolayı biraz daha erken ödeme yapmaya gayret ettiğimiz firmalar.

Çağlayan Tarım, 2020 yılında yaklaşık 20 milyon, 2021 yılında 21 milyon, 2022’de 36, 2023’te 94, 2024’te 96, 2025 yılında 100 milyon ödeme yapılmış. Buradaki hacim, miktar onu satın aldığımız gübre miktarı, bu bizim belirlediğimiz, bizim programladığımız bir şey değil. Bu tamamen Büyükşehir Belediyesi Park Bahçeler Daire Başkanlığı’nın talep ettiği yani ihale borsasının içinde olan miktarlardır. Biz ona göre buradan alım yaparız veya başka firmalardan. Ümit’in verdiğini söylediği 39 bin Amerikan doları ile ise benim hiçbir bilgim yok. Ümit'i oraya ben göndermedim. Bir de sanırım Tamer’in ifadesine vardı. İşte Ümit'e ‘Ağaç A.Ş’ye ait bir arabayla geldi’ diyor. Şimdi Sayın Başkanım, bizde yöneticilere araç tahsis edilir ve süresizdir. Göreve tahsis edilir bu. O görevde olduğu sürece tahsis edilen araç klasmanı vardır. Müdürlere tahsis edilen, bizden önceki dönemden gelen gelenek olarak uygulanan bir yöntemdir. Ve idari görevi olan arkadaşların hepsinde yedi yirmi dört onun kullanımında olan araçlar vardır. Dolayısıyla hem Tamer’e gidişindeki, işte oralı sanki ben bir araç görevlendirmişim gibi, sen git filan yere oradan şunu alacaksın gibi. Ne Ümit Şoför ne altındaki araba o işle ilgili tahsis edilmiş bir araç değildir. Günlük kullanımında olan yedi yirmi dört kendisinin istediği yere gittiği araçtır. Sadece son dönemimizde iki bin yirmi iki, iki bin yirmi üçten sonra özellikle tasarruf tedbirleriyle alakalı şehir dışında şirketin aracılığıyla girme konusunda bir şey değişiklik vardı. Şehir dışından çıkamıyorlardı. Onun dışında şehir içinde bir kısıtlama yok genel olarak uygulama.

Şimdi 2024 yılı, tabii bizim için kritik Başkanım. Özellikle ikinci dönemi. Bu noktada Ümit Polat'ın da benden rahatsız olması, aleyhimde kırk kapıya gitmesinin aslında arka planında. Biraz önce ifade ettim. Ben satın alma süreçleriyle ilgili piyasa araştırması, firma tercihleri, firma çeşitliliğinin arttırılması veya belli firmada yoğunlaşmalar konusunda hem birtakım duyumlar alıyordum hem de dikkatimi çekiyordu. Onun dışında o konunun biraz daha üzerine gidince Ümit Bey rahatsız oldu. Bu noktada mesela Alaaddin'e de sorular sormuştum. Alaaddin o dönemde hiçbir şekilde yani şunu sordum; şirketten sizden herhangi bir şey talep eden var mı? Bir şey isteyen oluyor mu? Veya karşılıyor musunuz isteyeni gibi? Kesinlikle böyle bir şey yok. Hiçbirinden hiçbir şey, ufak tefek hediye işte görünen kravat falan filan gibi ifadesi aynen bu. Ama geliyor, tutuklanıyor. Tutuklandıktan sonra hem ona hem Ümit Polat'a rüşvet verdiğini söylüyor. Şimdi ben Ümit’in de günahını alamam. Şahit değilim. Ben göndermedim. Olup olmadığını bilmiyorum ama yaşadığımız süreç öyle ki kimin ne dediğine inanma şansımız yok. Doğru mu değil mi? Bilemiyoruz.

Hani şey var hikayesi var. Böyle çok kısa anlatacağım. Köyünde bir suç işleniyor, Temel'i alıyorlar karakola. Ondan sonra eziyet etmeye, işkence ediyorlar. Temel’in en son canı yanıyor. Başlıyor kafasını duvara vurmaya: ‘Hatırlasana, hatırlasana!’ Bizim dostlar aynen bu şimdi ‘hatırlasana’ noktasındayız! Yani benim ne Alaattin'i ne başka firmaları ne de Ümit'i göndermişliğim var. Ya da herhangi bir kişiye 'Para talep edin, tamam alın, işte şu kadar verecek. Gelin, götürün. Alın, şuraya götürün veya bana getirin' gibi bir talebim hiçbir zaman olmadı. Ama bütün bu anlatımlarda zaman zaman tekrar ediyorum: Firmalar, Ümit Polat'a benim rüşvet aldığımı söylüyor. Ümit Polat, firmaların kendisine söylediğini söylüyor. Şimdi, fitnenin başı kim, aslında bu dava ortaya çıkacaktır Başkanım.

Burada gizli tanık Gürgen'in iddiaları var. Onlara da cevaplarım olacak. Gürgen diyor ki; 'Eşimin 2023 milletvekili adaylığı döneminde eşime destek olmak için falan filan...' Bunu diğer eylemlerde de anlatmıştım Başkanım, burada da anlatabilirim. Yine aynı şey, aynı ifadeleri kullanacağım. Biri 2023’te mi, diğeri 2024’te mi? Hani buna bir karar verseydiler daha rahat olacaktı. Oluş biçimini anlatacağım. Neticede araç kiralama şirketinden 8-9 adet panelvan tarzı aracı, sanırım üç haftalığına o seçim döneminde kullandık. Bedelini önceden konuşmuş olmamıza rağmen, firma, o parayı benden almadı. Ne seçim öncesi ne de seçim sonrası defalarca IBAN ve hesap numarası istememe rağmen almadı. Neticede ben ödeyemedim. Bunu emniyette de söyledim, savcılıkta da söyledim.

Mahkeme Başkanı: 130 nolu eylem kapsamında mı?

Ali Sukas: Evet, plakası belirtilen araçlar. Onun için burada çok ayrıntıya girmeyeceğim. Şimdi burada bir şey var; o araç mevzusu dışında başka hiçbir şirket veya firma, milletvekili seçiminde eşimin adaylığıyla ilgili 'Destek olduk, şunu verdik, bunu verdik' diye bir beyanı yok. Ama bu üzerime yapışmış durumda ve gerçekten çok rahatsız edici bir şey. İnsanın eşiyle ilgili bu şekilde konuşulması, onun adının geçirilmesi... Bunu gazetelerde de çok yazdı ahlaksızlar, televizyonlarda da çok konuştular. Allah bildiği gibi yapsın diyorum. Yine gizli tanık firma listesini bizzat görmüş. Nerede görmüş? Bende mi görmüş, göğsüme mi asmışım? Ümit Polat'ta mı görmüş? Ya bu ne menem şeymiş ki gözü her yerde var ama 'Şurada gördüm' diyemiyor. Firmayla en çok iş yapan, kimlerse onların adını yazmış oraya. Biz de aylardır bu işkencenin altında inliyoruz.

Ümit Polat'ın da iddiaları var. Yine aynı konuyla ilgili, kopyala yapıştır mıdır bilmiyorum. Ümit Polat; her ay Ağaç A.Ş'den iş alan firmaların listesini bana verdiğini, firmalardan almış oldukları için yüzde 10 para talep ettiğimi, yukarıdan para istendiğini... Bir de şuna bir açıklama getireyim, bunu samimiyetimle söylüyorum: Bu 'yukarısı' meselesini ben ikinci kez genel müdür olduğumda duydum. Bu kavram bizden önce de kullanılan bir kavramdı; hangi amaçla kullanıldığını bilmiyorum ama mesela benim şirketteki adım personel tarafından '1 numara'dır. Genel müdürlükten çıkıp fidanlığa doğru yürümeye başladığımda güvenlik, bir sonraki güvenlik noktasına '1 numara bu tarafa geliyor' diye haber verir. Genel müdür yardımcısı '2 numara'dır. Ben Ağaç A.Ş'ye geldiğimde 'yukarısı' kavramını en çok duyduğum yerlerden biriydi. Burada bu kavramlar kullanılıyor ama bu iş bu kadar ucuz olmamalı. Üst düzey kamu hizmeti gören belediye başkanları, genel sekreterler, genel müdürler, daire başkanları için bu kadar basit kavramlar kullanılmamalı. İşte 'firmaların listesini tuttuğum, üzerinde notlar aldığım' iddiası... Bunu açıklamıştım; yüzde 10 yetmemiş, ikinci ve üçüncü beyanlarında üzerine yüzde 20 daha ilave etmiş.

Ümit, gizli tanık gibi farklı bir listeden bahsetti. Daha önce ifade ettiğim gibi, o 'liste' dediği şey; ticari tablolarını günlük izlediğimiz tedarikçi alacakları tablosundan ibarettir. Başkaca herhangi bir liste yoktur, yapmamıza da ihtiyaç yoktur zaten. Kimin ne kadar iş yaptığını az çok biliyoruz. Elimizde bilgisayar var, girer bakarız; bir şeyin üzerine not almaya gerek yok. Ama sanırım Ümit Polat bu şekilde anlatarak işe bir 'estetik' ve gizem kazandırıyor. Anladığım kadarıyla bu konuda oldukça yetenekli bir arkadaşımız. Yüzde 10'dan yüzde 20'ye artış meselesini ifade etmiştim. Gübre alım ihalelerinde Çağlayan Tarım'ı işaret ettiğimi, firmadan teklif alması şeklinde Ümit Polat'ı yönlendirdiğimi, firma sahibinin yakın arkadaşım olduğu için ihalelerin bu firmalarda kalmasını sağladığımı iddia ediyor. İhale dosyalarında kırım oranı yüzde 8 olsa da benim bunu yüzde 15 olarak belirlediğimi falan söylüyor. Yani kırım oranını bile yükseltmişim ama aynı zamanda bu 'rüşvet' olabiliyormuş. Tüm alanlardan komisyon talep ettiğimi ilan ediyor. Oysa bu eylemleri fiilen yapan kendisi ve kendi birimidir. Kendi biriminin sekreteryasını, işlemlerini ve dosyalarını da mı ben hazırlıyormuşum?

Çağlayan ile 2019 yılında göreve geldikten sonra tanıştım; ancak kendisinin Ümit ile yaklaşık 20-25 yıldır tanıştıklarını ve oldukça yakın görüştüklerini biliyorum. Bunu bir şey ima etmek için söylemiyorum, onun yaptığı gibi yapmıyorum. Ümit Bey, geçenlerde benim Vardal ile yakın olduğuma dair bir ifade kullandı; hatta ailece evine gittiğimizi iddia etti. Evet, Keşan’a bir kez gittik. Ancak o geziye eşimle ve çocuklarımla katıldım. Trakya’nın oğlak ve kuzusu meşhurdur, o dönemde kendisi bizi sürekli davet ediyordu. Bir gün arkadaşlarla, birim müdürleriyle ve muhtemelen Ümit’in de dahil olduğu bir ekiple program yaptık. O dönem iş eylemleri nedeniyle çok yoğun ve stresliydik; stres atmak amacıyla günübirlik bir ziyaret gerçekleştirdik. Keşan’da, evinin olduğu yerde bir çevirme yapmıştı. Piknik yapıp geri döndük.

Ümit’in Alaaddin ile olan yakınlığını bir şüphe uyandırmak ya da imada bulunmak için söylemiyorum ama daha sık görüştüklerini biliyorum. Nihayetinde bir iş adamıyla görüşmek suç değildir; mesafeyi koruduğunuz, profesyonel davrandığınız ve kendinizden emin olduğunuz sürece herkesle görüşebilirsiniz. Ben bundan rahatsızlık duymam. Şirkete çok sık gelirdi; hatta Ümit Bey ifadesinde 'sabah 06:30 - 07:00 sularında Alaaddin börek getiriyordu' demiş. Bu doğrudur. Ben Çengelköy’de oturuyorum, şirket merkezi ise Alibeyköy’de. Boğaz trafiğine yakalanmamak için 06:20 gibi evden çıkar, 07:00'ye kalmadan şirkette olurum. Bu durum duyulunca Alaaddin de erkenci olduğu için bazen börek alıp gelirdi. Personel dağılırdı, doktorların ve Ümitlerin olduğu birimlere giderdik. Bunu sanki özel veya gizemli bir durummuş gibi yansıtmak yersizdir; burada alt tarafı bir börek meselesini mi konuşacağız?

Murat’ın ifadesine gelince; Alaaddin’in firmasını önermem, dikte etmem veya bir öncelik sağlamam söz konusu değildir. Prensip olarak tedarikçi ve satın alma süreçlerindeki tavrım nettir: Eğer bir firma istediğimiz ürünü ve fiyatı veriyorsa alır, vermiyorsa alamaz. Bu kadar basit. Otobüs kağıt alımlarında bazı firmalara odamda öncelik verdiğim iddiası tamamen bir yorumdur, böyle bir konuşma gerçekleşmemiştir. Zaten Murat’ın bu süreçlerde bir rolü yoktur, neyi duyduğunu da bilmiyorum. İş programı yapılırken satın alma ile süreç planlaması yaparız. Bu planlamalarda sahadaki uygulayıcıların memnuniyeti ve tedarikçi değerlendirme formları esas alınır. Kimlerden teklif alınacağı bu şekilde belirlenir. Ümit ile bir konuşmamız olduysa bile ancak bu kapsamda olmuştur.

Burada Murat Or'un da ifadeleri, Ümit Polat'ın ifadeleri başka ağızdan şey yansımasın. Ayrıca her ne kadar iddianamede yer almasa da Murat Or 29.09.2025 tarihli ifadesinde, "İfademin ilk kısımlarında ismini vermiş olduğum firma sahiplerinden Alaattin Vardı ve Canan Kapakçı isimli şahıslar hariç diğerleri ödemelerini erken alan şirket firmaları," diyor. Az önce ifade ettim, aslında en erken alanlardan biri Alaattin. Yani burada ya dil sürçmesi ya ondaki baskı, hissettiği baskıyla verdiği bir ifade. Bunun kendisinin de sehven ağzından çıktığını söyledi herhalde, bilmiyorum. Yani böyle bir şey yok. Canan da Alaattin de normal bizim baştan söylediğimiz prensipler doğrultusunda ödemelerini alan, ticari faaliyetlerini yürüten firmalar.

Diğer hususlar var; iddianamede savcılık tarafından, "Şüpheli Alaattin Vardı'nın sahibi olduğu Çağlayan Tarım isimli şirket üzerinden, şüpheli Ali Sukas'ın göreve gelmesinin akabinde verdiği rüşvetler neticesinde düzenli olarak iş aldığı," aynı hikâye anlatmışlar. “Bu kapsamda Ağaç A.Ş. isimli iştirak şirketinde şüpheli Ali Sukas'ın göreve gelmesinin akabinde yapılan ihalelere ilişkin rüşvet temin edilmiş, dosya kapsamında mevcut 28.10.2025 tarihli araştırma tutanağı örneği üzere Çağlayan Tarım isimli firmanın 2019 yılından 2025 yılına kadarki süreç içerisinde Ağaç A.Ş.'den toplamda 58 adet ihale kazandığı anlaşılmıştır” buyurmuşlar.

Şimdi bu noktada söz konusu iddialar yine, yani benimle ilişkili olduğu için iş aldığı iddiasını tamamen reddediyorum, asla kabul etmiyorum. Daha önce de bahsettiğim üzere Çağlayan Tarım da 2005 ya da 2004'ten beri kendi firmasıyla, 98-99'dan 2005'e kadar da başka bir firmanın pazarlamacısı olarak yine Ağaç A.Ş.'yle, İstanbul Büyükşehir Belediyesi'yle çalışan birisi zaten. Yani şirketle yaşat iş ilişkisi. Çağlayan Tarım'ın aldığı işlerin benim göreve gelmemle hiç alakası yok, hangi delile dayanarak bu çıkarıma varıldı, iddianame boşta. 2014-2019 arasında Çağlayan Tarım toplam 54 ihale, 2019-2025 arasında 45 ihale almış. Yani bizden önce daha fazla iş almış ihale sayısı bakımından.

SAVUNMA SONRASI İMAMOĞLU'NUN KONUŞMASI:

Teşekkür ediyorum. Öncelikle ramazan ayındayız. Tekrar hem Kadir gecenizi tebrik ederim hem de Ramazan Bayramı geliyor, inşallah herkesin ettiği dualar, eminim ki huzur içindir, barış içindir, adalet içindir, mutluluk içindir, geçim içindir. Hepsinin kabulünü de diliyorum. Ramazan Bayramı'na gireceğiz ve bugün son gün bayramdan önce. Dolayısıyla tabii ki bir olgunlaşma ya da birtakım süreçlerin işlediği karşılıklı müzakere ve diyalog süreçleri yaşandı. İstenmeyen şeyler oldu ya da insanların kendi birtakım sıkıntıları ve yaşadıklarından kaynaklanan talepleri oldu. Bu çerçevede benim gözlemlediğim, bir asimetrik burada gerçekten yaşanan bir sıkıntı var. Örneğin; ailelerden bir kişi alınıyor. Ben sabah… Telefon hakkım haftada 10 dakika. Eşimle konuştum. Aileden bir kişi! Şimdi zaten bu insanların aileleriyle görüşmeleri çok sıkıntılı. Buraya gelip gördükleri anda mutlu olanlar var. Umudu büyüyenler var. Ve bu insanların ‘bir kişi’ diye bir kısıtlamayla buraya gelmelerinin doğru olmadığını düşünüyorum.

İkinci asimetrik… 107 tutuklu burada öncelikli yargılanıyor. Ve ‘Bu 107 tutuklunun üç avukatı gelebilir’ diyorsunuz. Bu şöyle eksik kalıyor: Zaten insanlar haftanın bir gününde görüşme günleri var ve o görüşme günlerini değiştirmediler. Ben mesela kendi adıma, ‘Ben her gün katılmak zorundayım’ dediğim için beni izinli olduğunuz güne, buranın olmadığı güne kaydırıyorlar. Dolayısıyla bu üç avukatla kısıtlılığın da doğru olmadığını düşünüyorum. Yani o kapsamda bu artık değil Türkiye'nin, dünyanın takip ettiği bir duruşma ve buradan umut eder ve dileriz ki yüzde 15’lere kadar düşen adalete inancın, bu mahkemede büyümesi olsun. Yani bu artık geriye dönüş başlatsın. Bu çerçevede meslektaşlarınızın, avukatların buraya gelip burayı dinlemek istemesi, takip etmek istemesi, barolar başta olmak üzere, farklı meslektaşların farklı destek grupları var… O bakımdan bunun da çok asimetrik bir kısıtlama şekline dönüştüğünü düşünüyorum.

Çok önemli bir konu, medya. Yani buradan gerçekten kuş bakışı 50-60 metre neredeyse arka taraftan buranın izlenmesi diye bir durumla karşı karşıya bırakılması, yine bu mahkemenin itibarını zedeleyen bir durum. Yani görüyorsunuz ki boşluklar var. Boşlukların öncelikli sebebi, kısıtlamalar. Yani bu basındaki insanların burayı izlemesi veya takip etmesi, olabildiğince sizin de heyetlerin de iyi tanınması anlamında daha doğru bir çerçeve. Bunun bu şekilde ele alınması... Sonrasında siyasetçiler veya belediye… Dün İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanvekili giremedi! Giremedi! Yani sonradan birtakım müzakereler olmuş ama giremedi. Yani bu vereye kadar var? Düşünün ki; İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin yöneticileri burada, Belediye Başkanı burada ve burayı izlemeye gelmek isteyen, sadece belediye başkanvekili değil Sayın Hâkim… Aynı zamanda genel sekreter yardımcıları gelmek isteyebilir. Çünkü konuştuğunuz her meselenin muhatabı yöneticiler bile… Bakın ben senede bir kez yöneticileri davet ediyorum Sayın Hâkim… Kaç kişi biliyor musunuz? Yönetici, müdür ve üstü… Yani dinlediğiniz müdür ve üstü… Mesela şef değil… 1300 kişi! Ben, 1300 kişiye senede bir kez toplantı yapar, tam gün onları ayırır. Ve kocaman bir oditoryumu ayırırız ve orada çalışırız. Burada konuşulan her konu, Büyükşehir Belediyesi'nin yöneticilerini ilgilendiriyor. Bunlar, çok affedersiniz ama… Bunlar ‘çete’ değil, ayıplı bir suçun peşinde koşan… Bunlar; itibarlı, liyakatli, burada olan ve olmayan geçmişi güçlü insanlar. Bunların buraya gelme arzuları var.

Yine aynı şekilde, iddianamede de biliyorsunuz ki, Cumhuriyet Halk Partisi ilk cümleden itibaren suçlu ve hani bu işte şüpheli, hatta Yargıtay'a şikayet edilecek kadar da işaret edilen… Yani kapatmaya gidecek kadar da işaret edilen bir pozisyonda. Cumhuriyet Halk Partisi'nin İl Başkanı’nın bile buraya girişi, sanki bir şeymiş, lütufmuş gibi ikram ediliyor. Bu doğru değil. Bu bağlamda, bakınız ben biliyorum… Benimle müzakere de ediliyor. İl Başkanımızdan notlar alıyorum, avukatımla bana bilgiler iletiyorlar. Büyük çaba şu: Jandarmamızla karşı karşıya gelmeyelim. Dışarıda en ufak bir müdahaleye asla sebebiyet vermeyelim. Özenli çalışalım. Ve herkes buraya medeni bir şekilde girebilsinler. Taahhüt ediyoruz ki, sizin de işinizi kolay yapmanız adına. Bakın bu kadar zor durumdaki yargı müessesesinin hak ettiği değeri elde edebilmesi adına, herkes sorumluluk almaya hazır. Ama bunun adı Cumhuriyet Halk Partisi olsun ama muhalif siyasi partiler olsun ama İstanbul Büyükşehir Belediyesi olsun ama kurum kuruluşları olsun… İnanınız ki herkes sorumluluk almaya hazır. Bu çerçevede bütünüyle taahhüt ediyoruz ki lütfen bunu bayramda iyi değerlendiriniz. İstirham ediyorum. Bir bayram havasında bunu değerlendiriniz. Ailenizle otururken bile bir lütfen zihninizde olsun. Bu tür asimetrik sınırlamaların, kısıtlamaların ne size ne heyetinize, ne buradaki insanların adil yargılanma ve süreçlerine en ufak bir katkısı yoktur. Bunu tersine dönüştürebileceğinizi umut ediyorum. Ve gerçekten insanların buna ihtiyacı var.

Son olarak… Öyle ilginç çıkışlar vardı ki tarihte; unutulmaz. Ben bunu söyleyerek sözlerimi toparlamak istiyorum. Bütün bunları revize ederseniz, müzakere kapınızı açık tutarsanız, kimse sizin makamınıza saygısızlık yapmaz. Bakın, yapmaz. ‘Yapamaz’ demiyorum bakın ‘yapmaz’ diyorum. Onun için müzakere kapısını açık tutarsanız; bu baro olabilir, benim avukatlarım olabilir, başka temsilciler olabilir, siyasi de… Bunun hiçbir şeffaflıktan kaybedeceğiniz bir şey olmaz. Açarsanız, burada çok daha makul, çok daha itibarlı, çok daha medeni bir hat çizersiniz. Ve gerçekten kazanan yüce Türk yargısı olur, yüce Türk milleti olur. Ben bunu istirham ediyorum. Lütfen bu olsun. En azından buradan, bakın biz naklen yayınlardan bu kısıtlamaya geldik. Naklen yayını herkes kabul ederken, bu kısıtlamalara geldik. Bu doğru bir evrilme değil. Ben bunu istirham ediyorum. Son olarak da sürprizler iyidir. Bu çıkışlarınız bu ülkeye çok şey kazandırır. Bu ülke 250 milyar dolar kaybetti bir senede. Birileri bu davayı… Öyle bir dava değil. Bu dava, çok büyük bir dava. Bu mahkeme, bu duruşma, çok büyük bir duruşma. Sorumluluğunuz çok büyük. Lütfen buna karşılık bu söylediklerimi dikkate almanızı istirham ediyorum. O ‘sürpriz’ dediğim, o çıkış dediğimin altında da şu yatıyor: Bayrama giriyoruz. Bayrama gidecek herkes. En güzel güzel günler, herkesin ailesinin, bu milletin her evladının olsun. Ama bazen öyle bir çıkış yaparsınız ki şuradan insanları serbest bırakır, evine yollarsınız, tutuksuz yargılama hakkını tanırsınız; tarih değişir. Bunu sadece size emanet ediyorum. Bu duygularımı sizinle paylaşmak istedim. Söz verdiğiniz için de teşekkür ederim.

İBB DAVASI DURUŞMASI 7’NCİ DURUŞMASI FİNAL DİYALOGU

Avukat: Tutuklular hakkında sorgular yapıldı. Ali Bey'in de zaten sorgusu bitmek üzere. Biz bir tutuklu değerlendirmesi bekliyoruz sayın Başkan.

Mahkeme Başkanı: Tutukluk değerlendirmesini hangi tarihlerde yapacağımızı belirtmiştik avukat bey.

Avukat: Bayram öncesi olduğu için, Sayın Ekrem Başkan da izah etti yani. Mahkeme de dosyaya vakıf durumda yani. İddianamedeki sevk maddeleri de belli. Yani en azından ev hapsi de verilebilir, tedbir olarak. Tutukluluk çok ağır bir tedbir. Veya kelepçe… Bu nedenle değerlendirme yapmanızı talep ediyoruz.

Mahkeme Başkanı: Değerlendirmemizi, gözden geçirmeleri yapacağız. Evet buyurun. Yerinize geçebilirsiniz Ali Bey.

Davut Birlik müdafii Burak Bingöl: Sayın Başkan, daha önce de izah etmiştik müvekkilin bir kalp rahatsızlığı var. Hastaneye sevk edilmesi gerekiyor. Siz, yaklaşık bir ay kadar önce bir ATK'ya (Adli Tıp Kurumu) gönderilmesi hususunda biz müzekkere yazdınız ama cezaevi yönetimi tarafından hala müvekkilim ATK'ya sevk edilmedi. Bununla alakalı bir gerekirse suç duyurusu ihtaratlı bir tekit müzakeresi yazmanızı talep edecektim ben. Çünkü müvekkilimin rahatsızlıkları devam ediyor.

Mahkeme Başkanı: Dilekçe verdiniz mi bununla ilgili?

Avukat Bingöl: Sundum Sayın Başkanım.

Mahkeme Başkanı: Değerlendirelim şeyden önce.

Avukat Bingöl: Tamamdır Sayın Başkan, teşekkürler.

DURUŞMADA 8. GÜN: İMAMOĞLU SORU SORDU

Ekrem İmamoğlu: Sayın Hâkim, değerli üyeler, geçmiş bayramınız mübarek olsun herkesin. Özellikle tutsak arkadaşlarımızın, ailelerinin... Tabii sorularım Ali Bey’e. Çünkü bu dava ne yazık ki tarifi şu şekilde. Deniyor ki; işte bir suç örgüt ve bir örgütlenme ve buna yönelik bir takım olumsuz tutum ve davranışlar üzerine kurulu. Aslında biz burada, Sayın Genel Müdür’e ve belki birçok yönetici ya da siyasi görevi olan bazı arkadaşlara da bu soruları bu mahkeme huzurunda bu ve benzeri soruları soracağım. Çünkü biz, liyakat ve sorumluluğu kamu yönetiminin bütün ahlaki değerlerini taşıyan bir süreç mi yönettik yoksa başka bir süreç mi yönettik? Bu sorular sayesinde ortaya çıkacaktır diye düşünüyorum.

Yalnız şahsımı da ilgilendirdiği için… Sonuçta ben 7 yıldır İstanbul Büyükşehir Belediye tarihinde en yüksek oyları alarak, tam üç kez seçim kazanmış bir Belediye Başkanıyım.

Az önce yine iddia makamının sunmuş olduğu tablolar, tümüyle çöp niteliğindedir. Çünkü bizi de ilgilendiriyor, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ni de ilgilendiriyor. Ali Bey’in verdiği cevaba paralel olarak şunu söylemek istiyorum. Benim de sorularımı ilgilendiriyor. ‘30’a yakın beyanıyla’ diye sadece soru sordular iddia makamı. ‘30’a yakın beyan’ diye cümle kullandı. Tek bir belge yok. Oraya yansıtılan belge de İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne ve iştirakine ait bir belge. ‘MASAK üzerinden hazırlandı’ diye ifade ettiler. Vahim bir durumdur Sayın Hâkim; bunu söylemek zorundayım.

Mahkeme Başkanı: Tabii onu kendi savunmanızda zaten alacağız.

Ekrem İmamoğlu: Tamam ama o yani bu detay, bu detay çok özür dileyerek iki cümle... İnanın bizim yaklaşık 18 aydır, kurumlarımızdan polis marifetiyle her istediği alınan bir iddia makamı var. 18 aydır. Çok ilginçtir ki 2019 öncesini hiç istemiyorlar! Hiç! O belgelerden çok önce, bir yazıyla o belgelerin bir yazıyla tablosunu isterlerdi. Çünkü gerçekten bir ortaokul IQ’suyla bile bundan daha iyisi hazırlanırdı. Vahim bir durumdur. Aynen iddiaları kadar vehameti orada göstermiştir topluma. Onu söyleyeyim, vahim bir durumdur. Kınıyorum iddia makamını. Aslında sizi ilgilendiren şöyle bir taraf var Sayın Hâkimim; bir önceki tablonun tümüyle yalan olduğunu kendisi dile getirdi, bu da tümüyle yanlıştır. Aslında sizin suç duyurusunda mı bulunmanız gerekir ya da nasıl bir işlem yapmanız gerekir iddia makamı hakkında? Ben hukukçu değilim…

Mahkeme Başkanı: Aksi yönde iddia olursa temin ederiz, kurumdan müzekkere yazarız.

Ekrem İmamoğlu: Aksi yönde iddiamız değil, kendi kabul ediyor zaten yanlış ve yalan olduğunu bir öncekinin. Bunun da yalan olduğunu ben söylüyorum. Sizin bence böyle bir işlem yapmanız gerekir; işlemin adı neyse. Ben hukukçu değilim. Yani bazı şeyleri soracak muhatap bulamıyoruz.

Mahkeme Başkanı: Hukuki olarak aldınız, temin ederiz kurumdan müzekkere yazarız.

Ekrem İmamoğlu: Lütfen. İstirham ediyoruz. Çünkü bu hayati bir dava. Bakın burada 30-40 tane ‘beyan beyan beyan’ diye 10-15 tane insan burada yargılanıyor. Bu, sadece Ali Bey’le ilgili. En az 10-15 tutuklu var burada. Yazık değil mi insanlara yani? Beyan! Beyan! Ben beyan değil direkt somut… Ali Bey, Sayın Genel Müdürüm, siz nasıl işe başladınız? Nasıl işe alındınız? Yani siyasi kariyer vesaire anlattınız ama bu önemli. Nasıl bir işlemle işe başladınız?

Ali Sukas: Efendim ben, orman yüksek mühendisi olduğumu ifade etmiştim. Mesleğini çok seven ve mezuniyetinden sonra da mesleki gelişimini her an her yıl takip eden, onu geliştirmeye çalışan birisiyim. Mezun olduğum fakülteden hiç kopmadım, bilimsel gelişmeleri de takip ettim, kendimi sürekli güncelledim. Serbest meslek mensupluğunun ötesinde, yeminli serbest meslek mensubuydum ben Ağaç A.Ş.’ye gelmeden önce. Dolayısıyla hem akademik çevrelerde hem meslek camiasında bilinen birisiyim. Siyasi tarafım da vardır. Dolayısıyla ben, 2019 seçimlerinden sonra, ikinci seçimlerden sonra ismimin İBB’de görev alabilecekleri noktasında verildiğini biliyordum. Sanırım Temmuz ayıydı, İstanbul Büyükşehir’den İnsan Kaynaklarından bir aradılar. O hafta ailemle Karadeniz’deydim, kendi memleketimdeydim. Söylendiği gün dönemedim, ertesi gün davet edilmiştim, gidemedim, dönemedim. Ondan yaklaşık bir 15-20 gün sonra, Ağustos ayı içerisinde, İstanbul’a döndüğümde tekrar arandım. İnsan Kaynaklarından Sorumlu Başkan Danışmanı Yiğit Oğuz Duman vardı, yanında sanırım bir de asistanı vardı. Bir ön görüşme yaptık. Böyle biraz birbirini tanıma, bakışımı, belki işte kariyerimi, geçmişimi filan sorguladı. Onları sohbet ettik.

Sonra yine bir 10-15 gün sonra bir kez daha arandım. Bu kez ilk görüşme Bakırköy’de yapılmıştı, ikinci görüşme Saraçhane’de. O görüşmede de hem Yiğit Oğuz Duman Bey vardı hem sanırım Ertan Yıldız vardı. Üçüncü kişiyi hatırlamıyorum var mıydı yok muydu diye. Orada biraz daha derinliğine, yani hem mesleki teknik olarak hem sosyal durumumla ilgili biraz daha detaylı sohbet ettik, yaklaşık bir saate kadar. Yine bir İK sorgulamasıydı aslında.

Ondan sonra sanırım Eylül başlarında filan da bir defa daha Saraçhane’ye davet edildim. İşte Ağaç A.Ş.’de görev almamla ilgili bir karar verildiği söylendi. Sonrasında da sanırım aynı gün Sayın Başkanımıza bir uğrayıp, bir hayırlı olsununu aldık. İlk defa da orada karşılaştım kendisiyle, bir 10 dakika... Hayırlı olsun dediler çıktık. İşe giriş her şey bu.

Ekrem İmamoğlu: Teşekkür ederim. Benim bu konularla ilgili altı yedi tane sorum var. Ali Bey, muhtelif yöneticilerle çalıştınız. Burada da iki yöneticiniz aynı zamanda sanık olarak da ifade verdiler. Yani bu altı yedi yıllık süreçte, çalıştığınız yöneticilerle ilgili bir baskı; 'şunu al çalıştır', benim tarafımdan, ‘şunu al, genel müdür kalem müdürü yap' veya şöyle veya böyle... Tek bir kişi dahi, 'Ekrem İmamoğlu şunu istiyor' ya da 'şu kişi istiyor' diye size bir dayatma yaptı mı? Size bir kişi gönderildi ve işe başlatıldı mı?

Ali Sukas: Bu konuda kesinlikle hayır. Zaten ben, şirketle ilgili daha önceki kendi beyanımla da ifade etmeye çalıştım. Olabildiğince mevcut insan kaynağından istifade ederek, o birikimi müttesebatla devam ettirmeye çalıştım. Çok az sayıda, belki ilave personel almışızdır ihtiyaçlarla ilgili. Ama bu konuda, yani Başkan’ın sorusuna, kendi adına sorduğu soruya net cevap verebilirim ki; dolaylı ya da doğrudan Ekrem Başkan tarafından herhangi bir isim önerilmesi, dikte edilmesi söz konusu olmamıştır. Böyle bir olay yaşanmadı, böyle bir bilgi de gelmedi, böyle bir istek de olmadı.

Ekrem İmamoğlu: Bir soru daha sormak istiyorum buna ilave. Çalıştığınız kişiler için; 'işte şu AK Partiliymiş', 'şu şu partidenmiş', 'şöyle şöyle duyduk, bunu hemen çıkartın, işten çıkartmanız lazım' tarzında herhangi bir dayatma aldınız mı? Yani burada öğrendiğim kadarıyla —ben burada öğrendim bu arada— satış müdürünüz daha önce AK Parti döneminde çalışmış, işte özel kalem müdürünüz AK Parti döneminde işe girmiş; hatta siyasi bağlantılarını diliyle ifade eden arkadaşlarımız oldu. Şoförünüz veya çaycınız veya başka yöneticileriniz de olabilir. Bunların veya başkaları için 'şunu çıkartın, şu çalışmasın' diye bir dayatma yaşadınız mı?

Ali Sukas: Yani bu konuda da kesinlikle hayır. Benim kendi bakışım da bu yönde olmuştur. Göreve başladıktan sonra arkadaşlarla yaptığımız ilk toplantılarda da bazı örneklerim olmuştur: 'Yani burada siyasi atama bir benim; ben giderim, siz kalırsınız. Bundan önce olduğu gibi burada işini yapan herkesle çalışmaya devam edeceğiz.' Çünkü gözlerde bir korku vardı, bir endişe vardı; 'hepimizi işten çıkartacaklar' gibi bir hissiyat vardı. Ama ne Ağaç A.Ş.'de ne de genelde, aslında İBB'de böyle bir uygulamaya şahit olmadım. Bana Ağaç A.Ş. ile ilgili böyle bir talimat da gelmedi, bir talep de gelmedi. Böyle bir şey yaşamadık; zaten süreç kendini gösteriyor.

Ekrem İmamoğlu: Yine bu altı yılın üzerindeki zaman diliminde, çalıştığınız bu insanların bir kısmının katıldığı, benim yılda mutlaka bir kez biliyorsunuz ki iştirak ziyaretim olur en az bir kez. Bunu tabii çok yaptığım iştirakler de olmuştur. Ve bunu da söyleyeyim ilave olarak; bilmeyenler daha iyi idrak etsin. 32 iştiraki vardır İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin. Ve bu 31 iştiraki mutlaka yılda bir kez uzun bir ziyaret yapar ve bir toplantı yaparım. Ve birçok iştirak ziyaretimde de 'Biz ilk kez, geçmişten gelip görev yapan genel müdürlerim vardı, genel müdür yardımcılarım vardı, ilk kez bir Büyükşehir Belediye Başkanı iştirakimizi ziyaret etti ve bizimle toplantı yapıyor' cümlesini çok iştirakte duydum. Bu toplantıların gündemi nasıl olurdu, düzeni nasıl olurdu Ali Bey?

Ali Sukas: Şimdi Başkanım, bu toplantılar genelde yıllık faaliyetlerle ilgili ve şirketin durumuyla ilgili bir sunum toplantısıydı aslında. O toplantılarda da Sayın Başkan olurdu, Genel Sekreter olurdu, iştiraklerden sorumlu danışman, genel sekreter yardımcılarından katılanlar olurdu. Biz de şirketten genelde Genel Müdür ve Genel Müdür Yardımcıları. Benim üç tane genel müdür yardımcım vardı. Onlar katılırlardı. Tamamen şirketin faaliyet süreçlerinin yüklendiği fonksiyonlarla alakalı biz sunum yapardık Başkan'ım. Bir talebimiz varsa da o talepleri iletirdik. Onun dışında bir toplantı olmadı zaten. Yani tamamen iş ve hiyerarşik sistem içerisinde yılda bir bu toplantılar oluyordu. Hatta hatırladığım kadarıyla iki bin yirmi üçte olmadı herhalde. Evet.

Ekrem İmamoğlu: Ali Bey, şöyle bir ilave soru sormak isterim: Bunun dışında da buluştuğumuz anlar olurdu. Yani iştirak bünyesinde olmasa da buluştuğumuz anlar olurdu. Bu buluştuğumuz anlar farklı noktalarda da olurdu. Buralar nereler olurdu? Neler konuşurduk? Neler için bir araya gelirdik? Hani o ortamdan da bahsederseniz...

Ali Sukas: Vallahi şimdi bir, benim yönettiğim süreç İstanbul halkının günlük yaşadığı, yani 'Yaşayan İstanbul' diye tanımlanan İstanbul'un her lokasyonundaki çeşitli alanlar; bizim oralarda yeni dediğim, yeni yaptığımız parklar, açılışlar olurdu. Bu açılışlarda elbette ki Başkan’la karşılaşırdık. Ama Başkan’la bizim konuşmalarımız, benim alanımla ilgili bir konuysa, o karşılaşmalarda ya bil alırdı ya da ben kendilerine bilgi iletirdim. Başka bir şekilde birebir oturup kalkıp böyle bir şeyimiz mümkün değil, olmadı. Hiç olmadı. Keşke olsa, sohbet etseydik ama böyle bir zamanımız da hiç olmadı. Genelde proje işi olarak da proje saha çalışmalarında, işte bir yerde bir imalat yapılıyordur, o imalatla ilgili kontrole gelmiştir; süreciyle ilgili soru sormuştur, biz de izahatta bulunmuşuzdur. Sanırım mesele bu.

Ekrem İmamoğlu: Evet, yani brifingler aldığımız, şantiye gezileri yaptığımız... Onun dışında Ali Bey…

Ali Sukas: Örnek olarak, mesela Antalya-Muğla yangınları olmuştu 2021’de. Mesela bu bölgelere İstanbul Büyükşehir Belediyesi olarak nasıl bir katkı yapabiliriz diye bir toplantı düzenlenmişti. Konu direkt benimle alakalı değildi ama orman mühendisiyim, Orman Genel Müdürlüğü'nde ben 12 yıl çalıştım. Daire Başkanlığıyla o toplantıya ben de katılmıştım. Orada sorulmuştu fikirlerimiz; 'Nasıl yapabiliriz, nasıl projelendirebiliriz, nasıl süreç yönetebiliriz?' diye. Yani bunun gibi toplantı, ekstra şirketin ana faaliyetleri dışında bu gibi konular olmuştur, onlara birlikte katılmışızdır.

Ekrem İmamoğlu: Bunun dışında Ali Bey; örtülü, gizli yani bu işte az önce söylediğim iddia makamına göre iddianame, bana göre tarihin en büyük iftiranamesi olan belgelerde yazılı olan içeriği kapsayan; yalan, dolan ve yüzde doksanı beyan şeklinde oluşturulmuş bana göre, bu dosyadaki içeriği içine alacak şekilde örtülü olur, açık olur, gizli olur, şeffaf olur neyse bir buluşmamız, toplantımız, istişaremiz oldu mu?

Ali Sukas: Vallahi ben kendi savunmamda ifade etmeye çalıştım. Yani bir örgüt varlığını bırakın, benim üyeliğimi geçtim; ya böyle bir yapı olsa az çok hissederim kendi tecrübemden diye söyleyebilirim. Yani bizim kesinlikle böyle gizli, açık ya da özel bir organizasyonla ilgili hiçbir zaman şahitliğim olmadı; ötesinde duyum bile almadım. Yani dedikodusu bile olmadı. Bunu böyle söyleyebilirim ancak.

Ekrem İmamoğlu: Peki, o önemli konuya daha birkaç soruyla girip toparlayacağım. Burada sanık hâlinde olan iş insanları da var, beyanlarda bulundular. Burada bulunanları ben ilk kez gördüm ki bir beyanda sanki çok samimiymişiz gibi bir beyan da varmış; ben onun da burada olduğunu sonradan anladım. İsimlere girmemek adına bu beyanda bulunuyorum ama burada bulunan ya da bulunmayan herhangi bir kurumla ilgili ya da bir şirketle ilgili 'şununla çalış Ali Bey' ya da 'şununla çalışma Ali Bey' diye bir firma beyanım, bir firma zorlamam oldu mu olmadı mı? Tek bir firma dahi olsa lütfen söyleyin yani.

Ali Sukas: Kesinlikle böyle bir şey yaşamadık.

Ekrem İmamoğlu: Dolaylı oldu mu Ali Bey? Yani 'şununla işte çalışın', 'şununla iş yapın' diye dolaylı ya da doğrudan oldu mu?

Ali Sukas: Yani herhangi bir kişi; bizle ilgilenen, hiyerarşik olarak bizden sorumlu başkan danışmanı veya başka birisi tarafından dahi böyle bir bilgi ya da böyle bir söylem olmadı. Bunu yaşamadık hiç.

Ekrem İmamoğlu: Sayın Hâkim, her ifadede elbette bu tarz sorular sormayacağım; bilgi mahiyetinde söylüyorum. Yöneticilerle olan bu diyaloğumuzun burada sizin huzurunuzda olması gerekiyor ama iştirak yöneticisi olabilir, genel sekreter yardımcısı olabilir, daire başkanı olabilir veya genel müdür veya siyasi bir birlikteliğimizden kaynaklı bir ilişkimiz olabilir. Çünkü sonuçta insanlar... Örgüt derken örgüt, teşkilat aynı şey ama 'suç örgütü' diye bir isnatla karşı karşıyayız. 93 bin kişilik bir İstanbul Büyükşehir Belediyesi örgütünden bahsediyoruz. 93 bin kişinin, 32 şirketinden bahsediyoruz. İçerisinde şu anda üst düzeyde —geçen toplantıda size ifade etmiştim— üst yöneticileri, sadece müdür ve üstü yöneticilerle buluştuğum zaman bin üç yüze yakın insanla buluşuyorum. Tam gün çalışıyorum demiştim. Bütün mesaimizi altı yıl boyunca buna adamış bir pozisyondayız. Ama üzülerek ifade edeyim; yani insan görünce üzülüyor, çünkü kendi kurumuna dair bir beyanda bulunuyorsunuz ve 18 aydır talepleriniz var, polis zoruyla aldığınız belgeler var. Yani sanki belge isteseniz gelmeyecekmiş gibi. İsteseniz yapılır. Bunun yapılmamasını, bunun yapıldığı takdirde bu müzakereye zorunda kalırsınız; Sayın Hakim'e müdahale etmek zorunda kalırız çünkü gereksiz bir şey. Bu yalan belgeleri, bu dolan belgeleri ve ilgili gerekli işlemin yapılması hususunda ilginize sunuyorum.

Çünkü şöyle; ben şimdi mesela bu hafta sonu bir teyakkuzda kaldım. Son bir cümle: Teyakkuzda kaldım, 'ne yapmam lazım' dedim. Yani işte Trabzon'da benim köyümde, ilçemde; üst geçitlere adam çıkmış, CHP ilçe başkanı afişe konmuş, benim fotoğrafımı indirmiş. Şimdi ben indiren emekçiye mi suç bulayım diyorum mesela. Örnek veriyorum. Ya da -hani ortada bir suç varsa- ya da bölge müdürüne mi? Ya da işte yine Akçaabat'ta olan araştırma bakanına mı? Ya da Cumhurbaşkanı'na mı suç duyurusunda bulunayım? Niye soruyorum? Sayın Hakim, sizin şu an yaptığınız mesela bu yargılamada Ekrem İmamoğlu ile ilgili bir konu var; fotoğrafı yasak. Bu yasak da siz yetkili misiniz? Yani siz mi mesela bu kararı veriyorsunuz veya kim verdi?

Mahkeme Başkanı: Bizim böyle bir yazımız yok.

Ekrem İmamoğlu: Yok, tamam. Bunu öğrenmiş oldum. Çünkü şu anda böyle bir suçun muhatabı yok. Ama böyle işlemler yapılıyor. Yani örgüte gelirsek, İstanbul Büyükşehir Belediyesi bir örgüttür, bir teşkilattır. Her iki terim de 93 bin kişilik çalışanı olan bir teşkilattır. Ne yazık ki buradan suç örgütü çıkarılmaya çalışılıyor. Ali Bey de benim sorduklarıma net ve somut cevap verdi. Hayırlara vesile olsun diyeyim. Ama bu soruları sürekli soracağım bu yönetici arkadaşlara.

DURUŞMADA 9. GÜN: RESUL EMRAH ŞAHAN SAVUNMA YAPTI

Mahkeme Başkanı: İddianameyi tebliğ aldınız, içeriğini biliyorsunuz. İddianame kapsamında 13,10, 38, 39, 40, 41, 42, 43, 44, 45… Yani Şişli Belediyesi olarak geçen bölüm ve bir de ayrıca 13 No’lu eylem kapsamında hakkınızda suç isnadı var? Savunmanız da hazırsa başlayabilirsiniz…

Resul Emrah Şahan: Sayın Başkan, sayın mahkeme heyeti; öncelikle heyetinizin, avukatlarımızın ve tüm yurttaşlarımızın geçmiş Ramazan Bayramı’nı kutlarım. Bu bayram, Nevruz ve Ramazan Bayramı’nın güzel bir çakışmayla birlikte kutlandı. İnşallah bahar, ülkemize demokrasi, adalet ve barışla gelir. Temennim budur. Bu salondan inşallah böyle çıkarız. Sayın Başkan, Sayın Mahkeme Heyeti; yaklaşık tam bir senedir tutukluluktan sonra karşınızdayım. Geçen sene bugün, benim tutukluluğumun birinci günüydü. Hakkımızda binlerce sayfadan oluşan iddianameler hazırlandı. Ne olduğunu bilmediğimiz, yaratılmış suçlamalar, iddialar… Hepsine karşı milletin, yurttaşın, bu salondaki arkadaşlarımızın, dışarıdakilerin bize olan inancıyla, desteğiyle bugüne kadar geldik. 12 metrekarelik hücremde; yüzlerce mektup, binlerce mesaj… Yarınlara ilişkin samimiyetle söyleyeyim, umudumuz oldu. Kendisini hiç tanımam, hiç bilmem; "Bu hikaye böyle bitmeyecek. Sizler bu ülkenin geleceği için oradasınız. Millet sizinle, dayanın oğlum" diye mektup yazan, Erzurum'dan mektup yazan Hanife teyzenin direnciyle karşınızdayım. Tam 1 senedir, tam 1 senedir ya...

Önümüze konan kağıtlar, sorgular bana "suçlusun" diyor. Dönüyorum diyorum ki "Neyle suçlusun?". "Bilmiyorum, suçlusun, ispat et." diyor. Tam da bu boşluğa karşı savunma yapıyoruz. Tam bu boşluğa karşı! Düşmanca davranan bir yapının kurguladığı oyuna, hep birlikte zorlanıyoruz. Hep birlikte. Ama başlamadan şunu söylüyorum: Burada onlarca evladı, anneyi, babayı, aileyi ayrı ayrı düşüren, gözyaşı döktüren, suçsuz yere bizi evlatlarımızdan ayrı düşüren, herkes, uzak tutan herkes, bu divanda değilse, milletin vicdanında ama en önemlisi ulu divanda hesap verecektir. 5,5 yaşındaki kızımdan beni ayrı koyan her kul, aklına bunu koysun. Fakat aklı olanın imanıdır. Doğruyu yanlıştan ayırmak, akıl kadar, vicdan işidir. Benim devletimin mahkemelerinden beklentim tam da budur işte. Doğruyu yanlıştan ayıran bir akıl ve vicdanla karar vermesidir.

Sayın Başkanım, değerli mahkeme heyeti; size kendim açımdan süreç nasıl başladı anlatmak isterim. Terör örgütüne yardım suçlamasıyla gözaltına alındım. PKK'ya yardım suçlamasıyla gözaltına alındım. Şişli'nin seçilmiş belediye başkanı, on bir aylık belediye başkanı olarak maruz kaldığım bu gözaltı ve bu tutuklama yöntemi ne akla ne vicdana ne de hukuka sığar. Sadece ben değil; İstanbul'un seçilmiş belediye başkanı Ekrem İmamoğlu, bürokrat arkadaşlarımız, tüm belediye başkanı arkadaşlarım ve devlet koltuğunda oturan tüm bürokratlar için bu yöntem, incitici ve onur kırıcıdır. Devlet adabından beklenen bu değildir. Bakın Sayın Başkan; ben bürokrat kökenli bir belediye başkanıyım. Bunun önemini Şişli Belediye Başkanıyken daha da net gördüm, hissettim, tecrübe ettim. Kurumların, bürokrasinin birbiriyle olan diyalogu, devlet koltuğundaki insanların —kişilerden bağımsız olarak— birbiriyle olan diyaloğu esastır.

Örneğin Şişli Belediyesi ile Çağlayan Adliyesi komşu kurumlardır. Birbirinin külüne muhtaçtır. Yani o kadar simgesel bir örnek vereyim ki: Mesela Çağlayan Adliyesi'nin olduğu parsel aslında Şişli Belediyesi'nindir. Zamanında o parseli hazineye belediye vermiştir. Benim başkanlık dönemimde de bu diyaloglar devam etti. Adliyeyle, savcılık makamlarıyla pek çok konuyu konuşuyoruz; lojistik ihtiyaçları bir tarafa koyuyorum. Tabii ki iki kurumun kendi arasındaki birtakım ihtiyaçları oluyordu, bunları karşılıyorduk. Adliyenin İstanbul'daki önemli bir idari bina eksikliğine ilişkin Şişli Belediyesi'nde çalışmalar yapmaya başlamıştık, vesaire konuşurduk. Sayın Başkanım, daha 1 gün önce, 18 Mart günü, savcılıkla ben bunları konuştum. Benimle konuşuyorlar bunları. Çağırsalar gelirdim; 1 kilometre uzaktayız. Çağırsalar hepimiz giderdik. Sabahın kör saatinde, 5 buçuk yaşındaki kızımın, karımın önünden beni almak; oturduğumuz koltuğa, daha 1 gün önce birbiriyle diyalogda olan bu norma saygısızlıktır. Bu normu görmezden gelmektir. Benim bildiğim devlet bu değil Sayın Başkanım. Benim bildiğim, çocuğuma benimsetmek istediğim devlet ana, devlet baba bu değil.

Bakın hikâye nasıl başladı? Benim kızım o gün kapıya ne astı? "Bu eve polisler giremez" yazıp, kapıya astı. Bu hepimize ders niteliğindedir. Bugün devlet koltuğunda oturan herkese ders niteliğindedir. Devlet bu topraklarda ‘ana, baba’ diye adlandırılır. Devlet ana, öyle içi boş bir kavrama benzetme değildir; toplumun 7'den 77'ye tüm siyasal ve toplumsal kesimleriyle kendini güvende hissettiği, hakkının korunduğunu bildiği bir şefkat elidir devlet. 19 Mart sabahı bu hikâyenin benim elimden, ailemin gözü önünde zedelenen hikâyenin başladığı yer burasıdır. 19 Mart sabahı, bu hikâyede devletle toplum arasındaki güven bağına balta vurulmuştur. Devlet normu yok sayılmıştır. Hikâye böyle başlamıştır.

Şimdi Sayın Başkan; benim tutukluluğum, ailem, kişisel olarak yaşadığım şey bir kenarda. Burada esas hikâye Şişli'nin iradesidir. Şişli Belediyesi'nin, Şişli ilçesinin iradesidir. Bakın; ben Şişli'de her 10 seçmenden neredeyse yaklaşık 7'sinin oyunu almış bir belediye başkanıyım. Şişli tarihinin en yüksek oyuyla belediye başkanı seçilmiş kişiyim. Hakikat şudur ki; bu tutuklama bana oy veren ya da vermeyen yurttaşların anayasal hakkına müdahaledir. "Beni temsil etsin ya da etmesin" diyen herkesin, sadece Cumhuriyet Halk Partisi seçmeni için söylemiyorum, hepsinin ortaya koyduğu demokratik rızaya karşı yapılmıştır. Bugün benim koltuğumda kayyım oturuyor.

Sayın Başkanım hatırlatmak isterim; 4 gün gözaltından sonra haksızca tutuklanmamıza karar verilen Çağlayan Adliyesi nerededir? Simgesel olarak bir düşünelim, mekânsal olarak düşünelim. Cumhuriyetin, milli mücadelenin temellerinin atıldığı, her sokağı ülkenin demokrasi tarihinin izleriyle dolu olan Abide-i Hürriyet anıtının yanındadır. Bu mücadeleyi vermiş Mahmut Şevket Paşa, Mithat Paşa, Talat Paşa, Enver Paşa ve daha nicelerinin hatırasının yanı başındadır. Bunu niye hatırlatıyorum? Böyle bir mekânda, o koca Çağlayan Adliyesi'nden yürütülen bu siyasi operasyon Türkiye demokrasi tarihine kara bir leke olarak yapılıyor. Hem de nasıl biliyor musunuz? Hürriyet Anıtı'nın yanında o ilçenin, o ilin, o ülkenin yurttaşlarının hürriyetine müdahale edilmiştir. Tarih kitapları bunu böyle yazacaktır.

Bakın Sayın Başkanım, Şişli herhangi bir ilçe değil. Şişli, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ün izleriyle dolu bir ilçedir her sokağıyla. Şişli'nin gündüz nüfusu 3.500.000. İstanbul'un ana damarı; ticaretin, kültürün, gündelik hayatın merkezi Şişli. Ama biz bir taraftan Şişli Kuştepe'de 10 kişinin tek göz odada, çatısı akan odada yaşadığı yoksul Roman ailenin yuvasıyız. Paşa Mahallesi'nde kâğıt toplayıcılıkla geçinen genç babanın yuvasıyız. Mahmut Şevket Paşa Mahallesi'nde yıllardır kentsel dönüşüm bekleyen Alevi kardeşimin evi. 19 Mayıs Mahallesi'nde yıllar önce geldiği için bu kent merkezinde ayakta durmaya çalışan Siirtli Kürt dostunun eviyiz. Feriköy'deki 100 yıllık, 150 yıllık Ermeni komşunun evi. İstese İstanbul'da istediği yerde oturabilecek ekonomik güce sahip olan ama Nişantaşı'nın sokaklarıyla, Şişli'nin caddeleriyle gönül bağı olduğu için Nişantaşı'nda oturan Nişantaşılı’nın evidir Şişli. Şişli bir İstanbul kesitidir. Bu tutuklama, bu operasyon tam da bu anlattığım Şişli'nin iradesine ve rızasınadır Sayın Başkanım. Halkın iradesinin hiçe sayıldığı yerde hukukun sadece şekli kalır, meşruiyeti ortadan kalkar. Bu suçlamalar, bu isnatlar meşru değildir. Tekrar ediyorum; çünkü ne yapılırsa yapılsın millet inanmadı. İnanmadı! Biz şu anda millet nezdinde meşru olmayan bir süreci yaşıyoruz ve oynuyoruz hep beraber.

Bakın 19 Mart sonrası Türkiye'de yaşanan tutuklamalara, operasyonlara siyasi olduğuna dair yurttaşın çok güçlü bir inancı var; duyuyoruz bunu. %60'lar, %65'ler bişeyle konuşuluyor. Hiç uzağa gitmeyelim; daha geçen hafta Şişli'de yapılan bilimsel bir çalışma raporlarını size sunacağım. Daha geçen hafta yaptırdık, 1.060 örnekle yapılan bir çalışma... Bakın Şişli halkının %72'si bu davaya "siyasi" diyor. İçinde AK Partilisi var, MHP'lisi var; bütün partililer var. Şişli halkının %80'i diyor ki: "Resul Emrah Şahan’ın suçlu olduğuna inanmıyorum." İnanmıyoruz! %85'i "tutuklu yargılamaya karşıyım" diyor. Ama en kötüsü ne biliyor musunuz? Bırakın bunları, şu aşağıdaki oran çok acı. Serbest bir soru soruyorlar, diyorlar ki: "19 Mart operasyonu sizde hangi duyguyu yarattı?" %92; üzüntü, şaşkınlık, öfke ve korku. Seçeneksiz soru bu. Yani anlamanız açısından söylüyorum; millet zaten gelecek kaygısı içerisinde, millet bir şeyle uğraşıyor. 19 Mart sonrası tüm Şişli'yi koyduğunuz hale bakın.

Bakın bu gösterdiğim sonuçlar çok nettir Sayın Başkanım. Şişli, Türkiye gibi bu operasyonun siyasi olduğu gerçeğini dile getirmiştir. Yurttaşın bizimle ilgili olumlu kanaatleri azalmamıştır. Tutuklamanın karşısında üzüntü, öfke bunlar artmıştır. Burada vurgulamak istediğim nokta şu Sayın Başkanım: Nasıl ki az önce devlet-toplum arasındaki ilişkinin zarara uğratıldığı gerçeğini anlatmaya çalıştıysam, burada da hukuk ve toplum arasındaki bağın, ilişkinin tahribatını hep beraber görmek zorundayız. Bu noktada siz ve sayın heyetinize; tarihsel yükümlülüğü bir belediye başkanı ve karşınızda yargılanan biri olarak hatırlatmak isterim. Hukuk devleti yalnızca karar üretmekle değil, meşruiyeti korumak ve sağlamakla yükümlüdür. Bu adaletin hakikatidir. Tarih önünde, millet önünde meşru olmayacak bir kararı hangi deftere yazılırsa yazılsın hukuki de olamaz. Bu iddianamede yargılanan bir belediye başkanı olarak beni seçen yurttaşların, tüm Şişlililer adına, kendi adıma, tüm ülkem adına beklentim budur. Hakkımda adaletle varılacak bir karardır. Buna inancım tamdır. Çünkü Anadolu'da oturduğunuz koltuğa peygamber postu derler Sayın Başkanım.

Şimdi ben 1 senedir neden tutukluyum? Bunu vurgulamak isterim, anlatayım. Bakın ben 19 Mart günü kent uzlaşısı davasından tutuklandım. 1 yıl önce esas tutuklama nedeni kent uzlaşısıydı. Bunun altını çizmek isterim. Yani gerekçe Cumhuriyet Halk Partisi'nin Türkiye İttifakı siyaseti. Ben siyasetçi olarak ve belediye başkanı olarak partimle beraber batıdaki illerde, batı illerindeki Kürtlerin mecliste temsil edilmesinin savunucusu olduğum için tutuklanıyorum. Bize isnat edilen suç buydu... Batı illerindeki Kürtlerin meclisteki temsiliyetiymiş. Sayın Başkan, batı illerindeki Kürtler kim? Belki siz, belki YSK arkadaşlarınız, belki katip arkadaşlarınız, salondaki arkadaşlarınız... Komşumuz, kardeşimiz, çalışma arkadaşımız. Bu şehirde aynı derdi, bu ülkede aynı derdi, aynı hüznü, sevinci yaşadığımız kardeşimiz. Ben bu siyasetin arkasındayım, gözümü kırpmadan arkasındayım. Çünkü Türkiye İttifakı'nı millet kabullendi. Batı'daki Kürdün, Doğu'daki Türk'ün, Alevinin, Sünni'nin, Laz'ın, Çerkez'in, Roman'ın bir olduğunu, kardeş olduğunu; geçmişinin bir, geleceğinin de bir olduğunu ispatladı. Cumhuriyet Halk Partisi'ni 2024 yerel seçimlerinde 1. yaparak da bunu gösterdi zaten. İşte bu tutukluluk, işte bu operasyon bu bir olma haline, biz olma haline yapıldı.

Ancak bu durum tabii büyük bir çelişki; çünkü Türkiye'nin Cumhuriyet tarihinin en kritik eşiklerinden biri olan terörsüz demokratik Türkiye sürecine ilişkin en yüksek toplumsal destek varken "kent uzlaşısı" davası ve kent uzlaşısında bir belediye başkanını tutuklamak abestir. Bakınız bu ülkeyi seven, milleti el üstünde tutan herkes bana katılacaktır. O dönem iktidar siyasetçilerinin açıklamalarından bir cümle söyleyeceğim "Uzlaşı bu topraklarda bir zayıflık değildir, devlet aklının ve milletin ferasetinin gereğidir." Bugün biz orada durduk. Yani sözümüz buydu. Kimlikler üzerinden çatışmak değil, ortak değerlerde buluşarak kenti birlikte yönetme niyetiydi.

Hal böyleyken bu operasyon devlet aklına, milletin desteğine, hep birlikte demokrasi için bir eşik daha atlama çabasına karşı yapıldı. Devlete rağmen, devlete rağmen... Türkiye, Kürt meselesinde en önemli tarih eşiğini geçerken bir belediye başkanını uzlaşıdan tutuklu tutmak çelişkidir. Bu çelişkiyi görmek için olayları sıralayalım... 19 Mart günü kent uzlaşısından tutuklandım, bir dönemi beklemeye başladım. 4 ay sonra, Temmuzda Profesör Doktor Ahmet Özer, kent uzlaşısından benden önce tutuklanmış Esenyurt Belediye Başkanımız tahliye aldı. Tam o dönem "Şimdi kardeşlik zamanı, iç cepheyi güçlendirelim" açıklamaları geldi. Emrah'ın hücresinin kilidi açılmıştır, kapının kulpunu indirseniz kapı açılıyordu; onun için 2. bir kilit lazımdı. Ağustosta etkin pişmanlar ifade vermiş, vermiş, vermiş çıkamamış; "Emrah" demiş, Ağustos ayında etkin pişmnanlar. 12 Eylülde birden aniden ifadeye çağrıldım. Sadece tanık ifadeleriyle, tekrar ediyorum sadece tanık ifadeleriyle tutuklandım. Kimle, kimlerler Türkiye'de bakanlıkla, devletle en büyük iş yapan müteahhitler, Türkiye'nin en büyük müteahhitleri, en büyük ihale almış kişiler, onların danışmanları, onların işini takip eden insanlar... Tamam.

Sonra ne oldu? Sayın Başkanım 2026 Şubat ayında kent uzlaşısından tutukluluk incelememde 5 dakikada tahliye aldım. 5 dakikada. Yani 400 kişinin 4000 sayfalık iddianamesini yazanlar, 5 kişinin iddianamesini 1 yıl oldu yazamazlar. 1 yıl oldu yazamazlar. Yani şimdi yedek tutuklama olduğunu bırakın yargı makamı ispatlasın desem ancak böyle ispat olur. Uzlaşıdan tahliye olmama karar verilmiştir. İBB dosyası tutuklu kalmam için bir önlem almak gerekiyordu. Özetliyorum: 19 Mart'ta kent uzlaşısından tutuklandım. Temmuzda Ahmet Hoca tahliye oldu. Kent uzlaşısından ağustosta etkin pişmanlar birden devreye girdi. Eylülde İBB dosyasına eklendim. Şubat ayında uzlaşıdan tahliye aldım, iddianamesi çıkmamış bir şekilde martta karşınızdayım. Bakın başından beri hukuki sürecin siyasi süreçle iç içe olduğu, içinde bulunduğumuz şu andaki süreçte ülkede bu işlerin siyasi olduğunun en güzel özetidir, kronolojik özetidir ya. Kent uzlaşısından tahliye aldım, süreç komisyonu 1 hafta sonra rapor açıkladı. Süreç komisyonunun raporunun çıktığı gün Türkiye'de kent uzlaşısından bir kişi kalmadı. Meclis üyeleri de o gün tahliye edildi.

Olması gereken budur. Olması gereken demokrasi, hukuk, toplumsal barıştır; ama yargılamaların, bu davaların siyasi olduğunu anlatmaya çalışıyorum. Ama Emrah çıkmamalıydı. Yedek tutuklama bugün için alındı. İşte bu yüzden ikinci tutukluluğum da bu davalar da siyasidir. Sayın Başkan, peki ben 11 ay boyunca tutuklanmadan önce neler yapmıştım? Niye benim çıkmamı istemiyorlar? Neden Emrah neden belediye başkanı olmasın? Anlatayım. Biz Şişli'de kimlikler, kutuplaşmalar üzerinden değil; hizmet üzerinden, çoğulcu demokrasiyi esas alarak çalıştık. Müşterek hikaye kurma çabasındayız. Sokaklarımızda, yaşadığımız kentte "biz" olabilme derdiyle yaptık ya. Kutuplaşmadan insanlar yorgun düşmüş, zorluklarla mücadele ediyor. Gerçek konuları var, gerçek sorunları var. Bunun için varız. 11 aylık belediye başkanlığı boyunca 150'ye yakın proje hayata geçirdik. 150'ye yakın. Çocuğun, kadının, yoksulun, emeklinin yanında olduk.

Bunları niye gösteriyoruz? Bunların hiçbiri yok artık. Kayyımda bunların hepsi kalktı. Hepsi kalktı. Mehmet Murat Çalık Başkanın başlatmıştı; okullarda bir öğün projesi. Şişli'de bin beş yüz öğrenciye, yüz bin kez de kayyımda kalktı. Kırtasiye yardımı yaptık. Fatura ve kışın fatura desteği verdik. On binin üzerinde yurt dışı... kışın fatura verdik. Emeklilere pazar desteği verdik beş bin TL; beş bin emekliye. Kent marketi açtık Şişli'de, üç harfli marketlerden daha ucuza ürün satmak için. Okulların temiz olsun, hijyen olsun diye temizlik ekibi kurduk. Okullarımızın temizliği için özel personel görevlendirdik. Şişli'de yaşayan tüm diyabetli çocuklara ücretsiz sensör desteği verdik. Üç yaşında, dört yaşındaki çocuk her gün üç dört kez şeker ölçümü yapıyor, kolu morarıyor; morarmasın diye ücretsiz sensör desteği verdik her ay. Genç kardeşlerimize ücretsiz ulaşım sağladık. Burs verdik; sekiz yüz öğrenciye on beş bin TL'lik burs verdik. Ya, çocukların oynayacak yeri yok Şişli'de. Park yok. Yetmiş beş sokağı kapattık hafta sonu çocuklar oyun oynasın diye. Çocuklar; aynı apartmandaki arkadaşlarıyla, akranlarıyla tanıştı. Komşusu komşuyla tanıştı mesela. Altmış bin çocuk faydalandı. Daha çok var. Bunların hiçbiri yapılmıyor. Bunların hepsi durdu.

Bir taraftan da bunları yaparken Türkiye'de kurumlar çok zor durumda. Sadece Şişli Belediyesi değil; o dönem çok haber olmuştu, Şişli Belediyesi Türkiye'nin en borçlu belediyesiydi. Devletin en borçlu belediyesiydi. Önceki belediye başkanı çok toparlamaya çalıştı, toparladı. Ben de geldim, ben de toparlamaya çalıştım. En borçlu belediyesiydi. Kaynak geliştirmek için çalıştık. On bir aylık belediye başkanlığım boyunca iddia ediyorum; AK Partili belediyeleri bilmem ama Cumhuriyet Halk Partili belediye başkanları içerisinde en fazla bakanla görüşen, en fazla Ankara'da üst düzey bürokratla görüşen ve toplantı yapan belediye başkanıyım. Üç kere de bakanla görüştüm. İki kere Çevre Şehircilik Bakanlığı, bir kere de Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı ve ilgili bürokratlarıyla sadece nezaket ziyareti değil, toplantılar yaptık; teknik toplantılar yaptık.

Belediyenin kurum olarak güçlenmesi için çabalıyoruz. Kurum güçlü olması lazım ki hizmet üretsin. 'Belediyenin öz mülkü olması lazım' dedim. Belediyenin öz mülkü olsun ki kaynak üretebilsin, hizmet üretebilelim. Teknik çalışmalar yaptık, buralara yoğunlaştım on bir ayda. Bakın Sayın Başkan, on bir ayda belediyeye tam otuz altı tane mülk kazandırdık. Bu konu çok önemli bir konu. Bu konuya hiç değinmedim. Türkiye'de ilk defa bu konu... On bir ayda otuz altı tane mülk yaratarak Şişli Belediyesi'ne yaklaşık kırk altı milyar TL'lik, yani bir milyar doların üzerinde mülk kazandırdık. Biz buna ihdas dedik. Boş alanları çalışırsınız, kamunun hakkıdır bu ve o tapuları kamuya kazandırırsınız. İlmek ilmek, oya gibi kendi çalıştığım teknik arkadaşlarla oturduk, çalıştık. Bakanlığa gönderdik, Bakanlık onayladı; Çevre ve Şehircilik Bakanlığı. Oradaki arkadaşlarla da çalıştık ve bir kaynak yarattık. Şişli için yaratıyorsunuz; Şişli Belediyesi'ne yarattık. Bunlar gerçek tapular. Yani fotobloktaki tapu değil, gerçek.

Şimdi ne oldu biliyor musunuz Başkanım? Cumhuriyet tarihinde bir ilktir, iddia ediyorum. Cumhuriyet tarihinde görülmeyen bir şey oldu: Şişli Belediyesi’nin bu tapuları bir gecede elektronik sistemden iptal edildi. Bir gecede tapuları iptal ettiler. Belediyenize tapusunu veren Bakanlıktı, tapular iptal edildi. Görüş yazısı yazdık, dedik ya biz böyle böyle bir işte anlatmıştık Çevre ve Şehircilik Bakanlığı'na. 'Doğru mu?' dedik, 'Doğru' diye yazı yazdılar. Ben Sayın Murat Kurum'la bunları konuştum. Yazılarımı gösterdim. Teknik olarak hatalı olduğunu da kabul etmedi, teknik olarak doğruladı bizi. Onu da söyleyeyim. Bunu niye anlatıyorum? Bir şeye çabaladık. Yani burada bir olay değil, kurumu güçlendirmeye çabalıyoruz. Ama 'Yok' dediler. 'Bir dakika, Şişli'ye bir mülk verilmez.' Olur mu ya? Kamuoyunun malıydı, Şişli'nin helal malıydı.

Daha kötüsü ne oldu? Şişli Belediyesi'nin bu işleminden sonra Bakanlık, ilçe belediyelerinin böyle bir kaynak yaratmaması için hemen bir yasa çıkardı. Hemen! 'Hiçbir belediye bu işlemden sonra Türkiye'de ihdas yapamaz' dendi. Dediler ki 'Yok, yapmasınlar. Burası bir kapı açıyor, kapatalım.' Tamam. Bu neyi temsil ediyordu başkanım? Onu anlatacağım. Sayın Bakan, bir milyar doların üzerinde bir mülk diyoruz. Proje değeri iki buçuk - üç milyar dolar. Yani vatandaşın anlaması için söylüyorum, bugün otoyolların satılacağı rakam. Şişli'deki binaların yüzde doksan ikisi depreme dayanıklı değil. Yüzde doksan ikisi depremle yıkılacak yapılar. Bu parayla, bu kaynağı kullanarak Şişli'deki tüm binaları yıkın, kimseden cebinden beş kuruş para almayın, aynı metrekaredeki dairesini teslim edebiliyorsunuz. Yani Şişli'de kentsel dönüşüm sorununu çözüyorduk ya, bu kadar basit! Ve bunu Bakanlıkla yapacaktık. 'Olmaz' dediler, 'Yapamazsın' dediler. Dava açtık, tedbir koydurduk. İnşallah alacağız tapumuzu. İnşallah görevime döneceğim, Şişli'nin kaynağını yine Şişli'de, Şişli için kullanacağım.

On bir ay boyunca bu kentin geleceği, burada yaşayanların huzuru ve refahı için çalıştık. Kurumu güçlendirmek için çalıştık. Sayın Başkan bakın, Mecidiyeköy İstanbul'un en lüks AVM'lerinden biridir, hepiniz bilirsiniz. Bir ismi vardır, hiç söylemeyeyim ismini. İki sokak arkasında da Kuştepe vardır. Kuştepe'de biraz önce size bahsettiğim 'Bir Öğün Bizden' projesi... Biz çocuklara öğlen okulda karnı doysun diye yemek gönderdiğimizde Kuştepe'de okullaşma oranı arttı. Şişli'nin göbeğindeki bir mahallede, bir okula öğlen çocuğa öğün gönderiyoruz diye anne, 'Çocuğumun karnı doysun' diye çocuğu okula gönderdi. Böyle bir mahalleden bahsediyoruz. Arkasında böyle bir yoksulluk var. O AVM'nin arkasında böyle bir yoksunluk var. Anlatmaya çalıştığım şu: O mahallenin hakkı, o çocuğun hakkı, geleceği işte o AVM'ye, o kuleye satıldığı için görmezden gelinmiş. Bir kere daha bu kentin hakkına girilmesin; bir kere daha çocuğun, gencin, yoksunun hakkına girilmesin diye çalıştık.

Şişli'de bu hikayelerden çok var; biliyorum bu ülkede çok var. Hepiniz geçerken görüyorsunuz ama emin olun en sertleri, en acımasızları Şişli'de. Samimiyetle söylüyorum. Bakın, ben belediye başkanı adayıyken de söyledim bunu: Öyle bir ilçedir ki burası, yedi metrelik bir yolun karşısında milyon dolara daire alırsınız, hemen karşısında inanılmaz bir yoksulluk görürsünüz. O lüks arabalar o yoksunun önünden geçip evine girer. Öyle büyük bir tesadüf ki o yedi metrelik yolun karşısındaki o gökdelen bugün benim karşımda. Anlatacağım şimdi. Siyaset insan içindir. İşte komutanım, burada başlıyor başkanım. Ben o tek göz odada yaşayan Şişlili yoksul ailenin bu kentten alması gereken hakkını koruyorum. Peki sayın başkanım, ben yola nasıl çıktım? Bütün bu işlerin, isnatların hepsinin detayını anlatacağım ama yola çıkış hikayemi görmeniz lazım.

Bakın; 19 Mart 2024 tarihi başkan adayı. O tarihte yaptığım bir basın toplantısından görüntü bu. Detaylarını vereceğim. Bakanlığın parsel bazında yaptığı plan tadilatı. Bunu savunmamın sonuna kadar çok sık kullanacağım. Parsel bazında yaptığı plan tadilatı bakanlığın, hem de 6306'yla, yasalara boğmayayım, 6306'yla afetten sonra 99'dan sonra çıkarılan ya depremle ilgili bir yasa çıkaralım, kentlerimizi daha dirençli hale dönüştürelim, kentlerimizin depremle ilgili konularını çözelim diye çıkarılan yasayla yapılmış parsel bazında bir plan tadilatıyla Şişli'nin göbeğine yapılmak istenen 24 dönümlük bir araziye 72 katlı gökdelenin planına karşı çıkarak bir basın toplantısı yaptım. Dedim ki buna ihtiyacımız yok bizim. (Konuşmasını görsellerle detaylandırıyor.) Bizim buna ihtiyacımız var! Bizim buna ihtiyacımız var! Hatta görselde şöyle göstereyim o 72 katlı gökdelene karşı olduğumu gösteren... Buna ihtiyacımız var, anlattım bunu. Bunu anlattım.

Şişli'de kişi başına düşen yeşil alan 1,2 metrekare mezarlıklarla dâhil. Mezarlıklar hariç 0,7 metrekare. Bunu savundum. Olmaz dedik, yapmayın. O dönemin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan adayı, bugünün bakanı Sayın Murat Kurum'un imzasıyla çıktı o plan. Anlattık olmaz dedik. Şişli'nin buna ihtiyacı yok. Şişli'nin yeşil alana ihtiyacı var, Şişli'nin deprem toplanma alanına ihtiyacı var. Peki yapılmak istenen proje ne? Bakın Sayın Başkan, bahsettiğim parsel burası. Hemen arkasında, yine bakanlığın parsel bazında plan tadilatıyla yaptığı, hemen arkasında, şurada gördüğünüz küçük bina da belediye binası, şurada gördüğünüz küçük bina da belediye binası, yine bakanlığın parsel bazında plan tadilatıyla yaptığı bir inşaata karşı bunu savunduk. Olmaz dedik, Şişli'nin nefesi kalmadı, İstanbul'un nefesi kalmadı, bunu yapmayın. 1 milyon metrekare, 1 milyon metrekare inşaat! Bulunduğu mahalledeki tüm apartmanları, evleri toplayın 950 bin metrekare. Etrafındaki binalar 5 kat, 6 kat, 4 kat, depreme dayanıksız yapılar. Bunu yapmak istediler, olmaz dedik, yapmayın, olmaz. Sayın Savcılık, bu inşaat şirketinin patronunun ifadelerini aldı hakkımızda, bana sövdü. Ben 12'de tutuklanırken bu ifadelerle tutuklandım. Bana ‘vampir’ dedi Başkanım, vampir dedi! Bize ‘çete’ dedi! 1 milyon metrekare! Derdim müteahhit değil benim, derdim müteahhit değil. Müteahhit buraya 2 milyon metrekare de yapar. Derdim bunu yaratanla!

Biz dedik ki kamu yöneticisi olarak bu böyle olmaz. Kentlerin buna hali kalmadı. Başka bir şey savunmamız lazım. Şişli'nin deprem toplanma alanlarına ihtiyacı var. Şişli'nin gerçek bir planlama aklına ihtiyacı var. Belediye Başkanı mazbatamı aldım, 26 Nisan'da biraz önce bahsettiğim alana ilişkin arkadaşlar bir denetim yaptı, ruhsata aykırı olduğunu tespit ettik ve mühürledik. Bakanlığa yazı yazdık, bakanlık kabul etti, doğru dedi, ruhsata aykırı iş yapıyormuş. Yazı yazdı, durdurdu. Biraz önce gösterdiğim belediyenin arkasındaki alanı da inceledik. Bir baktık bu da ruhsata aykırı devam ediyor. Bu da ruhsata aykırı devam ediyor. Olmaz dedik, yetkimiz yok bakın bakanlığa yazı yazdık. Biz ilk gösterdiğim 72 katlı diye gösterdiğim yeri mühürleyince, biz UTK deriz, çok teknik şeye boğmak istemiyorum, Ulaşım Trafik Koordinasyon Kurulu'dur bu, izinleri tabii iptal edildi. Yani kamyon giriş çıkışları iptal edildi. Ne oldu? Devam ettiler, mühür fekki yaptılar. İnşaat şirketi dedi ki ben senin mührünü tanımam, mühür fekki yaptı devam etti. Savcılığa suç duyurusunda bulundum. Savcılığa suç duyurusunda bulundum. Dedik ki yapmayın ya, mührü tanımıyor.

Daha da ilerisi... Mühür fekki yapmış bir inşaatta bir beton mikseri, 70 küsur yaşındaki selpak satan bir teyzemizi bir kaza sonucu öldürdü. Ses yok. Ya ses yok! Ya bu ülkede bir insanın canı 1 milyon metrekare, bir insan canından daha değerliymiş demek. Etmiyor demek ki, 1 milyon metrekare bir insan canı etmiyor ya! İnşaata devam etti, devam etti inşaat. Ne oldu? "Aa buraya belediye başkanı gelmiş bizle uğraşıyor, tamam." Hemen iki Sayıştay müfettişi mali denetime, üç müfettiş ve sekiz bilirkişi de teknik incelemeye geldi belediyeye. Daha mayıs gelmedi, hemen! Hemen tepemde üç müfettiş, sekiz bilirkişi, iki de Sayıştay müfettişi mali denetim. Lütfen bundan sonraki konulara böyle bakın. Ben çok yoğun bir soruşturma baskısıyla başladım belediye başkanlığına, hemen. Sayın Vali orada, inşallah yanılmaz. Valla kaç kere çağırdı beni. "Ne olacak Şişli'de her yerde gökdelen var, burada da bir gökdelen olsun" dedi. "Sıkıntı çıkacak" dedi. Yapmadık başkanım. Durduk, durmamız gereken yerde durduk. Samimiyetle söylüyorum durmam gereken yerde durduk.

Şimdi Sayın Başkan, benden beklenen, ya bugün karşınızda bu gökdelenin temsil ettiği anlayışla ortaklaşmadığım için yargılanıyorum. Bu yedek tutuklamadaki konum bu. Şununla ortaklaşmadığım için yargılanıyorum. Benden beklenen görmezden gelmekti. Vallahi görmezden gelmekti. En konforlusu buydu benim için. İş insanlarının, müteahhitlerin istediklerini, istedikleri sürelerde, istedikleri şekilde görmezden gelseydim; kentin, kamunun hakkı önceliğim olmasaydı, ben ve arkadaşlarım idari görevimizin gerekliliklerini yerine getirmeseydik emin olun bugün hiçbir konuyu karşımıza koyamayacaktınız. Bu tutuklamada konu yakalayamayacaktınız. Yedek tutuklama yapamayacaktınız. Bugün ben müteahhitlerin istediğini yaptığım için değil, yapmadığım için tutukluyum. Bunu popülist bir müteahhit karşıtlığı gibi duymayın. Bunu yapacak biri değilim, müteahhit yanlısı da değilim. Benim yandaş olduğum, yanında olduğum şey halk, sokak, kamu, devlet. Bugün aynı noktada durmaktan gururluyum, bu benim gururumdur. Başkan adayıyken yola nasıl çıktıysam minim sapmadım. Bu benim şehir plancısı, kamu yöneticisi ve belediye başkanı olarak sorumluluğumdur, şerefimdir. Sayın Başkan, nasıl ki kent uzlaşısının, Türkiye ittifakının gerektirdiği siyasi sorumluluklarımı yerine getirdiğim için tutuklandıysam, sonrasında eklenen bu zoraki yedek tutuklamada da idari olarak yapmam gerekenleri yaptığım için tutuklanmış bulunuyorum. Bunu aktardığım örneklerden de anlayacaksınız.

Şimdi bana isnat edilen iddialara tek tek yanıt vereceğim. Ama en başta biraz geçmişime dair bir kesit sunmak istiyorum. Yani Resul Emrah Şahan nasıl bir siyasi gelenekten geliyor? Nereden geliyor? Kimdir? Sayın Başkan, ben Ankara'da, devletle ve siyasetle iç içe olan bir ailede, sanatın içinde büyüdüm. SHP geleneği içinden gelmiş bir çocuğum. Bakanların, genel başkanların, sanatçıların gelip gittiği bir evde çocukluğum geçti. Benim şehir plancısı olmama sebep, Sayın Genel Başkanımız Murat Karayalçın'dır. Murat Karayalçın sayesinde şehir plancısı oldum. Babası sanatçı ve siyasetçi olan biri olarak; Arif Sağlarla, Muhlis Akarsularla büyüdüm. Benim çocukluğumdan aklımda tek bir şey kaldı; bu davayla ilgili verebileceğim en net mesaj budur: 'Eğer siyasette ve devlette hizmet edeceksen; servetten ve şehvetten uzak duracaksın.' Ben bunu öğrendim, böyle büyüdüm.

Üniversite okumaya Mimar Sinan Üniversitesi'ne geldim. Okudum, çalıştım, mezun oldum ve İstanbul'da kalmaya karar verdim. Şişli'de yaşarken Cumhuriyet Halk Partisi'ne üye oldum. Ama siyaset yapmak sadece benim için Cumhuriyet Halk Partisi'nde aktif olmak değil; meslek örgütleri ve kentsel dönüşüm mahalleleri için de mücadele etmekti. Belediyeciliğe ise 2005 yılında İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nde, İstanbul Metropoliten Planlama Merkezi'nde (İMP) başladım. Rahmetli Kadir Topbaş'ın zamanında açtığı İMP’de, Süleymaniye projesiyle başladım. Bir şehir plancısı olarak, bir taraftan da arkadaşlarımla Sulukule ve benzeri pek çok dönüşüm sürecinde insanlar yerinden olmasın diye sahada mücadele ettik. Bunun için çabaladık. Daha sonra başka belediyelere girdim, bölge planlarında çalıştım.

Şimdi, 'suç örgütü üyeliği' hatta 'özel vasıflı üyelik' diye tanımlanan kısma geçmek istiyorum. Ekrem İmamoğlu ile 2014 yılında tanıştım. Tasarımcıların, plancıların, meslek odalarının ve Türkiye'nin en saygın mimarlarının davet edildiği bir toplantıya ben de davet edilmiştim. Seçilmiş bir belediye başkanı projelerini anlatacak, vizyonunu anlatacaktı. Hatta çok garip bir anı var, anlatmak isterim: Sabah gidiyoruz, bir arabada üç şehir plancısıyız. İkisi şu an Silivri'de, üçüncüsünü söylemeyeyim o da hedef olmasın. 'Ya' dedim, 'Beylikdüzü çok uzak, ne yapacağız?' İkisini de tanımıyorum. 'Kardeşim, Beylikdüzü’nde vizyon mu olur?' diye gittim. O zaman daha konforlu bir belediyede çalışıyordum, onu da söyleyeyim. Neyse, gittim. Bir belediye başkanının kenti planlamayı, ortak aklı ve tasarımı ne kadar iyi bildiğine, Türkiye'nin en büyük meslek insanlarıyla birlikte tanık olduk. Projeleri dinledik. Benim bu kentle ilgili bir derdim vardı ve bu vizyon beni etkiledi. O dönem Mehmet Murat Çalık başkanımız, Şehir Plancıları Odası İkinci Başkanıydı; meslekten abimizdir. Kendisiyle Beylikdüzü'nde çalışmaya başladık. Beylikdüzü'nde o dönem, İstanbul'un en prestijli uluslararası proje yarışmaları yapıldı. Çeperde bir ilçe olduğu için kimse anlayamadı ama iddia ediyorum, en prestijli yarışmalar orada yapıldı. Ben de orada çalıştım.

Yaşam Vadisi projesi için bir milyon metrekarelik bir vadinin uluslararası proje yarışması yapıldı. O dönemi hiç unutmuyoruz; Danimarka'dan, Tokyo'dan, dünyanın en büyük tasarımcıları dosya gönderiyordu burada çalışalım diye. Aynı dönem İstanbul Büyükşehir Belediyesi milyon dolarlık projeler çalıştırıyordu. O dosyaları görünce dedim ki: 'Doğru yerdeyiz, doğru bir iş yapılıyor.' Meslek insanı olarak heyecan duyduğum bu süreçlerde raportör oldum. Sözleşmeli bir teknik personel olarak çalışmaya başladım. Türkiye'nin ilk cemevi projesi yarışması yapıldı; altını çizelim, bu çok önemlidir. Bir Alevi yurttaş olarak anlatayım size: Türkiye'nin ilk cemevi proje yarışması yapıldı ve kamu kaynağıyla inşa edildi. Fatma Ana Cemevi orada duruyor. 'Vizyon 2030 Beylikdüzü' projesi çalışıldı. O dönem '2030'da uçacak mı buralar?' diye dalga geçiyorlardı. Türkiye'de ilk defa bir ilçe belediyesi 2030 vizyon projesi çalıştı. Ben bunlarda raportör ve şehir plancısı olarak çalıştım; koordinasyon süreçlerinde liyakatimle yer aldım.

Ekrem İmamoğlu ile mesaimiz daha da arttı. Bürolarda çalışıyorum ama başkan benim ailemi, biraz önce anlattığım o siyasi geleneğimi hiç bilmezdi. Vallahi hiç unutmam, Allah tanıktır; benim Alevi olduğumu bile üç buçuk yıl sonra öğrendi. Ben bir Alevi yurttaş olarak buna alışkın değilim, genelde hemen sorulur. Memleketlerimiz farklıydı ama derdimiz ortaktı: Bu kent için, bu ülke için adil ve demokratik bir yaşam. Bu kadar! Konuştuğumuz yer burasıydı. İşte tam burada yolculuğumuz bir siyasi yol arkadaşlığına evrildi. Ben 2019'dan çok daha önceden partiye üye oldum. Cumhuriyet Halk Partisi'nin yirmi iki yıldır yönettiği Şişli Belediyesi'nde iki müdürlük yaptım: Planlama ve Kentsel Dönüşüm. Şimdi iddianameye bakıyorum, bir 'eş başkanlık' iddiası var; ayıptır yani, vallahi ayıptır. Muammer Keskin o dönem yüksek bir oyla belediye başkanı seçilmiştir. Hatta bizim Erzincan vekilimiz Mustafa Sarıgül'e karşı yarıştı. Belediye başkanı oldu ve ben de onun bürokratı olarak görev yaptım.

Benim esas konum ve en yoğun tempom İstanbul Planlama Ajansı (İPA). Şimdi bu 'eş başkanlık' iddiasıyla ilgili arkadaşlara dedim ki: 'Ya biz bunu nasıl ispatlayacağız?' Maalesef durum şudur: İPA ile o kadar yoğun ve İstanbul genelinde o kadar kapsamlı çalıştık ki, Şişli Belediye Meclis oturumlarının ancak yüzde on sekizine katılabildim. 114 meclis oturumunun sadece yirmi küsuruna katılmış birine nasıl 'eş başkan' diyebiliyorsunuz? İstanbul Planlama Ajansı bizim hikayemizin en kıymetli sayfasıdır değerli Başkanım. İPA, 2020 yılında İstanbul'da bilimsel yöntemlerle, gerçek bir planlama sürecini ortak akılla yönetmek için kuruldu. 'Bu kentin geleceği bir insanın iki dudağı arasında olmasın' diye ortaya konan bir siyasi iradeyle kuruldu. (Bir görseli kastederek) Göstermeyi unutmuşum; benden sonra 32 kat çıktı, onu da göstereyim. Ben tutuklandığımda durum böyle değildi Sayın Başkanım. Bu inşaat böyle değildi; 16 kat burada çıktı, 16 kat burada çıktı, hâlâ da devam ediyor.

Bakın, İPA’nın sadece mekansal dönüşüm hikayesi bile tek başına bir konudur. Daha önce AK Partili belediye başkanlarının 'dinlenme mekanı' olarak kullandığı 80 dönümlük bir orman arazisinde, ayrıcalıklı ailelerin yüzdüğü havuz, şu anda bir kültür merkezi. Şu anda araştırmacılar, akademisyenler ve şehir plancıları bu kentin geleceği için orada çalışıyorlar. Orayla nasıl gece gündüz uğraştığımızı anlatmak için sadece benim dönemimdeki verileri paylaşacağım: 16 uluslararası yarışma, 250 yayın, kentin sorunlarına ilişkin 200 bülten ve çalıştaylar... 2.500 kurum temsilcisi ağırladık. Burada bakanlıklar var, başka belediyeler var, AK Partili belediyeler var; hiç öyle ayrımcılık söz konusu değil. Taksim, Bakırköy, Kadıköy ve Salacak yarışmaları gibi pek çok proje yaptık. 400 bin İstanbullu, meydanların nasıl olması gerektiğine dair oy kullandı ve birinciyi seçti. Dünyada böyle bir örnek yok! 6.164 mimar, şehir plancısı ve tasarımcı bu yarışmalarda 'Ben de buradayım' dedi. Biz bu vizyonu ortaya koyduk.

İPA şu an 'İstanbul 2050 Vizyonu' üzerine çalışıyor. İlk dokümanını çıkardık, çevre düzenleri çalışılıyor. Dünyadaki büyük metropollerde olan yapıları inceledik, Amerika’yı yeniden keşfetmedik. 2005’te rahmetli Kadir Topbaş da İstanbul Metropoliten Planlama ile buna benzer bir fikirle yola çıkmıştı ama devamı gelmedi. Bugün Bursa, İzmir, Muğla ve Balıkesir'de kurulan planlama ajansları bu modelin ne kadar başarılı olduğunun ispatıdır. Hatta şunu da söyleyeyim: Biz İPA’dayken, Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığı bizi Kalkınma Planı toplantılarına resmi olarak davet etti. Gittik; 'Gelin, kalkınma planlarında beraber çalışalım' dediniz. Öyle bir durum var ki, İdare Mahkemeleri ve Turizm Mahkemeleri bile teknik konularda İPA’dan görüş istiyordu. 2024 yılına kadar bu deneyimle çalıştık. 2024’te Şişli Belediye Başkan Adayı oldum. Edindiğim bu tecrübeyi; kendi yaşadığım, planlamayı öğrendiğim, gençliğimin geçtiği ve zorluklarla okuduğum kentte hizmete dönüştürmek için parti meclisimizin oylamasıyla aday gösterildim.

Şimdi Sayın Başkanım, iddianameyi okudum. Daha doğrusu hakkımdaki iddiaları duyunca inceledim. 'İmamoğlu Örgütü'nün beni, rantı yüksek olduğu için Şişli'ye yerleştirdiği ve buradan örgüte kaynak yaratarak belediye başkanlığı yaptığım suçlaması... Bakın Sayın Başkanım, benim tüm teknik kadrom liyakatle gelmiştir. Pek çoğunu daha önce tanımıyordum. Teknik kadronun yarısından fazlası AK Partili belediyelerden veya eski bakanlık bürokrasisinden gelmedir. Şuna baktık: 'Bu konuda hangi belediyede daha çok tecrübe vardır?' Emlak konusunda neresi, planlama konusunda neresi başarılıysa ona baktık. Arkadaşlar CV'lerini getirdiler, tanıştık ve öyle işe aldık. İşi gerçekten bilen insanlarla kadro kurma konusunda son derece hassasım. Çünkü ben 2014’te Beylikdüzü’nde bu liyakat sayesinde yükselmiştim. Şimdi Sayın Başkanım, bizim yol arkadaşlığımıza neden 'örgüt' adı verilmek isteniyor? Ben iddianamedeki isimlerin yarısını tanımıyorum bile. Birbirine benzemez beş kişiyi aynı çuvala attınız. Niye? Bu yol arkadaşlığı algısını zayıflatmak için! Bakın açıkça söylüyorum: Burada 'örgüt' dediğiniz yapı, Türkiye'nin en köklü kamu kurumlarından biri olan İstanbul Büyükşehir Belediyesi'dir. 'Örgüt üyesi' dedikleriniz ise siyasi yol arkadaşları ve bürokratlardır; bir kenti, bir ülkeyi adil ve demokratik yönetme azminde olan ve birbirini yolda tanıyan insanlardır. Tıpkı bizim gibi... Tıpkı 1994’teki gibi... İstanbul seçimlerini kazanan Refah Partisi kadrolarının daha sonra Türkiye’yi yönetmeye talip olması gibi.

Hatırlayalım: 94’te İDO bir İBB iştirakiydi, başında Genel Müdür olarak Binali Yıldırım vardı. Sayın Binali Yıldırım'ın bu ülkede hangi hizmetleri yaptığını, bakanlık ve başbakanlık süreçlerini sıralayacak değilim. Yine 94’te, Sayın Cumhurbaşkanı’nın döneminde İBB Genel Sekreter Yardımcısı olan İdris Naim Şahin, AK Parti'nin ilk genel sekreteri ve İçişleri Bakanı oldu. Yine aynı dönemde İSKİ Genel Müdürü olan Veysel Eroğlu, Bakanlık yaptı. Danışmanı olan Ömer Dinçer; Müsteşarlık ve Bakanlık görevlerinde bulundu. Mehmet Hilmi Güler hakeza... Adil Karaismailoğlu 94’te ulaşım koordinasyonunda müdür olarak görevine başlamıştı."

…Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı, pardon. Yine 94’te Sayın Cumhurbaşkanı, Belediye Başkanı olduğu dönemde danışmanı olan rahmetli Kadir Topbaş, önce Beyoğlu Belediye Başkanı sonra İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı oldu. Erdoğan Bayraktar, o dönemin İBB Meclis Üyesiydi, KİPTAŞ Genel Müdürlüğü yaptı; daha sonra AK Parti hükümetlerinde TOKİ Başkanlığı ve Çevre ve Şehircilik Bakanlığı görevlerinde bulundu. Hayati Yazıcı, 94’te Sayın Cumhurbaşkanı'nın Büyükşehir Belediye Başkanı olduğu dönemde hukuk müşaviriydi; sonrasında Devlet Bakanlığı, Başbakan Yardımcılığı ve Gümrük ve Ticaret Bakanlığı yaptı. Bu örnekleri çoğaltabilirim Sayın Başkanım; yüzlerce isim sayabilirim. Demek istediğim şu: İstanbul Büyükşehir Belediyesi, daha sonra kurulacak olan AK Parti için siyasi kadro yetiştirmiş, kurulacak hükümetlere bürokrat kazandırmış bir okuldur. Şimdi bakın, tamam, siyaseten ayrı çizgilerdeyiz ama Sayın Genel Başkan'ın dediği gibi; biz düşman değiliz. Ya bir sakin olalım. Rakibiz biz; vallahi düşman dışarıda! Bu siyasi özgeçmiş nasıl suç örgütü diye nitelendirilebilir?

Biraz önce anlattım; bizim yolculuğumuz demokratik siyaset ikliminin gereği olarak aynı ölçüde meşrudur ve hatta olması gerekenidir. Bir başka tarihi kesişmeden bahsetmek isterim: 9 Mart. Sayın Başkan, 9 Mart bu davanın başladığı gün. 9 Mart, Türkiye tarihine —kişisel fikrimce— çok önemli bir tarih kesişimi olarak geçecektir. 23 yıl önce, 9 Mart 2003'te, Siirt ara seçimlerinde Sayın Cumhurbaşkanı milletvekili oldu. Yargı yoluyla siyaset dışına itilme çabasına karşı, o dönemin Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı rahmetli Deniz Baykal'ın açtığı kapıyla, milletin iradesine duyduğu saygıyla Sayın Cumhurbaşkanı'nın vekil olmasının önü açıldı. Milletin iradesinin önü, yargı yoluyla kapatılmak istenmişti; ancak o gün önü açıldı. Bugün yine bir 9 Mart. Cumhuriyet Halk Partisi'nin 15,5 milyon oyla seçilen Cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu'nun, İstanbul'un seçilmiş Belediye Başkanı’nın ve diğer seçilmiş belediye başkanı arkadaşlarımın; yani halkın iradesinin yargı eliyle siyaset dışına itilme çabasının en simgesel davasının ilk duruşma tarihidir. Sayın Başkanım, o gün Sayın Cumhurbaşkanı yaptığı konuşmada 'Millet iradesinin önüne geçemezsiniz, millet iradesinin önüne duvar öremezsiniz' dedi. Bakın bu dava, işte o örülmek istenen duvarın ta kendisidir. Örmeyin, o duvarı buraya koymayın. Bu duvar delik deşiktir Sayın Başkanım; bu duvarın altında hepimiz kalırız. Sizden tüm beklentim, ülkenin demokrasisinin önüne örülecek bu duvara karşı durmanızdır. Sayın Numan Kurtulmuş'un dediği gibi; gerçekten bu duvarın altında kalırız. Kalmayalım, hiçbirimiz kalmayalım, bu ülke kalmasın. Bu heyetten ve sizden beklentim budur Sayın Başkanım.

Şimdi isnat edilen konulara geleceğim. Öncelikle 'Eylem 13' ile başlamak istiyorum. İddianamenin toplam mantığına ilişkin garipliğe en güzel örnek budur. Niye? Benim adımın ilk geçtiği yer Eylem 13. 'Kişisel verileri başkasına verme, yayma ve ele geçirme' suçu isnat ediliyor. Sayın Başkan, bu konuda kimse benim ifademe başvurmadı. Ben 'sürpriz' iddianame geldiğinde öğrendim. Yetmiş sayfalık eylem akışında en son sayfaya girmiş; 'Emrah'ı bir şekilde ekleyelim' çabasıyla eklenmiş bir değerlendirme metni var. Hiçbir şüpheli ifadesinde, hiçbir tanık beyanında, hiçbir raporda, kolluk fezlekesinde, hatta şüpheli listesinde dahi adım yok! Ortada bir iddia var ama delil yok, tanık yok, ifade yok. Benden bu iddianın yanlış olduğunu ispatlamam bekleniyor. Tam da savunmanın başında dediğim gibi: 'Suçlusun!' Neyle? Bilmiyorum. 'Suçlusun, ispat et!' Sayın Başkanım, suçlamada İstanbul Planlama Ajansı Başkanı sıfatından hareket ediliyor. Sizlere İstanbul Planlama Ajansı'nın neler yaptığından bahsettim. Kaldı ki ben İPA Başkanlığı'ndan ayrılalı çok oldu. 2024’te İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ndeki bu görevimi, usule uygun bağlamak için BİMTAŞ Yönetim Kurulu Başkanlığı görevim vardı; o görevden de istifa etmişim. Belediye başkanlığı için istifa etmişim yani. Ama İPA’daki çalışma arkadaşlarımız ve ben; 2023 Kasım sonu veya Aralık başında gerçekleştiği iddia edilen bir panel üzerinden suçlanıyoruz. Bu dönemde, istifa etmiş ve sahada kampanya yapan bir belediye başkan adayı olarak talimat verdiğim iddia ediliyor. İddianın temelsizliği zaten burada başlıyor; zaten fiilen mümkün değil. Kuruma dair bir talimat vermem mümkün değil.

İstanbul Planlama Ajansı'nın yapısını da anlattım; İBB içerisinde herhangi bir birime talimat verme gibi bir hiyerarşik mekanizması yok, öyle bir tüzel kişiliği yok. Bu eylemde, İPA'da çalışmış iki sosyolog ve gencecik bir şehir plancısı arkadaşımız yargılanıyor. Bu arkadaşlarımın hiçbirinin veri alanında yetkinliği yok; yani veri verseniz bilgisayarda nereye koyacaklarını bilmezler, meslek alanları ve uzmanlıkları bu değil. Hayata geçmemiş bir uygulamanın kurum akışına İPA davet edilmiş. Anladığım kadarıyla 'Bu çalışma Sosyal Hizmetler Müdürlüğü'nün hizmet iyileştirmesine yardımcı olur mu?' denmiş. İddianameden okuyorum; 'İBB Hanem' uygulamasını ilk defa burada duydum. Sayın Başkanım, İBB içerisinde web sitesi ve yazılım yapan birimin daire başkanı bile 'Bu uygulama hayata geçmedi' diyor. Hayata geçmedi diyor! Ben ve arkadaşlarım hayata geçmemiş bir uygulamadan dolayı sorgulanıyor ve tutukluyuz. Arkadaşlarım İPA’ya emek vermiş, özveriyle çalışmış yol arkadaşlarımdır; sırf benimle aynı dosyada adları geçsin diye tutuklandılar. Veri işini bilmeyen sosyologlar ve şehir plancıları... Çok yazık. Çalışma arkadaşlarım talimatla bir iş yapmadı; İstanbul'a daha iyi hizmet edilsin diye, her zaman olduğu gibi belediyenin başka birimine uzman görüşü vermişlerdir, bir yere davet edilmişlerdir. Yetkilendirmesi olmayan, kullanıma geçmemiş bir proje yüzünden tutuklandılar. Daha kariyerinin başındaki gencecik arkadaşlar, işlemeleri teknik olarak mümkün olmayan bir suç yüzünden yargılanıyorlar. Mümkün değil, yapamazlar; verseniz o veriyi işleyecek uzmanlıkları yok. Sırf adım geçsin diye kurgulanan bu eylemi ve isnat edilen suçlamaları kendim için de arkadaşlarım için de kesinlikle reddediyorum.

Şimdi Sayın Başkan, savunmamda teker teker konulara geleceğiz. Fakat gelmeden önce özür dilerim; kulağımda bir rahatsızlık var, sürekli tıkanıyor. Bu savunmada ayrıntılara girmeden önce; savcılığın tüm bu isnatlarına, iki-iki buçuk haftadır buraya gelip gidenlerin ifadelerine ve bu aktörlere ilişkin bazı açıklamalarda bulunacağım. Yoksa gerçekten burası —samimiyetle söylüyorum— bir kadın programına dönüyor. 'O onu demiş, bu bunu demiş...' Herkes bir şey anlatıyor, herkesin arkada canı sıkılıyor; durum adeta gelin-kaynana programına döndü. Delil yok, bir şey yok; sadece 'duydum'lar var. Biz de burada aksini ispatlamaya çalışıyoruz.

Ama ben başka bir şey anlatacağım. Şimdi, benim hakkımdaki isnatlarda bir isim geçiyor: Adem Altıntaş. İsimler üzerinden konuşacak değilim; ben belediye başkanıyım, öyle 'etkin pişmanlık' şunu dedi bunu dedi gibi şeyleri tek tek konuşacak değilim ama bir modeli ortaya koyalım. Bunu bir zemine serelim Sayın Başkanım, üstüne tüm isnatları cevaplayacağım. Adem Altıntaş ve Timur Soysal örneğini ele alın. Bakın, ben bu insanlarla özel bir hukukumuz olduğu için tanışmadım. Benim telefonumda dokuz bin küsur insan kayıtlı; bu insanları isimlendirildikleri sıfatlarla tanırım ama böyle bir yakınlığım, şahsi bir hukukumuz falan yok. Allah bilir telefonuma nasıl kaydetmişimdir; herkesi kaydederken bir not düşerim, nerede tanıştıysam öyle kaydederim. Bakın Sayın Başkanım, Şişli Belediyesi'nden yılda iki yüze yakın ruhsat talep ediliyor. Her konunun ölçeğine göre işi takip eden birileri vardır. Müteahhit kendi takip eder; ölçek büyür bir tasarımcı takip eder; ölçek daha da büyürse müşavir takip eder. Bazen biri gelir bilgi sorar, kim olduğunu bilemezsiniz. Böyle bir kakofoni vardır; ortada iki yüz tane iş var.

Şimdi Timur Soysal... Eski İBB AK Parti İmar Komisyonu üyesi. Hatırladığımız kadarıyla İBB’de AK Parti'nin etkili bir imar komisyonu üyesi olarak bilindi hep. Şu an pek çok belediyede iş yapıyor bildiğimiz kadarıyla; kendi ifadesi de var, danışmanlık yapıyor. Hatta Sayın Vali'nin danışmanıdır. Lütfen reddetmesin; ben bizzat Sayın Vali ile Timur Soysal'ın katıldığı kaç toplantı yaptığını biliyorum. Hatta arkadaşlara dedim ki; 'İspatlayacak fazlasıyla doküman var, çıkarın.' Çıkardılar, elimde var. Adem Altıntaş... Ben şahsen bilmiyordum, iddianamede okudum; eski İBB Emlak Müdürüymüş. İfadelerini de okudum; pek çok belediyede konusu, inşaatı veya danışmanlığı olan, yıllardır bu işi yapmış biri. Benim karşı karşıya getirildiğim konulardan biri bu. Bakın bunu niye bu kadar özellikle anlatıyorum? Çünkü bu tip örnekler o kadar arttı ki... Bir ülkede bakanlar veya bakan yardımcıları görevini bıraktıktan sonra, o alanla ilgili şirketlerde yöneticilik yaparsa kurumlar işlevsiz hale gelir. Türkiye'de kurumların geldiği hal budur. Bu müşavirler iki türlü çalışırlar; biri bürokratik, biri siyasi ayaklıdır. Siyasi dengeleri iyi bilirler, bunu bildikleri için de dışarıda bu bilgiyi danışmanlığa çevirirler. Timur Soysal örneğini ele alalım: 2019-2020 döneminde İBB İmar Komisyonu'ndaydı. AK Parti'nin çoğunlukta olduğu bir komisyonda yöneticiydi. Arkadaşlarını ziyarete geldiğinde orada tanıştım, konuştuk; tanışıklığımız oradan ibarettir, özel bir hukukumuz yoktur.

Mahkeme Başkanı: Peki Adem Altıntaş ile nasıl tanıştınız?

İnanın kendi kendime 'Adamla nasıl tanıştım?' diye sordum. Ben BİMTAŞ Yönetim Kurulu Başkanı'ydım. BİMTAŞ, İBB'nin proje şirketidir. Kendi bünyesindeki personelle proje çizer, bazı projeleri de dışarıdan servis alır. Adem Altıntaş, 2019 öncesi hem İBB müdürlüklerine hem de projelere iş yapmış bir şirketin sahibi olarak benimle tanışmak istemişti. Şehir planlama çok geniş bir meslek camiası değil; 'meslektaş' olarak tanışmak istemiş, gelmişti. Ben Yönetim Kurulu Başkanı iken tanıştık; zaman zaman BİMTAŞ'a geliyordu, bazı önerilerde bulunuyordu, bazen beni görüyordu; aramızdaki ilişki sadece 'saygılar' düzeyindeydi. Bir taraftan bunu yaparken, diğer taraftan da bahsettiğim gibi eski geçmişlerini dışarıda danışmanlığa tahvil ederler, müşavirlikler alırlar. Açıkça söyleyeyim; teorik olarak benim için, mahalle arasında on dairenin ruhsatını takip eden müteahhitten ya da mimardan bir farkı yoktur. Sadece kamu ve siyaset geçmişi olmaları onlara avantaj sağlıyordur.

Bunu niye bu kadar detaylı anlatıyorum? Kafanızda aktör ve modeller iyice otursun ki değerlendirmenizi ona göre yapın Sayın Başkan. Başkan yardımcısı olduğum dönemde bu aktörler etrafımızdaydı. Ama bunun ötesinde esas konu ne? Esas konu; benim adıma birilerinin bir şeyler konuşup konuşmadığıdır. Bütün isnat buna kurulmuş: 'Başkan dedi, ben dedim...', 'Başkan dedi, ben dedim...' Şimdi bir tane örnek anlatacağım; yaşadığım trajikomik bir olay. Belediye başkanıyım, daha ilk aylarım; ikinci koordinasyon toplantısını yapıyoruz, kadromuzu yeni kuruyoruz. Bir belediye başkan yardımcısı arkadaşım dedi ki: 'Başkanım, bir akrabamız belediyede bazı konularla ilgili bilgi almak istiyor.' 'Verin' dedik, 'Vatandaşa verdiğimiz kadar bilgi verin.' 'Kimdir?' dedim, soyadı bile benimle aynı değil. Uzaktan bir hatırlıyorum; seçim döneminde sahaya gelmiş, ben de görmüşüm. Demiş ki; 'Ankara'dan gelmiş, yıllardır da görmüyorum.' Sıcak davranmışım bir iki kere... Adam benim adımı kullanarak Ankara'dan İstanbul'a evini taşımış! Ailesini taşımış! Olabilir! Adam Ankara'dan kalkıp belediyeye geliyor. Güldük arkadaşlarla; 'Kardeşim, vatandaş tabii ki öyle davranacak' dedim. Güldük geçtik.

Şimdi Adem Altıntaş’ın ifadelerini okuyorum. Yani şunu söylemeye çalışıyorum: Vallahi iddianamede yazılan şeyleri mantıklı bir yere bağlayayım diyorum. Savunma yapacağız ama neyi anlatacağız? Ortada bir illüzyon mu oynanıyor? Okuyorum; Kültür Merkezi, sosyal tesis gibi bir şeylerden bahsediliyor. Böyle bir yer var, bir yerlerden bahsediliyor falan... Dedim ki: 'Evladım, böyle şey olur mu?' Benim seçim dönemimde, 2024 yerel seçim politikaları ve projeleri kitapçık haline getirilmiş; her şey şeffaf. Parsel parsel, öyle boş değil; hangi ada, hangi parselde hangi iş yapılacak, kaç metrekare olacak, hepsi yazılı. Gizli saklı bir sınır yok. Ne olmuş peki? Bunu mu konuştuk? Bahçesindeki ayrıntıyı bile bilmiyor. Ben bunu vurgulamaya çalışıyorum. Gelmiş, Belediye Başkan Yardımcılığı ile tanışmış; dışarıda bunları danışmanlık almak için anlaşmaya çalışmış, çabalamış.

Şimdi ben bunun neresindeyim? Benim için bu şahsın, az önce anlattığım o akrabamdan hiçbir farkı yok. Örnek olarak hiçbir farkı yok. Ama Sayın Savcılık bu konuyu şöyle görüyor —samimiyetle söylüyorum—: Siz bu durumu yapısal bir sorun olarak değil, bir suç gibi sunuyorsunuz. Son yıllarda Türkiye’de kurumlar; belediyeler, yargı, bakanlıklar öyle bir hale dönüştü ki... Emin olun, şu anda dışarıda, belki hayatınızda bir kere 'merhaba' dediğiniz, belki hiç tanımadığınız, belki bir yerde fotoğraf çektirip o fotoğrafı sağda solda gösteren sayısız insan 'Ben Ağır Ceza Mahkeme Başkanı'nı tanırım' diye masalarda konuşuyordur. Bu ülke bu hale geldi; liyakat çöktü, kurumlar çöktü. Samimiyetle söylüyorum, siyaset de bu hale geldi. İnsanlar basit bir dilekçe ile yapılacak işi için bile Belediye Başkanı’nı arar hale geldi. Bu aktörler bir neden değil, bu aktörler bir sonuçtur. Ortada bir çürüme varsa, bu onun sonucudur. Şurada bir 'etkin pişman' dinledik. Kendi anlattı değil mi? Dedi ki: ‘25 yıldır bürokrasi içindeyim, şirketten çıkınca bir müteahhit ile özel şirket kuracağım.' Herkes bunu doğal karşıladı. Bu mudur ya? Devlet bu mu? Bürokrasi bu mu? Bunu gayet normal, doğal ve hukuki bir şeymiş gibi anlattı. Geldiğimiz hale bakın! Ben tam bunun karşısında olan bir kamu yönetimi istiyorum.

Biraz önce belediye için yaptıklarımı anlatırken, aslında bunun için ne kadar çabaladığımı anlatmaya çalıştım. Kamu güçlensin, kamu yöneticisi güçlensin, bürokrasi ve devlet güçlensin diye uğraştık. On bir aylık bir belediye başkanı olarak, aslında karşısında durduğum çarpıklığın ta kendisiyle suçlanıyorum. Şimdi Adem Altıntaş ve benzeri aktörleri bu gözle okumak gerekir. Ama esas mesele şu: Ne Adem Altıntaş, ne Timur Soysal, ne Ahmet ne de Mehmet... Bir de Süleyman Atik var. Adam kim? Ben teknik eleman zannediyordum, baktım hukukçuymuş. Hiçbiriyle ne kültür merkezi ne kreş ne de başka bir iş karşılığında para, pul vesaire gibi bir ilişkimiz olmadı. Ben ve bürokrat arkadaşlarım böyle bir şey istemedik, isteyemeyiz. Böyle bir şey olmadı, olamaz Sayın Başkanım! Olamaz; çünkü yaptığımız projeler zaten bizim aynamızdır.

Bir diğer konu; şimdi ekrana yansıtıldı, 'delil' diye söyleniyor. Bir 'etkin pişman' yaratıldı; bir bırakıldı, bir şeyler oldu, şirketine kayyum atandı... Sonra bu 'etkin pişman'ın bütün ticari çekleri bu iddianameye zorlama bir şekilde delil olarak konuldu. Ya inanılır gibi değil! Şimdi benimle ilgili kısımlarda vurgu yapın: Türkiye’nin en büyük müteahhitlerinden biri ile Adem Altıntaş arasındaki ticari ilişki beni niye bağlıyor? Adam diyor ki; 'Ben zaten AK Parti'ye danışmanlık yapıyorum, şuna buna danışmanlık yapıyorum.' İstanbul’un her yerinde iş yapan insanların kendi aralarındaki ticari çekleri bükülmüş, eğilip büzülmüş ve delil olarak dosyaya konulmuş. 'Eylem 13'teki çekler mi?' dedim, belki vardır, veri işidir falan diye düşündüm. En son hukukçu arkadaşlarım uyardı: 'Ya, ticari ilişkinin mizanıyla iddianame mi yazılır?' Nedir bu yani? Nasıl bir mantığı buraya koyuyorsunuz? Konuyla bunun ne alakası var?

Şimdi Sayın Başkan, asıl konulara geleceğiz. Eylem 38 ile başlayacağız. Eylem 38'deki konumuz şu: Yapı ruhsat ve iskan süreçlerini menfaat karşılığı uzatma iddiası… Şimdi bu konu teknik bir konu; fakat anlatırken bu alanın şehirdeki yerini ve tarihsel geçmişini size iyi aktarmam lazım ki neyle karşı karşıya olduğumuzu anlayın. Aktörleri bu bağlamda değerlendirmeliyiz. Olayı sadece buradan anlatıldığı haliyle konuşursak, az önce bahsettiğim gibi gerçekten bir gündüz kuşağı programına döneriz. Sayın Başkan, bakın bu kırmızıyla gördüğünüz alan Nişantaşı'nın göbeğinde. 2017 senesine kadar, 52 yıl boyunca Marmara Üniversitesi Nişantaşı Kampüsü olarak bilinen bir kamu arazisiydi. Kamuoyu için öyle değerli bir yer ki; 1999 depreminde mahallelinin sığındığı tek açık alan burasıydı. Etrafı 5-6 katlı, depreme dayanıklı olmayan yapılarla çevrili. Sadece o mahallede deprem olsa, binaların yıkılmasıyla kapanacak sokak sayısı 40'tır. Bu verileri niye veriyorum? 40 tane sokak... Bina yıkıldığında sokağa giremiyorsunuz! E-Devlet’te burası çok uzun süre 'deprem toplanma alanı' olarak göründü.

Peki ne oluyor? 2018 yılında Bakanlık; 6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun’u kullanarak, parsel bazında plan tadilatıyla burayı önce TOKİ’ye devrediyor, sonra plan yapıp 'Ticaret ve Konut' alanına açıyor. Mavi alan da kamuya ayrılıyor. Sonra 2018 yılında yine aynı yer Emlak Konut tarafından satışa çıkarılıyor; 435 milyon dolarlık bir hasılat paylaşımı modelinden bahsediyoruz. Çevredeki binalar hâlâ kentsel dönüşüme girmiş değil; o mahalle hâlâ deprem bekliyor, depremle ilgili bir çözüm bekliyor. Deprem yasası kullanılarak 500 milyon dolara yakın bir kaynak sağlanıyor. Oysa o 435 milyon dolar ile o mahalledeki tüm binaları yıkıp yeniden yaparsınız; insanlara evlerini teslim eder, üstüne beş kuruş da para almazsınız. Neyse devam edelim; proje süreci Ankara'da devam ediyor ve 2020 yılında ilk kepçe vuruluyor. Şimdi burada çok önemli bir detay var Sayın Başkanım, bunu vurgulamak istiyorum: 3194 sayılı İmar Kanunu’nun Ek 11. Maddesi. Bu madde ne diyor biliyor musunuz? 'Belediyeden ruhsatını alamazsan, iki ay içerisinde gel, ben sana veriyorum' diyor. Hatta biz tutuklandığımızda Bakanlık yeni bir düzenleme daha çıkardı; 'Ruhsatı geçtim, iskanı bile alamazsan gel ben veririm' noktasına getirdiler işi.

Sonra projenin plan çalışmaları başlıyor. Projenin ismi: 'Nişantaşı Koru'. Bakın, PR çalışmalarında kullandıkları görsel budur; bütün basına servis edilen 'ballandıra ballandıra' anlatılan o meşhur görsel... Pandemi döneminde 'koru komşu, sağlıklı ev' temasıyla pazarlanıyor. Gördüğünüz üzere kamu arazisi de projenin içerisinde yer alıyor. Adeta küçük bir orman alanı olan koru alanından gelen bol oksijen sayesinde; 'şehir merkezinde ormanda yaşamın zindeliği' gibi sloganlarla pazarlanıyor. Emlak Konut ve Dap Yapı ortaklığının ana satış stratejisi, pandemi döneminde bu yeşil alanın projeye dahil edilmesi üzerine kuruluyor. Doğanın iyileştirme gücünden bahsedilerek fiyat çalışmaları yürütülüyor. 'Koru' diye bahsettiği yer, projenin ismine ilham veren bu alan.

Devam edelim Sayın Başkan; adam balkonuna havuz yapmış. Apartmana giriyorsunuz, asansörle çıkıyorsunuz; şu an orada bir daireyi 500-600 milyon liraya satıyorlar. Pazarlama bu şekilde yapılıyor. Balkonlarda havuz var ama firma diyor ki; 'Ben havuz yaptım ama bu havuzları emsal harici tutmalıyım.' Yani 'havuzlar inşaat alanı hesabına katılmasın ki daha fazla daire yapabileyim' diyor. Bakın, görselleri göstermek isterim: Nişantaşı’nın göbeğinde, balkonunda havuz olan 600 milyonluk daireler... Sonra 2021 yılında İmar Yönetmeliği’nde projeye özgü bir değişiklik yapılıyor. Bunları niye anlatıyorum? 'İcbar' (zorlama) diyorsunuz ya; ben mi birilerini zorluyorum? Asıl 'icbarı' onlar bana yaptı! 2021 yılında yönetmelikte yapılan değişiklikle 'zemine basmayan havuzlar emsal haricidir' deniliyor. Allah Allah! Zemine basmayan havuz havada mı duracak? Hemen plan tadilatına başvuruyorlar, havuz emsal dışı kalınca daha fazla metrekare inşaat hakkı kazanıyorlar.

Gelelim benim tutuklanma sebebime... Ben bir 'park yaptırma' meselesiyle tutuklandım. Dediler ki: 'İskanı geciktirmişsin, şunu yapmışsın, bunu yapmışsın.' Sayın Başkan, ortada bir protokol var, bir taahhüt var. Bu taahhüt 2020 yılına dayanıyor. Firma, 2020 yılındaki taahhüdü anlatmıyor; 2024 yılında parkı bitiremediği için mecburen yenilemek zorunda kaldığı taahhüdü gerekçe göstererek bir suç unsuru oluşturmaya çalışıyorlar. 2021’de verilmiş bir söz var. 2024 yılında, benim dönemimde 'parkı yetiştiremedim' diyerek taahhüdü yenilemişler; çünkü o alanda yıkılması gereken bazı gecekonduların süreci beklenmiş. İddianamede 2020 yılındaki asıl taahhütten hiç bahsedilmiyor! Peki sonuç nedir? Proje sahibinin bir park sözü var; konut sahiplerine verdiği, projenin ana stratejisini üzerine kurduğu bir 'yaşam alanı' sözü var. Biz de bu kamu yararının takipçisi olduk.

Süreçleri kasten bir bir uzatmakla suçlanıyoruz ama ben size gerçeğin ne olduğunu anlatayım. Gerçek bir hikaye anlatayım: 4 Nisan 2024 tarihinde, yani göreve geldikten hemen sonra süreç başladı. Peki, süreç nasıl işledi? Firma başvuruyor, arkadaşlarım iskan belgelerini inceliyor. O dönemde kadroyu yeniliyorum, şefler değişiyor vesaire, ama işlemler aksamadan devam ediyor. 4 Eylül 2024 tarihinde firmaya deniliyor ki: 'Kardeşim, burada yangın güvenliği açısından ciddi bir risk var, bu eksikleri gidermeniz lazım.' 500-600 milyon liraya konut satıyorsunuz, böyle bir eksiklik kabul edilemez! Sayın Başkanım, belediyelerin bu noktadaki sorumluluğunun ne kadar ağır olduğunu çok acı tecrübelerle gördük. Kocaeli’de anneler, çocuklar yandı; çok acıydı. En ufak bir ihmalin sorumluluğu alınabilir mi? Hep birlikte yaşadık. Biz firmadan itfaiye görüşü almasını istiyoruz, 'yangın kompartımanı' yapmamışsınız diyoruz. Kompartıman nedir? Bir binanın içerisinde, tavan ve taban döşemesi dahil olmak üzere her yerin en az 60 dakika boyunca yangına, dumana ve ısıya karşı dayanıklı yapı elemanlarıyla ayrılmış bölgesidir. Afet anındaki en kritik alandır.

Diyoruz ki: 'Kompartıman yapmamışsın, orayı standartlara uygun hale getir, itfaiye raporunu al, öyle gel iskanını verelim.' 14 Ocak’ta bu eksiklikleri gideriyorlar, hatayı kabul ediyorlar. Yıldız Teknik Üniversitesi’nden rapor alıyorlar. Arkadaşlarım gidip yerinde kontrol ediyor ve 10 Mart'ta iskanlarını alıyorlar. Şimdi süreci anlattım; ben bu süreci işlettiğim için 'icbar' ile suçlanıyorum. Sayın Başkanım, özetle durum şudur: Türkiye’de bir üniversite arazisi, 6306 sayılı kanun ve parsel bazlı plan tadilatıyla 500 milyon dolarlık bir ranta çevriliyor. Balkonunda havuz olan daireler satılıyor. Adam bütün satış stratejisini aşağıda kamuya ait olan koru alanı üzerine kuruyor, bunu taahhüt ediyor, 'kamuya açık alanı ben yapacağım' diyor. Kendi PR görsellerinde bunu gösteriyor. Havuzlarını emsal dışı bırakmak için yönetmelik değiştiriliyor. Ben başkan oluyorum ve diyorum ki: 'Bir dakika kardeşim, yangın güvenliği eksikliğin var, şunu tamamla.' İnanılır gibi değil ama şu işten dolayı Türkiye’de tutuklu olan tek kişi benim!

Gelelim 'Eylem 39'a Sayın Başkan. Biz burayı Profilo AVM olarak biliriz. İddianamedeki süreç anlatımı ile olgular hiçbir şekilde birbiriyle örtüşmüyor. Süreci adım adım aktardığımda anlayacaksınız. İddianamede bu eyleme ilişkin olarak firma sahibi ve müdürü olmak üzere iki kişinin ifadesi var. Süleyman Çetinsaya’ya aktarılan bir bilgiden ve şirket genel müdürünün 2024 Mart seçimleri öncesi bir görüşmesinden bahsediliyor. Yani benim başkanlığım döneminden bahsediyorlar ama ortada somut bir durum yok; kimsenin para verdiği veya aldığı bir olay yok. Ama ben size işin altındaki gerçeği anlatayım. Keşke o gerçeklerden bahsetselerdi! Buradaki asıl konu, proje yapmak istedikleri parseldeki 2.600 metrekarelik ve yaklaşık 520 milyon TL değerindeki kamu arazisidir. Biz o plan kararını uygulama konusunda çok kararlıydık. Burası Profilo AVM arazisi; bir inşaat şirketi geliyor ve buraya konut projesi yapmak istiyor. 2020 yılında Bakanlık imar planlarında bir değişiklik yaparak, İstanbul’da 'H-Serbest' (yükseklik sınırı belirlenmemiş) olan yerlerin yapılaşma koşullarının ilçe belediyeleri ve Büyükşehir tarafından belirlenmesini istedi. Bu idari bir işlemdir.

Benim başkanlık dönemimde, Artaş grubunun 2.600 metrekarelik alanı kamuya terk etmesi gerekiyordu. Bakın, bu parselin fonksiyonu 'Katlı Otopark'tır. Eğer burada bir ruhsat almak, bir proje yapmak istiyorsa, bu parselin ayrılması ve kamuya terk edilmesi şarttır. Biz bunlara 'donatı alanları' deriz; otopark alanı, belediye hizmet alanı gibi... Diyoruz ki: 'Burayı terk etmeniz lazım.' Bunun bir prosedürü var; tapuya gidiyor, onaylanıyor vesaire... Oysa proje şirketi —ki bu görselleri ben yapmadım, kendi tasarımcılarının hazırladığı dokümanlardır— diyor ki: 'Hayır, ben burayı site bahçesi ve özel otopark olarak kullanacağım.' Kendi belgelerinde bu görünüyor. Biz de 'Olmaz' dedik. Sayın Başkanım, tek konu budur; bizim tek yaptığımız kamu hakkını savunmaktı. İşin trajikomik tarafı ne biliyor musunuz? Belediye başkanıyken bu işlemleri biz başlattık. Firmanın 'süreç geciktiriliyor' dediği şey, bizim plan kararını uygulama kararlılığımızdır. Ve sonuç ne oldu? Ben tutuklanmadan sadece 20 gün önce, 19 Ağustos 2025 tarihinde bu alan resmen Şişli Belediyesi’nin mülkiyetine geçti. İşlem bitti! Şu an o 2.600 metrekarelik, 520 milyon liralık alan Şişli halkınındır. Bizim dönemimizde başlayan işlemin başarıyla sonuçlanmasıyla, o arazi artık Şişli’nin mülkü olmuştur. Kamuya ayrılmış olan alanı tekrar kamuya kazandırdık. Plan hükümlerini uyguladık ve yasanın öngördüğü zorunlulukları yerine getirdik. Savunmamın başında da söylediğim gibi: İdari olarak yapmam gerekenleri yaptığım için şu an huzurunuzda tutuklu bulunuyorum. Evet, idari olarak yapmam gerekenleri ben ve arkadaşlarım yerine getirdiği için tutuklandım. Belediye ve firma arasında hiçbir maddi menfaat ilişkisi yoktur. İddianameyi okudukça şaşırıyorum; iddialar adeta birer şehir efsanesine dönüşmüş durumda.

Yılbaşı süslemeleri meselesine gelecek olursak; bu konu dilden dile dolaşan bir şehir efsanesine dönüştü. Bu, 20 yıldır Şişli ve Nişantaşı'nda yapılan rutin bir uygulamadır. Markalar gelir, kendi logolarını koyarak alanı süslerler. Bu sene biz, Şişli Belediyesi olarak aydınlatma direklerini kendimiz diktik. Bunu da resmi ihale yoluyla gerçekleştirdik Sayın Başkanım. İhale ile yaptırdık, ihale ile söktürdük. İhale dokümanlarını avukat arkadaşlarım dosyaya sunacaklar. Meseleyi netleştirelim: Kentin merkezindeki bir parselde büyük bir proje yapılmak isteniyor. Müteahhit, Türkiye’nin en büyük iş insanlarından biri. Biz Şişli Belediyesi olarak, kamuya ait olanı tekrar kamuya kazandırmak istediğimiz ve bu konuda dik bir duruş sergilediğimiz için süreç uzadı. Müteahhidin isteklerini kabul etmediğimiz için hakkımızda asılsız iddialar ortaya atıldı ve sürece birkaç şehir efsanesi eklendi. Aydınlatma ihalesi gibi yasal işler, sanki bir suçmuş gibi dosyaya dâhil ediliyor. İnanın durum anlatıldığı gibi değil.

Sayın Başkanım, gelelim Eylem 40'a...

Mahkeme Başkanı: Resul Bey, Eylem 40'a geçmeden önce bir ara verelim.

Resul Emrah Şahan: Tamam, buyurun. Aradan sonra devam edelim…

Sayın Başkanım, şimdiye dek bir belediye başkanı olarak, kamusal sorumluluklarım ile müteahhitlerin mevzuata aykırı esneklik talepleri arasında kalmam nedeniyle haksız yere nasıl tutuklandığıma dair birkaç örnek verdim. Şimdi dosyadaki diğer konu olan Torunlar Center, yani kamuoyunda bilinen adıyla Eylem 40 meselesine değineceğim. Bu olayda da durum farklı değil; konu tamamen mevzuata aykırı bir talep ve bizim bu talebe karşı sergilediğimiz yasal duruştur. Süreci teker teker açıklayacağım. Firma, imar mevzuatına aykırı bir tadilat yapmak istiyor; belediye ekiplerimiz de bunu tespit ederek yasal tarifeye uygun cezai işlem uyguluyor. Bu aykırılık giderildiğinde ise ceza otomatik olarak düşüyor. Bunu, bir kaçak yapının mühürlenip ceza kesilmesi, yapı yıkıldığında ise cezanın infazının tamamlanması gibi düşünebilirsiniz.

Peki, bahsettiğimiz bu yer neresidir? Buranın geçmişini hatırlatmakta fayda görüyorum. Sayın Başkanım, burası 2010-2011 yılına kadar Ali Sami Yen Stadı’ydı. 1999 depreminde toplanma alanı olarak kullanılan, çevresindeki yapılaşmanın en fazla 5-6 kat olduğu bir bölgeydi. Ancak 2012 yılında burası 'Özel Proje Alanı' ilan edildi ve parsel bazında yapılan plan tadilatıyla İstanbul’un göbeğinde milyarlık bir rant projesine dönüştürüldü. Fotoğraflara bakarsanız, yan taraftaki binaların hiç değişmediğini, hala depreme dayanıksız 5-6 katlı yapılar olduğunu görürsünüz. Torunlar Center projesi 2017 yılında büyük oranda tamamlandı. Teknik detaylara girmeden şunu vurgulamalıyım: Bu şikayete konu olan olayların tamamı, benden önceki dönemlerde ya Bakanlık eliyle ya da İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin önceki yönetimi tarafından yapılan, parsel bazlı imar artışlarının bir sonucudur. Mecidiyeköy’ün göbeğindeki bu yapı, olası bir İstanbul depreminde en kritik noktalardan biridir. Sadece önündeki duraktan günlük 750 bin kişi geçiyor; bu rakam Şişli ilçe nüfusunun üç katıdır. Olası bir afette bu yapıda meydana gelecek en ufak bir risk, 'afet içinde afet' yaşanmasına neden olur.

Peki, firma bizden ne istiyor? Statik ve mekanik terimlere boğmadan anlatayım: Firma bize gelip, 17. ve 25. katlar arasındaki taşıyıcı unsurları birleştirerek mekan genişletmek istediğini söylüyor. Şimdi her şeyi unutun Sayın Başkanım; bunu bir maket gibi düşünün; sağlam bir maketin ortasındaki çıtaları keserseniz, sarsıntı anındaki salınımı aynı kalır mı? İnanın bu kadar basit ve hayati bir mesele. Firma, bir yere kiralamak için anlaştığı 11.916 metrekarelik devasa bir alanı kapsayan bu esaslı tadilatı hızlıca bitirmek istiyor. Biz ise 'Bir dakika, bu yapılamaz' diyoruz. Çünkü bu müdahale sadece binanın değil, kentin ve Şişli'nin deprem güvenliğini, yani stratejik güvenliğini doğrudan ilgilendiriyor. "Bu sadece senin şahsi meselen değil, İstanbul’un meselesidir diyoruz; bunu anlatmaya çalışıyoruz.

Süreç şöyle işliyor: 11 Haziran 2024 tarihinde, yapmak istediği işlemi anlatan bir 'basit tadilat' başvurusunda bulunuyor. Biz de 27 Haziran'da diyoruz ki: 'Bu iş böyle olmaz. Bu, binanın ana mimari ve statik projesini etkileyen nitelikli bir tadilattır; dolayısıyla esaslı tadilat izni gerektirir, basit tadilat kapsamına girmez.' Basit tadilat dediğiniz; boya, badana ve tesisat gibi işlerdir; oysa burada bağımsız birim geliştiriyorsunuz. Sanki bu cevabı hiç almamış gibi, bir ay sonra 19 Temmuz'da aynı dilekçeyi tekrar veriyor. Müdürlük, 8 Ağustos'ta aynı cevabı yineleyerek geri çeviriyor. Arkadaşlarıma 'Neden bu kadar tekrar, bu ısrar ne?' diye sordum. Belki aşağıda şef değişiyor, kalem değişiyor diye bir boşluk mu kolluyorlar, bilmiyorum. Ancak yöneticisi yine geliyor ve üçüncü kez aynı dilekçeyi veriyor. Sayın Başkan, 11 Eylül'de yine aynı yanıtı veriyoruz: 'Esaslı tadilat ruhsatı almanız lazım.' 'Talebimizi yeniledik' dedikleri şey, aynı dilekçeyi tekrar vermekten ibaret.

Dördüncü dilekçe 17 Eylül 2024 tarihinde geliyor. Bu sefer diyorlar ki: 'Taleplerimizin ruhsata tabi olduğunu öğrendiğimiz için bu tadilat isteğimizden vazgeçiyoruz, sadece basit onarım izni istiyoruz.' Biz de buna onay veriyoruz. İşte asıl konu burada başlıyor. İsnat edilen suç ne? 'Bana basit tamir-tadilat onayı verdi, ben de bu onay arkasına sığınıp esaslı tadilatı gizlice yapacağım.' deniliyor. Ortada bazı rakamlar dolanıyor; çalışanı ayrı, patronu ayrı rakam söylüyor. O detaylara ve dedikodulara girmeyeceğim. Başkanım, Şişli’de Torunlar Center gibi bir yerden bahsediyoruz. Biraz önce Taş Yapı örneğini verdim; müfettişlerden, teknik incelemelerden ve dokuz bilirkişiden bahsettim. Burası Çemişgezek Belediyesi mi ki böyle bir şeye göz yumulsun? Torunlar Center’da böyle bir usulsüzlüğe izin verilebilir mi? Belediye Başkanı 'yap' dese bile tek bir memur o evraka imza atmaz. Üzerimizde bu kadar denetim ve teftiş baskısı varken, müdürün dilekçeyi alıp 'Tamam, görmezden geliyorum, sen esaslı tadilatını yap' demesi mümkün mü? Aksine müdürümüz, 3194 sayılı İmar Kanunu’nun 32. ve 42. maddeleri uyarınca, 'Eğer ruhsata aykırı bir işlem yaparsan yasal süreci başlatırım, cezamı keserim' diyerek onay veriyor.

17 Ekim 2024 tarihinde ekipler denetime gidiyor. Bakıyorlar ki; o daha önce üç kez reddettiğimiz, 'yapmayacağız' dedikleri işi arkadan dolanarak yapmaya çalışmışlar. Hemen yapı tatil zaptı tutuyorlar. Müştekinin 'bankaya yatırdık' dediği 28 milyon liralık ödeme, yapılan tadilatın tarifeye uygun harç bedelidir. Bu, belediye meclisi tarafından belirlenen idari bir harçtır; hiçbir memur veya başkan bu rakamı kafasına göre belirleyemez. Bu ödeme 21 Ekim'de tahakkuk eden tadilat harcıdır. Yapının taşıyıcı sistemini bozdukları için, deprem riski yüksek olan bir bölgede yapı güvenliğini ilgilendiren bu müdahaleyi görmezden gelmedik. Alınan izne aykırılık yapıldığı için de hukuki süreci işleterek ceza kestik. 32. ve 42. maddeleri işleterek encümen kararıyla bu adımı attık. Bu cezalar keyfi değildir; metrekare ve aykırılığın mahiyetine göre Marmara Belediyeler Birliği’nin resmi hesaplama tablosu esas alınarak hesaplanır. Bu kapsamda, 5 Kasım 2024 tarihli encümen kararıyla bu yapıdaki kaçak imalata 1 milyar 41 milyon TL idari para cezası kestik. Yasaya göre; eğer bu aykırılıklar zamanında giderilirse, cezanın 1 milyar 25 milyon liralık kısmı (42/ç maddesi uyarınca) düşer. Nitekim 26 Kasım’da encümen kararına itiraz edip düzeltme yoluna gittiler. 13 Aralık 2024 tarihinde belediyeye bildirimde bulunarak aykırılıkları giderdiklerini, kat kesme imalatlarını kapattıklarını beyan ettiler. Aynı gün, deprem riski açısından mutlaka görmek istediğimiz 'statik uygunluk raporunu' da sundular. Yani yaptıkları onarımın statiğe uygun olduğunu da belgelediler.

Sayın Başkanım, firma sahibi Mehmet Torun ile görüşmem doğrudur; kendisi yanındaki mimarıyla birlikte bana geldi. Bu görüşme, olaydan bir hafta sonra gerçekleşti. Mehmet Bey’e süreci aynen bu şekilde, tüm şeffaflığıyla anlattım. '28 milyon lira nedir, 15 milyon lira nedir?' diye sordu. Bu ikisinin farklı kalemler olduğunu, 28 milyonun bir idari harç, diğerinin ise hukuki bir ceza olduğunu belirttim. 15 milyonluk cezayı her halükarda ödemesi gerektiğini, birini ödeyip diğerinden kaçınamayacağını söyledim. Yukarıda Allah var; kendisi de masada otururken kendi yetkilisinin süreci yanlış yönettiğine dair eleştirilerini bizzat sundu. Bu görüşmede, bunun dışında hiçbir detay veya menfaate dayalı bir sohbet gerçekleşmemiştir Sayın Başkanım. Benim yaptığım görüşmenin ne bir ceza indirimiyle ne de başka bir imtiyazla bağı yoktur; tek konu bu yasal cezalardır. Kendisi sadece, '28 milyon ödüyoruz, bu 15 milyonu niye ödüyoruz?' diye sordu, ben de yasal dayanaklarını anlattım.

8 Ocak 2025 tarihinde yapılan incelemede aykırılıkların giderildiği tespit edildi. Bunun üzerine 9 Ocak 2025 tarihli encümen kararıyla ceza yeniden hesaplandı ve az önce bahsettiğim 15 milyon 578 bin TL seviyesine düştü. Bakın, en başta uygulanan ceza miktarı nasıl benim takdirimde değilse, yasal şartlar oluştuğunda bu cezanın düşmesi de benim takdirimde değildir; bu tamamen encümen kararı ve idari bir işlemdir. Dosyada herhangi bir para transferi, maddi menfaat, yazılı somut bir rüşvet iddiası veya kanıtı yoktur. Yaşanan durum budur. Üzerinde hassasiyetle durduğumuz konu; kentin göbeğindeki bir gökdelende, en önemli yapılardan birinde afet ve deprem güvenliği konusundaki tavizsiz duruşumuzdur. Bu konuda asla esnemedik, görmezden gelmedik.

Özetlersek; Mecidiyeköy’ün göbeğinde, dev bir spor alanıyken parsel bazlı plan tadilatıyla milyar dolarlık bir rant projesine dönüşen Torunlar Center’dan bahsediyoruz. Hatırlayın, burada daha önce 11 işçi can vermişti. Şimdi benim dönemimde, '12 bin metrekarelik alan inşa edeceğim, katları keseceğim, dokuz katı birleştireceğim' diyorlar. Biz de 'Bir dakika dur' diyoruz. Kentin deprem gerçeği varken bu iş öyle keyfi yapılmaz; usulü neyse o uygulanır. Başvuruyorlar, reddediyoruz; usulsüzlük yapıyorlar, ceza kesiyoruz.

Başkanım, şimdi 'icbar suretiyle irtikap' (zorlayarak çıkar sağlama) iddiasıyla isnat edilen Eylem 41’e geliyorum… Altan arkadaşımız zaten delillere ilişkin pek çok hususu dile getirdi; oralara çok girmeyeceğim. Ancak burada sürekli üzerime bir icraat baskısı kurulmaya çalışılıyor. Şimdi meselenin ne olduğunu anlamanız açısından Rotana projesinden bahsedeyim: Burası 175 bin metrekarelik, üç bloklu bir gökdelen projesidir. 2007 yılında, dönemin İBB yönetimi tarafından bu parsele 3 emsal verilmiş. Çevredeki yapılaşma 5-6 katlıyken, savunmamın başında belirttiğim o 7 metrelik dar yolun hemen karşısında, dönüşemeyen mahallelerin ve 3-4 katlı yapıların ortasında yükselen devasa bir kuleden bahsediyoruz. Bakın, bu proje 2020 yılında birden 536 konuttan 1060 konuta çıkarılıyor. Metrekare artmasa bile kapasite iki katına çıktığı için hane, nüfus ve araç sayısı artıyor; bu da altyapıya ve trafiğe inanılmaz bir yük bindiriyor. Normal şartlarda bu kapasite artışı nedeniyle ÇED (Çevresel Etki Değerlendirmesi) raporu alınması gerekir. Eğer ÇED sürecine girilseydi; Kent Konseyi, belediye ve diğer paydaşlar 'Bir dakika, burada bu yoğunluk olmaz' diyecek ve iş başka bir boyuta evrilecekti. Ancak ne oluyor? 5 Mart 2021 tarihinde Valilikten 'ÇED gerekli değildir' yazısı geliyor. Bunları niye anlatıyorum? 'İcbar' (zorlama) diyorsunuz ya; 536’dan 1060’a çıkarken o yazıyı aldırabilen bir siyasi güç var ortada.

Süreç Şişli Belediyesi ile bir ilgisi olmadan devam ediyor ve sıra iskan (yapı kullanma izni) aşamasına geliyor. Tarih 13 Eylül 2023. O dönemde imar ve ruhsat birimleri bana bağlı değil; ben Planlama ve Kentsel Dönüşüm Müdürlüğü’ne bakıyorum. İlçe belediyelerinde Kentsel Dönüşüm Müdürlüğü, kaba tabirle Bakanlığın sekretaryasını yapar; evrak takibi yürütür, aktif bir karar mekanizması yoktur. Gelelim 5 Aralık 2024 tarihine; yani ben belediye başkanı olduktan 8 ay sonrasına. A Blok için iskan başvurusu yapıyorlar. 27 Aralık’ta SGK’dan gerekli son evraklar geliyor. Yapı Kontrol Müdürlüğü hemen yerinde inceleme yapıp son raporunu tutuyor ve sadece üç gün sonra, 30 Aralık 2024 tarihinde yapı kullanma izin belgesi veriliyor. Toplam geçen süre sadece 25 gün. Arkadaşlarıma sordum; devasa bir gökdelenin iskan süreci nasıl 25 günde tamamlanabilir? Bunu nasıl izah edeceğiz? 2023’te Ankara Üniversitesi’nde yapılmış bir çalışma bulduk. Özellikle İstanbul’daki belediyeleri inceleyen bir çalışma yapılmış; iskan ve yapı ruhsat süreçleri karşılaştırılmış. Dosyada sunacağımız istatistiklere göre, bu süreler 90 gün, 50 gün, 40 gün gibi değişiyor. Ben '25 gün normal' desem belki size inandırıcı gelmeyebilir ama ortalaması zaten 25-30 gündür. Kaldı ki savunmamın başında da belirttim; Bakanlık, 'Eğer belediye olarak sen bu izni vermezsen gel ben vereceğim' diyerek bu süreci zaten hızlandırıyor.

Şimdi gelelim şu 'şehir efsanesi' haline getirilen yılbaşı süslemesi ve aydınlatma konusuna. 25 günde tamamlanan iskan süreci için 4 milyon dolarlar, 10 milyon dolarlar havada uçuşuyor. Delil kısmına hiç girmiyorum, Altan arkadaşım zaten değindi ama şunu söyleyeyim: 'Rüşvet verildi, paramız yoktu, yönetim kurulu kararıyla kar dağıtımı yapıp ödedik' dedikleri tarihte ben zaten tutukluydum. En somut dedikleri delil bile olgularla taban tabana zıt, Sayın Başkanım. Bu durumu şuna benzetiyorum: Ben göreve geldikten sonra beş kez kamuoyu duyurusu paylaştım. 'Belediye başkanı veya yardımcısı adına sizden bağış ya da menfaat talep edenlere inanmayın' dedik. Hatta benden önceki kayyım bile 5 Mart’ta benzer bir duyuru yayınlamış; demek ki Şişli’de bu tip suistimal girişimleri hep olmuş. İddianameyi okuyorum; iki patron birbirine güvenmiyor, görevlendirdikleri insanlara güvenmiyor, ortada kararsız bir işleyiş var. Tabiri caizse dosyada birbirlerini dolandırmışlar, konu bambaşka.

Bakın, DAP Yapı’nın sahibi Ziya Bey geldi, görüştük. Torunlar’ın sahibi Mehmet Bey geldi, görüştük. Medicana geldi, görüştük. Ama bu isnatlara konu olan Süleyman Çetinsaya, kendisi beni daha adyken Kurtuluş’ta bir markette yakaladı; henüz seçilmemiştim bile. Ben ne şirketlerini tanırım ne de kendilerini. Bir kere randevu talepleri olmadı. Firmadan bir kişiyi tanımıyorum. Bir Allah'ın kulu da demez mi ki: "Ya bir dakika, bir şey oluyor. Teknik sürecimizde de bir şey yok. E belediye başkanına gidelim kardeşim, randevu isteyelim, bir derdimizi anlatalım." Kimse gelmiyor, kimse bir şey söylemedi. Burada başka bir konu var ama ona da gireceğim.

Feriköy pazar alanı meselesi. Timur Soysal diyor ki: "Bana Feriköy pazar alanını gösterdi." Ee? "İşte o 10.000.000 dolarlık bir projeymiş, bu projeyi yaparlar mı diye söylemiş.Başkanım, Feriköy pazar alanı dediğimiz yer 7.300 metrekarelik, mülkiyeti hazineye ait olan, bizim pazar alanı olarak kullandığımız ve durumu kötü olan bir yer. Üzerine bir konsept proje çalışıldı. O zamanlar Sayın Özhaseki Çevre ve Şehircilik Bakanıydı. Kendisiyle gidip görüştüğüm konulardan biridir bu. Dedim ki: "Böyle bir projeyi yapalım, bakanlık yapsın bunu." Bakanlık yetkisini veriyor. 1991 yılında Şişli Belediyesi'ne sadece pazar yeri olarak kullanılmak üzere tahsis edilmiş. İsteseniz de yapamazsınız, kepçe vuramazsınız orada. Tadilatını bile yapamıyoruz, çok kötü durumda. Sadece pazar olarak kullanabilirsiniz. Ben bunu Timur beye anlattım. Evet, vali danışmanına dedim ki: "Vali bu konuda yardımcı olsun, konuşalım." Ben anlattım Özhaseki’ye, Bakana anlattım. Sonra bakan değişti, bir daha görüştüm. "burada böyle bir projemiz var." Biz bunu ettik, konuştuk da bakanlık yapsın; bakanlık yapacak zaten. Biz proje kısmında destek olalım. Bu konuyu büküp, bu konuştuğumuz konuyu buraya, yani bu projeyi eklemesi büyük bir hayal ürünü. Pazar alanıyla ilgili konu gerçekten budur.

Şimdi Sayın Başkan, Rotana gibi... Ha, bir de burada bir Süleyman Atik şeyi var, onu da anlatayım. Yani böyle çok - mışlara girmek istemiyorum ama anlatacağım. Ya ben şu konuda tutuklanırken Sayın Savcı beni bu konuda tutukladı. Dedi ki: "Süleyman Atik almış parayı, Fatih Keleş'e götürmüş." Allah Allah dedim ya, nereden çıktı? Nasıl çıkıyor bu iş yani? Ben Süleyman'ı tanımam, bilmem. Süleyman Atik gerçekten ayaküstü, bir kere şu konuyla ilgili belediyede makamdan çıkarken böyle bir durdurmuşluğu, "Ne oluyor?" demişliğim vardır. Rotana başkan yardımcılığında görüştüm deyip bırakmışlığım vardır. İddianameye eklenirken başka şekilde...

Sayın Başkanım, Rotana projesinde 25 günde tamamlanan ve hiçbir aşamasında geciktirme yapmadığımız süreçler, tamamen yasal akışında ilerlemiştir. Bunun dışında, ödeme için herhangi bir aracı göndermediğimiz ve kimseyi zorlamadığımız, tamamen hayal ürünü bir kurgu üzerinden belediye başkanı tutuklanıyor; bu inanılır gibi değil.

Şimdi Eylem 42’ye, yani Medicana Hastanesi konusuna geleceğim. Burayı özellikle göstermek istiyorum; konunun başlığı şudur: 'İstanbul’un orta yerinde, bir ofis binasının yapı kayıt belgesi ve cins değişikliğiyle hastaneye dönüşme hikayesi.' Şişli Belediyesi’nin dahli olmayan, iki bakanlık (Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ile Sağlık Bakanlığı) arasında yürüyen bir süreçten bahsediyoruz. Bina Esentepe’de, dışarıdan bakınca gayet şık görünen bir yapı. Sürecin geçmişine bakalım: 2011 yılında burası ofis ve iş yeri olarak ruhsatlandırılıyor. 2017’de yine ofis olarak tadilat ruhsatı alıyor. 2019 yılında ise ofis olan bu yapı için yapı kayıt belgesi alınıyor. Hatırlayalım; yapı kayıt belgesi, o dönem çıkan imar affıyla kaçak yapıların hukuki bir zemine oturtulmasıydı. Bu bina normalde 24 bin metrekare olması gerekirken, imar affıyla birlikte 32 bin 800 metrekareye çıkıyor. Yani tabiri caizse, yaklaşık 8 bin 800 metrekarelik bir kaçak artış, yapı kayıt belgesiyle yasallaştırılıyor. Bakanlık bu belgeyi verirken, 'Belgeyi veriyorum ama deprem güvenliği sorumluluğu bende değil, sendedir' diyor.

2019’dan sonra ne oluyor? 2021 yılında bu binayı Medicana Grubu hastane yapmak üzere kiralıyor. İddia ediyorum; İstanbul’da bu büyüklükte, yapı kayıt belgesiyle yasallaşıp sonra da cins değişikliğiyle hastaneye dönen başka bir yapı yoktur. Bakanlık aksini ispatlasın. Bu dönüşüm süreci, iki bakanlık arasında tam iki buçuk sene sürüyor. Teknik olarak hastane dediğiniz yapılar, normal bir binadan iki kat daha sağlam olmak zorundadır; çünkü deprem anında en kritik birimlerdir. Süreç o kadar ilginç ki; 2021 yılında Sağlık Bakan Yardımcısı imzasıyla 81 il valiliğine, 'İmar barışı kapsamındaki binalarda Sağlık Bakanlığı uygulaması' konulu bir yazı gönderiliyor. Yazıda özetle; 'Yapı kayıt belgesi almış binalarda özel sağlık kuruluşu açmak için yapılacak başvurularda, belediyeden yapı kullanım izin belgesi (iskan) aranmaksızın işlem yapılacaktır' deniliyor. Yani Bakanlık diyor ki: 'Ben buna hastane izni vereceğim ama işin içinden çıkamadığım için iskan şartını devre dışı bırakıyorum.' Bu süreçte tek bir belediye evrakı yok; tamamı Çevre Şehircilik, İtfaiye ve Sağlık Bakanlığı evraklarıdır. Bu binanın hastaneye dönüşümü için neden bu kadar seferber olunduğunu anlamak için tapu sahibine bakılmasını rica ederim.

Hal böyleyken bize bir yazı geliyor, benimle görüşmeye geldiler. Ben kendilerine net bir şekilde şunu söyledim: 'Arkadaşlar baksınlar, neticede doğrudan yetkimiz yok ama en azından bir inceleme yapalım.' Tıpkı Taş Yapı örneğinde olduğu gibi; bir kolon kesildi mi, bir statik sorun var mı bakmak zorundayız. Sonuçta bir hastane açılıyor, bir aksilik varsa bunu Bakanlığa bildiririz dedik. Ben 4 Nisan’da göreve geldim, bu bahsettiğim yazışmalar 24 Haziran’a kadar devam etti. Görev süremizin sadece iki buçuk ayına tekabül eden teknik bir inceleme süreci var; ortada bir onay da yok. 'Geciktirme' diyorlar; hangi gecikme? Zaten süreçleri bakanlıklar üzerinden yürütüyorsunuz. Mehmet Fatih Bozkurt, nezaketen 5 dakikalık bir ziyaret yaptı, ona da aynı şeyi söyledim: 'Bizlik bir şey yok. Arkadaşlarımız baksın. Zaten bakanlıkta yürüyen bir iş.' Şimdi, resmi yolla yapılan bağışı 'icbar' (zorlama) gibi önüme koyuyorlar. Bir bağış yapılmış belediyeye, karşılığında makbuz alınmış. Sayın Başkan; başımızda Sayıştay müfettişleri, mali müfettişler ve bilirkişiler varken belediye zaten diken üstündeyken, kimse gizli saklı iş yapmaz. Firma kendi adıyla, açık ve şeffaf bir şekilde 5 Haziran’da bağışını yapıyor. Biz de 24 Haziran’da talep ettikleri yazıyı yazıyoruz. Başkan Yardımcımın yazdığı o yazıyı bir bürokrat okuduğunda, bunun ne kadar rutin ve teknik bir cevap olduğunu hemen anlar.

Özünde diyor ki; Çevre ve Şehircilik Bakanlığı izin vermiş, e itfaiye de vermiş, e tamam Sağlık Bakanlığı da tamam demiş. Yazının sonunda diyor ki: 'Özel hastane olarak ruhsatlandırılması zaten Sağlık Bakanlığı yetkili sorumluluk alanında kalmaktadır.' Yani ortada bir olay filan yok, bir şey yok. Ben bağışta ısrarcı olmuşum, takip etmişim... Ben o gün SODEM seçimleri var, Türkiye Belediyeler Birliği seçimleri var, Ankara'dayım. Bu bağışı koordinasyon toplantımda arkadaşlarım söyledi. Hatta kendilerine de söyledim, dedim ki: 'O zaman bunu çok dikkatli harcamamız lazım.' Neden? Bir; belediye borç içinde, zaten maaş ödeyemiyorum. İki; müteahhitler kapıda. Ben gelir gelmez şunu söyledim: 'Bizim bir çöp krizimiz var.' Çünkü çöp müteahhitimiz daha önceki dönemlerden kalma ekonomik zorluklardan dolayı ödemesini alamamış, arabaları çıkarmıyor, bir şey yapıyor. Yani şuna geleceğim; düşünebiliyor musunuz, bir belediyenin çöp toplama işi, bir tane müteahhite ödediğiniz parayla doğru orantılı olarak aksama krizi içerisinde.

Belediyeler, kurumlar öyle bir hale dönüştü ki; kamu kurumu ve kamusal hizmet dediğimiz alan tamamen müteahhitler için, tamamen müteahhitleşti yani. Dedim ki: 'Kendi uzmanımız olsun, kurum güçlensin.' Kurumun güçlenmesi lazım, kendi malımızı alalım. Biz o parayla ihale yapabilirdik Başkanım. Çöp ihalesi yapardık, o parayla ihaleyle araba da alabilirdik. O kadar titiz davrandık ki, 'Yapmayalım' dedik. Yani ihaleyle araba alırız, derler ki 'İhaleyle birine peşkeş çektiler.' DMO'dan (Devlet Malzeme Ofisi) alalım diye ısrar ettik. Niye DMO? Herkes bilir; DMO'da bir ürün piyasada 1 liraysa, DMO'da 1.3 liradır. DMO pahalıdır, pahalı alırsınız. Buna rağmen 'Müfettişler var, tepemizde inceleme var; dikkatli harcayalım, şeffaf harcayalım, kamyon alalım, ihtiyacımız var' dedik. Kamu güçlensin. KDV muafiyeti için Hazine Bakanlığı'na yazı yazdık, muafiyetini aldık, kamyonlarımızı aldık. Sonra ne oldu biliyor musunuz Başkanım? Hazine Bakanlığı, ilçe belediyelerinin KDV muafiyetini iptal etti bizden sonra. 'Bir dakika bunlar bir şey yaptı ama bir daha olmasın' dediler, iptal ettiler. Şimdi bağış konusu... Yani illa bağış konusundan bir iddianame yazılacaksa ben çok örnek veririm. Ama mesela aynı döneme baktım ben, arkadaşlarımdan istedim; Bağcılar Belediyesi 460 milyon bağış almış. Ama kuvvetli bir iddianame yazmak istiyorsanız 2019 öncesi İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nde çok konu var; haklarını verin, 400 bin sayfa iddianame yazarsınız ya!

Konu bu kadar açık ve şeffaftır. Biz kimseden bir şey talep etmedik. Kendilerinin bize zaten ihtiyacı yok. Geldiler, istediler; 'Yok efendim belediyeden yazı istediler', yazı burada. Bakanlığın seferber olması ortada. Durduğumuz tek şey şu: 'Kardeşim, kaçak bir yapı, yapı kayıt belgeli bir şey... Burada dönüşüyor, süreci gidiyor da bir bakalım şuna, bir durun bir dakika' dediğimiz iki buçuk aylık bir süreden bahsediyoruz. Dışarıda biriyle danışman olmuş, vermiş, etmiş; beni ilgilendirmez ki! Beni de ilgilendirmez, belediyemi de ilgilendirmez. Ben şeffaf almışım, şeffaf harcamışım. Başkan yardımcısı arkadaşlarıma dedim ki: 'Arabaları aldıktan sonra anlatalım Şişli'ye. Gerekiyorsa bunları aldık diye anlatalım.' Özetlersek; hastane olmayan bir binayı hastaneye çevirmek istiyorlar. İki buçuk sene boyunca uğraşıyorlar, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ile Sağlık Bakanlığı ayağa kalkıyor. İstanbul ölçeğinde böyle bir binanın olmadığını iddia ediyorum. Ben göreve geldikten sonra istenen evrakı ve süreci anlattım; her şeyi şeffaf yürütüyorum. Şu konudan Emrah Şahan tutuklu. Bakın Sayın Başkanım, az önce nisan ayındaki Taş Yapı konusundan sonra gelen müfettiş sayısı ve bilirkişi sayısından bahsettim. Şişli Belediyesi'nde şu anda kayyım var. Şişli Belediyesi'ne kayyım atandıktan sonra 9 müfettiş, 50 bilirkişi ile her şey incelendi. Her şey incelendi burada, duruyor. Rapor yeni çıktı, hepsi burada. Bütün teknik konular da incelendi. Sonuçta ne diyor biliyor musun? Sonunda, özellikle bizim söylememize ilişkin 'Düzeltici işlemler başlatıldığına ilişkin tespitler var' diyor. O kısacık 11 ayda biz hep düzelten taraf olduk. Biz her zaman kamunun ve belediyenin tarafında olduk.

Şimdi Eylem 43, 44 ve 45’e, yani planlarla ilgili iddialara geleceğim. Ancak bunlara geçmeden önce; bölge planı nedir, parsel bazlı plan tadilatı nedir, bunları izah etmem lazım. Türkiye Büyük Millet Meclisi nasıl yasa yapıyorsa, belediye meclisleri de plan yapar. Plan dediğiniz şey meclisten çıkar ve süreç tıpkı bir yasa yapım süreci gibi işler. Sayın Başkanım, bölge planı çok katmanlı bir süreçtir. Kurum görüşleri alırsınız, analiz ve sentez yaparsınız, saha toplantıları düzenlersiniz ve bir teklif plan oluşturursunuz. Bu teklif önce ilçe meclisine gelir, imar komisyonunda incelenir; oradan geçerse Büyükşehir’e gider. Asıl onay makamı Büyükşehir’dir. İBB müdürlükleri inceler, komisyona gönderir, plan yeniden süzgeçten geçer, tekrar meclise gelir ve kabul edilirse 30 gün boyunca askıya çıkar. Bu süreçte inanılmaz sayıda kurum paydaş olur. Şişli özelinden örnek vereyim: Şişli’nin üçte biri SİT alanıdır. Tek başına ilçe veya Büyükşehir belediyesi bu planlar üzerinde karar veremez; son sözü Kültür Bakanlığı söyler. Karayollarından, askeriyeden, bazen adliyeden görüş alırsınız. Hatta Şişli’de olduğu için söylüyorum, Vatikan temsilciliğinden bile görüş almanız gereken yerler olur. 20-30 civarı kurumdan görüş alıp süreci paydaşlarla yürütürsünüz.

Komisyonlar her ayrıntıyı teker teker inceler. Sadece bir örnek: Şişli’deki 11 mahallenin planı tam üç buçuk yıl sürdü ve 850 itiraz yapıldı. İnsanlar sadece kendi parsellerine değil, çevreye de bakarlar; 'Kim ne yapmış?' diye kontrol edip itiraz ederler. Tüm bu itirazlara yanıt vermek zorundasınız. Özelleştirme İdaresi, Türk Telekom, Turizm Bakanlığı gibi kurumların yetki alanları vardır ve buralardan görüş almak mecburidir. Ezcümle; bölge planları öyle birinin biriyle oturup konuşarak değiştirebileceği işler değildir. Bırakın bir bürokratı veya beni, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı bile tek başına oturup bölge planı üzerinde şahsi bir tasarrufta bulunamaz. Peki, parsel bazlı plan tadilatı yapılabilir mi? Sayın Başkanım, parsel bazlı plan tadilatı, 13 Şubat 2020 tarihinde yürürlüğe giren 7221 sayılı Kanun ve 3194 sayılı İmar Kanunu’nun ilgili maddesiyle artık yapılamıyor. Bakanlık; nüfus yoğunluğunu, yapı yoğunluğunu ve bina yüksekliğini artıran parsel bazlı plan değişikliklerinin yapılamayacağını hüküm altına aldı. Hatta bir 'değer artış payı' ekledi. 'Eğer bir şekilde plan yaparsan, sağladığın kazancı elinden alırım, o yüzden bana gel' dedi. Bakanlık bu planları kendisi yapıyor; kurum görüşü alma zorunluluğu yok, askıya çıkarıyor ve bize 'uygula' diye indiriyor. Bitti, bu kadar. Kaldı ki, İstanbul Büyükşehir Belediyesi kurum olarak 2019 sonrasında bir adet bile parsel bazlı plan tadilatı teklifi yollamamıştır. Sadece daha önceden açılmış davalar neticesinde gelen mahkeme kararları uygulanmıştır. Mahkeme bir karar vermişse, o karar komisyona gitmeden doğrudan plana işlenir. Dolayısıyla ortada ne bir rant kapısı ne de kişiye özel bir uygulama söz konusudur

Şimdi gelelim bu Hakkı Demir konusuna. Vallahi inanılır gibi değil; ortada somut bir konu bile yok. İsnat edilen suç ne? Güya İmar Komisyonu'ndaki CHP’li üyeler olumlu oy verecek, kurum görüşleri olumlu çıkacak, ben de bunun karşılığında kreş vb. menfaatler sağlayacağım... Sayın Başkan; birincisi, ben imar komisyonu üyesi değilim. İkincisi, o dönem komisyonda çoğunluk AK Parti’de. Üçüncüsü, bu plana CHP hem komisyonda hem mecliste ret oyu vermiş. Dördüncüsü, tüm kurum görüşleri olumsuz! Neresinden tutsanız elinizde kalıyor. AK Parti’nin çoğunluk oylarıyla geçmiş bir plandan dolayı ben burada yargılanıyorum.

Teknik detayda boğulmayın diye bir örnek vereyim: Deprem ve Zemin İnceleme Müdürlüğü 'şartlı olumlu' görüş vermiş deniliyor. Açıp baktım; müdürlük diyor ki, 'Mikro bölgeleme çalışması yok, yani elimde size görüş verebileceğim bir veri yok.' Bu aslında teknik olarak olumsuz bir görüştür, ama komisyon bunu 'şartlı olumlu' diye dosyaya işlemiş. Eylem 44 ve 45 de aynı şekilde. Parsel bazlı plan tadilatı yapılamayacağını az önce hukuki maddeleriyle anlattım. İsmail Hakkı Yüksel veya Türkmen Grubu... İddia edilen tarihlerde ben zaten Belediye Başkanı değilim. Bu şahısları tanımam, parsellerin nerede olduğunu dahi bilmem. Ortada ne bir plan değişikliği var ne de benim sürece bir dahiliyetim var. Sadece anlamsız dedikodular üzerinden suç uydurulup tutuklama yapılıyor. Mağdur olduğu iddia edilen kişilerin bile reddettiği bir rüşvet iddiası bu. İddia makamına şunu söylemek isterim: Benim üzerimde olmayan bulutun neminden nem kapıp suç yaratmaya çalışacağınıza, İstanbul’a zamanında yağmış doluların hesabını soralım. 2014-2019 yılları arasında İBB’de tam 6 bin 134 adet parsel bazlı plan tadilatı yapıldı. Yazacaksanız buradan milyon sayfalık iddianame çıkar.

Sadece bir örnek vereyim: Fatih’te bir aile, 2011 yılında cami ve yeşil alan olan bir adayı 16 milyon dolara topluyor. Sonra İBB’de parsel bazlı plan değişikliği yapılıyor ve yerin değeri 15 kat artıyor. Bitmedi; 2017’de İBB burayı hiçbir gerekçe yokken 116 milyon dolara geri satın alıyor. Yetmiyor; 2018’de yine bir plan tadilatıyla burası tekrar yeşil alana çevrilip değeri düşürülüyor. Bu örnekte kent hakkı da var, kul hakkı da var, rant da var. Savunmamın başında da söyledim, tekrar edeyim: Ben bir şehir plancısıyım, Şişli Belediye Başkanı’yım. Müteahhitlerin her istediğini yaptığım için değil, yapmadığım için tutukluyum. Bu 'yedek tutuklama' onun içindir. Depremi, afeti ve vatandaşı korumayı önceledim; işgal edilmiş kamu mülklerini geri aldım. Bugün ise soyut rüşvet ve irtikap iddialarıyla kirletilmeye çalışılıyorum. Ben kamu malına emanet gözüyle baktım, Türkiye’nin en zengin müteahhitlerini memnun etmek için gözümü başka tarafa çevirmedim. Sayın Başkanım, son olarak şunu vurgulamak istiyorum: Karşımda Türkiye’nin en zengin iş insanları, müteahhitleri ve onların orduları var. Bu iddiaları sunarken bir de dönüp Emrah Şahan’ın hayatına bakın. Bunu demagoji için söylemiyorum; ben Kadıköy’de 36 yıllık eski bir binada kirada oturuyorum. Eşim öğretmen, ben şehir plancısıyım. Hayatımızdaki tek lüksümüz, biriktirdiğimiz parayla kızımızı özel okula gönderiyoruz. Başka bir lüksümüz yok. Kendimden önce ancak anne ve babama bir ev almıştım. Yaşam tarzıma bakın, bir de suçlandığım şeylere bakın. Aradaki uçurumu takdirlerinize sunuyorum.

Sayın Başkanım, Türkiye’de çok uzun süredir 'siyasetçiysen, belediye başkanıysan veya üst düzey bürokratsan zengin olursun' şeklinde bir algı oturdu. Elbette zengin bir adam da mütevazı yaşayan bir adam da siyaset yapabilir. Biz Bülent Ecevit’i ne çabuk unuttuk? Ecevit, bir dairesinde bu dünyadan göçüp gitti. Rahmetli Necmettin Erbakan lojmanda otururdu; bir pidecinin üst katındaki dairesinin kapısında sadece bir polis kulübesi vardı. Bu insanlar devletin her makamını gördüler ama şatafata meyletmediler. Bugün geldiğimiz noktada, toplumun siyasete ve bürokrasiye bakışındaki o güven kaybını görüyoruz. İşte biz, tam da bu siyasi kültürü dönüştürmek için yola çıktık. Hakkımızda kurulmak istenen bu asılsız algı ve suçlamalar, aslında bu değişim çabasına vurulan bir sekte, bir yansıtmadır. İddia ediyorum; ben bu yola, tüm bu aktörleri ve onların köhne düzenlerini reddederek girdim. Bu salondan alnımız ak çıkacağımıza sonsuz inanıyorum. Kaybettiğimiz zamanı, hizmet bekleyen vatandaşımızla ve halkımızla beraber telafi edeceğiz. Eğer benim tıynetim şahsi menfaat peşinde koşmaya müsait olsaydı; bırakın on bir ayı, bir ay bile bana yeterdi.

Sayın Başkanım, ben tutuklu olmasaydım neler yapacaktık? Şişli’deki binlerce emekli, genç, çocuk ve yaşlı için gece gündüz çalışacaktık. Soruyorum size: Geçtiğimiz kış bir çocuğun okula aç gitmesine, bir kadının gördüğü şiddete, bir ailenin soğukta kalmasına değdi mi? Şişli’nin göbeğinde, 2025 ve 2026 yıllarında hâlâ binlerce haneye kömür dağıtmak zorunda kalıyorsak, vatandaş dışarıda hayat mücadelesi verirken bize çelme takılmasına değer mi? Eğer bu tutukluluk bu ülkenin geleceği ve Şişli’de adil bir yaşam için bir bedelse, ailemden ve kendimden verdiğim bu ödün helal olsun. Ancak artık gerçek işlerimize; devletin ve Cumhuriyetin bize verdiği sorumluluklara geri dönmemiz lazım. Bir Cumhuriyet evladı, bir baba ve bir belediye başkanı olarak beklentim budur.

Tutuklanmadan yaklaşık iki ay önce, Şişlili komşumuz Sayın Sırrı Süreyya Önder nezaket ziyaretine gelmişti. Kendisiyle demokratik Türkiye sürecini, barış arayışlarını ve üzerimdeki bu baskıları konuştuk. Hatta bana 'Bu kadar uğraşma, ayağına dolanır' diyerek takılmıştı. Görüşmenin sonunda 'Abi nasıl olacak bu işler, toparlarız değil mi?' diye sorduğumda; 'Vallahi bizim vaktimiz çok kalmadı, ne yapacaksanız yine siz gençler yapacaksınız' demişti. Sayın Başkan, bırakın da yapalım. Bırakın da bu ülkenin ve bu kentlerin geleceği için çalışalım. Daha önce 'Kent Uzlaşısı' davasından tahliye edildiğim gibi, bu yedek tutukluluk dosyasından da tahliyemi bekliyor, adalete güveniyorum. Teşekkür ederim

İMAMOĞLU ŞAHAN'A SORU SORDU:

EKREM İMAMOĞLU’NUN EMRAH ŞAHAN’A SORULARI VE MAHKEME HEYETİNE SESLENİŞİ 24 MART 2026

Ekrem İmamoğlu: Teşekkürler Sayın Hakimim, değerli heyet üyeleri. Sevgili Emrah Şahan Başkanım, sunumun için teşekkür ederiz. Tabii bizim yaklaşık 12 yıldır devam eden değerli bir yol arkadaşlığımız, bir kader birliğimiz var. Sayın Hakim’in huzurunda burada bulunan hem hukukçularımıza hem de bizi dinleyen misafirlerimize ve Türk milletine niçin bu soruları sorduğumu kısa bir özetle özellikle belirtmek istiyorum. Sonuçta ortaya konan iftiranamenin net ifadesi; ‘çete’! Yani bir 'örgütlü yapı' ve ‘suç örgütü’ şeklinde tarifleniyor ve bu örgütlü yapıda da suç örgötünün lideri olarak da ben tanımlanıyorum. Hatta affınıza sığınarak Sayın Hâkim, şunu sormak isterim. Bilginiz vardır tabi. Ben de dün öğrendiğim. Bir iddianame daha eklenmiş galiba, bizim mahkemeye sevk edilmiş. Şimdi oradaki, eğer kabul edilirse 30 küsur yıl daha mı eklenecek bana? Yeni bir iddianame mi olacak? Yoksa nasıl bir şey? Küsurata bakmayalım artık bundan sonra? Çünkü Kuşadası’nda bir şeyler yazılmış falan, böyle ilginç bir durumla karşı karşıyayız.

Hâkim: Onunla ilgili henüz bir birleştirme kararımız yok, kabul kararımız var sadece, iddianamenin kabulü. Henüz bir birleştirmemiz yok.

Ekrem İmamoğlu: O zaman biz gene aynı rakamda durabiliriz bir süre daha. Tamam.

Hâkim: Siz sorularınızı sorun…

Ekrem İmamoğlu: Peki. Sevgili Emrah Başkanım, Şişli’de gerçekten nasıl başarılı, azimli ve kararlı bir şekilde, birtakım olaylara yaklaşımını görüyorum ve yakından takip ettim. Her ilçeyi gezdim. Gezdiğim ilçeler arasında tabii Şişli de var. Yanılmıyorsam Şişli Belediye binasında iki defa toplantı yaptık; geniş bir toplantı. Birtakım projeleri ve yaklaşımlarınızı bana aktardınız. Bu toplantılara da mümkün olduğu kadar belediyemizin bürokratları ve yine sizin bürokratlarınızla müşterek yaptığımız toplantılar şeklinde buluşmalarımız oldu.

Ben hani bu girizgahı yapıyorum; şundan: Ekrem İmamoğlu olarak, Büyükşehir Belediye Başkanı olarak, beraber görev yaptığımız dönemde, size herhangi bir usulsüz, hukuksuz veya menfaat odaklı bir talep ya da öneride bulunan bir görev anlayışında, davranışında bulundum mu? Bunu sormak istiyorum size.

Resul Emrah Şahan: Olmadı. Tabii ki bulunmadınız Başkanım. Ben... Yani savcılık tutuklamasında da böyle bir soru soruldu. Yani Sayın Savcı beni tutuklarken şöyle bir soru sordu... Başkanım kusura bakmayın... Dedi ki Sayın Başkan, “Ekrem İmamoğlu her dediğini yapıyor musun?" dedi. Soru buydu. Dedim: "Yok öyle bir şey. Biz doğruya doğru, yanlışa yanlış deriz masada."

Ekrem İmamoğlu: Şimdi bir başka husus... Tabii Emrah Bey’le bir "işe alım süreci" gibi bir şey sormayacağım. Çünkü o dönemi biz Beylikdüzü’nde geçirdik ve o dönemde daha farklı bir birimde çalışan genç bir kardeşimiz olarak, emeğini de çok yakinen tanıdığım, çok da takdir ettiğim bir performans dönemi olmuştu Beylikdüzü’nde. Onun için oradaki süreçte bir yönetici kimliği olmadığı için o tarafa girmiyorum ama. Yönetici kimliği olan arkadaşlarıma biliyorsunuz insan kaynaklarıyla ilgili de soru soruyorum; çünkü hiyerarşik yapıyı ilgilendiren bir pozisyon bu örgüt suçlaması. Bu çerçevede Belediye Başkanı oldunuz, Şişli’de, İstanbul’un göbeğinde. Aday yapıldınız partimizin takdiriyle birlikte ve meclis üyesi listesi oluştu. Tabii bunu bilmeyenlere söyleyelim; meclis üyesi listesi de aslında ilçe örgütü çalışır, elbette adayın bir yaklaşımı dikkate alınır ve sonra bu listeler de yine Genel Merkez’de oylanarak liste kabul edilir. Mesela ben, bir kişi dahi… Ki yanılmıyorsam ilçe başkanımız da o dönem buradaydı, avukat kendisi... Şimdi farklı bir görevi var. Bir kişi dahi size "Şunu belediye meclis üyesi yapın" dedi mi?

Resul Emrah Şahan: Yok, olmadı.

Ekrem İmamoğlu: Bakınız, ben bunu özellikle soruyorum. Hani bu bizim partide de başka partilerde de yanlış anlaşılabilir. Ekrem İmamoğlu, gerçekten böyle biridir. Yani 39 ilçeye de bu soru sorulabilir yani, bunu da ifade etmek istiyorum. Çünkü Sayın Hâkim, yanlış anlamayın, şunu niye soruyorum? Şaşırabilirler, "Yok ya yapmıştır" diyebilirler... Bunu sorarken Emrah Bey’e bunu sorabilirim ama bunu bütün ilçe belediye başkanlarına da çok rahatlıkla sorabilirim. Çünkü kendime yapılmasını istemediğim... Ben o sıralardan da geçtim; ilçe başkanı oldum, ilçe belediye başkanı oldum. O sıralardan da geçtiğim için, öyle bir densizliği yapmam. Yerel idareye çok inanırım, güvenirim. Sadece tarif ederim. Yani "Lütfen istişare edin, örgütle konuşun, birlikte konuşun." Bunu ben yapmam, yani bu benim mizacım. Hiç yapmadım; İstanbul’da iki dönemdir büyükşehir seçimine giren bir Büyükşehir Belediye Başkanı adayı olarak yapmadım. Emrah Bey o yüzden soruyorum, yanlış anlaşılmasın. Hani ben bir örgüt kuruyorsam ve Şişli’ye de onu gönderiyorsam; yani ne kadar bir şey diyeyim ki, tek başına yolladım yani. "Emrah, sen git orada artık ne yap" yani. O anlama geliyor çünkü. Sonuçta kaç meclis üyeniz var Sayın Başkanım.

Resul Emrah Şahan: 30 küsur Sayın Başkanım. 36.

Ekrem İmamoğlu: 36’nın kaçı seçildi? 31 CHP’liden bir tane bile yok yani. İyi bilgi edinin diye Sayın Hâkimim. Bu önemli çünkü.

Mahkeme Başkanı: Onu net öğrendik…

Ekrem İmamoğlu: Gerçekten çok önemli. Bakınız niye diyorum? Has üye. Yani Emrah için "has üye" diyor, yani sözünü yapar. Ne derse yapar yani. Böyle bir şey! O ne derse yapar’ Ben hayatta hiç kimsenin ne de bir şey yapan birisi olmadım. Bana öyle yaklaşan adamı da Allah muhafaza yani, hiç yanıma yaklaşmasın. Onların hepsi Ankara’ya gitsin, burada olmasın yani.

2 konum da… Yine Sevgili Başkanım, size Ekrem İmamoğlu olarak bir firmayı ya da bir kişiyi yönlendirip "Buna iş ver," işte "ihale alsın"… Son iddianame o şekilde... Hem de Beyoğlu yeni bir şeyi, bakalım yeni başka ne çıkacak? 3-4-5 belediye başkanımızdan iddianame bekliyor. Muhtemelen Ekrem’le ilişki kurmaya çalışıyorlar. Kuşadası’nı öyle bir kılçık atmışlar mesela. Adamın biri öyle demiş; "Paraları biz verdik, Ekrem İmamoğlu’na gidecek" diye. Ama 2025’te vermişler yani, hani nasıl bağlayacaklar bilmiyorum.

Mahkeme Başkanı: Mevcut soruyu alalım.

Ekrem İmamoğlu: Uğraşacaklar biraz. Şimdi böyle bir kişiyi size yollayıp, para kazansın, ihale alsın vesaire dedi mi?

Emrah Şahan: Yok Başkanım. Zaten belediyemizde para yok.

Ekrem İmamoğlu: Bir de son olarak ismi geçen, işte farklı isimler vesaireler, şunlar bunlar... Bunlar bize deniyor çünkü. Ben de insanları tabii ki bazı makamlara yönlendiririm yani. Bir dilim vardır ama. Önce soruyu sorayım, yani dilimi de sizden duymak istiyorum yani. Size bir talimat gibi Sayın Başkan; "İşte şunu yolluyorum, bunun işini hallet" tarzında bir yaklaşımım oldu mu? Ya da bir vatandaşın sorunu varsa -bu iş insanı da olabilir, başka bir şeyde de olabilir- nasıl yollarım size? Yani nasıl bir ifadeyle yollarım? Nasıl bir dille yollarım? Bunu da söylerseniz ama ilkine cevap verin yani. Bir talimat şeklinde "Bunun işini yapın" diye bir şey kullandım mı?

Emrah Şahan: Şöyle yani, tabii bu insanların hepsi buradaki süreçlerini çözemeyince hemen Büyükşehir’e, Başkan’a vesaire gittiler. Bu oluyor, böyle şeyler. Başka aktörlerde de olur. Ama Sayın Başkan, bu konudaki şeyi gereği neyse; "Şuna bakın, konusuna bakın. Nerede duruyorsanız orada durun." Hani oradaki yetki alanında zaten size bırakır, öyle bir talimat vermez.

Ekrem İmamoğlu: Tabii şöyle Sayın Hâkimim, bunlar önemli konular. Gerçekten önemli konular. Ben bir masada 3- 3,5 sene bu imzanın nasıl beklediğini yaşadım. Ve bunu bana yaşatan insanlara da Allah nasip etti sorma fırsatım oldu. Büyükşehir Belediye Başkanı oldum, 18 gün sonra iptal edilmişti ilk seçimim. Olduğumda, Beylikdüzü Belediyesi olarak masada beklenen yazılarla ilgili 5 tane bürokratı çağırdım. "Bunu niye imzalamadınız?" diye sordum. Ne cevap aldım biliyor musunuz Sayın Hâkimim? 1.5 saat, 1 saat... Ne cevap aldım biliyor musunuz? Hiçbir şey. Karşıda sadece oturdu. Çok acı bir şey biliyor musunuz? Yani bir insanı, hem de İTÜ mezunu, işte Mimar Sinan mezunu bilmem ne... Bir cevap dahi alamadım. Çok kısa şunu söylemek istiyorum, son sorumdan önce. 2-3 dakika uzadı belki, inanın bitiriyorum. Daha önce de söyledim; gerçekten büyük bir ızdırap yaşıyoruz burada. Bu ızdırap büyük bir ızdırap ve gerçekten üzülüyorum. Hani o beyan dediğimiz şey… Emrah Bey'den önce yine değerli Vakıf Başkanı da size savunmasını yaptı.

Beyanlar üzerinden; burada da beyan, dün de beyan, yarın da beyanlar olacak! Beyan aslında bir ifade, bir anlatıdır; anlatıyor, ifade ediyor. Yani ben diyorum ki; bir insan başka bir şeyle (sadece beyanla) nasıl bu kadar kolay hapse girer? İnanın işiniz zor, niye zor biliyor musunuz? Büyük bir ızdırap var karşınızda. Şuraya bağlayacağım; sabahleyin bir avukat arkadaşımız sorduğu için ve beni de ilgilendirdiği için söylüyorum. Buraya 5 kişi; ki biri hukuk profesörü, 4'ü milletvekili, 1'i de grup başkanvekili... "Alınmasın" diye savcılığın bir karardan bahsedildi. Siz de buna savcılığın uygulaması dediniz ama benim hukuki bilgim yetmeyebilir, bu salonun yetkisi sizdedir diye düşünüyorum. Şunun için söylüyorum Sayın Hakimim; burada gerçekten zor bir görev yapıyorsunuz. Şuna inanın ki savcılık ali cengiz oyunları da yapabilir. Bakın, beni ilgilendirmiyor, bakın ben, ne yapmak istiyorlarsa, ben kendi adıma, ne kadar gücüm yeterse sizin işinizi kolaylaştırmak için her türlü fedakârlığa hazırız. Ne anlamda kolaylaştırmak? Sizin en iyi şekilde görevinizi yapmanız adına. Ve herkes buraya saygıyla geliyor; inanın saygıyla geliyor. Bakın; ne jandarmayla ne şununla ne bununla kimse karşı karşıya gelmez. Burada da herkes gelir, saygıyla izler. İnanın kimin ne yaptığı önemli değil. Burası siyasetten sıyrılsın. Bir an önce siz de gerçekten inşallah iyi bir sorumlulukla, iyi bir vazife verirsiniz yüce Türk yargısı adına. Ama birilerinin buraya siyaset sokmasına müsaade etmeyin, istirham ediyorum. Çünkü bir söze alındım “Sizi ilgilendiren bir konu değil!” Olmaz olur mu Sayın Hâkimim? Beni ilgilendiriyor. "Onu ilgilendiriyor, beni ilgilendirmiyor" falan diye düşünmediğinizi düşünmüyorum. Dolayısıyla ilgilendiriyor. 5 milletvekilinin buraya alınmaması beni ilgilendiriyor. Ve bunu lütfen siyasetin malzemesi yaptırtmayın. Sizin hakim olduğunuz, üyelerle birlikte karar vereceğiniz şu süreçte, ben kendimi yüce Türk yargısına emanet ettim. Siz onu temsil ediyorsunuz. Bildiğim kadarıyla, savcılığın burada esamesi okunmaz. Bildiğm kadarıyla. Lütfen, lütfen istirham ediyorum bunun gereğini yapın.

Mahkeme Başkanı: Bunu da talep olarak kayda geçtik.

Ekrem İmamoğlu: Lütfen istirham ediyorum. Evet, son sözüm; sevgili Emrah Başkanım, seni Allah Korusun

DURUŞMADA 10. GÜN: MURAT ÇALIK SAVUNMA YAPTI

MEHMET MURAT ÇALIK 25 MART 2026 SAVUNMASI TEK PARTİ HALİ

Mahkeme Başkanı: Evet Mehmet Bey, hakkınızdaki iddianameyi ve suçlamaları biliyorsunuz. Giriş kısmında Beylikdüzü dönemi eylemleri olarak belirtilen 1, 2, 6, 8, 10, 11 ve 12 nolu eylemler kapsamında suç isnadı var. Evet, savunmanıza başlayabilirsiniz.

Mehmet Murat Çalık: Tamam, çok teşekkür ediyorum. Sayın Başkan, sayın heyet, şu an hazirunda bulunan tüm heyeti saygıyla selamlıyorum. Avukatlarımız burada; herkesin geçmiş bayramını tebrik ediyorum, kutluyorum. Umarım bundan sonraki özgür bayramlarımızda hep birlikte oluruz; bu temenniyle savunmama başlamak istiyorum. Sayın Başkan, saygıdeğer heyetin saygın üyeleri; sizlerin de vakıf olduğu üzere, iddianamede Beylikdüzü Belediye Başkanı olmadan önceki dönemime ilişkin faaliyetlerim Türk Ceza Kanunu kapsamında değerlendirilmiş ve birden fazla suç işlediğim ileri sürülmüştür. Ana hatlarıyla; Ekrem İmamoğlu'nun kurucusu ve lideri olduğu iddia edilen suç örgütüne üye olduğum, hatta diğer üyelerden farklı olarak doğrudan kendisine bağlı hareket ettiğim iddia edilmektedir. Soruşturma aşamasında irtikap suçuyla suçlanırken, iddianamede bundan vazgeçilmiş; yalnızca rüşvet suçuna ilişkin yedi ayrı vaka tarafıma isnat edilmiştir. Bugün bu isnatlara ayrıntılı şekilde cevap vereceğim. Ancak, meşru ve denetime açık bir kamu kurumu olan belediyelerimizin suç örgütü olarak gösterilmesinin son derece ağır olduğunu ifade ederek sözlerime başlamak isterim. Elbette konu hukuki yönleriyle değerlendirilecektir; ancak benim vardığım sonuç nettir: Ortada herhangi bir suç örgütü yoktur.

Dört bin sayfalık iddianamede, Sayın Başkan, tarafımla ilgili tek bir telefon kaydı yok, teknik takip yok, gizli tanık beyanı yok. Elde edilen somut bir menfaatten dahi bahsedilememiş olması, aslında örgütlü suç isnadının temelsiz olduğunu göstermektedir. Kaldı ki suç örgütü kavramının ne anlama geldiğini elbette bilirim. Hayatımın hiçbir döneminde suç teşkil edecek herhangi bir yapının parçası olmadım. Kişisel değerlerim, mesleki ilkelerim ve kamu görevine bakış açım bunun mümkün olmadığını sizlere de gösterecektir. Peki, geriye ne kalmıştır? Sürekli ifade değiştiren, beyanları değiştikçe kendi içerisinde ve birbiriyle çelişen sanık ifadeleri... Bu kişiler etkin pişmanlık hükümlerinden yararlanmış ya da yararlanma beklentisi olan şahıslar. Ancak benim durumumda bir tuhaflık var. Nedir bu tuhaflık? Bana yönelik suçlamalarda bulunan kişiler örgütün varlığından haberdar değiller. Örgütün varlığını reddeden bu kişiler, nasıl oluyor da örgütlü suçlarla ilgili hükümlerden etkin pişmanlık yoluyla faydalanmaktadırlar? Aynı durum rüşvet suçu bakımından da geçerlidir.

Aleyhime yöneltilen beyanları iftira niteliğinde görmekteyim. Avukatlarım hukuki değerlendirmeleri mutlaka yapacaklardır. Sadece özgürlüğü sınanan insanların somut delille desteklenmeyen beyanlarının mahkumiyet kurulması için yeterli olmadığını düşünmekteyim. Rüşvet, sadece bir kamu görevlisinin fail sıfatıyla işleyebileceği bir suç türüdür. İddia edilen dönemde kamu görevlisi değildim; belediye başkan danışmanıydım. Haliyle benim rüşvet suçunun faili olmam teknik açıdan mümkün değil. Bu bile, sadece kamu görevlilerinin işleyebileceği bir suç bakımından hukuki bir belgenin eksikliğini göstermiyor mu? Bu isnatlar bakımından ilk aşamada söylemek istediğim husus şudur: Belediye bünyesinde kamu yararına yapılan hayır işlerini sonuna kadar sahiplendiğimi buradan ifade etmek isterim. Çünkü bunlar bizim belediyecilikteki onurumuzdur. Emin olun, sizleri çok fazla mevzuata boğmadan, bir meslek insanı olarak isnatlara tek tek cevap vereceğiz.

Allah'ın izniyle ve alnımın akıyla bu sürecin içerisinden çıkacağıma yürekten inanıyorum. Arkadaşlarım için de aynı şeyi temenni ediyorum.

Sayın Başkan, yargı makamının saygın üyeleri; hakkımda yöneltilen iddialara geçmeden önce mesleki geçmişimin, görev yaptığım dönemdeki unvan ve yetki sınırlarımın, belediyede yürüttüğüm işlerin ve karar alma pratiğimin neticede ortaya konulmasının bu dosyanın selameti açısından çok kıymetli olduğunu düşünüyorum. İzninizle kim olduğumu, nasıl bir meslek hayatına sahip olduğumu ve nasıl bir belediye başkanlığı dönemi yürüttüğümü kısaca arz etmek istiyorum. Çünkü bugün burada yalnızca birtakım isnatları değil; aynı zamanda bir hayat çizgisini, bir meslek etiğini ve bir kamu yönetimi anlayışını da hep birlikte değerlendireceğiz.

Ben, Mehmet Murat Çalık. 1997 yılında İstanbul Teknik Üniversitesi'nden şehir ve bölge plancısı olarak mezun oldum. 29 yıllık şehir plancısıyım. Mesleğim; yalnızca şehirsel mekanları değil, aynı zamanda doğayı, yaşamı, adaleti ve insan hayatını tehdit eden bütün unsurları birlikte değerlendirmeyi gerektirir. Meslek altyapım şehir ve bölge planlamasına dayanmaktadır. Şehir plancılığı keyfilik değil plan bütünlüğü, kişisel çıkar değil kamu yararı, belirsizlik değil mevzuata uygun işlem demektir. Bu anlayış, teknik gereklilik ile hukuki çerçevenin birlikte değerlendirilmesini gerektirir. Meslek hayatım boyunca tüm görev ve karar alma süreçlerimde bu ilkelere bağlı kaldığımı ifade etmek isterim. Hiçbir zaman kişisel menfaat odaklı, hukuka aykırı veya kamuyu zarara uğratabilecek bir tasarruf anlayışını benimsemedim. Aksine, şehircilik ilkeleri doğrultusunda hareket etmeyi hem mesleki hem de vicdani bir sorumluluk olarak gördüm. Benim için makam hiçbir zaman amaç olmadı. Makamlar geçicidir, yetkiler geçicidir; kalıcı olan devlettir, baki olan hukuk düzenidir. Kalıcı olan ay yıldızlı bayrağımızdır. Devlet şahısların üstündedir; makamlar ve mevkiler kişilere emanettir. Dolayısıyla hayatım boyunca hep bu emanete sahip çıkmaya gayret ettim. Görev sürem boyunca belediyecilik faaliyetlerini asla kişisel çıkar için kullanmadım, keyfi kararlar almadım, siyasi hareket etmedim. Kent yaşamında ve yönetiminde, mesleki birikimim gereği hep planlamayı esas aldım.

Meslek hayatıma ve Beylikdüzü ile olan bağıma gelecek olursak; mezun olduktan sonra, 1997 yılında planlama ofisimizi Trabzon’da açtık Sayın Başkan. Ortağım rahmetli oldu, beyin tümörüydü kendisi; ona da buradan rahmet dileyeyim. İlk ortağım oydu. Trabzon’da bir yıl faaliyet gösterdikten sonra ofisimizi İstanbul’a taşıdık. En çok da bu taşınma işine anacığım üzülmüştür. 1998 yılında İstanbul’a taşınma gerekçemiz, bir belediyenin kapsamlı işini yapacak olmamızdı. Ofisimiz 1998 yılında, o günkü adıyla Kavaklı Belediyesi’nin plan ve kadastral haritalarının sayısallaştırılması işini almıştı. O dönemde altyapısı bilgisayar ortamında olan belediye sayısı yok denecek kadar azdı. Daha sonraki zamanlarda kesintisiz bir şekilde Beylikdüzü’nde planlama faaliyeti içerisinde bulunduk, planlama işleri yaptık. Sayın Başkan, Beylikdüzü 2009 yılında ilçe oldu. Öncesinde üç farklı belde belediyesinden oluşan bir bölgeydi. Beylikdüzü’nün beş farklı plan bölgesi var Sayın Başkan. Burası, Beylikdüzü ile olan alakamın anlaşılması açısından kıymetli. Çünkü bazı tanık ifadelerinde "birisine emanet edilmesi" gibi hususlar var.

Bunların açıklanması adına bu husus önemli: Bu beş plan bölgesinden dört tanesinin aynı zamanda plan mühendisiyim Sayın Başkan. Beş plan bölgesi var, dördünün plan mühendisiyim. Şahsıma "Beylikdüzü'nün planlarını yapan meslek insanı" payesi versem emin olun abartmış olmam; çünkü 29 yıllık meslek hayatımın 28 yılını Beylikdüzü'ne adadım. Beylikdüzü'nü sadece görev yaptığım bir yer olarak görmedim; emek verdiğim, büyüttüğüm ve gelişimini izlediğim bir evladım olarak gördüm. 1998-2014 yılları arasında, 17 yıl boyunca kesintisiz bir şekilde Beylikdüzü planlama faaliyetlerinde bulunduk. Dört farklı belediye başkanıyla, üç farklı siyasi partinin belediye başkanlarıyla çalıştım. 2014-2019 yılları arasında Sayın İmamoğlu Beylikdüzü Belediye Başkanı olunca —ki o dönemde 2014 yılında yönetimi değişen tek ilçe belediyesiydi— kendisinin belediye başkan danışmanlığını yaptım. Aslında belediyelerin partisi olmaz; bizim anlayışımızda belediye başkanı olduktan sonra siyasi parti rozetini çıkarır, yakanıza Türk bayrağını takar ve o bayrağa hizmet edersiniz.

2019-2025 yılları arasında da belediye başkanlığı görevini yürüttüm. 2019 yılında İstanbul’un ilçelerinde ilk kez bir şehir plancısı belediye başkanı olarak görev yapacaktı; bunun sorumluluğunu da taşıyordum. Üstelik kendi planladığı kenti yöneten başka bir belediye başkanı var mıdır, bilmiyorum; bilmediğim için yorum yapamayacağım. Ama ben bir taraftan da kendi planladığımız kenti yönetmenin onurunu yaşayacaktım. Sayın Başkan, bir şehir plancısına "Hayaliniz nedir?" diye sorsanız —ki benden önce savunma yapan Resul Başkan da meslektaşımız, arkadaşımızdır— emin olun bir kenti yönetmeyi arzu eder. Tabii bu mahkemelerden sonra aynı şeyi söylerler mi, ondan tam emin olamıyorum. Ben, uzun yıllardır planlama faaliyeti yürüttüğüm bir kenti yönetecek olmanın onurunu yaşadım. Hayalimi yaşarken, yapmak istediklerime adım adım ilerlerken ve Beylikdüzü'nü hayalini kurduğum şehir yaşamına doğru götürmeye çalışırken, sürecin bu şekilde sekteye uğramasından elbette üzgünüm. Ancak bunda da vardır bir hayır diyorum. 2024 yerel seçimlerinde, hem 2014’ten bugüne Beylikdüzü’ne yapmış olduklarımızın hem de 2019’dan sonra Sayın İmamoğlu’nun Büyükşehir Belediye Başkanı olmasıyla halının altına süpürülen sorunların çözülmesinin karşılığı olarak tekrar aday oldum. En yakın rakibimize 42 bin oy fark atarak ikinci kez Beylikdüzü Belediye Başkanı seçildim. Bir belediye başkanı sorunları uzaktan izlemez; kentin ihtiyaçlarını kavrayan, çözüm üretmekten kaçmayan, laf değil icraat ortaya koyan ve geleceği planlayan bir kamu aktörü olmak zorundadır.

Şimdi burada bir parantez daha açmak istiyorum. Sayın İmamoğlu’yla tanışıklığımıza gelecek olursak, bu konuda da mahkeme heyetini bilgilendirmek isterim. Sayın İmamoğlu’yla 2005 yılında, kendisinin ortağı olduğu bir arsa vesilesiyle tanıştık. Beylikdüzü’nün çok değerli bir lokasyonunda, İmamoğlu İnşaat’ın da ortağı olduğu bir arsanın planlama hizmetini verdik, danışmanlık yaptık. Yanlış hatırlamıyorsam dört ortaktılar. O dönemde bu hizmetin bir karşılığı olur ve siz bu bedeli dört ortağa bölersiniz. O dönemde sadece İmamoğlu İnşaat’tan ödememi alabilmiştim, diğer ortaklar herhangi bir ödeme yapmamışlardı.

Buradan hem kendisinin Trabzonlu olması, bölgede iş insanı olması hem de yaş grubu olarak yakın olduğumuz için Beylikdüzü’ne geliş gidişlerimde zaman zaman kendisiyle görüşmelerimiz olurdu. 2009 yılında kendisi Cumhuriyet Halk Partisi’nden Beylikdüzü Belediye Başkan aday adayı olduğunda çok sevinmiştim. Hem bir arkadaşımızın hem de çalışkan bir ismin aday adayı olmasından dolayı. Ancak o dönem Cumhuriyet Halk Partisi başka bir adayla yarıştı; Sayın İmamoğlu 2009 yılında CHP adayı olamadı ama iki ay sonra ilçe başkanı olarak görevlendirildi. Kendisi beni davet etti. (Ekrem İmamoğlu’nun hatırlatması üzerine.) 7 ay sonra mı? Tamam, pardon Başkanım, tarihleri tam bilemediğim için... Dört buçuk yıl boyunca ilçe başkanlığı görevini sürdürdü. Zaman zaman görüşür, kent yaşamına dair konuşurduk.

Hatta bir toplantısına denk gelmiştim. Bölgemizi biliyor musunuz bilmiyorum ama Beylikdüzü üç farklı belde belediyesinden oluştuğu için her bölgenin farklı plan teknikleri ve plan notları vardır; biraz karışık bir bölgedir aslında. Gürpınar bölgesinde yaklaşık 10 bin konutun olduğu bir kooperatif bölgesi vardır ve en kırılgan yerlerden biridir. O gün tesadüfen denk düşmüştüm, kentsel dönüşüm çabası içinde olan insanların bir toplantısı yapılıyordu. Gürpınar Siteler bölgesi Güneş Apartmanı’ndan da temsilciler gelmişti. Ben de meslek insanı olarak merak ettim, "Ellerindeki raporları inceleyeyim," dedim. Raporlara bakınca dehşete düştüm; beton dayanımları çok kötüydü, beşti, altıydı; yani beton yok denecek kadar azdı. Demirlerde korozyon vardı. O dönemde Büyükşehir Belediyesi’nin yoğunlukları azaltıcı bir plan kararı vardı. Şöyle izah edeyim: Kırk daireli bir bloğu yıkıp yapmaya kalktığında ancak yirmi daire yapabiliyordu. Bu da dönüşümün önündeki en büyük engeldi. O dönem bu sorun çözülemedi, Büyükşehir Belediyesi geri adım atmadı.

Sonra biz 2014 yılında Sayın İmamoğlu ile proje süreçlerinde de konuştuk, bizden fikirler almıştı. Daha sonra 2014’te belediye başkanı olunca "Danışmanım olur musun?" dedi. Yıllarca hep masanın diğer tarafında şikâyet ettik; belediyelerden, yönetenlerden, kurumlardan şikâyet ettik. Bu sefer kurumların işleyişine katkı yapma imkânı olacağı için bu teklifi kabul ettim. Belediyede —evraklarla da sunduk— her yıl sözleşme yapıyorduk; sözleşmeli personel olarak başladım. İddianamede belirtildiği gibi teknik başkan yardımcısı veya başkan yardımcısı değildim. İddia makamı öyle görebilir ama bu tür kurumlarda şöyle bir durum vardır Sayın Başkan: Siz orada müdür olsanız da ilgili kişi size geldiğinde "Başkanım" der. Aslında ben Sayın İmamoğlu ile görev yaptığım dönemde "Estağfurullah" demekten yorulmuştum; çünkü insanlar size "Başkanım" diye hitap ediyor ama halkın karşısına çıkıp seçilmiş olan bir kişi var. Devamlı "Estağfurullah" diyerek düzeltiyordum. Sonra baktım ki baş edemiyorum, herkes "Başkanım" deyince bu sefer aynaya bakmaya başladım.

İnsan aynaya bakmalı Sayın Başkan; aynada kendini görmeli veya bir dostunu aynaya dönüştürmeli. O dostu ona hatası varsa söylemeli. Üniversite ve lise arkadaşlarımla zaman zaman buluşuruz. Niye buluşuruz biliyor musunuz? Şunun için: Arkadaşlarıma derim ki, "Arkadaşlar, sizin tanıdığınız Mehmet Murat acaba değişti mi? Bununla ilgili bir fikriniz varsa ve bunu söylemiyorsanız, öbür tarafta mahşer-i vicdanda sizinle hesaplaşırım." Arkadaşı ayna olmalı. Dolayısıyla bu kısmı daha fazla uzatmak istemiyorum, Sayın İmamoğlu ile tanışıklığımız anlaşılmıştır diye düşünüyorum. Adaletin, Sayın Başkan, yalnızca mahkeme salonlarında değil; bir kentin parklarında, sokaklarında, meydanlarında ve kamusal alanlarında yaşatılması gerektiğine inanan bir meslek grubundan geliyorum. Biz Beylikdüzü’ne rant üretmeye değil, emin olun kamusal alan üretmeye geldik.

Mahkeme heyetinize evraklarda da sundum; size bir meclis kararından bahsedeceğim. 04.04.2016 tarihinde almış olduğumuz meclis kararı... Bu karar; kamu parsellerinin hisselendirilmiş alanlarının malikleri tarafından yazılı olarak hibe edilme taleplerini kabul etme hususunda belediye başkanına yetki verilmesine ilişkindir. 5393 sayılı yasada bu husus zaten var ama bizim bunu meclis kararı alarak alenileştirmemizin bir gerekçesi vardı. Çünkü Beylikdüzü bölgesinde, bilhassa belde belediyesi olduğu dönemlerde, maalesef kamunun eline geçmesi gereken bu alanlar bazı çıkar gruplarına tapu edilir, kişisel zenginleşme unsuru olarak kullanılırdı. Biz 2014’ten bugüne —son veriyi söylüyorum Sayın Başkanım— 1 milyon 150 bin metrekare kamusal alan ürettik. 1 milyon 150 bin metrekare... Keşke bu alanların 50 bin metrekaresi Şişli’de olsaydı; yani ekonomik değeri açısından söylüyorum, Beylikdüzü Belediyesine kazandırdığımız ekonomik değer 57,2 milyar TL’dir Sayın Başkan. 57,2 milyar TL... 81 bin metrekare sağlık alanı, 44 bin metrekare eğitim alanı, dini tesis alanı, sosyal ve kültürel alanlar... Tek tek saymayacağım ama diğer kamu kurumlarının üzerindeki yükü de aldık. Ne kadarlık bir yük aldık? 7,3 milyar TL’lik yük aldık. Çünkü bizden önce yapılan yanlış uygulamalardan dolayı Beylikdüzü Belediyesi o kadar çok kamulaştırmasız el atma davasına maruz kaldı ki Sayın Başkan, milyonlarca lira para ödedik. Vatandaş da haklıydı; çünkü belediye, vatandaşın yerini kamulaştırmadan veya herhangi bir uygulama yapmadan oraya bir yapı yapmış, daha sonra vatandaş kamulaştırmasız el atma kararıyla bunu sizden rücu ediyor.

Benim bütün siyasi ve idari hayatımın özeti budur Sayın Başkan: Daha fazla kamu alanı, daha fazla park alanı, daha fazla sosyal donatı alanı ve daha yaşanabilir bir kent inşa etmek. Bugün burada yalnızca yargılanan bir kişi olarak değil; Beylikdüzü’ne yaklaşık 30 yıldır hizmet etmiş, bu 30 yılın 6 yılında da belediye başkanlığı yapmış bir belediye başkanı olarak bulunuyorum ve vicdanım çok rahat. 2014’ten bugüne attığımız her adımda şehircilik ilkeleri ve kamu yararı vardır. Bir belediye başkanının en büyük hesabı yalnızca mahkemelere değil, halka ve kendi vicdanına verdiği hesaptır. Benim vicdanım çok rahattır. 2014 öncesi Beylikdüzü ile 2014 sonrası Beylikdüzü arasındaki fotoğraf, emin olun bunun net göstergesidir. 2014 öncesinde Beylikdüzü; kopuk, kendi ihtiyaçlarını dahi karşılayamayan, ranta kurban edilmeye hazır bir kent iken biz herkes için daha yaşanabilir, sürdürülebilir bir kent inşası için çok çaba sarf ettik.

"Ranta kurban edilmeye hazır" cümlesini niye kurdum Sayın Başkan? Şunun için: Beylikdüzü bölgesini mutlaka bilirsiniz; Büyükçekmece’ye doğru giderken sağ tarafı Esenyurt, sol tarafı Beylikdüzü’dür. Esenyurt "kent suçları açık hava müzesi" gibidir; bakın, Esenyurt kent suçları açık hava müzesi gibi... Beylikdüzü ise insanların huzurla yaşadığı bir şehre dönüşmüştür ve bu dönüşüm devam etmektedir. Sadece kentsel mekanları değil, aynı zamanda kentsel hayatı da dönüştürdük. Ne yaptıysak çocuklar için, gençler için, kadınlar için yaptık ve emin olun Sayın Başkan, bunu gururla söylüyorum: Söz verdiğimizden daha fazlasını hayata geçirdik.

Ve yorulmadık bunları yaparken. Çünkü Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün dediği gibi; dinlenmemek üzere yürümeye karar verenler asla ama asla yorulmazlar. Biz, Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün fikirlerinden ilham almaya ve bu millete hizmet etmeye devam edenler olarak yorulmadan yolumuza devam edeceğimizi burada ifade etmek isterim.

Sayın Başkan, bir insan... Ben hep bu soruyu kendime sordum çünkü. Bir insan neden siyaset yapar? İnsan neden siyasete girer? Şayet bir insan; beslenme saati geldiğinde beslenme çantası boş olan bir çocuğun yan sıradaki arkadaşına karşı duyduğu mahcubiyeti hissetmeyecekse, o annenin evladının beslenme çantasına bir şey koyamadığı için çektiği ızdıraba kulak tıkayacaksa veya o ailenin çaresizliğine sırtını dönüp gidecekse, emin olun siyaset yapmamızın hiçbir hükmü yok. Ben; onlarca, yüzlerce proje yaptım. Benim dönemimde 252 tane sosyal, kamusal ve mekânsal proje hayata geçirildi. Ama diyebilirim ki en çok özenle yaptığımız, üzerinde titrediğim proje... Sağ olsun başkan vekili arkadaşımız da burada; bana sorduğunda, "Başkanım ne istiyorsun, ne yapalım?" diye, ben kendisine şunu söylemiştim: "Emekçilerin maaşını aksatmayın, çünkü sorumluluk artık sende, bende değil; alacağın bir karardan sen sorumlusun. Beslenme saatini aksatmayın ve çevre temizlik konularına hassasiyet gösterin." Sadece bunu söyledim, o beklenti içerisindeyim.

Benim en büyük projem Sayın Başkan, "Beslenme Saati" projesidir. Belki bazıları için çok anlam ifade etmeyebilir ama biz beş yıldır ihtiyaç sahibi ailelerimizin çocuklarına gıda paketleri gönderiyoruz. Ne var bu gıda paketlerinin içerisinde? Kendi mutfağımızda yaptığımız unlu mamuller var, mevsim sebzesi var, kuruyemiş var, içecek var, kahvaltılık var, yumurta var... Her gün bu operasyon yapılıyor Sayın Başkan. Bugün sayı yaklaşık 2.500 civarında; her gün o çocuklara, o ailelere evlerinde teslim ediyoruz. Okullarda değil, evlerde teslim ediliyor. Bugüne kadar beş yıl boyunca 800 bin paket ulaştırmışız. Ve bu 800 bin paketin hiçbir yerinde "Mehmet Murat Çalık" yazmaz; hiçbir yerinde Beylikdüzü Belediyesi'nin "B"si de olmaz Sayın Başkan. Çünkü biz şu anlayıştan geliyoruz: Veren el, alan eli görmeyecek. Hele çocuk yoksulluğu... Çocuğun yaşayacağı yoksulluk üzerinden siyaset yaparsak, inanın o koltuklar bize nasip olmasın. Bir çocuğun asla yoksulluğu olamaz, çocuk aç olamaz. Ailesi fakir olabilir ama devletin sorumluluğu vardır; devletin sıcak eli her zaman o yoksul çocukların üzerinde olmalıdır. Ben ne yaptıysam çocuklar için yaptım Sayın Başkan.

Bugün iddianamede yer aldığı için söyleyeceğim; konuşmamın başında da hayır işlerine sonuna kadar sahip çıktığımı ifade etmiştim. Sayın Başkan, yasalar belediye başkanına bağış alma yetkisi veriyor. Şartsız bağışı meclise bile sokmana gerek yok diyor yasa. Ama bir şartı varsa; örneğin kreş yapmak ve annesinin adını koymak istiyorsa, "Bunu meclis kararıyla al" diyor. 5393 sayılı yasanın maddelerinde bu hüküm açık. Peki, bu yargılamayı gören insanlardan sonra hiç hayırsever insan kalamayacağını düşünüyorum dışarıda. Bakın, şu beslenme saati projesindeki 800 bin paket için... Ben Beylikdüzü Belediyesi'nin tek kuruşunu harcamadım kuruyemişler için Sayın Başkan. Hep ayni olarak aldık; bakın, beyanımdır, hayırseverlerden ayni olarak aldık. Bir hayırsever geliyordu, "Ben bunları almak istiyorum" diyordu; bize kasa kasa elmalar, portakallar gönderiyordu. Dolayısıyla bu hassasiyetle bakmanızı arzu ediyorum Sayın Başkan. Kişisel zenginleşme aracı olarak mı kullanılıyor kamuya gelmesi gereken bu olay; yoksa kamunun menfaatine tekrar o kente mi dönüyor?

İstanbul Büyükşehir Belediyesiyle yaptığımız işlerden bahsettim. Yıllardır ihmal edilmiş... Sayın İmamoğlu belki kendi savunmasında buna değinecektir ama ben bir hakkı teslim etmek isterim: 2014-2019 yılları arasında, rahmetli Kadir Topbaş'ın Belediye Başkanı olduğu dönemde de başkan danışmanıydım. Büyükşehirdeki arkadaşlarla zaman zaman istişarelerimiz oluyordu, gidiyorduk; ama o beş yıl boyunca, dört buçuk yıl boyunca Beylikdüzü’nde bırakın Büyükşehir Belediye Başkanı'nı, genel sekreterini veya genel sekreter yardımcılarını; daire başkanı seviyesinde bile toplantı yapamadım. Ama Sayın İmamoğlu otuz dokuz ilçeyle toplantı yaptı; buna AK Partili belediye başkanı arkadaşlarım da şahitlik ederler. Sayın Başkan, eşitlikten ziyade adalete inandığımı ifade etmek isterim. Bir yönetici adaletten asla ayrılmamalıdır. Sayın Başkan, sayın heyet; yönetim anlayışımızın daha net ortaya konulması adına bu kısmı biraz uzatıyorum, kusuruma bakmayın. Eylemlere de tek tek cevap vereceğim; yani "Başkan buralarda bir şeyler anlatıyor ama eylemler hakkında konuşmayacak" diye düşünmeyin, onu söyleyeyim.

Türkiye’ye model olmuş bir "Yaşam Vadisi" projemiz var Sayın Başkan. Sayın İmamoğlu döneminde başladığımız, benim dönemimde nihayetlendirdiğimiz bir proje. Ben bu projeyi, Beylikdüzü’nde yıllardır çalışıyor olmamdan dolayı bilirim; Yeşil Vadi olarak hep anlattılar. Ne biliyor musunuz? O Kemal Sunal’ın filmindeki Yeşil Vadi değil ama Beylikdüzü’ndeki Yeşil Vadi’yi hep anlattılar. Maalesef icraata geçmedi, hep anlatıldı; hafriyat döküm alanı olarak kullanıldı. Ama 2014 yılında kamu eliyle yapılmış en büyük yeşil alan projesini hayata geçirdik: 1 milyon 200 bin metrekare. Şu an Beylikdüzü’nün nefes aldığı bir yer burası. Hatta komşu ilçemiz Esenyurt’tan da çok komşumuz geliyor hafta sonları oraya. Denize sırtını dönen bir kentken Beylikdüzü, kamusal alanlarıyla denize dönen bir kente dönüşmüştür. 13 kilometre kıyı şeridimiz var. İlave birçok park alanı yaptık, 132 tane park yaptık. Şişli'de —Emrah Başkan söylemişti— yanlış hatırlamıyorsam kişi başına düşen aktif yeşil alan miktarı mezarlıklar dahil 1,5 metrekareydi. Bizde sadece aktif yeşil alanlar, yani insanların kullanabildiği alanlar 10,5 metrekare. Bu nasıl oluyor? Park yapıyorsunuz ama nüfus da bir taraftan artıyor; ister istemez aynı oranda park yapmanız lazım. Biz park yapımına devam ettik. "Bana burada park olmaz" dediler; arkadaşlar, benimle çalışmak da biraz zordur Sayın Başkan. Şehir plancısı olmam ve yıllardır belediyelerde iş yapmamdan dolayı teknik hassasiyetleri bilirim. 12 yıl boyunca toplam 362 projeyi hayata geçirdik; 252 tanesi benim dönemimde kamusal proje olarak hayata geçti.

Sayın Başkan; kanunla kurulan, her türlü denetime açık, devletimizin yereldeki eli kolu olan belediyelerimizin organizasyon yapısının "suç örgütü" yapısıymış gibi gösterilmesini ben kabul edemiyorum. Mecburen belediyemizin hizmetlerini anlatmak zorundayım Sayın Başkan. Çünkü burada 407 sanıklı bir dava var, 307’si tutuklu... İnşallah herkes özgürlüğüne kavuşur, o ayrı; ama herkes kendini anlatacak. Derdimizi anlatacağız. Biz cevap vereceğiz ama belediyeyi kim anlatacak? Kamu kurumunu kim anlatacak? Çünkü suçlanan bir de kamu kurumu anlayışı var; ben onun için bunları anlatmak zorundayım. Bir de çok kısa bir toplantıdan bahsetmek istiyorum. Biz belediye başkanı arkadaşlarımızla bir araya geldiğimizde —burada sadece Cumhuriyet Halk Partili arkadaşlarımdan bahsetmiyorum, AK Partili belediye başkanı arkadaşlarımızla da bir araya geldiğimizde— hep şunu konuştuk: Geçen dönem pandemi oldu; pandemi hiç bilmediğimiz bir şeydi, belediye olarak nasıl davranacağımızı bilmiyorduk. Sonra yangınlar oldu, depremler oldu... Aramızda diyorduk ki, "Bir gök taşı eksik." O da bu dönem çarptı bize. Yani yaşamadığımız, hayalini bile kurmayacağımız bir şeyi şu an yaşıyoruz.

Pandemi döneminde, o zamanki İstanbul Valimiz Sayın Ali Yerlikaya, Sayın İmamoğlu ve Sağlık Bakanımız Sayın Fahrettin Koca'nın başkanlığında bir pandemi toplantısı yaptık. 39 belediye başkanı, Büyükşehir Belediye Başkanı, kaymakamlar ve idari amirler oradaydı. Öyle bir tevafuk ki, o dönemin İl Sağlık Müdürü de bugün Sağlık Bakanımızdır. İl Sağlık Müdürümüz bize bir sunum yaptı, ilçelerin ihtiyaçlarından bahsetti. Filyasyon çok zor bir süreçti; sağlık çalışanlarımız cephenin en ön safında çok ciddi efor sarf ettiler. Sayın Bakanımız, belediyelere dönerek, "Arkadaşlar, ilçe sağlık müdürlüklerimizin talepleri ve ihtiyaçları var. Her belediye; yakıtıyla, şoförüyle 30 tane aracı ilçe sağlık müdürlüklerine teslim ederse biz bu filyasyon meselesini halletmiş oluruz," dedi. Sonra da birçok belediye başkanı arkadaşımın şahit olduğu şu cümleyi kullandı: "Ben size nasıl yapacağınızı anlatmayayım; bölgenizde müteahhitler vardır, iş insanları vardır; gidin durumu anlatın." Biz de gittik, durumu anlattık. O dönemde 30 tane aracı kiralayıp ilçe sağlık müdürlüğüne teslim ettik, 30 şoför arkadaşımızı da kaymakamlık bünyesinde görevlendirdik.

Sayın Başkan, biz Beylikdüzü’nde gerçekten başka bir hikâye yazmak istedik. Gürpınar bölgesini bilenler olacaktır; orada "SGK Alanı" diye bilinen 29 dönümlük bir bölgemiz var. İçerisinde büyük ağaçlar var ama mülkiyeti Sosyal Güvenlik Kurumu’na aitti. Tahsisle ilgili girişimlerde bulunduk ama ilçe belediyesi döneminde bize tahsis yapılmadı. Bizden önce de bir kez ihaleye çıkmıştı; "sağlık alanı olarak yapılabilir mi" diye bakıldı ama zemin zordu ve çok ağaç vardı, ihaleler olumlu neticelenmedi. Daha sonra Sayın İmamoğlu’nun Büyükşehir Belediye Başkanı olduğu dönemde Sosyal Güvenlik Kurumu ile görüşmelere başladık. Belki belediyecilik tarihinde bir ilktir; Sosyal Güvenlik Kurumu'ndan parasını ödeyerek orayı satın aldık, kamulaştırdık. Benim dönemimde de o 29 dönümlük alanın içerisine Engelsiz Yaşam Merkezi yaptık. Yaklaşık 1.200 metrekarelik bir alanda otizmli evlatlarımızın öğretmenleri eşliğinde özgürce vakit geçirdiği, ailelerinin ise nefes aldığı bir yer burası. Belediye başkanı olmadan önce kentteki bu ihtiyacı tam hissedemiyorsunuz; otizmli bir evladı olan ailenin nasıl bir zorluk yaşadığını anlayamıyorsunuz. Biz orada ailelere nefes aldırıyorduk; o bir-iki saatlik sürede aileler kendi ihtiyaçlarını karşılayabiliyorlardı. İçerisinde yine bir kreşimizin, kent ormanı tematik alanlarının ve çocuk oyun alanlarının olduğu bir yer haline getirdik.

Yaşadığımız sorunları anlatmam açısından şu örneği de önemli buluyorum: Yakuplu’da yaklaşık 50 bin metrekarelik bir kent ormanımız var, Orman Bakanlığı’na bağlı. 2014 yılında tahsis istedik, yapılmadı. Sonra ihale edileceğini öğrendik; Beylikdüzü Belediye şirketiyle katılmak istedik ancak ihale bir gün kala iptal edildi. Sonra o alan Büyükşehir Belediyesi’ne tahsis edildi. O dönem Sayın İmamoğlu ilçe belediye başkanıydı; Büyükşehir’in vekilleriyle, daire başkanlıklarıyla görüştük, düzenlenmesini arzu ettik ama maalesef yapılamadı. 2019 seçimlerinden sonra, İmamoğlu seçilince oranın kent ormanı olarak yapılması sağlandı. Şunu belirteceğim Sayın Başkan; şu an biz burada, örgüt üyesi olduğu iddia edilen birçok arkadaşla mahkeme huzuruna gelmeden önce aşağıda sosyalleşiyoruz. Daha önce hiçbir arkadaşımızla tokalaşmamıştık; ilk kez 9 Mart’tan itibaren arkadaşlarımızı aşağıda tanımaya başladım. Mesela Beylikdüzü’nün sahili için çok uğraştık Sayın Başkan. Sahilin Milli Emlak tarafından bize tahsis edilmesini istedik; çünkü biz Beylikdüzü sahilini temizliyoruz, bakımını yapıyoruz, para harcıyoruz. Aslında yetkimiz de yok, yasal da değil; yetki Milli Emlak’ta ama bize vermediler.

Bir de çok maceralı bir "stat meselemiz" var. Büyükşehir Belediye Başkanı rahmetli Kadir Bey döneminde stadı almak istedik; stadın yarı mülkiyeti zaten bizdeydi, ilçe belediyesi yapmıştı. Ama stada giremedik; Büyükşehir’in zabıtaları oradaydı. Ben de belediye başkan danışmanı olarak aşağı indim, zabıta arkadaşlarla konuştum. "Diplomasi yapalım, ilçe zabıtasıyla karşı karşıya gelmesinler, devlette devamlılık esastır, kavga etmesinler," dedim. İşte o dönemki o zabıta müdürü arkadaşlarımızdan bir tanesi, şu an bizim dosyamızda "örgüt üyesi" olarak tutuklu bulunuyor. Karşımızda olan, yani müzakere ettiğimiz arkadaşlarımızdan bir tanesi, Hakan Bey, şu an bu dosyada tutuklu. Sayın İmamoğlu göreve geldiğinde, buradaki AK Partili veya bir önceki yönetimden gelen arkadaşların hepsinin görevine son verelim diye bir yaklaşımı olmamıştır. Gerçi avukatları da burada, ben avukatlığını yapmayayım; kendisi de mutlaka anlatacaktır. İnanın biz; gençler hayal kurabilsin, hayallerini gerçekleştirebilsin diye çok çalıştık Sayın Başkan. On iki yıl boyunca kamu kurumlarıyla da çok güzel ilişkiler içerisinde olduk. Okullara yaptıklarımızdan; konferans salonu yapmamızdan uzun uzadıya bahsetmeyeceğim, bunları yapmak zorundayız, bu bir lütuf değil. Babam rahmetli oldu, çok fazla mal varlığı olan bir insan değildi ama ben bu işleri fındık tarlasını satarak yapmadım; kamunun parasını kullanarak, harcayarak yaptık ne yaptıysak.

Ancak şunlar önemli: Gürpınar'da Polis Merkez Amirliği yaptık. 3.200 metrekarelik bir binayı on ayda bitirdik. Eski Bakanımız Sayın Ali Yerlikaya o dönem İstanbul Valisiydi; on ay gibi kısa bir sürede yapıp, bizim için canını vermekten imtina etmeyecek olan Türk Polis Teşkilatına binamızı teslim ettik. Sonra müftülük için bir bina yaptık. Bu arada Beylikdüzü Belediyesi on dört farklı binada hizmet veren bir belediye Sayın Başkanım. Bilmeyenler; Beylikdüzü Belediyesi'nin tek bir binası, görkemli bir yapısı var diye düşünebilir. Düşünün ki ana binası var, ek hizmet binaları var, farklı yerlerde müdürlüklerimiz var. O binalara uğramadığımda "Başkan belediyeye hiç uğramıyor" diye düşünmesinler diye dönüşümlü olarak gitmeye çalışıyordum ama emin olun her hafta her müdürlüğe gidemiyordum. İlçe Seçim Müdürlüğü’ne bina yaptık. Üç tane devlet okulu yapıp kamuya bağışladık; hayırseverlerimizle birlikte yaptık ve bağışladık. Bunlardan iki tanesi bu iddianameye "rüşvet suçu" olarak girdi; onu da Eylem 6'da anlatacağım.

Dolayısıyla bugünü kurtaran değil, yarını kuran bir anlayışla çalıştık Sayın Başkan. Bir belediye başkanının en güçlü savunması, kente bıraktığı kamusal mirastır. Sayın Başkan, belediye başkanlığı tek başına bir makam değildir; aynı zamanda bir kamu sorumluluğudur. Hizmet üretirken tek ölçütüm hukuka uygunluk ve kamu yararı olmuştur. Açıkladığım bu çerçeve; mesleki geçmişimi, görev süreçlerimi ve yetki sınırlarımı ortaya koymaktadır. Ayrıca iddianamede şahsıma yönelik; kişisel zenginleşme, haksız mal edinimi ya da şahsi menfaat temin ettiğime ilişkin herhangi bir somut isnat dahi bulunmamaktadır. Ne şahsıma geçmiş bir para, ne mal varlığımda bir artış, ne de bir kişisel kazanç unsuru gösterilmiştir.

Sayın Başkan, benim önceliğim hiçbir zaman kişisel çıkar olmadı; önceliğim hep şehirlerimize değer katmak, kamu kaynaklarını korumak ve milletimize fayda sağlayacak hizmetleri hayata geçirmek olmuştur. Milletin kayıtsız şartsız egemenliğine inanıyorum. Milletimiz kimi seçeceğine, kime görev vereceğine demokratik iradesiyle karar verebilir.

Ben dahil, hiçbirimiz hukukun üstünde değiliz. "Yargılanmayayım" asla demiyorum; ancak halkın oyuyla göreve gelmiş bir belediye başkanının, çok güçlü ve somut gerekçeler olmaksızın tutuklu yargılanmasının yalnızca şahsıma değil, milletin iradesine de vurulmuş bir pranga olduğunu düşünüyorum. Tutukluluk asla cezaya dönüştürülmemelidir. Bugün bu duruşma salonuna gelmek için yaklaşık yirmi gün önce beni Silivri’ye getirdiler; 600 kilometre uzaktan geliyorum Sayın Başkan. Bu sadece beni değil, hem ailemi hem de savunma hakkımı cezalandırmaktır. Ben ayrıcalık asla talep etmedim, etmiyorum; hiçbir dönem talep etmedim. Yalnızca hukukun temel ilkelerine uyulmasını arzu ediyorum. Tutuksuz yargılanarak görevime devam etmek ve Beylikdüzü halkına vermiş olduğumuz sözleri yerine getirmek istiyorum. Hukukun üstünlüğünü korumak hepimizin elinde.

Az önce ifade ettim, çok detaylı girmeyeceğim ama eklerini size verdik. Görevimle ilgili olarak; ben hiç belediye başkan yardımcısı olmadım. Beylikdüzü Belediyesi’nde 2014-2019 yılları arasında —hatta yanlış hatırlamıyorsam 2018’in Aralık ayında istifa ederek belediye başkan adayı oldum— sözleşmeli şehir plancısı olarak görev yaptım. Özel Kalem Müdürlüğü’ne bağlı olarak çalıştım; özlük dosyamı mahkeme heyetine sunduk. İddianamede "örgütün Beylikdüzü dönemi" denilerek yedi eylemden sorumlu olduğum iddia edilmektedir. Kısa ve net olarak ifade etmek isterim ki; görevim gereği tamamen mevzuat çerçevesinde yürüttüğüm rutin işlemlerin sanki gayrimeşru bir menfaatin aracıymış gibi gösterilmesini açık ve net bir şekilde reddediyorum Sayın Başkanım. Görevim kapsamında, uzun bir zaman dilimi içerisinde gerek mesai arkadaşlarımla gerekse belediyeye çeşitli müracaatlarla gelen vatandaşlarla yapılan görüşmeler, hiçbir somut dayanağı olmayan bir kurgu neticesinde sanki örgüt lideri ve üyeleriyle irtibat kurulması olarak değerlendirilmiştir. Ayrıca seçimle iş başına gelen bir belediye başkanına yönelik bu asılsız iddialarla halkın iradesinin de göz ardı edildiğini düşünüyorum. Yargılama sonucunda belirttiğim hususların doğruluğunun ayan beyan ortaya çıkacağına yürekten inanıyorum.

Sayın mahkemenizin bu 143 eylemi en doğru şekilde değerlendireceğine olan inancımdan milim kaybetmediğimi de ifade etmek isterim. İddianamedeki 143 eylemin yedisinden sorumlu tutuluyorum; ancak soruşturma aşamasında bunlardan sadece iki tanesiyle ilgili tarafıma soru sorulmuştur, diğerleriyle ilgili savunmam alınmamıştır. Ama şimdi yapacağım. İddialara tek tek cevap vererek aslında iddia makamının işini de biraz kolaylaştıracağım. Bütün eylemleri teknik bir bilirkişi gibi inceledim ve somut belgelerle —iddia makamı hakkında bir şey söylemek istemiyorum ama— yanıltıcı beyanların gerçeği yansıtmadığını tek tek ortaya koymaya çalışacağım. Savunmama geçmeden önce; şahsıma yöneltilen suç örgütü ve rüşvet isnatlarının, hayatım boyunca savunduğum meslek etiğimle, devlete olan bağlılığımla ve kamu yararını önceleyen yönetim anlayışımla bağdaşmadığını ifade etmek isterim. Görev yaptığım hiçbir dönemde kamu gücünü kişisel çıkar için kullanmadım. Beylikdüzü halkının menfaati aleyhine hiçbir kararın parçası olmadım. Hukuka aykırı bir talimat vermediğim gibi hukuka aykırı bir talimat da almadım. Kamu görevini yerine getirirken siyasi saikleri veya herhangi bir talebi kamu yararının önüne geçirmedim. Ay yıldızlı şanlı bayrağımızın temsil ettiği müşterek değerleri korumak ve bu güzel vatanın topraklarına hizmet etmek benim için bir tercih değil, anayasal ve vicdani bir yükümlülüktür.

Sayın Başkan, görevim boyunca hep kendime şu soruları sordum: "Bu karar vicdanen doğru mu? Bu karar adil mi? Kamu hakkını koruyor mu?" Çünkü bir kamu yöneticisinde olması gereken üç temel özellik vardır: Vicdan, adalet ve ahlak. Bunlar tercih değil, bir zorunluluktur. Bir kamu yöneticisi, bir yönetici "kamu orucu" tutmalıdır Sayın Başkan. Kamu orucu! Şayet kamu orucu tutamayacaksa o kamusal görevlere talip olmamalıdır. Şimdi diyeceksiniz ki, "Kamu orucu nereden çıktı?" Ramazan ayından çıktık; oruçlar tutuldu, Allah herkesin orucunu kabul etsin. Ramazan ayında oruçlu olduğumuz dönemde su içemiyoruz değil mi? Ama bizim hani böyle olur olmaz, manasız atasözlerimiz var; "Bal tutan parmağını yalar" gibi... Bal tuttun, parmağını yala! Peki, oruçluyken ne yapıyoruz? Bal tutunca parmağımızı peçeteye siliyoruz değil mi? Kamu yöneticisi de tam olarak böyledir. Bir şey yiyip içmemekle kamu orucu bozulmaz. Ne bozar kamu orucunu? Birinin hakkını yiyorsanız kamu orucu bozulur. Devletin malını yiyorsanız kamu orucu bozulur. Kul hakkına giriyorsanız kamu orucu bozulur. Kamu orucu öyle kolay bir şey de değildir; "Bir ay tutarsınız biter, on bir ay boyunca yersiniz içersiniz" gibi bir durum yok. Ne zaman başladım? 2014 yılında geldim, 2019 yılında belediye başkanı oldum; o zamandan beri kendimi aynı sorumlulukta görüyorum. Ne zaman bırakacağım bu kamu orucunu Sayın Başkan? Görevi bıraktığım zaman veya görevden el çektirildiğim zaman... Eğer devlet derse ki, "Kardeşim hayır, sen artık siyasi hiçbir makama mevkiye gelemezsin," boynumuz kıldan incedir; "İlle geleceğiz" diye bir iddiamız yok. Ama biz bu hizmet yolunda olduğumuz sürece ben bu kamu orucunu tutmaya devam edeceğim.

Savunmamı polemik yapmak için değil, asla değil; gerçeğin ortaya çıkması için yapacağım. Eylemlere ve isnatlara ilişkin bütün savunmamı tek tek ortaya koyacağım. Şimdi müsaadeniz olursa "Eylem 1"den başlayacağım. Sayın Başkan, iddianamede başlangıç eylemi olduğu için biraz teferruatlı anlatacağım, kusuruma bakmayın. Uzatıyorsam da özür dilerim ama herhalde bugünü ben kapatacağım gibi geliyor; ben 10, 11, 12 nolu eylemlere kadar giderim Sayın Başkanım. Ara vermeseniz de bitirelim, önemli değil; ben anlatmaya devam ederim. Bu olaya ilişkin olarak, ilk olarak Uğur Güngör’ün 10 Ağustos 2020 tarihinde suç ihbarıyla başlayan yargısal süreci, iddia makamı tarafından —çok üzülerek söylüyorum ama— göz ardı edilmiştir. Buna dikkat çekmek istiyorum. Süreç oldukça uzun ve kapsamlı olmakla birlikte, kısaca söylemem gerekirse; hakkımda daha önce Büyükçekmece Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından verilmiş bir takipsizlik kararı vardır. Sonrasında devam eden; değişen ve çelişen ifadeler de göz ardı edilmiştir. Söz konusu iddia Büyükçekmece Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından soruşturulmuş, incelenmiş ve takipsizlik kararı verilmiştir. İlgilisi tarafından bu karara itiraz edilmiş; Bakırköy Sulh Ceza Mahkemesi itirazı reddederek takipsizlik kararını kesinleştirmiştir.

Devamında, Yargıtay 5. Ceza Dairesi "kanun yararına bozma" talebini, Sayın Başkanım, yalnızca ifademe başvurulması yönünde bozmuştur; soruşturmanın kesinlikle genişletilmemesi yönünde ifadeleri vardır. Yargıtay 5. Ceza Dairesi'nin yeniden değerlendirilmesi gerekçesiyle dosya Büyükçekmece Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmiş, akabinde tarafımca yazılı savunma verilmiştir. Dosya uzun süre Büyükçekmece Cumhuriyet Başsavcılığı’nda bekletilmiş; sonrasında soruşturmayı yapan savcılık yetkisizlik kararı vererek dosyayı İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na göndermiş ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi dosyasıyla birleştirilmiştir. Avukatlarım hukuki izahatı daha detaylı yapacaklardır. Benim öğrendiğim kadarıyla —tam hukukçu olduk demeyeceğim, asla demeyeceğim ama— bir kişinin aynı eylemden, aynı sebebe dayanılarak birden fazla kez yargılanamayacağına ilişkin temel bir kural varmış; o kural burada açıkça ihlal edilmektedir. Ayrıca hakkımdaki takipsizlik kararı rüşvet suçuna ilişkindi; İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'nın soruşturması ise irtikap suçu üzerinden devam ettirildi. Hakkımdaki tutuklama kararı "suç örgütüne üye olma" ve "irtikap" suçundan dolayı verilmişti.

Gelinen aşamada tutuklamaya yaptığımız her itirazda bu hususları izah etmeye çalıştım. Her seferinde Sulh Ceza Hakimlerimize farklı bir şeyler anlatmaya gayret ettik ama anlatamadık. Sonra iddianame kabul edildikten sonra görüyoruz ki, tutuklandığım suçun vasfı değişmiş ve "rüşvet" olarak nitelendirilmiştir. Yani aslında savunmasını yapmadığım bir suçtan dolayı yaklaşık bir yılı aşkın süredir tutuklu olarak yargılanıyorum. Ayrıca Uğur Güngör'ün beyanlarının ne kadar gerçeğe aykırı olduğunu; kendisinin ihbarcı olduğu bir dosyada sanık haline gelmesinden çok net bir şekilde anlayabilirsiniz. İhbarcı olarak girdiği dosyadan, iddianamede sanık olarak çıkmıştır. Savunmamın başında belirttiğim gibi, görev unvanım burada da hatalı bir şekilde "Beylikdüzü Belediye Başkan Yardımcısı" olarak belirtilmiş; buraları kısa geçiyorum Sayın Başkan.

Sayın Başkan, sayın mahkeme heyeti; iddia makamı, 2015-2016 yıllarına ilişkin olayda, aradan yaklaşık 9-10 yıl geçtikten sonra ifadesini değiştiren ve kendisini "rüşvet veren" olarak konumlandıran ihbarcı Uğur Güngör'ün iddialarına dayanmaktadır. Uğur Güngör, konut olan yerlerin dükkana çevrilmesi için belediye yetkilileri tarafından rüşvet talep edildiğini iddia etmektedir. Yine iddianamede; arsa sahibi müteahhit firmanın, kendisine "konut olarak gözüken yerlerin dükkana çevrilmesi için belediyeye 15 milyon rüşvet verilmesi gerektiğini" söylediği ileri sürülüyor. Uğur Güngör, ilk aşamada bu teklifi kabul etmediğini; daha sonra Veliddin Küçük'ün ısrarı ve ricasıyla Zafer Gül ile birlikte Mehmet Murat Çalık'ın, yani benim yanıma geldiğini iddia ediyor. Bu görüşmede benim kendisinden 15 milyon talep ettiğimi, rüşvet talebini reddetmesi üzerine de benim "Buradan çıkarsan bir daha giremezsin" dediğimi; o sırada Ekrem İmamoğlu'nun karşı odadan çıktığını ve "Ne oluyor burada?" dediğini, sonra oradan ayrıldığını söylüyor. Bakın; sonra da Zafer Gül ve Mehmet Murat Çalık'ın ısrarı üzerine senet vermeyi kabul ettiğini söylüyor. Şimdi, az önce neredeyse yumruk yumruğa kavga edeceğimiz adama, kendi ifadesine göre ben mi kefil oluyorum?

Senetlerin karşılığını ödeyemeyince de 13 daire verilmesi konusunda anlaştığını, Asoy firmasına devir yaptığını; Asoy firmasının da devredilen dairelerden bir kısmını Gül İnşaat’a ve Gül Kentsel Tasarım’a —yani müteahhit firmasına— geri devrettiğini, dolayısıyla kendisinin dolandırıldığını ve aslında Beylikdüzü Belediyesi ile Gül İnşaat ve Gül Kentsel Tasarım'ın birlikte hareket ettiğini iddia etmektedir. Sayın Başkan, Uğur Güngör’ün çelişkili beyanlarını biraz daha detaylandırmak istiyorum. Bana kollukta bu konuyla ilgili iki farklı soru soruldu. İlk soru; 21 Ekim 2024 tarihinde "tanık" sıfatıyla beyanı alınan, ancak kolluk aşamasındaki sorgu esnasında tarafıma kimliği açıklanmayan —yani ben bu sorulara cevap verirken onun Uğur Güngör olduğunu bilmiyordum Sayın Başkan— şahsın ifadesidir. Bu ifade, iddianamenin temelini oluşturmaktadır. İfadesinde; "Gül İnşaat sahiplerinin, konut vasfındaki yerin dükkana çevrilmesi için belediyeye 15 milyon verilmesi gerektiğini söylediği" yönünde bir beyan var.

Tarafıma sorulan ikinci soru ise; bu sefer 8 Ekim 2020 tarihli "müşteki-şüpheli" sıfatıyla verdiği ifadedir. Burada isminin Uğur Güngör olduğunu söylüyorlar bana; ancak iki ifade birbiriyle taban tabana zıttır Sayın Başkanım. Bu tarihte Uğur Güngör, olay başladıktan sonra —az önce "konut vasfını dükkana çevirdiler" diyordu ya— şimdi aynı olayı nasıl anlatıyor? "İnşaat başladıktan sonra projenin rahat devam edebilmesi, sorun yaşanmaması, tadilat ruhsatının onaylanması, ilave ticari alanlara izin verilmesi, inşaatın sorunsuz ilerlemesi ve proje sonunda iskan alınabilmesi amacıyla iki daire parası ve 13 bağımsız bölüm devrettiğini" söylemektedir. Bu iki ifade arasındaki çelişki sadece tutarla alakalı değildir; birinde "15 milyon" diyor, öbüründe "iki daire parası ve 13 daire" diyor. Aynı zamanda içerik ve isnat bakımından da birbiriyle tamamen çelişmektedir.

Uğur Güngör her ifadesinde bir önceki beyanını değiştirmiştir Sayın Başkanım. Bakın; 10 Ağustos 2020 tarihinde ilk önce Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığına şikâyet ediyor bizi. Sonra Bakırköy "yetkimde değil" diyerek dosyayı gönderiyor. Bunlar belki iddianamede olmayabilir ama evraklar arasında avukatlarımız sundu. 10 Ağustos 2020 tarihindeki suç duyurusunda bulunduğu ilk ifadesinde, "Rüşvet tutarı olarak 13 daire verdim" diye beyan ediyor. Sonra Bakırköy yetkisizlik verip dosyayı Büyükçekmece’ye gönderince, iki ay sonra orada tekrar ifade veriyor ama o iki aylık sürede bir şeyleri hatırlıyor: İkinci ifadesinde bu sefer "İki daire parası artı 13 daire verdim" diyor. Büyükçekmece Cumhuriyet Başsavcılığı’ndaki soruşturma da bu beyan üzerinden başlıyor ve önceki çelişkiyi göz ardı ediyor. Belki doğru da yapıyorlar; neticede bir iddia var, araştıracaklar.

19 Mart 2024 tarihinde bir ifade daha veriyor Sayın Başkan; yani ilk ifadesinden 43 ay sonra. Bu sefer "15 daire" diyor. Yani önce 13 daire, sonra 2 daire parası artı 13 daire, 43 ay sonra da 15 daire... 21 Ekim 2024’te —ilk ifadesinden 50 ay sonra— tanık sıfatıyla verdiği ifadede, yedi ayda başka şeyler de hatırlıyor; bu sefer rüşvet tutarı "15 milyon" oluyor. 15 daire gitti, 15 milyon geldi. Sonra 5 Ağustos 2025 tarihinde vekili aracılığıyla beyan veriyor; 60 ay sonra bu sefer tekrar "13 daire artı 2 daire parasına" dönüyor rüşvet tutarı. Sayın Başkan; aynı zaman diliminde gerçekleştiği iddia edilen bir vakayı farklı kişiler anlatsa anlayacağım da, aynı kişi tarafından bu kadar bambaşka anlatılmasını ve iddia makamının dikkate almadığı bu çelişkileri mahkeme heyetinizin dikkatine sunuyorum. Farklı zaman dilimlerinde farklı tutarlar söylenmiş; resmi evraklar incelendiğinde anlattıklarımın doğruluğu ortaya çıkacaktır. Yani Uğur Güngör’ün ifadelerine baktığınızda —bu ifadeleri ben değil, savcılık makamı aldı— bu anlattıklarımın harfiyen doğru olduğu görülecektir.

Aslında mesele, burada ifadelerdeki veya beyanlardaki çelişki de değil; asıl mesele, iddia edilen fiilden önce iddiayı ortaya koyan kişinin güvenilir olup olmadığıdır. Sayın Başkan, ben tabii sizin yetkilerinizi tam olarak bilmiyorum ama herhalde benim T.C. kimlik numaramı sistemden girseniz; geçmişte hangi suçları işlediğimi veya bir UYAP kaydım olup olmadığını görebilirsiniz, değil mi? Görürsünüz. Baksanız, sadece bu dosyayı göreceksiniz Sayın Başkanım; yani benim UYAP kaydıma baksanız sadece bu dosya çıkar. Eğer Uğur Güngör’ün UYAP kaydına baktığınızda iki yüzden az kaydı varsa, ben huzurunuzda bütün iddiaları kabul edeceğim. Bu kadar iddialı söylüyorum. Sayın Başkan, bu şahıs 21 Ekim 2024 tarihinde dosyaya "tanık" sıfatıyla ifade vermiş; ancak daha sonra dosyaya sunduğu, yıllar içerisinde değişen ve önceki beyanlarıyla çelişen anlatımlarından ötürü "sanık" haline gelmiştir.

Şimdi izninizle, o kadar çok bahsedilen bu projenin ruhsat mevzularını evraklarıyla konuşmak istiyorum. Çünkü karşımızda birtakım beyanlar var; ben de bu beyanlara beyanla değil, belediyenin resmi evraklarıyla cevap vermek istiyorum Sayın Başkan. Bu belgeleri size de verdik; önünde "Ek-1, Ek-2, Ek-3" diye sıralanmış bir mizanı da mevcut. Burada ilk ruhsat bizim dönemimizde alınmıyor. 21 Nisan 2006 tarihinde, Velittin Küçük’ün Belediye Başkanı olduğu Gürpınar Belediyesi tarafından verilmiştir. Sayın Başkanım, bu ismi bir yere not etmenizi istiyorum; çünkü kendisi hem bu dosyada tanık hem de anlatacaklarım var. 2006 yılındaki ruhsat bilgilerine baktığımızda; ruhsatın 21 Nisan 2006 tarihinde düzenlendiğini, arsa sahibinin Velittin Küçük’ün çocukları ve hissedarları olduğunu görüyoruz. Buraya küçük hissedarın ismi, Ramazan Erdoğan yazılmış; ancak asıl hissedarlarla ilgili evrakları da sunabiliriz, sorun yok. Söyleyeceklerimin doğruluğunu ispat açısından avukatlarım bunları sunabilir. 2006 yılında arsa sahibi Velittin Küçük’ün çocukları ve hissedarları, müteahhit firma ise Uğur Güngör’ün şirketi olan Nusra İnşaat’tır.

Ruhsat şöyle bir prosedürdür Sayın Başkanım: Ruhsatı aldığınızda, beş yıl içinde bitirmeniz; iki yıl içinde ise inşaata başlamış olmanız gerekir. Başlamazsanız veya beş yıl içinde bitiremezseniz, inşaat hangi seviyede olursa olsun ruhsatın yenilenmesi lazım. İlk beş yılda bitirilemeyen inşaatın ruhsatı, ikinci beş yıllık dönemde, 10 Ekim 2010 tarihinde bu sefer AK Partili Yusuf Uzun’un Belediye Başkanı olduğu Beylikdüzü Belediyesi tarafından yenileniyor. Yine ruhsat bilgilerine bakıyoruz Sayın Başkanım; arsa sahibi değişmemiş; Velittin Küçük’ün çocukları ve hissedarları... Ama burada temel bir değişiklik var: Müteahhit firma artık Velittin Küçük’ün şirketi olan Beylikkent İnşaat’tır. Ruhsatlar önünüzde Sayın Başkanım, görüyorsunuz; bunlar belediyemizin resmi kayıtları. Çünkü iddianamede, bu ruhsatın Velittin Küçük’ün şirketine ait olmadığı yönünde iddia makamının bir yorumu var, ona da geleceğim.

Sayın Başkan, ikinci beş yıllık turda da inşaatı bitiremiyorlar. Bizim dönemimizde, 22 Ekim 2015 tarihinde, bu sefer Sayın İmamoğlu’nun Belediye Başkanı olduğu Beylikdüzü Belediyesi tarafından ruhsatı biz yeniliyoruz. 2015 yılındaki ruhsat bilgilerine baktığımızda, bu sefer arsa sahibinin değiştiğini görüyoruz; hani Velittin Küçük’ün çocuklarıydı ya, artık arsa sahibi "Nusra İnşaat" yani Uğur Güngör olmuş. Müteahhit firma da yine Nusra İnşaat olmuş. Daha sonra bunların aralarındaki ticari davaları da okuduğum için merak ettim; Velittin Küçük ne oldu? Velittin Küçük de o tarihten sonra bu dosyada "komisyoncu" olmuş. Yani kendi ifadeleri var; müteahhit bulunması ve işin yürütülmesi noktasında... Az önce anlattığım gibi, ruhsat tarihinden itibaren beş yıl içerisinde inşaat bitirilemediğinde ruhsatın yenilenmesi keyfi bir uygulama değil, yasal bir zorunluluktur Sayın Başkan.

İddia makamının iddianamede yer alan; "yapılacak olan inşaatın usule aykırı şekilde dükkân niteliğine dönüştürülmesinin amaçlandığı" şeklindeki değerlendirmesi baştan sona hatalıdır. Çünkü ruhsat ve onay süreçleri "usule" göre değil; yürürlükteki imar planına, plan notlarına ve mevzuata uygun işlem tesisiyle olur. Proje tadilatının mantığı da şudur Sayın Başkanım: Konut alanlarının zemin katlarının dükkâna dönüştürülmesine ilişkin talep, ilgilisi tarafından belediyeye yapılır. Bu talep; plan ve plan notlarına aykırı bir hüküm içermediği sürece ne suçtur ne de hukuka aykırı bir işlemdir. İmar mevzuatı açık ve nettir: İmar planında, plan notlarında ve mevzuatta yasaklanmamış her türlü kullanım değişikliği "tadilat" yoluyla yapılabilir. Tadilat projesinin varlık nedeni de tam olarak budur; aksi kabul edilirse tadilat mantığı tamamen ortadan kalkar. Peki, isnatlarda deniliyor ya; "Biz bu projeye zulmetmişiz, ruhsat vermemişiz, şunu yapmazsanız durdururuz demişiz..." İnşaatın rahat ilerleyip ilerlemediğini siz benim beyanıma göre mi anlarsınız, yoksa devletin resmi kurumlarındaki kayıtlara göre mi? Mesela Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın "Yapı Denetim Sistemi" (YİDS) kayıtları vardır Sayın Başkanım. İnşaatın hangi seviyede olduğu o sistemde güncel olarak tutulur.

Şimdi bu arkadaşlar zorlandıklarını söylüyorlar ya; dosyanıza "Ek-2" olarak koyduğumuz "İş Seviye Tutanakları" var Sayın Başkanım. İnşaat, 21 Nisan 2006 tarihinde alınan ruhsatla başlamış ve bizim dönemimize kadar, yani tadilat ruhsatının alındığı 22 Ekim 2015 tarihine kadar devam etmiştir. Yani bizim dönemimiz öncesindeki 9 yıl 6 ayda inşaatın ilerleme seviyesine bakalım: 31.12.2011 tarihi itibarıyla gerçekleşme oranı sadece %10 seviyesindedir. Ondan sonra da herhangi bir seviye ilerlemesi olmamıştır çünkü inşaat durduğu için yapı denetim firması yeni bir seviye tespiti girmemiştir. Dolayısıyla 9 yıl 6 ayda sadece %10-15 seviyesinde ilerleyen bir inşaattan bahsediyoruz. Bizim dönemimizde ise; 22 Ekim 2015 tarihinden sonra, 31 Aralık 2016 tarihine kadar geçen 1 yıl 2 aylık süredeki ilerleme seviyesi eklerdedir Sayın Başkanım. 31.12.2016 tarihi itibarıyla inşaat %90 seviyesine gelmiştir. Yani 9 yıl 6 ayda %10 ilerleyen inşaat, o "zulmettiğimiz" dönemde, sadece 1 yıl 2 ayda %90 seviyesine ulaşmıştır. Hukukçuların bir ifadesi var ya; "hayatın olağan akışı"... Şimdi bunu hayatın olağan akışıyla nasıl değerlendireceğiz? Bu resmi rakamlar bile anlatılanların bir uydurmadan ibaret olduğunu gözler önüne sermektedir.

Ayrıca Ekrem İmamoğlu’nun belediye başkanı olduğu dönemde %100 seviyesine ulaşan kayıtları da dosyaya koyduk. Sayın İmamoğlu’nun belediye başkanlığı döneminde, 9 Ekim 2015 tarihinde tadilat projesi ve ruhsat için dilekçeyle başvurulmuş; sadece 13 gün sonra, 22 Ekim 2015 tarihinde yapı ruhsatı düzenlenmiştir Sayın Başkanım. 13 günde ruhsat verilmiş! Peki, ruhsat alınmasına karşılık verildiği iddia edilen o daire devirleri ne zaman yapılmıştır? Metnin aslına ve savunmanın mantıksal kurgusuna sadık kalarak; düşük cümleleri toparladığım, tarihsel çelişkileri netleştirdiğim ve noktalama hatalarını giderdiğim düzenlenmiş hali şöyledir: Cumhuriyet Başsavcılığı bunları araştırdı ve zaten takipsizlik kararı verdi. Tadilat ruhsatının verildiği tarih 22 Ekim 2015. Dairelerin devredildiği tarihe baktığımızda ise 24 Temmuz 2017 olduğunu görüyoruz; yani ruhsattan yaklaşık iki yıl sonra. Bu sırada arsa sahibi ile müteahhit zaten mahkemelik, aralarında dava devam ediyor. Devamında, 13 dairenin 4 tanesi 9 Şubat 2018 tarihinde geri iade edilmiş.

Burası gerçekten önemli Sayın Başkanım; bu 4 dairenin iade edilmesi, çok üzülerek söylüyorum ki iddia makamı tarafından iddianameye şöyle girmiştir: "Beylikdüzü Belediyesiyle irtibatlı olan ve rüşvet eylemine dahil edilen Gül İnşaat ve Gül Kentsel Tasarım yetkililerine elde edilen menfaatten pay verildi." Şimdi, rüşveti aldığımız iddia edilen kişiler bunlar... Ben bu çelişkiyi heyetinizin takdirine bırakıyorum. Yani biz ruhsatı düzenlemişiz, iki yıl sonra 13 daireyi —aldığımız iddiası var diye söylüyorum— alıyoruz; sonra da diyoruz ki "Ya bu 13 daireden 4 tanesi fazla oldu, biz bunları müteahhit firmaya geri verelim, gelirden pay verelim." Sayın Başkanım, böyle bir şey olabilir mi? Üstelik Uğur Güngör, 2020 tarihli beyanında şunu söylüyor: O daireleri devrettiği tarihte inşaat bitmişti. Az önce seviye tespit tutanağına baktınız; inşaat bitmiş, 2018 yılından itibaren oturum da başlamış. Uğur Güngör 2020'de diyor ki; "Taşınmazların devredilmemesi halinde belediyedeki işlemlerin hiçbir şekilde ilerlemeyeceği, gerekli izin ve ruhsatların alınamayacağı ve projenin mühürleneceği" korkusuyla devrettiğini söylüyor. Bakın, bunu 2020'de söylüyor! Ruhsatı almışsın, inşaatı bitirmişsin; iki sene sonra kendi aranızdaki ticari anlaşmazlıklar neticesinde verdiğin daireleri rüşvete konu ediyorsun. Bu dairelerin devredildiği tarihte inşaat mühürlü falan değil, %90 seviyesinde bitmiş durumdaydı.

Müteahhit firmaya yasal olmayan hiçbir menfaat sağlanmamıştır. Resmi yazışmalar ve ruhsatlar incelendiğinde; ilk ruhsat ile bizim verdiğimiz ruhsat arasında inşaat alanında yaklaşık 1.078 metrekarelik bir azalma olduğu görülecektir Sayın Başkanım. Kendi projelerinde bazı alanları dükkâna dönüştürmüş olmalarına rağmen, Uğur Güngör'ün iddia ettiği gibi ekstra bir inşaat alanı verilmemiştir. Velhasıl; müteahhit firma belediyeden fazla inşaat talep etmiş, belediye ise plan hükümlerine aykırı bu talebi onaylamayı bırakın, ruhsat alanını 1.078 metrekare azaltmıştır. Buna rağmen aynı kişiler tarafından belediyeye rüşvet olarak 13 daire verildiği, sonra da bu 13 dairenin fazla görülerek 4 dairesinin "gelir paylaşımı" adı altında geri iade edildiği iddiası hayatın olağan akışıyla örtüşmemektedir. Üstelik bu "11. Mahalle" projesi, 1 Kasım 2022 tarihinde ayrıca şikâyete konu olmuş; muhakkikler tarafından ön inceleme yapılmış ve önünüzdeki "Ek-3"te yer alan 23 Ocak 2023 tarihli ön inceleme raporuyla soruşturmaya izin verilmemiştir. Yine aynı olayla ilgili belediyemize hâlâ itiraz dilekçeleri veriliyor, suç duyuruları yapılıyor. Konu tekrar 16 Temmuz 2025 tarihinde şikâyete konu olmuş, muhakkikler yine incelemiş ve iddianamenin kabulünden çok kısa süre önce, 12 Aralık 2025 tarihli güncel ön inceleme raporuyla; mevzuata aykırı herhangi bir husus olmadığı belirtilerek soruşturmaya izin verilmediği belgeleriyle heyetinize sunulmuştur.

Sayın Başkan; olay aynı, kişiler aynı... Geçmişte yaşandığı iddia edilen bir olay her beyanda bu kadar farklılaşabilir mi? Geçmişte yaşadığımız bir olayı bugünden değiştirebilir miyiz Sayın Başkanım? Değiştiremeyiz. Geçmişte yaşanmış bir olayı ben bugün değiştirebilir miyim? Az önce söyledim; mesela İstanbul Teknik Üniversitesi’nden mezun oldum, "Yok ya, ben Yıldız Teknik Üniversitesi’nden mezun olayım" diyebilir miyim? Diyemem. Geçmiş geçmişte kalmıştır. Sayın Başkan, sayın heyet; projenin ruhsat süreçlerinden sonra iddianamedeki çelişkilere tekrar dönmek istiyorum. Uğur Güngör’ün son ifadesinde ilk kez ortaya attığı bir beyanı var: "Buradan çıkarsan bir daha giremezsin." Son ifadesine kadar böyle bir beyanı yoktu; bunu son kez not düşmüş olayım. Söz konusu projeyle ilgili biraz daha teferruat ve detay vermek isterim: İlgililer, tadilat ruhsatı için 27 Temmuz 2015 tarihinde belediyemize başvurmuşlar. Ancak sunulan proje imar durumu hükümlerine açıkça aykırılık teşkil ettiği için teknik arkadaşlarımız bunu bu şekliyle onaylayamayacaklarını kendilerine anlatmışlar.

O dönem Sayın İmamoğlu’nun başkan danışmanı olmam sebebiyle ve tabii eski Gürpınar Belediye Başkanı da dosyanın içerisinde olduğu için, Sayın Başkan bana, "Konuya bir bakın bakalım; arkadaşlar ruhsat başvurusunda bulunmuş ama projenin onayını alamıyorlar," dediğinde ben teknik başkan yardımcısından gerekli bilgileri aldım. Akabinde ilgililer; Ali Gül, Zafer Gül ve Uğur Güngör yanıma geldiler. Ben onlara ruhsat yenilemelerinin nasıl olduğunu izah etmeye çalıştım; metrekarenin değişmemesi gerektiğini, tadilat projesinde iç kısımlarda teknik değişiklikler olabileceğini ama ilaveten 10 bin metrekare fazla inşaat alanı gibi taleplerin mümkün olmayacağını anlattım. Müdürlükteki arkadaşlarımın haklı olduğunu, bu haliyle projeyi onaylayamayacağımızı söyledim. Ancak bu cevabım ihbarcı Uğur Güngör’ü rahatsız etmiş olacak ki; bağırdı, çağırdı, "Bu projeyi onaylayacaksınız, onaylamazsanız şu olur, bu olur" gibi ifadeler kullandı. Ben nezaketli bir adamım; hayatım boyunca yanıma kavga etmek için gelen birisiyle bile oturup konuşup anlaşabilirim. Fakat hayatımda ilk kez bir kişiyi odamdan çıkardım Sayın Başkanım. O zaman danışmandım; kendisine odadan çıkmasını söyledim. Bu olaya Zafer Gül ve Ali Gül şahittir; ama şahitlik yaparlar mı, orasını bilemem. Sonrasında Ali Gül ve Zafer Gül, arsa sahibi adına benden özür dileyerek yanımdan ayrıldılar. Arsa sahibini belediye süreçlerine dahil etmemeleri gerektiğini herhalde o an anladılar.

Sayın Başkan, iddianame içerisindeki temel çelişkiler bununla da sınırlı değildir. Dosyadaki diğer tanık ve sanık beyanları birlikte değerlendirildiğinde, iddiaların nasıl evrildiği ve nasıl çöktüğü açıkça görülmektedir: Uğur Güngör açısından: 10 Ağustos 2020’de "13 daire", 8 Ekim 2020’de "13 daire artı 2 daire parası", 19 Mart 2024’te "15 daire karşılığı 7,5 adet taşınmaz ve 7-8 senet", 21 Ekim 2024’te ise "15 milyon karşılığı senet; senetlerin bir kısmını ödeyemeyince 13 daire devredildi" diyor. Acaba kaç senet ödedi? Bununla ilgili hiçbir beyan yok. Dört farklı tarih, dört farklı anlatım! Zafer Gül açısından: 22 Nisan 2021’deki ilk ifadesinde "13 daireyi bedeli karşılığında Asoy’a sattık" dedi. 25 Mart 2025’te "6 milyon karşılığı senet verdik" dedi. 5 Eylül’de "7 milyon karşılığı Zafer Gül ve Uğur Güngör imzalı senet verdik; senetlerin bir kısmını ödeyemeyince 13 daire devrettik; inşaatın durmaması ve yarım kalmaması için ipoteği kaldırılmayan 4 dairenin de bedelini ödeyerek satın aldık" dedi.

İfadeler incelendiğinde; istenen tutarlar, olayın geçtiği iddia edilen ortam, iddia edilen kişiler, menfaatin türü ve zamanı her bir beyanda tamamen farklıdır. Zafer Gül, 25 Mart 2025 tarihli etkin pişmanlık ifadesinde, 2021 yılındaki ifadesini kastederek; "İnşaatın yarım kalmasından korktuğum için gerçeği anlatmamıştım," diyor. Ama bu beyanı ne zaman yapıyor? 2025 yılında! "Baskı altındaydım" dediği 2021 tarihinde, bırakın inşaatın mühürlenmesini veya yarım kalmasını; inşaat bitmiş, 3-4 yıldır içinde oturuluyordu. Sayın Başkanım, heyetinize sunduğum "Ek-4"te, oturumun başladığına ilişkin 2019-2020 tarihli belediye emlak beyanları mevcuttur.

Bir de bu korku meselesinden bahsedeyim. Şimdi, kendi ifadeleri de var; Cumhuriyet Başsavcılığına verdikleri ifadelerde "2018'de oturum başladı" diyorlar. 2021 yılına gelindiğinde ise, bitmiş ve içinde oturulan bir projeyle ilgili "yarım kalma korkusundan" söz edilmesi fiilen ve mantıken mümkün değildir. Bu çelişki, iddia makamını yanıltmaya dönük bir ifadedir. Sayın Başkan, Zafer Gül’ün iddianameye girmeyen —bakın iddianameye girmeyen ancak 5 Kasım 2025 tarihli beyanında yer alan— 2021 yılından bu yana verdiği tüm ifadelerle çelişen bambaşka bir anlatımı var. İddianameye girmediği için siz de görmemiş olabilirsiniz ama ben ekleri incelediğim için tüm ifadeleri biliyorum. Zafer Gül bu son beyanında diyor ki: "Biz işe dahil olmadan, müteahhit olmadan önce Uğur Güngör ve Velittin Küçük’ün belediye yetkilileriyle rüşvet konusunda nasıl anlaştıklarını anlatmamıştım." Bu kez rüşvet pazarlığının Uğur Güngör ile Velittin Küçük tarafından yapıldığını, kalan bedelin ise kendilerine yıkıldığını ileri sürmüş. Böylece önceki tüm beyanlarıyla kendisi çelişmiştir. İddia makamı bu beyanı da iddianameye koysa, ortaya iyice ucu başı birbiriyle tutarsız bir tablo çıkacaktı. Siz bu yanıltıcı beyanlarla ilgili değerlendirmenizi mutlaka yapacaksınız ama iddia makamının da bu duruma ilişkin bir işlem tesis edeceğini düşünüyorum.

Dosya kapsamında Zafer Gül ve Uğur Güngör’ün tüm beyanları birlikte değerlendirildiğinde, şahısların ciddi bir ticari uyuşmazlık içerisinde olduğu açıkça görülmektedir. Bu uyuşmazlığın konusunun "11. Mahalle" projesinden kaynaklandığı ortadadır. Aralarında bir menfaat çatışması vardır; ticari uyuşmazlık ceza hukuku zeminine, yani bizim önümüze taşınmıştır. Taraflar kendi hesaplaşmalarını bu dosya kapsamında yapmaktadırlar. Her iki taraf da cezai sorumluluktan kurtulmak için anlatımlarını sürekli değiştiriyor. Dikkat edilirse, bir beyan diğer bir beyanı çürütüyor; bir anlatım bir sonraki anlatımda revize ediliyor. Bir tarafta "zorlama var" denirken, diğer tarafta "anlaşma vardı" deniyor. Ancak her iki tarafın da ortak noktası şudur: Hiçbiri kendini eylemin dışında tutmuyor ve birbirlerine iftira atma konusunda sınır tanımıyorlar Sayın Başkanım. Sayın Başkanım, iddia makamı daha önce verilen takipsizlik kararını göz ardı ettiği gibi; rüşvetin gerekçesi olarak sunulan "fazla inşaat alanı"nın aslında oluşmadığını, ruhsat tarihleri ile daire devir tarihleri arasındaki kronolojik çelişkiyi de görmezden gelmiştir. Bu dosya yalnızca sanık beyanlarıyla değil, aynı zamanda tanık ifadeleriyle de kendi içerisinde çelişkiler barındırmaktadır.

Şimdi tanık ifadelerine gelecek olursam Sayın Başkanım... Biraz teferruatlı anlatıyorum ama iddianame uzun, en uzun eylem de bu. Burayı net bir şekilde ortaya koyabilirsem meramımı anlatmış olacağım.

Velittin Küçük, yanıma Zafer Gül ile geldiğini, benim kendisine "piyasanın kötü olduğu, belediyenin ihtiyaçları bulunduğu" yönünde sözler söylediğimi ve ardından altı daire istediğimi iddia etmiş Sayın Başkan. Bakın, yine isnat değişti; bu sefer "altı daire" oldu. Zafer Gül ise dört daire teklif edildiğini, sonunda da 13 daire verildiğini duyduğunu söylemiş. Sayın Başkanım, belediye başkanlığı tabii ki abartılacak bir iş değildir ama önemli bir kamu sorumluluğudur. Kişileri abartmamak lazım ama temsil ettiğiniz makam önemlidir. Sayın Velittin Küçük, bölgede belediye başkanlığı yapmış bir kişidir.

Bakın, şimdi daha fazlasını söylemek istemiyorum; inanın Beylikdüzü’nde ben de belediye başkanlığı yaptım, kendisi de yaptı. Gürpınar’da dolaşın —hadi diyelim diğer bölgelerde Velittin Bey’i tanımazlar ama Gürpınar’da herkes tanır— ve şu ifadeyi oradaki insanlara okuyun: "Piyasanın kötü olduğu, belediyenin ihtiyaçları bulunduğu..." Bunu hangi belediye başkanı söyler? Eğer yüz kişiden bir kişi derse ki, "Mehmet Murat Çalık böyle bir cümle kurar," ben bu iddiaların hepsini huzurunuzda kabul edeceğim Sayın Başkanım. O kadar da iddialıyım. "Piyasalar kötüymüş..." Kendi belde belediyeleri zamanındaki alışkanlıklar hatırlarına gelmesin Sayın Başkanım! Belde belediyeleri, İstanbul’un kara delikleriydi. Bakın, kara delikleriydi! Çünkü Büyükşehir denetimine tabi değillerdi. Burada meslektaşlarım var, benim ne söylediğimi çok net anlıyorlar. Kafalarına göre meclis kararı alırlardı; "Senin yerini yeşil alan yaptık, senin yerini bilmem ne yaptık" diye... Eğer iddia makamı gerçekten "yüzyılın soruşturmalarını" açmak istiyorsa, belde belediyeleri dönemindeki evrakları bir incelemesi lazım. Madem altı daire istemişiz, karşı taraf dört daire teklif etmiş; peki nasıl 13 daire verilmiş? Velittin Bey’in söylediğine göre altı istemişiz, dört teklif edilmiş ama sonuçta 13 verilmiş!

Şimdi Davut Akay’ın ifadeleri de çok dikkat çekicidir Sayın Başkan. "Duymuştum, vakıf değildim" gibi ifadeler kullanıyor. İddia makamı bu anlatımların doğruluğunu hiç araştırma ihtiyacı hissetmemiş. Ben iddia makamı adına bunları araştırdım. Bilirkişilere bir ücret ödenir mi ödenmez mi bilmiyorum ama ben bir bilirkişi edasıyla her şeyi inceledim ve iddia makamının önüne koydum. Davut Akay; her blokta 9 kat olması gerekirken 5 kat fazla yapıldığı yönünde bir iddiada bulunuyor. Eğer ruhsat ve projeler incelenmiş olsaydı, imar planına ve imar durumuna bakılsaydı; tanığın yanıltıcı beyan verdiği iddia makamı tarafından açıkça görülecekti. Yine Davut Akay, konut vasfındaki bağımsız bölümlerin dükkâna çevrilmesi için rüşvet verildiğini bildiğini ileri sürüyor. Hatta diyor ki; "Bu eylem ilk kez yapılmıyor, bunlar daha önce de yaptı." Örnek olarak da Perla Vista AVM’yi gösteriyor. Oysa söz konusu projeye ilişkin en son idari işlem —ki Perla Vista’nın ruhsatlarını da ek klasöre koydum— 27 Mart 2008 tarihinde düzenlenmiştir. Sayın Başkan, bu tarih itibarıyla belediye başkanı kimdir? Velittin Küçük! Şayet iddia makamı, "Bakın burada da bir usulsüzlük yapılmış, bu isimler bu işi ilk kez yapmamışlar, daha önce de dükkâna dönüştürme işi yapmışlar" diyerek bu beyanı delil olarak dosyaya koyuyorsa; iddia edilen işlem tarihi dikkate alındığında araştırılması gereken kişi, o dönemin belediye başkanı Velittin Küçük olmalıdır.

Tarih ve görev sorumluluğu bu kadar ortadayken, bu beyanın mevcut dosya kapsamında tarafıma yöneltilmesinin hiçbir mantıklı izahını göremiyorum. Benzer çelişkiler, tanık Velittin Küçük ile Zafer Gül’ün beyanlarında da mevcuttur Sayın Başkanım. O kadar çok çelişki var ki. Emin olun seçerek karşınıza geldim. Avukatlarım çok fazla detay anlatmama gerek olmadığını söylediler ama ben anlatmak istiyorum. Zafer Gül, 28 Ekim 2010 tarihli ruhsatı kastederek; arsanın daha öncesinde alınan inşaat ruhsatının Velittin Küçük’ün şirketi "Beylikkent" adına çıkarıldığını söylüyor. Bu beyana rağmen iddianamede, hiçbir somut delile ve 2010 tarihli ruhsata bakılmaksızın; bu hususun gerçeği yansıtmadığı şeklinde bir değerlendirme yapılmıştır. Sayın Başkan, resmi belge ortada! Bakıyoruz; yapı müteahhidi "Beylikkent Turizm Gıda İnşaat Tekstil Otomotiv ve Petrol Ürünleri Ticaret A.Ş." Beylikdüzü Belediye Başkanlığı’nın 28.10.2010 tarihli raporu ve resmi belgesi bu gerçeği belgelerken; tanık Velittin Küçük’ün, "Ruhsat Beylikkent adına değil, hatırladığım kadarıyla Uğur Güngör’ün şirketi adına çıkarılmıştı" yönündeki beyanının gerçeğe aykırı olduğu apaçık ortadadır. Üstelik arsa sahibi kendi çocuklarıyken, ruhsatın kimin adına düzenlendiğini hatırlamaması kabul edilebilir bir durum değildir.

Sayın Başkan, bu eylemde özellikle vurgulanması gereken temel bir husus da "senet" iddiasıdır. Senet konusu daha önceki anlatımlarda hiç yoktu. Uğur Güngör’ün 2020-2024 yılları arasındaki çok sayıdaki ifadesinde senetle ilgili tek bir cümle, tek bir kelime dahi geçmiyor. Bu iddia, olaydan tam dokuz yıl sonra; ilk kez tanık olarak beyan verdiği 19 Mart 2024 tarihli İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Basın Bürosu ifadesinde ve akabinde 21 Ekim 2024 tarihli ifadesinde gündeme getirilmiştir. Sanık Uğur Güngör, ilk ifadesinde "Fazla inşaat hakkına karşılık 13 daire devrettik" demişti. Ancak Cumhuriyet Başsavcılığı’nın soruşturduğu ruhsat tarihi (22 Ekim 2015) ile daire devirlerinin bir yıl sonra yapılması arasındaki zamansal çelişkiyi —ve en önemlisi Büyükçekmece Cumhuriyet Başsavcılığı’nın takipsizlik kararı vermesini— bertaraf etmek için; "Senet verdik, ödeyemedik, senet ödenmeyince daireleri devrettik" diyerek bu açığı kapatmaya çalıştığı çok net görülmektedir. Sayın Başkanım, eğer gerçekten bir rüşvet senedi verilmiş olsaydı, bu durum en baştaki anlatımlarda yer almaz mıydı? Oysa senet iddiası; yıllar sonra devir tarihlerindeki çelişkiler açıklanamaz hale gelince ve Büyükçekmece’den takipsizlik kararı çıkınca ortaya atılmış bir kurgudur.

Üstelik bu uydurulan senet iddiasının kendi içinde de ciddi çelişkiler var. Sanki geçmişte bu olayla ilgili hiçbir ifade verilmemiş, hiçbir soruşturma yürütülmemiş gibi yeni bir senaryo yazılmıştır. Şimdi bu uydurulan senetlerdeki çelişkileri ortaya koyacağım: Zafer Gül’e göre: 25 Mart 2025 tarihinde; senetlerin %42’sinin kendisi, %58’inin ise yükleniciler Gül İnşaat ve Gül Kentsel Tasarım tarafından imzalandığını söylüyor. Önce "Uğur Güngör’le ben imzaladım ama Ali Gül imzalamadı" diyor, 5 Kasım’da ise tekrar dönüp "Ali de imzalamıştı" diyor. Uğur Güngör’e göre: 19 Mart 2024 tarihli beyanında; "7,5 daireye karşılık 7-8 adet senedi" kendisinin ve Zafer Gül’ün ayrı ayrı imzaladığını söylüyor. 21 Ekim’de ise bu sefer daire hesabı gidiyor, yerine "15 milyon karşılığı senedi" kendisinin ve Gül İnşaat’ın verdiğini, ofisinde imzalayarak Zafer Gül’e teslim ettiğini söylüyor Uğur Güngör.

Peki, senetler kime teslim edildi? Zafer Gül’e göre; 25 Mart tarihli ifadesinde, senetleri Uğur Güngör ile birlikte Fatih Keleş’e teslim ettiklerini söylüyor. Sonra 5 Eylül’de; Uğur Güngör’ün senedini, vefat eden avukat arkadaş Oğuzhan ile birlikte Fatih Keleş’e teslim etmeye gittiklerini iddia ediyor. Uğur Güngör ise 19 Mart’ta; 7,5 daireye karşılık 7-8 senedi imzalayarak Zafer Gül’e verdiğini, Zafer Gül’ün bu senetleri Mehmet Murat Çalık’a, yani bana verdiğini, benden de Ekrem İmamoğlu’na gittiğini iddia ediyor. Sonra 21 Ekim’de ise; senetlerin Fatih Keleş’te olduğunu Davut Akay’ın söylediğini ve ödemenin ona yapılması gerektiğini öğrendiğini anlatıyor. Ödemeyi yapan kim? Zafer Gül’e göre; 25 Mart’ta, Uğur Güngör’ün avukatı Oğuzhan ile birlikte yaptıklarını söylüyor. 5 Eylül’de ise bizzat 1 milyona yakın ödemeyi kendisinin elden yaptığını beyan ediyor. Uğur Güngör ise; ilk senedin ödemesini kendisi, Davut Akay ve Zafer Gül’ün birlikte yaptığını söylüyor. Geriye kalan senetler için "Ödeme yapamadık, ödeme yapamadığımız için daireleri devrettik" diyor. Fakat sonra 10 Mart’ta; 22 Ağustos 2016 tarihinde bankadan para çektiğini, avukatı Oğuzhan’a verdiğini, Zafer Gül ile birlikte Fatih Keleş’e aynı gün parayı teslim ettiklerini ve bunun "ikinci ödeme" olduğunu söylüyor! Az önce "Bir senet ödedik, gerisini ödeyemedik" diyen Uğur Güngör, bu sefer ikinci senedi de ödediklerini iddia ediyor. İfadeler orada duruyor Sayın Başkanım.

Peki, bu olaya kim şahit oldu? İddiaya göre; Uğur Güngör, Zafer Gül, Ali Gül, Davut Akay, avukat Oğuzhan ve şoför Hasan Aslaner. Avukat vefat ettiği için elimizde iki şahit kalıyor. Peki, bu şahitler ne diyor? Hasan Aslaner (Şoför): 11 Eylül’deki ifadesinde; Mehmet Murat Çalık’ı tanımadığını, tapu devriyle ilgili bilgi sahibi olmadığını ve para teslimi konusunda herhangi bir bilgisinin bulunmadığını açıkça ifade ediyor. Davut Akay: Önceki ifadesinde beni tanımadığını, ödeme yapmadığını, senet ödemesi ve teslimi sürecinde bulunmadığını beyan ediyor. Sonraki ifadesinde ise bu beyanını değiştiriyor Sayın Başkanım! Zafer Gül ile birlikte Fatih Keleş’e para vermeye gittiklerini, kendisinin muhasebe kısmında beklediğini, Zafer Gül’ün ise senetleri veya makbuzu geri aldığını iddia ediyor. Uğur Güngör’ün beyanlarındaki çelişkiler devir işlemleriyle de devam ediyor. Taşınmazların Gül İnşaat ve Gül Kentsel Tasarım’a devredildiği bilgisini kimden öğrendiğine dair anlatımı sürekli değişiyor: 21 Ekim’de "Davut Akay’dan öğrendim" diyor (ki Davut Akay kendi firmasıyla alakalı birisi değil). 8 Ekim’de "Çalışanlarımdan öğrendim" diyor. 19 Mart’ta ise "6-7 ay sonra muhasebecimiz fark etti" diyor. Sayın Başkanım; dosyada aynı senet ve aynı iddia üzerine birbirini tamamen dışlayan rakamlar ve anlatımlar bulunmaktadır. Sorulması gereken temel soru şudur Sayın Başkanım: Rüşvet bedeli Zafer Gül’ün söylediği gibi 6 milyon lira mı? Yoksa 7 milyon lira mı? Ya da Uğur Güngör’ün iddia ettiği gibi 15 milyon lira mı? Ne oldu bu rakamlara?

Çünkü müteahhit firma, inşaat ilerlemesine rağmen arsa sahibinden dairelerini alamıyor; arsa sahibi daireleri serbest bırakmıyor. Daireler serbest bırakılmayınca da müteahhit firma ciddi bir finansal zorluk yaşıyor. Bir taraftan inşaatı yürütüp para harcıyor, diğer taraftan ticari anlaşmazlıklar nedeniyle hak ettiği daireleri devralamıyor. Sayın Başkanım, emniyet tutanaklarında bize bir banka hareketi soruldu; bu sorgu iddianamede de yer alıyor. 17 Eylül 2018 tarihli bir banka transferi bana sorulduğunda, başlangıçta bu transferin neden sorulduğunu ve Esenyurt 193 ada 3 parsel ile ilgisini anlayamadım. Ancak sonra beyanları ve dosyayı inceleyince taş taş üstüne oturdu: Adem Soytekin, 22 Nisan 2021 tarihli beyanında ve İstanbul 12. Sulh Ceza Hakimliğine verdiği ifadesinde; söz konusu taşınmazları Ali Gül (Gül İnşaat) ile aralarındaki alacak-verecek ilişkisine mahsuben aldığını açıkça beyan etmiştir.

Aynı dönemde tarafların, yani Adem Soytekin ile Ali Gül’ün; Esenyurt ilçesi 193 ada 3 parselde "adi ortaklık" kapsamında yürüttükleri başka bir projeleri bulunmaktadır. Mahkeme heyetinize bu projenin ruhsatını da "Ek-7" olarak sunduk Sayın Başkanım. Adem Soytekin’in bu projeden karşılıklı mutabakatla ayrıldığı ve bu ayrılık nedeniyle taraflar arasında bir hesaplaşma yapılmasının zorunlu hale geldiği anlaşılmaktadır. Gerek taşınmazların devir tarihleri ile ortaklığın sona erdiği tarihler arasındaki zaman uyumu, gerekse tarafların resmi beyanları; bu devrin bir "rüşvet" değil, ticari ilişkinin tasfiyesi kapsamında olduğunu açıkça göstermektedir. Sayın Başkanım, bu eylemle ilgili son sözlerime geliyorum. Hem aynı konuda tekrar yargılanmam hem de bu asılsız iddialara bağlı olarak tutuklanmam haksızdır ve ölçüsüzdür. İsmini burada çokça zikrettiğim, suç ihbarında bulunan Uğur Güngör için de bir şey söylemem lazım: Meseleyi asla şahsileştirmek istemem ama bugüne kadar ortaya koymuş olduğu iftira niteliğindeki tüm beyanları, onu az önce belirttiğim gibi "tanık" konumundan çıkarıp "sanık" konumuna sokmuştur. Bana göre iddianamenin tek doğru tarafı, tek isabetli tespiti budur Sayın Başkanım. Bu kişinin cezalandırılmasını ayrıca ben de talep ediyorum Sayın Başkan. Bir kişinin, bir olayda müşteki ya da suç ihbarcısı konumundayken sanık durumuna düşmesi; onun beyanlarına bir değer atfedilmediğinin de göstergesidir.

Bakınız; daha önce verilmiş ve kesinleşmiş bir takipsizlik kararımız varken; sonrasında dosyaya giren beyanların sürekli değişmesi ve birbiriyle çelişmesi ortadadır. Menfaat iddiasının tutarı, türü, zamanı, tarafları ve ödeme şekli bakımından hiçbir şekilde somutlaştırılamaması; ayrıca resmi ruhsat ve devir tarihleriyle anlatımların uyuşmaması, dosyadaki tanık beyanlarına dahi itibar edilemeyecek derecede farklılıklar içermesi karşısında; her türlü şüpheden uzak, yeterli ve kesin delil bulunmamaktadır. Bunu da ifade edeyim bari; "şüpheden sanık yararlanır" ilkesi gereği, Eylem 1 yönünden üzerime atılı suçlamaların hiçbirini kabul etmiyorum Sayın Başkanım.

Mahkeme Başkanı: Ara alalım mı?

Mehmet Murat Çalık: Ben yorulmadım Sayın Başkanım.

Mahkeme Başkanı: Biz yorulduk! Çok yoğun oldu! Sizi bağlamasın sonra...

Mehmet Murat Çalık: Yoo ne bağlayacak! Beni bağlamaz Sayın Başkanım; ben kendimden eminim. İnanın, UYAP kaydıma baksanız benim hiçbir şey söylememe gerek kalmaz Sayın Başkan.

Sayın Başkan, Sayın Mahkeme Heyeti; şimdi de iddianamede Eylem 2 olarak geçen Kübis isimli projeden tarafıma isnat edilen suçlara ilişkin açıklamalarda bulunacağım. İddianamede; Kübis projesinin iskan alamadığı, bu nedenle Metin Gül’ün rüşvet vermeye zorlandığı, benim de kendisine iskan konusunda yardımcı olmayarak Adem Soytekin ve Fatih Keleş’e yönlendirdiğim iddia edilmektedir. Başlangıçta şunu net bir şekilde ifade etmek isterim: Resmi kayıtlar incelendiğinde bu iddiaların hiçbirinin doğru olmadığı görülecektir. Mahkeme heyetinize de Kübis projesiyle ilgili belgeli ek beyanlarımızı sunduk. İddia makamı teknik süreçleri incelemeden, sadece "Metin Gül ile defaten görüştüm ancak iskan konusunda bize yardımcı olmadı" beyanından yola çıkarak bir suç isnat etmeye çalışmıştır. Ancak burada basit bir gerçek var; iskan ve ruhsat süreçleri tamamen teknik konulardır. İddia makamının iddianamede ısrarla belirttiği gibi imar konularına bakan teknik başkan yardımcısı değildim. Her eylemde aslında bunu ifade etmek durumundayım Sayın Başkanım.

Şimdi projeyle ilgili kronolojik sıralamadan bahsetmek istiyorum. Bu projeyle ilgili yapı ruhsatı, 24 Ocak 2008 yılında Gürpınar Belediyesi’nden, dönemin belediye başkanı Veliddin Küçük zamanında alınmış bir yapı ruhsatıdır. Daha sonra yapı ruhsatı tadilat projesi görüyor ve 23 Mart 2009 yılında yine Veliddin Küçük’ün belediye başkanı olduğu dönemde tadilat ruhsatı alınıyor. Daha sonra iş bitirme belgesi, 13 Mart 2014 tarihinde bu sefer Beylikdüzü Belediyesi tarafından, Yusuf Uzun'un belediye başkanı olduğu dönemde veriliyor. Metin Gül’ün 2014 öncesine dair de bazı iddiaları var. Metin Gül diyor ki; "Yusuf Uzun'un belediye başkanı olduğu dönemde bir türlü iskanımızı alamadık." Bu söylemi aslında hatalıdır çünkü iskan süreçleri iş bitirme belgesi alındıktan sonra başlar. İş bitirme belgesi 13 Mart 2014 yılında, yani seçimden 18 gün önce alınmış bir belgedir. Daha sonra zaten Yusuf Bey seçimi kaybediyor ve Ekrem Bey Beylikdüzü Belediye Başkanı oluyor.

İskan süreçleri, belediye başkanıyla görüşerek değil; teknik birimlere yapılan başvurularla, harçların yatırılmasıyla, SGK ve vergi dairesi ilişiksizlik yazılarının getirilmesi suretiyle yürütülen bir iştir. Ve bu yükümlülüklerin tamamı müteahhit firmaya aittir. İş bitirme belgesi düzenlendikten sonra iskan süreçleri müteahhit firmanın becerisiyle alakalıdır. 16 Ekim 2014 tarihinde müteahhit firma "kurumlara ilişik kesme yazısı" için belediyemize başvuruyor. Biz de hemen yazıları yazıyoruz. Daha sonra 14 Ocak 2015 tarihinde resmi iskan başvurusunda bulunuyor. O dilekçeyi de mahkeme heyetine sunduk. Sonra 20 Ocak’ta itfaiye raporu alıyor, 4 Mart’ta harçlarını ödüyor, 13 Mart’ta asansör ruhsat harcını ödüyor, 19 Mart’ta itfaiye iskan harcını ödüyor ve 23 Mart’ta da iskan belgesi düzenleniyor. Bunların hepsi evraklarımızda mevcut Sayın Başkanım. Beyanlar değil, evraklar üzerinden konuşalım istiyorum.

Yaklaşık 60 bin metrekare büyüklüğündeki bir projenin iskanı için gerekli tüm belgelerin tamamlanmasından ve son harcın yatırılmasından 4 gün sonra teknik arkadaşlarımız iskan belgesini düzenleyip veriyorlar. Evraklar tamamlanmadan, izinler alınmadan, harçlar ödenmeden iskan belgesinin düzenlenebilmesi mümkün değildir. Bu yükümlülükler müteahhit firma tarafından iki buçuk ay içerisinde yerine getiriliyor ve herhangi bir gecikme olmaksızın iskan belgesi düzenlenip veriliyor. Bu kronolojiye baktığımızda Metin Gül’ün beyanında ifade ettiği gibi iskanın verilmemesi veya gerçek olmayan gerekçelerle bekletilmesi söz konusu bile değildir. Peki, iddia makamı tarafından Metin Gül’e şu sorular sorulmuş mudur: "İskan için gerekli olan bütün evrakları tamamlamış mıydınız? Asansör projenizi ve itfaiye raporunuzu onaylatmış mıydınız? Harçları yatırmış mıydınız?" Bu soruların cevabı aranmadığı gibi tarafıma da bu konuyla ilgili herhangi bir sorgu yapılmamıştır. Somut evraklar incelenmemiştir. İddia makamı bunu araştırmakla mükelleftir ancak maalesef tarafımıza bir şey sorulmadığı gibi mahkemeye sunduğum evraklar belediyemizden de talep edilmedi. Şayet Metin Gül iskan harcını yatırmamış olsaydı şu an hala iskanını alamamıştı. Kendi aramızda para toplayıp biz mi yatıracaktık? Veya SGK'dan ilişiksizlik belgesini almamış olsaydı, iskanını alamamış olacaktı.

İskan belgesinin alınabilmesi için verildiği iddia edilen dairelerin devirlerine gelecek olursak; iskan 23 Mart 2015 tarihinde alındı. Aradan bir buçuk yıl geçtikten sonra, 9 Eylül 2016 tarihinde daire devirlerinin yapıldığı görülecektir. İskan verilmiş, iş yapılmış, dosya kapatılmıştır. Bir buçuk yıl sonra yapılan bir daire devrinin rüşvet olarak nitelendirilmesi mümkün değildir. Bu durum hayatın olağan akışı gibi değerlendirilemez. İddianamede Kübis projesi kapsamında Metin Gül'ü, Adem Soytekin ve Fatih Keleş'e yönlendirdiğim iddiası da yer almaktadır. Bu iddia sanık ifadelerinde bile yoktur; sanık ifadelerinde olmayan bir iddia ortada durmaktadır. Bu iddia hem kronolojik olarak hem de fiilen gerçek dışıdır. Çünkü Metin Gül ile Adem Soytekin birbirlerini tanıyan kişilerdir ve benden daha eski bir tanışıklıkları vardır. İddianamedeki ifadeler incelendiğinde, tarafların birçok ticari ilişkisi olduğu da çok net bir şekilde görülecektir. Buna rağmen iddianamede, sanki hiçbir bağı olmayan iki kişiyi birbiriyle tanıştırdığım ve görüştürdüğüm iddia edilmektedir. Böyle bir tanıştırma söz konusu değildir Sayın Başkanım.

Bu eylemde iddianamenin dayandığı tek şey, Metin Gül'ün ve Adem Soytekin'in beyanlarıdır. Oysa Metin Gül, daire ve parayı iskan için verdiğini söylerken; Adem Soytekin, bu dairelerin tamamen ticari ilişkiden kaynaklandığını ifadelerinde belirtmektedir. Bu iki beyan bırakın birbirini doğrulamayı, birbirini çürütmektedir. Ayrıca Metin Gül "iki gün sonra konuştuk" derken, Adem Soytekin "birkaç saat sonra" demektedir; anlatımları zamansal olarak da birbiriyle uyumlu değildir. Buradaki eylemde sanık konumundaki Metin Gül'ün, "Defaten Murat Çalık ile görüştüm, iskan konusunda bize yardımcı olmadı" dışında hakkımda tek bir beyanı dahi yoktur. Sadece "yardımcı olmadı" demiştir. Peki Metin Gül, başvuru tarihinden sonra evrakların kendisi tarafından tamamlanma süresi olan bu iki buçuk aylık süreyi nasıl tarifliyor? "İskanımı vermezdi, yardımcı olmadılar, süreci uzattılar" diyerek bu süre için serzenişte bulunuyor. Ancak iskan alındıktan bir buçuk yıl sonraki daire devrini anlatırken, "İskanı getirdikten sonra hem daireyi hem de parayı kendilerine verdim" diyerek sanki çok kısa bir zaman dilimiymiş gibi ifade etmesi, beyanlarındaki çelişkiyi ortaya koymaktadır. İki buçuk ayı çok uzun bir süreymiş gibi anlatıp, bir buçuk yıl sonraki devri "iskan için hemen verdim" gibi sunmaktadır.

Yine dikkat çeken bir husus daha var Sayın Başkanım. Adem Soytekin ifadesinde, beton kalitesinden ve statik açıdan bazı problemlerden bahsetmiş; bunun bir rüşvet karşılığı görmezden gelinebileceğine ilişkin bir beyanı olmuştur. Bu iddialara teknik ve resmi belgelerle cevap verecek olursak; bu işlemlerin hiçbiri bizim dönemimizle alakalı değildir. Ruhsat ve tadilat ruhsatı Gürpınar Belediyesi döneminde verilmiş, iş bitirme belgesi de Yusuf Uzun döneminde düzenlenmiştir. Yine de evraklara baktığımızda; Kübis projesine ilişkin imar dosyası ve yapı kullanma süreci yalnızca Beylikdüzü iç yazışmalarıyla değil; İBB müfettişleri, Mülkiye Başmüfettişleri ve teknik bilirkişilerce incelenmiş ve yapının projesine uygun inşa edildiği tespit edilmiştir. İstanbul Valiliği'nin 23 Haziran 2015 tarihli makam oluru ile İBB Teftiş Kurulu tarafından kapsamlı bir inceleme yapılmıştır.

24 Temmuz 2015'te görevlendirilen Başmüfettiş tarafından yürütülen inceleme sonucu 30 Temmuz 2015 tarihli ön inceleme raporu düzenlenmiştir. Yapılan bu teknik incelemelerde; projelerin imar planına, ruhsat süreçlerine ve uygulamalara uygun olduğu, imar mevzuatına aykırı bir işlem veya kamuyu zarara uğratacak bir durum bulunmadığı tespit edilmiştir. Nitekim bu inceleme sonucunda ilgili belediye görevlileri hakkında soruşturma izni verilmemiştir. Dolayısıyla bugün mahkemenin önüne getirilen iddialar, 2015 yılında yetkili denetim makamları tarafından incelenmiş ve hukuka aykırı olmadığı ortaya konulmuştur. Keza avukatlarımın dosyaya sunduğu teknik rapor incelendiğinde; beton değerlerinin C40-C45 aralığında olduğu, bunun da deprem yönetmeliği ve TSE standartlarının üzerinde olduğu görülecektir.

İskan sonrasında "kolona müdahale" konusuna gelirsek; bu iddia sanki idare tarafından bilerek görmezden gelinmiş gibi sunulmaktadır. Oysa bu durumun iş bitirme belgesi sonrasında yapıldığı açıktır. Yönetmelik uyarınca, 13 Mart 2014 tarihli iş bitirme belgesi onaylandıktan sonra yapılacak bütün değişikliklerden yapı sahibi sorumludur. Ancak bu bizim sorumluluğumuzu ortadan kaldırmaz. Arkadaşlarımız Adem Soytekin'in basına yansıyan iddialarını ihbar kabul etmişlerdir. Ben o dönemde tutukluydum. Yerinde yapılan incelemede, iş bitirme ve iskan sonrası projeye aykırılıklar tespit edilmiş; belediye ekiplerimizce 3194 sayılı İmar Kanunu çerçevesinde gerekli idari işlemler tesis edilmiş, encümen kararıyla para cezası uygulanmış ve yapı yeniden projeye uygun hale getirilmiştir. Bu süreç belediyenin görevini ihmal etmediğini açıkça göstermektedir.

Sayın Başkanım; inşaat yapılırken firmaların karşılıklı yaptıkları ticari anlaşmaların rüşvete konu edilmesi doğru değildir. Ayrıca iddianamede, kollukta bana sorulan şirket sahiplerini tanımadığımı söyleyerek suçtan kurtulmaya çalıştığım şeklinde bir yorum yapılması da son derece yanlıştır. Bana sorulan firmalar arasında ne Metin Gül ne de onun firması vardı. Bana kollukta İBB'ye iş yapan ve tanımadığım Medya AŞ kapsamındaki firmalar soruldu. O firmaların hiçbirini tanımadığımı orada da beyan ettim, burada da tekrarlıyorum.

Ama bana kollukta Metin Gül sorulmadı. Metin Gül'ün firması da sorulmadı kollukta ama iddianameye sanki suçtan kurtulmaya dönük bir yaklaşım içerisinde olduğum gösterilmektedir. Sonuç olarak değerlendirme yapacak olursam; dosya kapsamında Fatih Keleş'in, Metin Gül'ü kastederek herhangi bir para almadığını, Adem Soytekin'in sayfa 112'deki ifadesinin sonunda "Metin Gül bana bir tane değil, birden fazla daire vermiştir ve bunlar tamamen ticari ilişkilerimizden kaynaklıdır" ifadesi; Metin Gül'ün ve diğer sanıkların iddia edilen bu eylemle ilgili olarak aleyhime veya hakkımda bir beyanlarının bulunmadığı dikkate alındığında, soyut iddiadan başka hakkımda dosyada her türlü şüpheden uzak, somut ve inandırıcı, kesin ve yeterli delil bulunmadığından eylem 2 bakımından üzerime atılı suçlamaları kabul etmiyorum Başkanım.

Bu eylem biraz çetrefilli Sayın Başkanım, şimdiden söyleyeyim; biraz uzun. Eylem 6 Sayın Başkanım, biz yine eklerimizi mahkemeye sunduk. Şimdi Eylem 6 olarak iddianamede yer alan eylemle ilgili savunmalarıma geçiyorum: Beylikdüzü Belediyesi yetkililerinin projenin hem inşaat ruhsatında hem iskan süreçlerinde; inşaat sahiplerinden ve arsa sahibinden rüşvet istediği, bu olayda benim Beylikdüzü Belediye Başkan Yardımcısı olduğum, inşaat ruhsa sürecinde rüşvet verdiğini iddia edenleri Adem Soytekin'e yönlendiren kişi olduğum iddia edilmektedir. Yine arsa sahibi Kemal Şahin'den okul yapılmasını istediğim ve kendisine "Bu okulları yapmanızı Başkan istiyor" diyerek ısrarla yapılacak okulların inşaatını da Adem Soytekin'in yapmasını şart koştuğum iddia edilmektedir. İskan aşamasında ise Ekrem İmamoğlu tarafından bana yönlendirilen İsa Ünal ve Yüksel Hamzaoğlu'nun bana geldiği, benim de kendilerini Adem Soytekin aracılığıyla kendilerinden 3.000.000 istediğim, ayrıca Hasan İmamoğlu'na da daire devredilmesini istediğim iddia edilmektedir.

Sayın Başkan, Sayın Heyet; konuyla ilgili çok sayıda kişinin beyanının olması ve bunların birbiriyle çelişmesi konuyu anlaşılmaz ve karmaşık hale getirmiştir. Mümkün olduğunca sadeleştirmeye ve vakanın anlaşılabilmesi için somut işlemleriyle anlatmaya gayret edeceğim. Öncelikle sanık anlatımlarına gelmek istiyorum Sayın Başkanım: Muzaffer Beyaz, "İskan işlerinin halledilmesi için Adem Soytekin'e 7 dükkan, 5 daire verdik" diyor. İnşaat ruhsatı için de "Mehmet Murat Çalık bizden 3 daireyi Hasan İmamoğlu'na devretmemizi istedi" diyor. Seyfi Beyaz (Muzaffer Beyaz'ın ağabeyi), "İskan işleri için Veysel Erçelik geldi, '100.000 TL verirseniz bir günde hallederiz' dedi" diyor. 10.000.000 karşılığında 7 dükkan, 5 daireyi, bir de 3.500.000'lik çek ödedik" diyor. "Verilen 5 dairenin 3'ü ya da 4'ü Hasan İmamoğlu'na devredilmiştir, bunu isteyen de Mehmet Murat Çalık'tır. Zaten devir yapmasaydık iskan vermezlerdi" diyor ve kaba inşaata karşılık da daire devri yaptığını söylüyor. Bu projenin kaba inşaatını da Adem Soytekin'in firması ASO İnşaat yapıyor. Seyfi Bey, "7 dükkan ve 5 dairenin içerisinde kaba inşaata karşılık verdiğimiz dükkan ve daireler de vardır" diyor.

Furkan Hamzaoğlu ve Yüksel Hamzaoğlu (baba-oğul); ruhsat işleri için arsa sahibinden 20.000.000, müteahhitten 10.000.000 istendiğini, 10.000.000 karşılığı 6 dükkan ve 5 daire verdiklerini söylüyorlar. Kemal Şahin'e bir okul yaptırıldığını, bu okulun ruhsat karşılığı olduğunu belirtiyorlar. Baba-oğul, "Dairelerin hepsi ruhsatın alınması için verildi" diyor. İskan için de Adem Soytekin'in kendilerinden 3.500.000 talep ettiğini söylüyorlar. Yüksel Hamzaoğlu (baba) aradan biraz zaman geçince bir ek ifade veriyor: "Şirket hesaplarını inceledim, biz 6 dükkandan 2 tanesini iş karşılığı vermişiz, onu düzelteyim" diye beyanda bulunuyor. "Fark ettim" diyor; birinci ifadesiyle Furkan herhalde hala fark etmedi. ikisi de aynı beyanda bulundu çünkü. Yüksel Hamzaoğlu ek beyanında, "Adem'e verdiğimiz 5 daireden 4 tanesinin Hasan İmamoğlu'na geçtiğini öğrendim" diyor.

Sonra ortaklardan Oktay Hamzaoğlu var. Oktay Hamzaoğlu, "İskan için Ekrem İmamoğlu ile Yüksel Hamzaoğlu ve İsa Ünal görüştüler, Mehmet Murat Çalık'a yönlendirmiş. O da Adem Soytekin üzerinden bizden hatırladığım kadarıyla 3.000.000 istedi" diyor. Ama Veysel'e o 100.000 ödenmesi hususuyla ilgili bilgisi olmadığını, "Seyfi Beyaz bunu söylediyse doğru söylemiştir, doğru olabilir" diyor. "3.500.000 bedele ilave 10.000.000 talep olmuştur. Hatırladığım kadarıyla 7 dükkan, 5 dairenin bir kısmını kaba inşaata karşılık vermiştik. Kemal Şahin 2 okul yaptı, Hasan İmamoğlu'na da 4 daire devredildi" diyor. Erhan Ünal (Mesut Turkuaz herhalde, bilmiyorum, bu arkadaşları tanımıyorum Sayın Başkan; ortakları olduğunu biliyorum ama tanımıyorum): "İnşaat ruhsatı için arsa sahibinden 20.000.000, müteahhitten 10.000.000; hatırladığım kadarıyla 7 dükkan, 5 daire" diyor. Devredilen dairelerin 4 tanesinin Hasan İmamoğlu'na devrolduğunu söylüyor. O da aynı beyanı veriyor; "Para gönderilmiş sonra elden geri iade edilmiş, böyle olmuş" diyor. Aynen ifadesini okuyorum Sayın Başkanım: Devirlerin bir kısmının da kaba inşaata karşılık olduğunu söylüyor. İskan için de Adem Soytekin üzerinden Mehmet Murat Çalık'ın yönlendirilmesiyle 3.000.000 istendiğini belirtiyor. "Bizden sürekli talepler olurdu, talepler karşılanmadığında işlerimiz sekteye uğrardı.

“Belediye ve iskan süreçlerini ben takip etmedim; şayet taleplerimiz karşılanmasaydı süreçlerimiz çok uzayacaktı" diyor Erhan Ünal. İsa Ünal amcası... Amcası da diyor ki: "Hatırladığım kadarıyla ruhsat aşamasında arsa sahibi Kemal Şahin'den on milyon, müteahhitlerden on milyon..." Şimdi, az önce yeğeni "yirmi milyon, on milyon" diyordu; bu şimdi on milyona gitti İsa Ünal'ın ifadesinde. Yerel seçimlerden sonra bu ifadesi çok kıymetli Sayın Başkanım, altını çizerek anlatmak istiyorum. İsa Ünal kendi anlatımında, 2019 yerel seçimlerini kastederek diyor ki: "Bizden haricen iskân parası istediler yine. Aslında bizim verdiğimiz bu on milyonun içerisinde iskân parası da vardı. Yerel seçimlerden sonra bunlar bizden iskân için yeniden para istediler. Halbuki biz vermiştik; on milyon karşılığı yedi dükkan, beş daire... Bu paranın içerisinde iskân alma süreci de vardı."

İsa Ünal diyor ki: "Ekrem İmamoğlu'yla yerel seçimlerden sonra ADM İş Merkezi'nde kısa bir görüşme yaptık. Ekrem İmamoğlu bizi Başkan Yardımcısı Mehmet Murat Çalık'a yönlendirdi." Yerel seçimlerden sonra böyle bir ifade kullanması... Yani Ekrem İmamoğlu o zaman Beylikdüzü Belediye Başkanı değil, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı. Ben Beylikdüzü Belediye Başkan Yardımcısı değilim, danışman da değilim artık; Beylikdüzü Belediye Başkanı'yım. Dolayısıyla böyle bir anlatımın gerçeği yansıtmadığı çok net bir şekilde ortadadır. "Mehmet Murat Çalık, üstüne bizden iskân için para almadan size iskân miskan vermem dedi, iskân verilmeyeceğini açıkça söyledi" diyor ifadesinde. Peki burada... Karıştırmaya başladım, çok ifade var. Şimdi Yunus Emre Cumhur diye bir muhasebecileri var. Yunus Emre Cumhur diyor ki: "Yapı ruhsatlarının alınması ben işe girmeden önceydi. Duyduğum kadarıyla yapı ruhsatı için bağımsız bölüm verdiler. Yapı ruhsatıyla Beyaz İnşaat ilgileniyordu. İskân sürecinde Mehmet Murat Çalık ile görüştüler. Kim görüştü, kim gitti onu bilmiyorum ancak iskân için üç milyon istendi." Anlattığım üzere dosya kapsamında Seyfi Beyaz ve Muzaffer Beyaz kardeşler, Hamzaoğlu baba-oğul, Ünal amca ile diğer sanık anlatımlarının kendi içerisinde ve birbiriyle çelişkili olduğu çok net görülmektedir Sayın Başkanım.

Şimdi bu projenin ruhsat ve iskân süreçlerinden, belediye resmi evraklarından bahsetmek istiyorum. Ruhsat ve iskân süreçlerinde yaşandığı iddia edilen sorunlara belediyenin somut evraklarıyla bakalım. Toplam inşaat alanı 190.702 metrekare ve 67.880 metrekare olan iki parselden bahsediyoruz. Ruhsat başvurularından sonra projelerin incelenmesi neticesinde; 264 ada 8 parsel açısından 22 gün sonra, 810 ada 3 parsel açısından da 28 gün sonra ruhsatın düzenlendiği görülecektir. Bunlar sayın başkanım iş günü değil, normal takvim günü. 250 bin metrekare inşaat alanının kontrol edilmesi açısından bu dosyalar İmar Müdürlüğü'nü bloke ediyor. Çuvallarla geliyor bu projeler ve arkadaşlarımız canhıraş bunları inceleyip ruhsatı düzenliyorlar; 22 gün ve 28 gün. "Sorun yaşadık" dedikleri iskân süreçlerinde ise belediyenin doğrudan dahli yoktur; müteahhit firmanın temin etmesi gereken belgeler vardır. İskân verilme süreçlerinin de son belge getirildikten sonra 7 gün ve 37 gün olduğu görülecektir. "Birisi 7 iken diğeri 37 nasıl olur?" derseniz; bir kere on gün Kurban Bayramı tatili var, düştü 27 güne. O tarihlerde bu parseller bakımından İçişleri Bakanlığı'ndan müfettiş gelmiş, belediyede müfettiş var. Arkadaşlarımız hem müfettişe evrak yetiştiriyor hem de vatandaş, hak sahipleri mağdur olmasın diye uğraşıyor.

Müteahhit firmaların tamamı şunu biliyordu: Belediyenin bir taraftan müfettişlere evrak yetiştirirken bir taraftan da iskân süreçlerini yürüttüğünü. Buna rağmen "İskânımız uzadı, vermiyorlardı, ruhsat için sorunlar yaşıyorduk" şeklindeki beyanlar gerçeği yansıtmaz. Projenin hacmi dikkate alındığında makul süreler içerisinde iskânın düzenlendiği net bir şekilde görülecektir. Gerçek, yapılan işin hacminde ve gereken makul sürede saklıdır. Beyanları değiştirerek gerçeği değiştiremezsiniz. 250 bin metrelik bir projeye bir aydan daha kısa sürede ruhsat verebilecek bir belediye varsa, çok iddialı konuşuyorum, daha belediye başkanlığı yapmayacağım Sayın Başkanım.

Çarpıtan, çelişkili ifadeler veren sanık beyanlarında gerçeği arayan, hakikati arayan iddia makamının yanlış yolda olduğunu ifade etmek isterim Sayın Başkanım. Az önce söylediğim gibi imar konularına bakan teknik başkan yardımcısı değildim. Bir kez daha tekrarlıyorum, çünkü bu eylemde de öyle geçmiş.

Şimdi Adem Soytekin’e devredilen daireler konusuna tekrar gelecek olursam Sayın Başkanım; bir kısım sanık 7 dükkan, 5 daireyi rüşvet karşılığı devrettik derken, bir kısım yani Yüksel Hamzaoğlu ile Furkan Hamzaoğlu 6 dükkan, 5 daire diyor. Orada da bir çelişki var ama hani biz çoğunluğu kabul edelim. 7+5 Sayın Başkanım, yani Türkçe matematik sorusu; 7+5=12. Değil mi? 12. Şimdi biz tapu kayıt sistemine bakacağız değil mi? 12 tane gayrimenkul devredildi mi? İddia makamı bunu iddianameye koymuş. Devredilen dairelerin sayısı iddianamede var, daha doğrusu gayrimenkulün sayısı: 10. Sayın Başkanım, 10. Benim bilmediğim başka bir tapu kayıt sistemi mi var? Şimdi 12 daire olması gerekirken, hani onların söylemine göre 12 tane daireyi devrettik diyorlar Adem Soytekin’e, dükkan ve daire... E peki kayıtlarında 10 daireyle karşılaşıyoruz. Bu 2 daire hayali olarak mı devredilmiştir? Yoksa bizim bilmediğimiz başka bir tapu kayıt sistemi mi vardır? Bu hususların açıklığa kavuşturulması gerekir Sayın Başkanım.

Üstelik bir kısım sanık ve tanıklar, Adem Soytekin’in kaba inşaatı yaptığını kabul ediyorlar ve bazı bağımsız bölümlerin kaba inşaatın yapımına karşılık "barter" yöntemiyle verildiğini de beyan ediyorlar Sayın Başkanım. O halde iddia makamı; 7 dükkan, 5 daireden kaç tanesinin kaba inşaata dair olduğuna ilişkin bir araştırma yapmış mıdır? Yok. Diğer yandan, etkin pişmanlık hükümlerinden de faydalandığı için beyanlarını doğru kabul edelim: Adem Soytekin "3 dükkanı parasını ödeyerek satın aldım" diyor. Yine aynı ifadesinde diyor ki: "Kemal Şahin’in bağış olarak yaptırdığı okullara karşılık 2 daire 1 dükkan tarafıma verildi." Dosyada yer almakta bunlar. Ancak bu beyanların hepsi bütüncül bir şekilde değerlendirildiğinde; 6'sının hukuki sebebi beyanlarda net. Hani 3'ünü satın aldım diyor parayla, 3'ünü de bir işe karşılık verdiler diyor. 6'sı net. Geriye ne kaldı? 4 bağımsız bölüm kaldı Sayın Başkanım.

Ancak Adem’e diğer tanıklar ne diyordu? Hatta Yüksel Hamzaoğlu demişti ki: "2 dükkanı biz iş karşılığı vermişiz." Yani barter yöntemi de yapıyorlar. Devredilen bağımsız bölümlerin bir kısmının kaba inşaat işine karşılık bir ticari ilişki kapsamında verildiği ifade edilmektedir. Bu noktada cevaplanması gereken temel soru şudur: Geriye kalan 4 bağımsız bölümden hangisi, kaç tanesi, hangi somut kamu işlemi karşılığında, hangi irade ve hangi menfaat temini amacıyla devredildi? Bu devrin iddia edildiği gibi 250.000 metrekarelik kaba inşaat karşılığı yapılıp yapılmadığını kim bilecek? Nasıl tespit edeceğiz bunu?

Öte yandan, Yüksel Hamzaoğlu’nun beyanları bu dosya içerisinde kendi çelişkisini de gösteriyor. Hamzaoğlu ilk anlatımının aksine 2 dükkanı Adem Soytekin’e iş karşılığı devrettiğini de söylemiş. Bu düzeltmeler dahi devredilen bağımsız bölümlerin rüşvet ilişkisi kapsamında değerlendirilemeyeceğini çok net bir şekilde gösterecektir. Adem Soytekin’in varsayım söylemlerini doğru kabul ettiğimizde bakın; Adem Soytekin beyanında diyor ki: "7 bağımsız bölümü bila bedel aldım." 3 dükkanı bedelini ödeyerek, 2 daire ve 1 dükkanı da Kemal Şahin’in yaptırdığı okula karşılık aldığını söylüyor. Bu sefer gayrimenkul sayısı 13 oluyor Sayın Başkanım. 7+3+3=13. Şimdi bu beyanlar hem kendi içerisinde çelişkili hem kayıtlarla doğrulanmamış. Basit bir matematik işlemiyle dahi fark edilebilecek bu tutarsızlığı Sayın Mahkemenizin takdirine bırakıyorum Sayın Başkanım.

Adem Soytekin’e devri yapılan taşınmazlar rüşvet anlatısının ana omurgası yapılmaya çalışılmıştır. Oysa bu devirlerin zamanlamasına ve niteliğine bakmış olsak bunların rüşvet değil, emin olun ticari ilişki karşılığı, barter yöntemiyle yapıldığı görülecektir. Yani Adem Soytekin inşaat yaptıkça hak ediş yapmış ve firmadan nakit ödeme yerine daire almış. Devir tarihlerine dikkatinizi çekmek istiyorum Sayın Başkanım: Tapu kayıtlarında devirler bir tanesi Şubat 2018’de, bir tanesi Şubat 2019’da, bir tanesi Nisan 2019’da, bir tanesi Temmuz 2019’da, 2 tanesi Ağustos 2019’da, 2 tanesi Eylül 2019’da, bir tanesi de Şubat 2020 tarihinde yapılmış. Yani 7 farklı zaman diliminde devirler yapılmış Sayın Başkanım. İlk dairenin devriyle son dairenin devredilmesi arasında 2 yıllık bir zaman farkı var. Bu durum bile dairelerin hakediş karşılığı, iş yapıldıkça devredildiğinin açık kanıtıdır.

Sayın Başkanım; iskân ve ruhsat süreçleri birbirinden tamamen bağımsız konulardır. Ruhsat inşaat başlamadan önce alınır, iskân ise inşaat bittikten sonra yapı kullanma izin belgesi olarak düzenlenir. Bu beyanlar birlikte değerlendirildiğinde; hangi aşamada, ruhsat aşamasında mı iskân aşamasında mı, hangi işlem karşılığında, hangi bağımsız bölümün hangi hukuki nedenle ve hangi kişiye devredildiği hususunda net, tutarlı bir anlatım bulunmadığı görülecektir. Ruhsat ve iskân gibi hukuki niteliği, usulü ve sonucu tamamen farklı 2 sürecin iç içe anlatılması ve üstelik bunu anlatanların 40 yıllık inşaatçı olması kabul edilebilir değildir. Birisi "ruhsatta verdik 10.000.000" diyor, öbürü "iskânda verdik" diyor. Dosyadaki resmi belgeler, ruhsat ve iskân işlemlerinin yasal ve makul süreler içerisinde tamamlandığını açıkça ortaya koymaktadır.

Hasan İmamoğlu adına yapılan taşınmazlar konusuna gelecek olursak; bunun şahsımın talimatıyla gerçekleştiği, rüşvet aktarımı veya gizlenmesi amacı taşıdığı yönündeki değerlendirmenin hukuki ve maddi bir dayanağı bulunmamaktadır. Dosya kapsamındaki sözleşmeler incelenmiş ve bu taşınmazların "ön ödemeli gayrimenkul satış sözleşmesi" kapsamında satıldığı, ödemelerin banka havalesi üzerinden yapıldığı belgeleriyle ortadadır. Teslim tutanakları var, hepsi kayıt altında. Benim Hasan İmamoğlu’na daire devri yönünde herhangi bir talimatım veya yönlendirmem olmamıştır. Daire devri iddiasıyla ilgili birçok çelişki mevcuttur. Dosyada, Hasan İmamoğlu’nun ticari münasebet çerçevesinde taşınmazları satın aldığı çok açık ve seçik olarak ortadadır. Ayrıca birçok ifade diyor ki: "Adem Soytekin’e devrettiğimiz dairelerin Hasan İmamoğlu’na geçtiğini duyduk." Yani Adem Soytekin’e geçmiş olan dairenin tapu kayıtlarına bakarsınız; böyle bir geçiş var mıdır? Yoktur. Tapu kayıt sistemi incelendiğinde bu durumun tamamen yanıltıcı beyan olduğu çok net bir şekilde görülecektir.

Sanık beyanlarında ayrıca iskân için 3.000.000 tutarında çek verildiği yönünde bir iddia da var. Ancak bu iddialar resmi belgeler ve muhasebe kayıtları ile birlikte değerlendirildiğinde gerçeği yansıtmadığı görülecektir. Şöyle ki; ruhsat aşamasında mevzuat gereği terk edilmesi gereken alanlar kamu eline geçer, geçmeden zaten ruhsat düzenleyemezsiniz. Bu ruhsat aşamasında terkler yapılmış; Beylikdüzü’nün en önemli spor alanlarından olan belediyenin karşısındaki çamlık alanı bu projenin kapsamı içerisindeydi ve belediyemize devirleri yapıldı. Ama inşaat süreci biliyorsunuz ağır bir faaliyet; beton mikserleri giriyor, yollar bozuluyor, çamlık alan zarar görüyor. Kamu alanında meydana gelen bu bozulmaların giderilmesi amacıyla, belediyenin denetiminde gerekli yol, altyapı ve çevre düzenleme imalatları zararın kaynağı olan müteahhit firmaya yaptırılmıştır Sayın Başkanım. Zira zararı giderme yükümlülüğü zararı meydana getiren kişiye aittir. Adem Soytekin beyanında bahsettiği o 3.000.000'u, yol karşılığında verdiğini çok net ifade etmiştir.

Birebir karşılığı fatura ve muavin defter kayıtları dosyada bulunmaktadır. Bulunan deliller içerisinde çok net bir şekilde durmaktadır. Ancak burada özellikle altını çizmek istediğim önemli bir husus var: İddia edilen bu ödeme ve çek süreci ile tarafım arasında herhangi bir talimat, yönlendirme, talep veya bilgi bağı olduğunu gösteren dosyada somut tek bir delil yoktur. Ben oradaki yolu "Adem Soytekin yapacaktır" demedim. Müteahhit firmanın oradaki yolu Adem Soytekin ile anlaşıp yapması bizim sorumluluğumuzda olan bir husus değildir.

Sayın Başkanım, Seyfi Beyaz şimdi Adem Soytekin’in niye kaba inşaatı yaptığını anlatıyor kendi ifadesinde. Seyfi Beyaz diyor ki: "Söz konusu bedel Adem Soytekin tarafından Oktay Hamzaoğlu aracılığıyla bize iletildi." İskânla ilgili bedel için bunu söylüyor. Buna karşılık Yüksel Hamzaoğlu ise herhangi bir aracıdan söz etmeksizin, bedelin doğrudan Adem Soytekin tarafından talep edildiğini söylüyor. Oktay Hamzaoğlu ile İsa Ünal ise bu anlatımlardan tamamen farklı; az önce anlattığım çerçevede, "Ekrem İmamoğlu ile yerel seçimlerden sonra görüşme yaptık" demişti ya, o anlatımı yapıyorlar. "Mehmet Murat Çalık’a yönlendirdi, o da Adem Soytekin’e yönlendirdi, 3.000.000 talep edildi" diyerek önceki beyanlarıyla aslında örtüşmeyen bir beyanda bulunuyor.

Erhan Ünal’a Oktay Hamzaoğlu’nun ifadesi okunuyor; diyor ki: "İsa Ünal ve Yüksel Hamzaoğlu’nun Ekrem İmamoğlu ve Mehmet Murat Çalık ile görüştüğünü bilmiyorum. Bu hususta bilgi sahibi değilim." Ama buna rağmen 3.500.000 TL tutarında çek verdiklerini ve sonrasında iskân aldıklarını ifade ediyor. İsa Ünal’ın anlatımını geçiyorum, bunlar tekrara girecek Sayın Başkanım. "İskân için tekrar para istediler, yerel seçimlerden sonra ikinci kez bizden iskân bedeli alıyorlar" iddiası var. Bir kez daha ifade etmek isterim ki; 2019 yerel seçimlerinden sonra ben Beylikdüzü Belediye Başkanıydım, Sayın İmamoğlu da Büyükşehir Belediye Başkanıydı. Bu gerçeklik bile beyanların güvenilir olmadığını çok net göstermektedir.

Tüm çelişkiler ortadayken, Yüksel Hamzaoğlu diğer sanıkların "Ekrem İmamoğlu ile görüşme yapıldı" demesine rağmen —ki görüşmeyi de İsa Ünal ile Yüksel Hamzaoğlu yapmış— bu hususlardan hiç bahsetmiyor. İskân sürecinde diyor ki: "Adem Soytekin bizden 3.500.000 istedi." Yani "Ekrem İmamoğlu’na gittik, o bizi Çalık’a gönderdi" falan hiçbir şey söylemeden "para istedi" diyor. İfadenin somut belgeye ve tutarlı bir kronolojiye dayanmadığı, kişiden kişiye değişen varsayımlarla şekillendiği çok net görülmektedir. Sonuç itibariyle 17 adet çek karşılığında yapılan 3.540.000 TL’lik ödeme, iddia edildiği gibi iskân aşaması için verilen bir rüşvet değildir; yol, altyapı ve çevre düzenlemesiyle ilgili imalatların bedelidir. Bunu teyit eden fatura ve muhasebe kayıtları dosyada somut olarak bulunmaktadır.

Sayın Başkan, tarafıma isnat edilen eylem bakımından kaba inşaatın neden Adem’e verildiğine ilişkin beyanlar da var. Seyfi Beyaz; kaba inşaatın Adem Soytekin tarafından yapılmasını, Mutlu İnşaat ile aralarında olan gizli ortaklık ve işin düzgün yapılacağı düşüncesiyle açıklamaktadır. Muzaffer Beyaz ise Oktay Hamzaoğlu’nun firmasının kaba inşaatı baştan itibaren Adem Soytekin’e verme konusunda söz verdiğini ve Oktay Hamzaoğlu’nu kıramadıklarını söylüyor. Hamzaoğlu ise bu tercihi, Adem Soytekin ile daha önce farklı projelerde çalışmış olmalarına dayandırıyor. Görüldüğü gibi kaba inşaatın Adem Soytekin’e verilmesi hususunda ben hiçbir yerde yokum. Ticari bir tercih olduğu çok net görülüyor.

İsa Ünal diyor ki: "Belediye Başkan Yardımcısı olan Murat Çalık, Adem’in kaba inşaatı yapması için baskı yapmıştır, bu nedenle kabul etmek zorunda kaldık." Ortakların anlatımıyla örtüşmediği ortada değil mi? Ama İsa Ünal başka bir gerçeği ortaya çıkartıyor aslında. İsa Ünal ve Erhan Ünal aynı zamanda diyorlar ki: "Biz inşaat işlerinden anlamayız, işin bütün süreçlerini Beyaz İnşaat ve Mutlu İnşaat yürütmüştür, biz hiç karışmadık." Burada şu durum ortaya çıkıyor: Diğer ortaklar belli ki kaba inşaatı Adem Soytekin’e yaptırmak istemişler ama bunu İsa Ünal ve Erhan Ünal’a anlatmaları lazım. En rahat nasıl anlatırlar? "Mehmet Murat Çalık öyle bir baskı yapıyor ki, bu inşaatı ötekine yaptırmamız lazım" diyerek bizim ismimizi kendi ticari işlerinde kullanıyorlar Sayın Başkan.

Bu saatten sonra takdir mahkeme heyetinindir, sizin vicdanınızdayız. Adil davranacağınıza yürekten inanıyorum. Ben hayatım boyunca sadece onurum için yaşadım. 1 senedir tutukluyum. Niye? Bu arkadaşlar para kazanacaklar, biz de belediye olarak yardım edeceğiz... Daha fazlasını söylemek istemiyorum, beni uyardınız aleyhime dönmesin diye. Ama belli ki bu "adi ortaklık" ismine yakışır şekilde kurulmuş. Bu ortaklığı kuran firmalar kendi aralarında birbirlerine yalan, yanıltıcı beyanlarda bulunacaklar; bizi de buraya meze edecekler. Olmaz böyle bir şey Sayın Hakim.

Ve vurgulamam gerekir ki; kaba inşaatın Adem Soytekin'e verilmesiyle ilgili herhangi bir talimatım veya dahlim mahlim yoktur Sayın Başkanım. Şiddetle reddediyorum. Son olarak okul protokollerinden bahsetmek istiyorum, öyle bir isnat da var. Okul protokolleri ruhsat tarihiyle bağış tarihi arasında çelişkili olduğunu önemle arz etmek isterim Sayın Başkanım. İddia makamı, Kemal Şahin'den istenen 20.000.000 TL'nin naklen alınmadığını, 2 okul yapılması suretiyle rüşvetin tamamlandığını iddia etmektedir. Oysa ruhsat tarihi 31 Ekim 2014 ve 24 Aralık 2014, iki farklı parsel. Bağış protokolünün yapıldığı tarih ise 13 Kasım 2016. Yani yaklaşık 2 yıl sonra Sayın Başkan. Protokollerin dayanağı çok daha ilginç. 17 Ekim 2016 tarihinde bu protokoller; Türkiye Cumhuriyeti İstanbul Valiliği İl Milli Eğitim Müdürlüğü Protokol No 2016/8 ve Protokol No 2016/9 sayılı, dönemin İl Milli Eğitim Müdürü Ömer Faruk Yelkenci ile dönemin Beylikdüzü Belediye Başkanı Sayın Ekrem İmamoğlu arasında imzalanmış ve İstanbul Valisi Sayın Vasip Şahin tarafından onaylanmıştır Sayın Başkanım. Ayrıca Yakuplu bölgesinde yapılacak olan okulun arsa bağışçısı Cevat Güleç Okulu’nun bağışçısı Lider Plastik Yönetim Kurulu Başkanı'nın da protokollerde imzası vardır.

Bu işlem sonucunda kamuya hem okul arazisi bağışlanmış hem de 2 adet okul binası tamamlanarak Milli Eğitim Bakanlığına devredilmiştir. Bir fotoğraf göstereyim herkese Sayın Başkanım, bu mahkeme heyetinizde de var. Bu fotoğraf okullarımızın açılışından; Öz Lider grubun arsa bağışçısı burada, Kemal Şahinler Holding adına Halkla İlişkiler Müdürü Burcu Uysal tarafından plaket alınmış, o dönemin Beylikdüzü Belediye Başkanı plaket vermiş. Bir de kreş açılışımız vardı, o kreşi de Adem Tameroğlu yapmıştı, ona da aynı açılışta plaketi verildi. Şimdi bu törende sadece bağışçılar da yok Sayın Başkanım; Milli Eğitim Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Muammer Yıldız konuşma yaptı, İstanbul Vali Yardımcısı Ahmet Hamdi Usta Bey konuşma yapıyor, dönemin Kaymakamı Mehmet Okur yine törende konuşma yapıyor. O dönem Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu o törende. Ekrem Başkanımız yine Beylikdüzü Belediye Başkanı olarak konuşma yapıyor. Ya şunu anlatmak istiyorum Sayın Başkanım: Bu okulların, hele Gürpınar'da yaptığımız okul Sayın Başkanım, Ömer Halisdemir Özel Çocuklar için yapılmış özel bir okul. Otizmli, engelli çocuklarımızın gittiği okul. İlçe Milli Eğitim Müdürü bu okulu bize anlatırken "Çok ihtiyacımız var, Anadolu yakasında da hiç bu okuldan yok, ilk kez olacak" diye söyledi. Ben bağışçının kendi imzaladığı 2016 tarihli bağış protokollerini dosyaya koydum Sayın Başkanım. Bu iki okulun, üstelik İstanbul Valiliği tarafından onaylanan protokolle yapılan iki okulun bu soruşturmada rüşvet iddiasıyla yer alması inanın içimi acıtıyor. Bu gerçek olmadığı gibi vicdani de değil Sayın Başkanım. O bağışçıların kendi rızasıyla yaptığı bir okulun burada rüşvete konu gibi sunulması gerçekten üzüntü verici.

Üstelik Kemal Şahin dilekçe vermiş 4 Ekim 2017 yılında; "Okulları bitirdik, bunların kabulünü yapın ve açılışa hazır hale getirin" diye dilekçesi var bizde. İşbu okullar şayet ruhsata karşılık yapılmış olsaydı Sayın Başkanım; ruhsatı verdikten 2 yıl sonra mı protokol imzalıyoruz adamla okul yapması için? Tabii ki iş insanı gelecek, yatırım yaptığı bölgeye bir şeyler yapacak. 5393 sayılı yasa bana eğer şartlı ve şartsız bağış yetkisini vermişse, vatandaş geldiğinde "Yapmak istiyorum" diyorsa almayacak mısın Sayın Başkanım? Alacağım tabii ki. "Ruhsat almak için zorunda kaldık" diyorlar; Sayın Başkanım kaba inşaat bitmiş, ne ruhsatı?

Son iddiaya cevap verip bu eylemi bitiriyorum Sayın Başkanım. İnsani yardımlarımız, söz gelimi bir çalışanımızın vefatı üzerine yapmış olduğumuz katkı davada rüşvet olarak nitelendirilmiştir. Bu iddia insani ve vicdani olarak ayıptır, inançlarımız açısından günahtır, hukuki olarak da suç değildir. İddianamede Arzu Uçar'a taşınmaz tahsis edildiği iddiası gerçeği yansıtmamaktadır, herhangi bir mülkiyet devri yapılmamıştır. Süreç, belediyede görevli bir personelin vefat etmesi sonrasında ailesinin barınma ihtiyacına dönük insani bir destek girişiminden ibarettir. Mevzuat gereği aile muvafakatnamesi temin edilemediği için yardım sürecini başlatamadık, hukuken tamamlayamadık. Sağlanan barınma imkanı kalıcı bir hakka dönüşmedi, yalnızca geçici bir destek olarak kaldı. Kaymakamlığın yazılarını da koyduk. Eylem 6 bakımından dosyadaki taraf beyanlarının sürekli değişmesi, birbiriyle çelişmesi; menfaat iddiasının tutarı, türü, zamanı ve ödeme şekli bakımından hiçbir şekilde somutlaşmaması, tanık beyanlarının dahi itibar edilemeyecek derecede farklılık içermesi, her türlü şüpheden uzak yeterli ve kesin delil bulunmadığının göstergesidir. Eylem 6 yönünden de üzerime atılı suçlamaları kabul etmediğimi beyan ediyorum.

Şimdi bir sonraki, bundan sonrası kısa Sayın Başkanım. Şu an 4... 3 yaptık, bu 4. 6... Evet, eylem 8 açısından değerlendirmelerime geçiyorum Sayın Başkanım. İlgili dosyayı size sunduk. Eylem 8; Kale Kent projesi ve yanındaki kavşak yapımı için Metin Gül ve Muzaffer Beyaz tarafından rüşvet verildiği iddia edilmektedir. İddia makamı; sanık beyanlarında açıkça yer almayan bir şekilde, usulsüz işlem karşılığı kişileri Adem Soytekin ve Fatih Keleş’e yönlendirdiğime dair değerlendirmeyi hangi somut belgeye ve hangi ifadeye dayandırmıştır? İnanın ben de bilmiyorum. Ancak iddianamede bu sözde rüşvetin hangi işlem karşılığı verildiği net bir şekilde ortaya konulamamıştır. Metin Gül’ün olayın gerçekleştiği tarihle ilgili herhangi bir net beyanı yok. Diğer sanıklar da herhangi bir net beyanda bulunmuyorlar. Ama buna rağmen iddia makamı, olayın 2017-2023 yılları arasında gerçekleştiğini ileri sürmektedir. Bu tarih aralığı hangi somut veriye, belgeye dayandığını anlamış değilim. Yoksa "Nasıl olsa 6 yıl içerisinde belediyeciler ile müteahhitler arasında bir şeyler olur" gibi mi düşünülmüştür? İddianın tarih aralığı yaklaşık 6 yıl olarak belirlendiği görülmekteyken; iddia edilen rüşvet eyleminin iskân alınması karşılığı mı, tadilat projelerinin onaylanması karşılığı mı, sosyal tesisin satış ofisi olarak kullanılması karşılığı mı, yoksa bu alanın terk edilmesi için mi ya da terkten kurtarılması için mi, yoksa kavşak yapımı karşılığı mı ileri sürülmektedir? İnanın belirsizdir. Bu belirsizlik savunma açısından da zorluğu beraberinde getirmektedir Sayın Başkanım.

Bu kapsamda Metin Gül; "Buranın hesaplarını belediyede harita mühendisi sıfatıyla Mehmet Murat Çalık yapmaktaydı" diyor. Şu an bu salondaki herkes herhalde şehir plancısı olduğumu bildi ama Metin Gül hala öğrenememiş benim ne olduğumu. Ekrem İmamoğlu burası için —ki burası kıymetli örgütsel yapı açısından da kıymetli Sayın Başkanım— "Ekrem İmamoğlu burayı belediyeye terk edin diye haber gönderdi" diyor Metin Gül. Sonra ben gitmişim; "Mehmet Murat Çalık gelip burayı terkten kurtarabiliriz dedi" diyor. Bu beyanlara açık bir şekilde cevap vereceğim ama örgütsel yapı açısından bakarsak; şimdi bir belediye başkanı... Ya biz, ben danışmanıydım; tabii ki benim mesleki bilgim var, becerim var, mevzuat bilgim var. Ben sonuna kadar, hani yanlış bir işlem varsa "Bu yanlıştır kardeşim" derim. Ha, ondan sonra siyasi sorumluluk tabii ki başkana aittir. Ama hani böyle bir konuda; "Burayı terk edersin, esnetirsin", örgütün lideri "terk edin" diyor, üyesi diyor ki "ben bunu terkten kurtarırım"... Böyle bir mantık olabilir mi? Nasıl bir örgütsel yapıdan bahsediyoruz?

Bir kere buna ilişkin ilk söylemek istediğim şey şudur Sayın Başkanım: Terkler önceki dönemde yapılmıştır. 04.04.2013 tarihli encümen kararı önünüzde Sayın Başkan, dosyaya sundum. Terke konu bir alan değildir orası Sayın Başkanım, terkler yapılmış zaten. Dosyada bütün ayrıntılarıyla var. Yani "terk etme" mevzusuna dair bir konu değil. Projenin yapı ruhsatlarının 2013 yılında Temmuz ve Eylül döneminde düzenlendiği dikkate alındığında, iddianın temelsiz olduğu hemen anlaşılacaktır. Savunmamın başında ve devamında ifade ettiğim gibi; 2014-2019 yılları arasında ne teknik başkan yardımcısıydım ne de harita mühendisi olarak görev yapıyordum ve görevim icabıyla zaten Metin Gül’ün hesaplarını yapmak hiç benim işim değil. Dolayısıyla şehir plancısı kökenli belediye başkan danışmanı olarak... Bu arada şu an 7 eylemin 7'si de danışmanlık yaptığım döneme ait Sayın Başkanım. 7'si de. Şu an tamam, Beylikdüzü Belediye Başkanı iki kez seçildik falan ama danışman olarak anlatıyorum bütün anlattıklarımı.

Yine savunmamda daha ayrıntılı savunma yapabilmek için "Acaba Metin Gül’ün iddiaları nedir?" diye bakmak istedim; iskân ne zaman alınmış, ruhsat ne zaman verilmiş, o ne olmuş bu ne olmuş diye kayıtlara bakma ihtiyacı hissettim. Bu kavşak ve alt geçit projesinden kısaca bahsetmek istiyorum bu kapsamda, iddianameye konu olduğu için. Bu kavşak, savunmamın başında da söylediğim gibi 1.200.000 metrekarelik Yaşam Vadisi projesinin tam orta noktasında yer alan bir kavşak. Birinci ve ikinci etabı yaya hareketini kesintisiz bir şekilde sürdüren bir yapı. Bir ilçe belediyesi olarak bir kavşak yapımının altına girmek kolay bir iş değildir Sayın Başkanım. Bunlar Büyükşehir Belediyesi boyutunda işlerdir ama biz o dönem girdik ve yaptık Allah’ın izniyle. Yolun yaya hareketini taşıt trafiğiyle kesiştirmeden aşağıdan süreklilik sağladık. Eylemi anlatırken her ne kadar şahsıma dönük kavşak yapımına ilişkin herhangi bir suçlama olmasa da iddianamede iddia makamının böyle bir iddiası yok, yani ben sadece "Burayı terkten kurtarabiliriz" deyip çıkmışım sahnede, sadece onu söylemişim; iddia sadece bu.

Dolayısıyla eylem daha iyi anlaşılsın diye kavşağı ne zaman yapmışız, onunla ilgili bilgiler vereceğim. Kavşak ve alt geçidin yapımına; İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin o dönem Kadir Bey’in başkanlığındaki dönemde, 09.06.2016 tarihli 2016/22-34 sayılı UTK kararı alınarak başlandı Başkanım. 2016 Haziran ayında başladık kavşağa. Bu tarih önemli; Metin Gül’ün anlatımları için önemli. 23.08.2017 tarihinde de kavşak ve alt geçit yapımı tamamlandı. Peki satış ofisi olarak kullanılan yapıya ilişkin iskân belgesinin tarihi ne Başkanım? 21.06.2018. Yani kavşak bitmiş, kullanılıyor; bırakın kavşağa başlanmasını, kavşak biteli 1 yıl olmuş. Metin Gül ifadesinde şunu söylüyor Sayın Başkanım; diyor ki: "Satış ofisinin iskânını getirdikten sonra" —yani 21.06.2018 tarihinden sonrasını kastetmesi lazım çünkü iskân tarihi o— "alt geçit ve kavşağın yapımına başlanması için ödeme yaptım" diyor Metin Gül. 2018’de diyor bunu. Kavşak bitmiş, "Ödeme yaptım" diyor kavşağa başlasınlar diye. 2017 yılında bitmiş bir kavşağın ödemesini Metin Gül zaman yolculuğu yaptı herhalde, 2018’de yaptığını söylüyor. Ve "5.000.000 ödedim" diyor. Hatırladığım kadarıyla diyor ama; hatırladığım kadarıyla 5.000.000. 5.000.000 hatırlanmayacak bir rakam değil. Şu an bile hatırlarsınız bu rakamı; o kadar değersiz bir rakamdan bahsetmiyor yani, 100 lira 200 lira değil, 5.000.000'dan bahsediyor. Zamansal açıdan imkansızlığı ortadadır Sayın Başkan...

On ay önce tamamlanmış bir kavşağın imalatı için, on ay sonra alınan iskân belgesinin karşılığı olarak kavşağın yapılmasına başlandığının ileri sürülmesi... Yani avukatlar affetsin ama hayatın olağan akışına aykırıdır, başka bir şey bulamıyorum söyleyecek. Muzaffer Beyaz ve Adem Soytekin bu iş kapsamında; Muzaffer Beyaz'ın 700.000 TL, Metin Gül'ün 1.250.000 TL olmak üzere 2.000.000 TL tutarında çek verdiğini beyan ederken, Metin Gül ise aynı olay için "hatırladığım kadarıyla 5.000.000 verdim" şeklinde tamamen farklı bir tutar ileri sürmektedir. İfadelerin bu denli değişken ve birbiriyle çelişkili olması iddiaların gerçek dışı olduğunun göstergesidir Sayın Başkanım. Adem Soytekin kendi beyanında, Muzaffer Beyaz'ın ifadesinde kullandığı gibi "yukarıdan talimat geldi" iddiasını açıkça yalanlamıştır; "Ben öyle bir şey söylemedim" demiş. Muzaffer Beyaz'ın çünkü beyanı var; hatta Muzaffer Beyaz Sayın İmamoğlu'nun arkadaşıdır ve proje de yapmışlardır, yani ortak projeleri de vardı inşaat yaptığı döneme dair. Muzaffer Beyaz'ın beyanlarını ben okuyunca şok geçirdim yani, neyse. Metin Gül'ün de iskân karşılığı para alındığı yönündeki iddialarına katılmadığını Adem Soytekin açıkça ifade etmiştir. Bu durumda aynı kavşak ve alt geçit imalatına ilişkin olarak farklı kişilerce farklı tutarlar, farklı anlatımlar ileri sürülmüş; üstelik bu anlatımlar birbirini doğrulamak bir yana, birbirini çürütür hale gelmiştir.

Sayın Başkanım, ayrıca açık kaynak verilerinde —herhalde kollukta bu karıştırılmıştır, iddia makamının karıştırdığını düşünmüyorum ama kollukta karışmıştır— Kale Kent projesiyle Meydan Yakuplu projesinin karıştırıldığı bir maddi hata vardır iddianamede. Sayın Başkanım, açık kaynak çalışmalarında maddi hata vardır. Şöyle diyor; 178. sayfasında Meydan Yakuplu projesi isimli projenin Kale Kent projesi ile karıştırıldığı çok net bir şekilde görülmektedir. Ben de hem şehir plancısı olmam hem de Beylikdüzü Belediye Başkanı olmam hasebiyle, Eylem 7'ye dair herhangi bir suç isnadım yok Sayın Başkanım ama mahkeme heyetinizi aydınlatmak adına Eylem 7'ye de çok kısa bir parantez açacağım. Çok kısa, çok uzun tutmayacağım. Meydan Yakuplu projesine dair beyanda bulunacağım ama şehir plancısı kimliğimle yapıyorum bunu. Bu alan 2006 yılında Şuhadaroğlu ailesi tarafından belediyeye şartlı bağış olarak terk edilmiştir. Şart da şudur Sayın Başkanım; tapuda şerh koydular, şart koydular: "Pazar alanı ve kültür merkezi yapılmak suretiyle biz bu arsayı bağışlıyoruz" dediler. Yıl 2006. Yıllarca buraya kültür merkezi yapılacağı efsanesini biz dinledik önceden, yıllarca. Ancak ne kültür merkezi yapıldı ne pazar yapıldı. Ama şart olduğu için bu arsanın planı, plan değişikliğiyle plan vasıfları değiştirilip en azından belediyenin elinden çıkmamalıydı. Şuhadaroğlu doğru bir iş yapmış ve şartlı bağışlamış.

Sayın Ekrem İmamoğlu'nun belediye başkanı olmadan önce projeleri vardı Sayın Başkanım; 2014 öncesi "3 Köy 3 Meydan" projemiz vardı. Ve "3 Köy 3 Meydan" projelerinin bir ayağı da Yakuplu Meydan Projesi'ydi. Bir tanesi Kavaklı, bir tanesi Gürpınar. Gürpınar'ı bitirdik; işte o karakol binasını yapınca karakolu boşalttık, oranın hikayesi uzun. Başka zaman... Artık orada herhangi bir iddia olmadığı için girmiyorum oraya. Burada Yakuplu Köy Meydanı projesini tam olarak buraya inşa ettik Başkanım. 2014 öncesinde yapılmış bir projeydi bu. Ve projelerin avan projesinin onaylanması gerekiyordu kültür merkezinin. Ama 2014-2019 yılları arasında Sayın Başkanım, Büyükşehir Belediye Başkanı olmadan önce ilçe belediyesindeyken büyükşehir süreçlerini ekseriyetle ben takip ediyordum. Çünkü birçok arkadaşım orada çalışıyordu; gidiyorduk anlatıyorduk, projeyi getiriyorduk. Ya avan projeyi getirdik, bahsettiği arkadaş İstanbul Teknik Üniversitesi'nde benim de bir dönem üstümdeki şehir plancısı arkadaşımız. Ama onaylayamadı çocuk, avan projeyi onaylayamadı Başkan. Kültür merkezinin avan projesini onaylayamadı Beylikdüzü Belediyesi, onaylayamadı adamcağız. Yani Başkan kızıyor mu ama ona kızmasına gerek yok; kızması gereken tek kurum var: Siyaset kurumu. Çünkü siyaset kurumu bürokrasiyi rahat bırakmıyor; işte bırakmadığı için imzalayamadı adam. Bırakmış olsaydı benim arkadaşım, tanıyorum adamı, imzalayacaktı ama imzalayamadı.

Neyse, Sayın İmamoğlu Büyükşehir Belediye Başkanı olduktan sonra projeyi imzalattık. O özel ilgilendi, yani kendisi sordu, soruşturdu; sonra da o arkadaşlara, aynı arkadaşlara avan proje onayını yaptırdı. Ben de hızlıca inşaatı için ihaleye çıktık, kaba inşaatını bitirdik. Sayın İmamoğlu'nun da o konudaki hassasiyetini bildiğim için kültür merkezi yapma hassasiyetini, biraz da belediyenin bütçesini düşündüğüm için ilçe belediyesinin; dedim ki "Büyükşehir Belediyesi ile bir protokolle bunun incesini siz yapın, siz orada bazı alanları kullanın, bazı alanları da ilçe belediyesi olarak biz kullanalım." Sağ olsun AK Partili arkadaşlar da oy birliğiyle geçirdiler bunu. Çünkü Tevfik Başkan'a ben anlattım bunu; Tevfik Başkan'a "Ya böyle bir şey var, hani belediyemiz hani ekonomik durum ortada, büyükşehir yapsın büyükşehir" dedim. Büyükşehir Belediyesi'nin şehir tiyatrosu var. İlk kez Beylikdüzü'ne geldi Başkan. Gürpınar, Yakuplu, bir de bizim en geri kalmış mahallelerimizden biri. Burada Yakuplulu komşularım var, alınmasınlar; ama gerçekten plan müellifi olmadığım tek bölge Başkanım. Plan müellifi olmadığım tek bölge Yakuplu bölgesi, diğer bölgelerin plan müellifiyim.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin kreşi var, İSMEK'in eğitim alanları var. İlçe belediyesi olarak da bizim çok amaçlı salonumuz var, gençlik merkezimiz var, spor alanlarımız var. Kütüphanemiz, çocuk kütüphanemiz, etüt merkezimiz o kadar önemli ki bu proje Yakuplu için, anlatıyorum Başkanım. Teknoloji sınıfımız var, çocuk atölyesi var, Kadın Aile Müdürlüğü'nün hizmet noktaları var. Şimdi yok ama öğreteceğim heyete Sayın Başkanım; şimdi bunu söylemezsem eşi mi alınır? Okuma yazma bilmeyen kadınlara kurs veriyoruz Başkanım. Orada da o kadınların gelip orada okuma yazma öğrenecekleri bir alan var. Bunu niye anlatıyorum? Şunun için anlatıyorum Başkan: Burası Yakuplu Meydan Projesi. 21.000 metrekare bir inşaat yaptık ve bizim mülkiyetimizin büyük bir kısmına oturttuk bu binayı. Büyük bir bina yaptık belediye olarak. Oturttuk ve meydana yer kalmadı. Peki biz meydanı nereden sağladık biliyor musunuz? İddianameye Meydan Yakuplu projesi olarak giren mülk sahibi olduğu ve ticari bir ilişki tamamen... Onları ikna ettik, konuştuk. Duvar çevirmediler Sayın Başkanım. Duvar çevirmediler kendi mülkiyetine. Site yaptı adam, duvar çevirmedi ve kendi mülkiyetinin 2.900 metrekaresini meydan olarak kullandırdı bize. 2.900 metrekaresini... Şerhi de düştük tapuya, biz kullanacağız diye geçiş hakkı diye. Ya böyle bir projenin, böyle bir projenin eylem 7 kapsamında iddianameye —işte ticari ilişkilerin olduğu şeylerin— rüşvet eylemi gibi girmesi beni üzdüğü için bu parantezi açtım ve kapattım Sayın Başkanım.

İddianamede “şüpheliler Mehmet Murat Çalık ve Fatih Keleş suçlamaları kabul etmedi” denilmektedir. Bana herhangi bir şey sorulmadı ne kollukta ne savcılıkta ne de daha sonra. Fatih Bey'e soruldu mu bilmiyorum. Yaklaşık 1 yıldır tutuklu yargılandığım için bu tür şeyler inanın Sayın iddia makamı bizi gerçekten üzüyor ya. Ben 1 yıldır şu an 12 metrekarelik bir odadayım ya. Yok, anlatmak istemiyorum üzülecekler diye. 12 metrekarelik bir alanın içerisinde dolaşıyorum ya. 12 metre. Yatağım orada, televizyonum orada, dolabım orada. Ya bu şekilde... Tamam, varsa bir kabahatimiz biz yargılanmayalım demedim ki zaten, yargılanalım. Sonuç olarak değerlendirme yapacak olursam; Metin Gül'ün hakkımda "Burayı belediyeye terk etmekten kurtarabiliriz" biçimindeki, ne şekilde suç teşkil ettiği anlaşılamayan somut beyanına dayalı iddiadan başka somut bir delilin dosyada bulunmadığı gerçektir Başkanım. Ayrıca diğer tanık ve sanıkların hakkımda herhangi birinin aleyhimde bir beyanı da yoktur. Sadece Metin Gül'ün ne şekilde suç teşkil ettiğini ben de anlayamadım. Yani "burayı terk etmekten kurtarabiliriz"... Anlaşılamayan, suç teşkil ettiği anlaşılamayan soyut beyanına dayalı iddia üzerinden hakkımda ceza verilemeyeceğini düşünmekteyim. Hakkımdaki her türlü şüpheden uzak, somut ve inandırıcı, yeterli ve kesin delil bulunmamaktadır. Eylem 8 bakımından üzerime atılı suçlamaları kabul etmiyorum Başkanım.

Şimdi eylem 10 bakımından isnat edilen suçlara gelecek olursak Başkanım; iddianamede dolaylı olarak rüşvet talep eden ve söz konusu rüşvetin tutarını Adem Soytekin aracılığıyla tahsil eden şahıslar arasında olduğum söylenmektedir. Doğrusunu söylemem gerekirse Sayın Başkanım, suçlamayı tam olarak kavrayamadım. Olaya ilişkin sanık beyanlarına baktım. Esas itibariyle bu iddianın tarafıma yöneltilmiş olmasını bir dikkat —yani özensizlik demek istemiyorum ama— bir özen eksikliğinden olduğunu düşünmekteyim. Heyetinizin dikkatini çekmek isterim: Hamit Demir gerek 22 Nisan 2025, gerek 8 Ekim 2025 tarihli ifadelerinde, Mehmet Murat Çalık tarafından kendisine yöneltilmiş herhangi bir rüşvet talebi olmadığını açıkça beyan etmiştir. Hakkımda beyanda bulunan sadece Adem Soytekin'dir. "8 adet dairenin görüşmelerini Mehmet Murat Çalık yürüttü. Bu dairelerin hangi amaçla alındığını bilmiyorum" şeklinde bir beyanı vardır Sayın Başkanım.

Sürecin tüm detaylarını inceleme ihtiyacı duydum. Ya ben de böyle bir isnat olunca ister istemez biraz çok geriye gidiyorum herhalde, kusuruma bakmayın detayları anlatırken. Söz konusu proje alanı çok hissedarlı bir alan olup hissedarlar arasında uzun yıllar süren davalar ve imar uygulamalarıyla ilgili ciddi sorunlar bulunmaktaydı Sayın Başkanım. Nitekim Hamit Demir kendi ifadesinde de açıkça belirttiği üzere; arsa üzerindeki tevhit, ifraz ve hissedar uyuşmazlıkları nedeniyle ruhsat süreçlerinin çok uzun süreçler aldığını ifade etmiş. Demir ifadesinin devamında; Ekrem İmamoğlu belediye başkanı olduktan sonra tanışmak ve ruhsat süreçlerini görüşmek amacıyla randevu talep ettiğini, yaklaşık 1 yıl randevu verilmediğini söylemektedir. Ancak iddia makamı, bu beyanı hiçbir somut belgeyle desteklemeden, sanki ruhsat süreci kasıtlı olarak geciktirilmiş ve kişiyi zor durumda bırakmak suretiyle taleplerin kolayca yerine getirilmesi amaçlanmış gibi bir değerlendirme yapmaktadır. Bırakın iddia edildiği gibi ruhsat süreçlerinin geciktirilmesini Sayın Başkanım; o tarihlerde ruhsat başvurusunu yapması mümkün değil Hamit Demir'in. Çünkü problemleri var. Şimdi onları anlatacağım.

Ruhsat sürecine geçilebilmesi için öncelikle hissedar davalarının sonuçlanması, uzlaşmaların sağlanması ve imar uygulamasının yapılması gerekiyor. Beylikdüzü Belediyesi'nin de hissesi var bu arada orada o alan içerisinde. Hissedar davaları ve uzlaşmalar tamamlandıktan sonra 18 Nisan 2016 tarihinde yoldan tevhit, terk, ifraz işlemleri için belediyeye başvuru yapılmış ki bütün evrakları Başkanım ekler olarak verdik size. Bu başvuru evrakı da var; Ek 1, 18 Nisan 2016. Biz bu tarihte başvuru yaptıktan sonra belediyemizin teknik ekipleri konuyu incelemiş. Bu arada randevu verilmiş, Hamit Demir görüşmüş. Aradan 1 yıl geçmiş, daha imar uygulamasına başlıyor Hamit Demir. Encümene sunulmuş, encümen kararı aldık, o da dosyada. Daha sonra ardından dosya 29 Nisan 2016 tarihinde Çevre Şehircilik Bakanlığına bağlı Kadastro Müdürlüğü'ne gönderilmiş. Yine Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı Kadastro Müdürlüğü onayladıktan sonra, Tapu Müdürlüğü tarafından 3 Kasım 2016 tarihinde tescil edilmiş bir uygulama.

Bu süreç yaklaşık 7 ay sürmüş Sayın Başkan ve tapu tarihinde siz o 3 Kasım'ı göreceksiniz. O da eklerin içerisinde var Ek 4'te Sayın Başkanım. Bu işlem neticesinde kamuya ne kazandırılmış? Yaklaşık 9.027 metrekare terk kazandırılmış. Yani bugünkü rakamla yaklaşık 450.000.000 TL'lik bir arsa elde etmiş belediye, kamu daha doğrusu. Devamında 22 Kasım 2016 tarihinde proje alanında bulunan belediye hissesinin satışı için 5393 sayılı Belediye Kanunu'nun 18/e maddesi uyarınca belediye meclisine yazı yazılmış. 9 Aralık'ta meclis kararı alınmış. Buna rağmen Hamit Demir —meclis kararı 9 Aralık'ta alındı ama— hisseyi satın almak için 13 Mayıs 2017 tarihinde başvurdu. 6 ay sonra. Ya biz kararı aldık hani burayı satacağız ve satış ön alım hakkı, hissedar büyük hissedar olduğu için Hamit Demir'deydi ama 6 ay sonra başvurmuş. Onu bilemem. Bu gecikmenin sebebi belediye değil; kendi belki ekonomik durumunu toparlamış olabilir. Talep yapıldıktan sonra belediye süreci yürütmüş; 1 ayda kıymet takdir komisyonu belirlenmiş, uzlaşma komisyonu karar almış ve 22 Haziran 2017 tarihinde encümen karar vermiş. 30 Haziran 2017 tarihinde de tapu ve tapu şerhlerinin kaldırılması işlemi yapılmış Başkanım.

Yani Hamit Demir’in ruhsat alabileceği tarih 30 Haziran 2017. Yani 2014 seçimlerinden sonra "Hani randevu istedim bir yıl vermediler ve ruhsatı geciktirdiler" diyorlar ya; 2017 tarihinde Hamit Demir ruhsat almaya haiz hale gelmiş. Sonra belediyenin hissesini de satın almış. 30 Haziran 2017 tarihinde proje ruhsat başvurusu hazır hale gelmiş. Yani Ekrem İmamoğlu’yla görüştükten 2 yıl sonra projesi —yani bizle alakalı olmayan işlemlerden bahsettim az önce— hazır hale gelmiş. Yani müteahhit kendi yükümlülüklerini yerine getirmiş. Yaklaşık 75.000 metrekare toplam inşaat alanına haiz bir proje, 28 Temmuz 2017 tarihinde, yani 1 aydan daha kısa bir süre içerisinde ruhsatını almış. Yani ruhsatında herhangi bir gecikme yok. Tamamı resmi nitelikte olan bu kayıtların savcılıkça talep edilmesi halinde maddi gerçeğin ortaya konulması çok net bir şekilde ortadayken; maalesef bu evraklar savcılık makamı tarafından şayet incelenmiş olsaydı, olayın gerçek mahiyeti —iddia ediyorum— iddia makamı tarafından da net bir şekilde anlaşılacaktı. Belki de bu iddiayla ilgili takipsizlik kararı verecekti iddia makamı.

Sayın Başkanım, Hamit Demir ile Ekrem İmamoğlu görüşme yaptığı 2015 yılında herhangi bir başvurusu olmadığı gibi; ruhsat sürecini engellemek veya kişiyi zor durumda bırakmak da söz konusu değildir. Ruhsat başvurusuna hazır hale gelmesi yaklaşık 2 yıl sonradır. Hamit Demir’in "Problemlerin çözülemeyeceğini bildiğimden" ifadesi var kendi ifadelerinde; sürecin aslında ne kadar meşakkatli, çok aşamalı ve tarafların dışında ilerleyen hukuki ve teknik işlemlere bağlı olduğunu da teyit etmektedir. Bu meşakkat herhangi bir kamu görevlisinin baskısı veya talebi değil Sayın Başkanım; devam eden dava süreçleri ve zorunlu imar uygulamasını kastetmektedir. Adem Soytekin’in beyanları, dosya kapsamındaki resmi tarihler ve işlemler incelendiğinde; şöyle ki, 2019 yılında Demir Country satış ofisine gittiğinden bahsediyor. Kendisine devredildiği iddia edilen taşınmazlar 3 Eylül 2018 tarihinde devredildi Başkanım. Tapu kayıtlarında bu sabittir.

Ruhsat tarihi de 28 Temmuz 2017. 3 Eylül 2018, tapuların devredildiği tarih. Yani 13 ay sonra devir yapılmış. Henüz gerçekleşmemiş bir görüşmeye dayanarak geçmişte yapılmış taşınmaz devirlerinin açıklanması zamansal bakımdan imkansızdır. Ayrıca Adem Soytekin, söz konusu görüşmeye Veysel Erçelik ile gittiğini ileri sürmektedir. Şayet görüşme 2019 yılında değil de dairelerin devredildiği 3 Eylül 2018 tarihinden önce gittiğini varsayalım; yani tarihi yanlış hatırlayabilir. Bu sefer de Veysel Erçelik’in belediyede herhangi bir görevi yok Başkanım. Veysel Erçelik, Beylikdüzü Belediyesi’nde 2019 yerel seçimlerinden sonra göreve başlamıştır. Yani 2018 yılında böyle bir görüşmeye katılması mümkün olmadığı dosyadaki kamu kayıtlarından da çok net bir şekilde anlaşılacaktır. Bu anlatımın hatalı olduğunu göstermektedir.

Sayın Başkanım, son hususa geliyorum: Öte yandan rüşvet verdiğini iddia eden Hamit Demir’in beyanları ile Adem Soytekin’in beyanları da birbirini doğrulamamaktadır. Gerek 22 Nisan 2025'te gerek 8 Ekim 2025 tarihli ifadesinde, Mehmet Murat Çalık tarafından kendisine yöneltilmiş herhangi bir rüşvet talebi olmadığını açık ve net bir şekilde ifade etmiştir. Sonuç olarak zaman, kişi ve içerik bakımından kendi içerisinde çelişen beyanların; Hamit Demir'in açık ve lehe ifadeleriyle birlikte değerlendirildiğinde, eylem kapsamında tarafıma atfedilen rüşvet iddiasının hiçbir somut, tutarlı ve güvenilir delille desteklenmediği açıkça ortaya çıkmaktadır. Ayrıca Adem Soytekin'in dosyaya sunduğu evraklar da 24 Nisan 2022 tarihli tahsilat makbuzu ve 3 adet çekin 24 Nisan 2022 tarihinde olduğunu göstermektedir tahsilat makbuzuyla. Aynı tarihte Hamit Demir'in —yani Demir Grup'un— harç ile ilgili ödeme yapması, hem de ASOY firmasının ihale karşılığı yaptığı işlere dönük ödeme almış olması; belediyeden tarafların kendi aralarında yapmış olduğu bir ticari anlaşmayı göstermektedir. Bu belediyelerde zaman zaman uygulanır Başkanım. Belediyeden alacağı olan firmalar, belediyeye harç ödemesi yapan firmalarla bu tür anlaşmalar yapabilirler. Ödeme firmaya yapılır, o firma o firmanın harcını öder, kendi aralarında çekleşirler. Belediyeyi hiç ilgilendirmeyen bir mahsup işlemidir. Bu da bu mahsup işleminin varlığını açık bir biçimde ortaya koymaktadır.

Sayın Başkanım, Sayın Mahkeme Heyeti; sonuç olarak değerlendirme yapacak olursam, bu kapsamda Adem Soytekin'in Cumhuriyet Başsavcılığı'nda verdiği ifadesinde; "Demir İnşaat’tan alınan 8 adet dairenin görüşmesini Mehmet Murat Çalık yürütmüş olup hangi amaçla dairelerin alındığını bilmediğini" beyan etmiş ise de Hamit Demir'in beyanında inşaat ruhsatı almak için belediyeye gittiğini, görüştüğünü falan bunları anlatıyor. Ancak kendisinin bir daha görmediği ve tanımadığı bir kişi tarafından kendisinden bir talepte bulunulduğunu ifade ediyor Hamit Demir beyanlarında. Dolayısıyla yine Adem Soytekin'in 21 Ekim 2025 tarihli ek beyanında; Demir Country Projesi'nin satış ofisine 2019 yılında gittiğini, kendisinin hiçbir şekilde "Beni Ekrem Başkan gönderdi, kaba inşaatı, taşeronluğunu bana ver ya da bana buradan burayla ilgili bir kısım daire verilecekmiş, daireleri ben alacakmışım" gibi bir söz söylemediğini; "2017 yılı sonunda Hamit Demir'in ofisine gittim" biçimindeki sözleri dikkate alındığında, hakkımda herhangi bir suç, kesin delil bulunmadığını; Eylem 10 bakımından da üzerime atılı suçlamaları kabul etmediğimi beyan ediyorum Başkanım.

Son, son iki eylem Başkanım. Bunların kısa kısa anlatmaya gayret edeceğim. İddianamede Eylem 11 olarak nitelendirilen eylemle ilgili iddialara geçiyorum. İbrahim Babacan'ın ruhsat alabilmek için sosyal donatı alanlarına katkı adı altında rüşvet verdiğini; devamında ise yeni bir talep oluşturmak için imar dosyalarının İstanbul Büyükşehir Belediyesinde askıda tutularak kreş yapılması suretiyle rüşvet eylemine yaptırılması suretiyle rüşvet eylemine devam edilmeye teşebbüs edildiği ileri sürülmektedir Sayın Başkanım. Dosya kapsamında yer alan bilgiler ve belgeler bunu göstermektedir. Yine bu eylem savunmamın alınmadığı, sadece etkin pişmanlıktan yararlanan doğrudan soyut beyanlara dayandığını, esasen doğrudan doğruya suçlanmadığım bir olayla karşı karşıyayım Sayın Başkanım. Kamu yararına yapılan okul, kreş ve her türlü sosyal donatı alanı söz konusu olduğunda belediyecilik faaliyetlerinden dolayı gurur duyduğumu bir kez daha ifade etmek istiyorum Sayın Başkanım. Bu faaliyetlerin ne anlama geldiğini kavramak; bizzat kamuya kazandırılan bu yerlerin niteliğini, niceliğini görmek gerekir. Gerçekten de bu ve benzeri konular ceza hukukunun konusu olmamalı. Bunlar beni derinden yaralamaktadır. Özetle dün olduğu gibi bugün de kamuya kazandırılan projelerin tamamen arkasında olduğumu bir kez daha ifade etmek isterim.

İçinde bulunduğum konum nedeniyle zorunlu olarak bu iddiaya ilişkin resmi belgeleri inceleyerek, şehir plancısı kimliğimle yine izahat yapmak durumundayım Sayın Başkanım. Söz konusu eylemle ilgili iddia makamının ileri sürdüğü iddialar inanın, yani somut delil demiyorum; somut delil yok ama bizzat sanık beyanlarına dahi dayanmamaktadır Sayın Başkanım. Aksine alınan beyanlar anlam bütünlüğünden koparılmış, söylenmemiş sözler sanki söylenmiş gibi kabul edilerek gerçeğe aykırı bir anlatı oluşmuştur Sayın Başkanım. Rüşvet verdiği iddia edilen İbrahim Babacan verdiği ifadesinde ruhsat alınmasıyla ilgili bir zorluktan bahsetmiyor. Ruhsata ilişkin kendisine yöneltilmiş bir talepten de bahsetmiyor. İmar dosyasının askıda tutulması suretiyle kendisinden kreş istendiğinden hiçbir şekilde bahsetmiyor Başkan. Bu noktada iddianamede ileri sürülen değerlendirmelerin hangi ifadeye, hangi somut veriye veya hangi belediye işlemine dayandığının inanın açıkça ortaya koyulması gerekir. Ben de anlamadım; gerçeğin tespiti bakımından önem arz etmektedir.

Şunu ifade etmek isterim ki belediye süreçleri incelendiğinde; tüm işlemlerin başvuru tarihinden sonra makul ve yasal süreler içerisinde tamamlandığı, iddia makamının suç gibi göstermeye çalıştığı sürecin tamamen yasal bir zorunluluktan ve teknik işleyişten ibaret olduğu net bir şekilde görülecektir Sayın Başkanım. Ruhsat süreçlerine baktığımızda; ilgili kişi 29 Mayıs 2017 tarihinde imar durumu için başvuruyor belediyemize. İlk başvurusunu yapıyor ancak harcı yatırmadığı için evrak düzenlenmiyor kendisine. Harç yatırmamamış çünkü. Daha sonra 22 Eylül'de tekrardan başvuruyu yeniliyor, harcı yatırıyor ve imar durumu düzenleniyor. Daha sonra yapı ruhsatı için harçların yatırılmasının ardından 30 Eylül 2017 tarihinde yapı ruhsatı düzenleniyor. Toplam 135.800 metrekarelik bir proje alanından bahsediyorum Sayın Başkanım. 3 kez tadilat ruhsatı almış bu proje belediyemizde, 5 kez de isim değişikliği ruhsatı yine yasal süreçleri üzerinden yürütülmüş.

İddianameye konu edilen ancak iddia makamınca araştırılmayan imar planı değişikliği süreci belgelerinden biraz bahsetmek gerekir. Söz konusu alan, yani Babacan İnşaat'ın imar planı yaptığı alan Sayın Başkanım; maliye hazinesiyken 29.11.2019 tarihinde satış yoluyla Babacan Grup tarafından satın alınmış. 27 Ocak 2021 tarihinde Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı tarafından jeolojik raporlarını onaylatmış. İmar planı değişikliği teklifini 28 Ağustos 2023 tarihinde belediyemize sunmuş. 31 Ağustos 2023 tarihinde, yani 2-3 gün sonra belediye meclisine sevk etmişiz talebini. Eylül ayında imar komisyonuna havale olmuş; 19 Ekim 2023 tarihinde ise imar komisyonunca uygun görülerek 15 Aralık 2023 tarihinde Büyükşehir Belediyesi'ne gönderilmiş. Sonra Büyükşehir Belediyesi tarafından tadilen uygun görülmüş, 22 Kasım 2024 tarihinde başkanlık onayına sunulmuş Başkanım. Sonra da 24 Mart 2025 ve 22 Nisan 2025 tarihleri arasında, kanunen zorunluluk olan —bakın kanunen zorunluluk olan— 30 günlük askıya çıkarılmış. 19 Mart'ta gözaltına alındım Başkanım. 23 Mart'ta da tutuklandım. 24 Mart'ta, 25 Mart'ta... 24 Mart'ta askıya çıkmış plan da. Askıda tutulmak suretiyle kreş yaptırılması yönünde taleplerim varmış bu arkadaştan benim, o süreler zarfında!

Taleplerim var. İddia makamının iddiası bu. Tüm bu süreçleri; sonra itiraz edilmiş 18 Nisan'da, 8 Mayıs'ta itirazı reddedilmiş, plan yürürlüğe girmiş. Tüm bu süreçleri anlattım Başkanım, tarih tarih. Hepsinin evraklarını vermedik ama en son imar planı askı tutanağını koyduk. Yani mahkeme heyetinizi de boşuna yormak istemiyorum, iddia farklı iddia olduğu için. Çünkü şehir planlama hizmetlerinin yasal prosedürü nettir Başkanım. Yasal prosedürü nettir şehir planlama hizmetlerinin; herhangi bir keyfilik içermez bu süreçlerin tamamı. 30 günlük askı süreci de yasal bir zorunluluktur. İddia makamının belirttiği gibi "yeni bir talebe karşı askıda tutulması" diye bir şey söz konusu değildir Başkanım. Üstelik İbrahim Babacan'ın bu yönde bir beyanı da yoktur.

Sayın Başkanım, İbrahim Babacan'ı tanırım. Kendisi Beylikdüzü'nde ve İstanbul'un muhtelif yerlerinde iş yapan bir iş insanıdır. Beylikdüzü'nde de yatırımları var. Dikkat çekici olan şudur: Kendisinin ifadesinde ruhsat süreçlerinde bir engelleme, gecikme ya da zorluk olduğuna dair tek bir cümlesi yoktur Başkanım. Buna rağmen iddia makamı, sanki ruhsat alabilmek için rüşvet talep edildiği sonucuna varmıştır. Bu iddia hangi gecikmeye, hangi ruhsat gecikmesine dayanmaktadır? Yani başvurmuş da biz onu aylarca bekletmişsek, ya bu bir ihbar kabul edilebilecek bir suçtur, araştırılması gerekir. Hangi engellemeye, hangi somut işleme dayanmaktadır? Bu net bir şekilde anlaşılamamaktadır. İbrahim Babacan kendi ifadesinde zorlandığını, işinin yapılmadığını söylememiştir. Aksine sosyal donatı alanını kendisi yapmak istediğini, daha uygun maliyetle yapabileceğini söylemiştir. Ama orada bir ifadesi var; hani ben sanki kendisine "üçün beşin hesabını yapma" gibi bir şey söylemişim. Öyle bir beyan asla olamaz. Hatta yapılacak binaya rahmetli babasının adının verilip verilemeyeceğini sorduğunu söyleyeyim. Orada unuttuğu ve hatırlamadığı bir şey var: Az önce resmini gösterdiğim açılışa İbrahim Babacan da gelmişti. O zaman bağışçı falan değildi. Hatta sonradan koluma girdi o okulların açılışında. Bana şunu söyledi, dedi ki: "Bizi de böyle sahneye çıkartacak mısınız yaptığımız, kamuya sağladığımız faydalardan dolayı?" Koluma girip söylemişti. Sayın Başkan, bu beyan kendi rızasıyla bağış yapmak isteyen bir iş insanının açık iradesidir.

Sayın Başkan, daha önce anlattığım gibi şartlı bağışlar belediye meclis kararıyla, şartsız bağışlar ise belediye başkanı tarafından kabul edilebileceği 5393 sayılı Belediye Kanunu'nun 15, 18 ve 38. maddelerinde açık bir şekilde belirtilmiştir. Tam da bu noktada şunu söylemek isterim Sayın Başkanım: Belediyecilik faaliyetleri suç değildir. Proje onay süreçleri suç değil. İş insanlarının sosyal donatı alanlarına katkı yapmak istemesi suç değildir Başkanım. Ya suç değildir, yapmak isteyebilir. Bir zorlama var mı? Bir işe karşılık mı yapıyorsunuz? Ne yapıyorsunuz? Ya bu ayrı. Ya siz kendinize mi bir şey talep ediyorsunuz? Bu ayrı tabii ki. İbrahim Babacan'ın kendi ifadesinde sosyal donatı alanı yapılmasının talep edilmesine ilişkin anlatımının iddianamede aleyhime yorumlanması, gerçek durumla bağdaşmamaktadır. Nakit para akışını sağlamak ve varlığı iddia edilen örgütle irtibatlı kişilere iş yaratarak menfaat temin etmek gibi bir durum asla söz konusu değildir. İddianamenin gerçekler üzerine inşa edilmesi gerekirken, büyük ölçüde gerçeği yansıtmayan bir değerlendirme olmuştur. Üzülerek söylüyorum.

İbrahim Babacan, söz konusu tesisin açılışında yer aldığını kendisi beyan ediyor. Sahnede iş insanı olarak yer aldığını, tören esnasında kendisine teşekkür edildiğini ve plaket verildiğini kendisi beyan ediyor; ben söylemiyorum. Ben genellikle Sayın İmamoğlu'nun danışmanıyken mutfaktaydım Başkanım. Ben 2019 yılında belediye başkan adayı olduğumda ki çok fazla aday olmak istememişimdir; belki çok nadir bir örnektir aday olmak istememek. Çünkü ben siyaset kurumuna biraz mesafeliydim önceden, istemiyordum. Ama buna rağmen, belediye başkanı yaptığım dönemde de belediye başkanı danışmanlığı yaptığım dönemde de benim tek derdim vardır: Kamu yararı. Bize bunu öğrettiler. İstanbul Teknik Üniversitesi'nde rahmetli olan hocalarımız var, Allah rahmet eylesin, birçok hocadan ders aldım, çok şanslıyım o konuda. Burada bulunan şehir plancısı arkadaşlarımın büyük bir kısmı Mimar Sinan'dan olabilir, Yıldız'dan var; İstanbul Teknik Üniversitesi'nde okumuş olmaktan gerçekten çok mutluyum. Bu arkadaş bunu söylemesine rağmen, bu açılışa katıldığını söylemesine rağmen; iddia makamı sanki İbrahim Babacan bunları söylemiyor gibi, bu ifadesinin bağlamından çıkartıldığını görmekteyiz. İş insanlarının talep ve rızasıyla kamuya kazandırılan tesislerin sanki maddi menfaat elde edilmiş gibi bir kurgu oluşturulması son derece hatalıdır Başkanım. İşbu kurgu, somut bilgi ve belgeye dayanmadan hareket edildiğini göstermekte ve kesinlikle gerçekle örtüşmemektedir; üzülerek söylüyorum.

Ayrıca iddia makamı, İbrahim Babacan'ın beyanı olmamasına rağmen —bakın burası çok kıymetli, bir hata yapıldı herhalde burada, ben artık bunun bir hata olduğunu düşünmek istiyorum— imar işlem dosyasının askıda tutularak rüşvet eylemine devam edildiği ve yeni bir talep olarak kreş yapılması olasılığından yola çıkarak rüşvet suçunun işlendiğinden bahsetmektedir. Bu anlatı gerçeği yansıtmamaktadır. Sanki İbrahim Babacan'la, onun planları askıdayken ilave kreş yapmasını talep etmişim; kendisi bana "Yer gösterin ben yapayım" demiş, ben de "Yok sen bize parayı ver" gibi bir diyalogdan bahsediyor iddia makamı, okuduysanız iddianameyi Başkanım. Asla böyle bir diyalog yaşanmadığı gibi; bu süreci önünüzde Sayın Başkanım, 24 Mart 2025 - 22 Nisan 2025. Yani 19 Mart'ta gözaltına alınmış bir belediye başkanının, ya Adalet Bakanlığı'nın izniyle bu arkadaş bana gelecek, orada açık görüş alanında bu rüşvet pazarlığını yapacağız, "Kreşi yap" diyeceğim ona! Askı tarihleri bu Sayın Başkanım. Ya da ben izinli çıkmış olmam lazım! İmar planının askı tutanağını, askı indirme tutanağını heyetinizin dikkatine sundum. Yani iddia makamının yanıldığını, yanıltıldığını düşünüyorum artık; iyi niyetle düşünmek istiyorum Sayın Başkanım. Hakikatin en önemli özelliği Sayın Başkanım, asla bükülememesidir.

İddia makamının iddiasını dayandırdığı diğer husus da Adem Soytekin'in ifadesine dayanıyor: "Babacan Grup tarafından toplam 4.000.000 tutarında 12 adet çek verildi." Ancak bu çeklerin hangi iş karşılığında verildiğini bilmediğini açıkça beyan etmektedir. Buna rağmen iddia makamı, çeklerin ruhsat alabilmek amacıyla verilmiş olabileceği yönünde bir değerlendirme yapmıştır. İddia makamı bu olasılıktan hareketle; maddi menfaatin doğrudan belediye yerine, belediyeyle resmi bağı bulunmayan ASOY İnşaat üzerinden tahsil edilmesini, rüşvet suçunun unsurlarını gizleme amacı taşıdığı yönünde bir kurgu oluşturmuş ancak bu kurguyu destekleyen herhangi bir somut delil dosyaya koyulmamıştır. Adem Soytekin'in de beyanları incelendiğinde; söz konusu çeklerin hangi iş ve işlem karşılığı verildiğine dair —ya büyük bir firma bir sürü iş yapıyor, bilemem— isnadı somutlaştıracak tarih, yer, görüşme içeriği ya da tarafların hangi kapsamda bir araya geldiğine ilişkin belirgin bir bilgi sunmadığı da görülecektir. Öte yandan, hangi iş karşılığı verildiğini bilmediğini ifade ettiği çeklerin rüşvet konusu olduğunu kesin bir dille ifade etmek de mümkün değildir. Zira iki özel ticari şirket arasında gerçekleşmiş olduğu görülen bu iş ve işlemleri bilmem de mümkün değildir. Maddi menfaat temin ettiğime dair dosyada tek bir belge, tek bir delil, tek bir beyan yoktur. Buna rağmen maddi menfaatin irtibatlı kişiler üzerinden temin edildiği şeklindeki değerlendirme soyut olmuştur.

Sayın Başkan, Sayın Heyet; savunmalarımızın sonunda bu eylemle ilgili şunu söyleyebilirim: 11 ve 12'nci eylemlere ilişkin iddianamedeki genel değerlendirme incelendiğinde, isnadın somut ve kesin delillere dayanmadığı açıkça görülecektir. Adem Soytekin'in beyanlarında da tarafıma yönelik açık, doğrudan bir suç isnadı yoktur. Hangi müteahhitten, hangi eylem kapsamında, hangi tarihte ve ne miktarda para alındığı belirtilmemiştir; aynı para hareketi bir yerde rüşvet, bir yerde ücret olarak nitelendirilmiştir. Çeklerin hangi iş karşılığı verildiğini bilmediğini bizzat kendisi ifade etmiştir. Bu rüşvet suçunun maddi ve manevi unsuru somut biçimde ortaya konulamamıştır. Halil Babacan'ın beyanı ise soyut iddia niteliğindedir; verdiği çeklerin nereye harcandığını bilmediğini kendisi söylemektedir. Dosyada şahsımla para arasında doğrudan, kesin ve inandırıcı bir bağlantı kuran hiçbir delil yoktur Sayın Başkanım. Her türlü şüpheden uzak, yeterli ve kesin delil bulunmadığından 11'inci eylem yönünden de üzerime atılı suçlamaları kabul etmediğimi beyan ediyorum.

Sayın Başkanım, 12'nci eylem, sonunda da Kiler Holding, yani Kiler grupla ilgili olan suç isnadına ilişkin açıklamalarımı yapacağım. İddianamede; Beylikdüzü Belediyesi 2017-2018 dönemlerinde bağış adı altında rüşvet temin edildiği, devam eden süreçlerde ise imar dosyasının yine Büyükşehir Belediyesi tarafından askıda tutulması hususlarından da anlaşılacağı üzere, yeni oluşacak taleplerde söz konusu imar dosyasının koz olarak kullanıldığı ve rüşvet eylemine devam edildiği söyleniyor. Konuyla ilgili adı geçen Nahit Kiler’i 2008 yılından bu yana tanırım Sayın Başkanım. 2008. Peki bu tanışıklık nereden, bu kadar uzun, eski tanışıklık? Az önce söyledim; 1998 yılından beri bölgeye iş yapan bir planlama ofisinin sahibiyim. Kendisiyle ilişkim, plan müellifi olduğum için hatalı verilmiş bir ruhsat dayanağı olan plan notlarının açıklanmasıyla ilgiliydi. Müellif görüşüm var; kendi aldığı ruhsatta, bugünkü adıyla Çınarevleri yapı ruhsatları o dönem 2008 yılında hatalı düzenlenmiş, uyarılarımıza rağmen düzeltilmemiş ve sonrasında da bir dizi hukuksal problemler yaşanmış o bölgede. Kiler Holding’in müteahhitliğini üstlendiği, Beylikdüzü belediye şirketi BEAŞ’ın hak sahipleriyle anlaşıp o dönem Kiler Holding’e taşere ettiği bir işti bu Çınarevleri. Ve yıllarca iskânını alamadı Sayın Başkanım. Oradan projeden daire satın alan hak sahipleri çok ciddi mağduriyetler yaşadı. Direkt Kiler Holding’in hatası değil; çünkü ruhsatı veren Beylikdüzü Belediyesi. Holding ruhsat başvurusunda bulunuyor, bakıyor belediyenin şirketi orada, belediye ruhsat veriyor; Kiler Holding aldı ruhsatını, yaptı inşaatını. Ama Nahit Bey vicdanlı bir iş insanı olarak her fırsatta beni gördüğünde üzüntüsünü dile getirirdi bu projeyle alakalı.

Buna ilaveten Kiler Holding, yine bölgede 2007 yılında Beylikdüzü’nün 4 farklı bölgesinde büyük arsalar satın aldı Başkanım. Ancak arsalarla ilgili birtakım idari ve teknik süreçlerin yürütülmesi gerekliydi. 7 yıl boyunca Sayın Başkanım, 7 yıl boyunca hiçbir adım atılmadı bunlarla ilgili ve Nahit Bey kendi ifadesiyle firmalarının ciddi bir mağduriyet yaşadığını belirtti her fırsatta. Özetle Nahit Bey 2007 yılında Beylikdüzü bölgesine yatırım yapmış ancak Çınarevleri ile birlikte elinde 5 tane büyük, kocaman bir sorun almıştı. 7 yıl boyunca hiçbir çözüm üretilmeyen bu sorunlarının 3 tanesi 2014-2019 yılları arasında Sayın İmamoğlu’nun belediye başkanı olduğu dönemde çözüldü; 2 tanesi de naçizane benim belediye başkanı olduğum 2019-2025 yılları arasında çözüme kavuştu. Yani bütün sorunlarını çözdük Nahit Bey’in bölgedeki. Bu anlattıklarım evraklar incelenirse, şayet heyetiniz bu evrakları isterse veririz; hani buradaki evrakların içinde bu anlattıklarım yok Sayın Başkanım ya, bunları Nahit Bey de doğrulayacaktır o ayrı.

Sayın Başkanım, Sayın Heyet; Nahit Bey hayırsever bir iş insanıdır. Her ne kadar iddia makamı tarafından bu dosyada o da sanık olarak görünse bile, bölgede sadece imar uygulaması çalışmalarıyla toplam 56.578 metrekarelik... Biz bu problemleri niye çözdük? Nahit Bey’in kara kaşı kara gözü için çözmedik Sayın Başkanım. Bu 56.578 metrekare kamu arsası için çözdük biz bu problemleri. Bizde çözülmeliydi aslında. 56.578 metrekare bugünkü rakamla 3.000.000.000 Sayın Başkanım. 3.000.000.000. Belediyenin kasasından çıkacak, yarın belediyeye sorun olacak 3.000.000.000'lık mülk sahibi olduk bu uygulamalarla, bu çözülmeyen sorunlarının çözülmesiyle. Düşündüğümüzde, şimdi bunu, kamu menfaatini önceleyen bir tavrı görürse iş insanı... Kamu hakkını önceleyen bir tavrı gördü iş insanı. Üstelik bu iş insanı sizin siyasi görüşünüzle uzaktan yakından bir iş insanı da değil bu arada.

Kendi ifadesiyle söyleyeceğim şimdi, duramıyor söylemekte; bana demişti ki: "Ya bizimkiler olsa vallahi billahi yapmazlardı bu işi." Yapmazlardı. Her fırsatta inanın iş insanları bu uygulamaları takdirle karşılamıştır Sayın Başkanım. Bu durum iş insanlarının her fırsatta... Yani burada belediyecilik nasıl görülüyor ben onu anlamakta güçlük çekiyorum şimdi her noktada. Ya Başkanım sizin için ne yapabiliriz diyen iş insanları var bana Başkanım. Ya kapımızı çaldığında "Başkanım ne yapabilirim? Bir emriniz var mı?" diyor. Estağfurullah ne emrimiz olur? Ama aynı iş insanları... Ya savcılık makamı nasıl çağırıyor bilmiyorum arkadaşları da, ya aynı iş insanları Sayın Başkanım ya korkuyla mı gidiyorlar, nasıl bitiyor bilmiyorum. Bakın ve iş insanlarını kamuya destek olmaya sevk etmiştir bu tavrımız. Ve ben bu hibe kabulünü daha önce vermiştim. Hatta Nahit Bey, Nahit Kiler, 2 Kasım 2022 tarihinde Sayın Başkanım —bağış protokolünü koydum evrakların içerisine— 2 Kasım 2022 tarihinde, benim belediye başkanı olduğum dönemde protokol imzaladık Nahit Bey’le. Kendi rızası ile kamu yararını gözeterek; özel bir şahsa ve şirkete ait olmayan, Beylikdüzü Belediyemize ait 1 adet bina inşa etmiş ve şartsız bir şekilde belediyemize bağışlamıştır Nahit Bey. Protokolleri orada Sayın Başkan.

Şu an bu binanın giriş katında 4 sınıf, 100 çocuk kapasiteli belediyemizin hizmet verdiği gündüz çocuk bakımevi; 1. katında ise 3 atölye sınıfıyla hizmet veren anne-çocuk merkezimiz bulunmaktadır. Burada resmi de var, yani açılıştan resmi var. Nahit Bey’in görevlendirdiği arkadaş oraya gelmiş, biz kendisine, firmaya ve aileye teşekkür etmişiz, plaketini vermişiz. Ve orada o esnada 4-5 tane daha bağışçımız var; çünkü biz o esnada 5 tane kreşimizi açtık Sayın Başkanım. Nahit Bey’in bile kendi ifadesinde belirtmediği "inşaat ruhsatına karşılık bağış adı altında rüşvet verildiği anlaşıldığı" ifadesi hangi beyana, hangi somut bilgiye dayandırılmıştır? Benim tarafımdan anlaşılamamıştır. İddianamede bu konuyla ilgili adımın geçtiği tek husus, Nahit Kiler’den bir kreş yapmasını talep ettiğim şeklindedir; yani Ekrem Bey’in danışmanı olduğum dönemdeki hususu anlatıyor. Ayrıca bu işin zorla veya nakit para akışını sağlamak ve varlığı iddia edilen örgütle irtibatlı kişilere iş yaratarak menfaat temin etmek amacıyla, işte belediyeyle irtibatlı ASOY firması falan filan deniyor iddianamede. Nahit Bey’in vermiş olduğu ifadeyi bilemem ben; belki de 2022 yılında bize yapmış olduğu kreşi hatırlıyor Nahit Bey. Protokolünü imzaladığımız ve fiilen orada hizmet veren kreş ve anne-çocuk merkezimizi hatırlıyor. Öyle bir atmosferde iş insanları ifade vermeye çağrılmışlardır ki Sayın Başkanım, tutuklanma endişesi yaşayan kişilerin korkmuş olabileceği göz ardı edilmemelidir. Gönül rızası ile kamu yararı gözetilerek yapılan kamusal yatırımların suç gibi gösterilmesi doğru bir yaklaşım değildir.

Sayın Başkan, imar planı değişikliğinin askıda tutularak koz olarak kullanıldığı iddiasına gelince: 30 gün askıda tutulması mevzuat gereği yasal bir zorunluluktur. 30 gün askıya çıkaracaksınız aleni bir şekilde. Oysa yasal zorunluluk niteliğindeki bir işlemin, sanki suç unsuru varmış izlenimi oluşturacak şekilde yorumlanmıştır bu iddia da. Nahit Bey’in ifadesine baktığımızda, iddia makamı tarafından ortaya konan bu iddiayı doğrulayan hiçbir anlatım da yoktur ayrıca. Bahse konu imar planı değişikliği; Kiler Holding’in yaklaşık 18 yıldır çözüm bekleyen, Beylikdüzü Belediyesi şirketimiz BEAŞ’la hissedar olduğu parselin imar planı teklifidir. Bakın, Beylikdüzü Belediyesi şirketiyle de hissedarız Nahit Bey’le orada. Dolayısıyla biz o imar planı değişikliği teklifiyle sadece Kiler Holding’in işini çözmüyoruz; aynı zamanda belediyenin kamusal işini de çözüyoruz, belediyenin de menfaati var. Söz konusu alan 21 Aralık 2015 tarihinde Nazım İmar Planı değişikliğiyle "meydan ve Bakırköy-Beylikdüzü raylı sistem hattı" olarak planlanıyor Sayın Başkanım. Kadir Topbaş —rahmet olsun, nurlar içinde yatsın, bugün fazla andım kendisini— raylı sistem hattı olarak görülüyor. Daha sonra yine Büyükşehir Belediyesi tarafından kamulaştırma kararı getiriliyor bu alana. Biz de diyoruz ki; "Tamam, mademki burada kısıtlılık hali oluştu hem belediyemiz adına hem hissedarlar adına kamulaştırsın Büyükşehir Belediyesi, bu problemi çözsün." Ne güzel! Ama uzun yıllar boyunca ne kamulaştırma yapıldı ne de planla ilgili kısıtlılık hali kaldırıldı.

Dolayısıyla biz sadece az önce söylediğim gibi Kiler Holding’i ilgilendirmiyorduk. 13 Ocak 2025 tarihinde İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nce uygun bulunan karar, 21 Ocak 2025 tarihinde İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı tarafından imzalanarak onaylanmış; 25 Nisan 2025 tarihinde planlama prosedürü gereği yasal bir zorunluluk olarak 30 gün askıya çıkarılmıştır. Ben yine tutukluyum Başkanım! Yani bu askı sürecinde de tutukluyum. 25 Nisan... Ya biz Mart’ta tutuklandık, 1 aylık tutukluyum, askıyı da 1 ay koyun, 2 aydır tutuklu olacağım. Dolayısıyla kronolojik olarak ifade ettiğim gibi böyle bir görüşmenin olabilmesi mümkün değil. Plan onay süreçlerinin yasal bir zorunluluğu olan 30 günlük süreyi askıya çıkarma işleminin; "söz konusu imar dosyasının koz olarak kullanıldığı ve rüşvet eylemine devam edildiği" iddiası doğruyu yansıtmamaktadır Başkanım.

İddia makamı, “Askıda tutulması hususundan anlaşılacağı üzere yeni oluşacak taleplerde söz konusu imar dosyası koz olarak kullanıldı ve rüşvet eylemine devam edildi" deniliyor. Nahit Kiler'in bu konuyla ilgili herhangi bir beyanı yok. Belki haberi bile yoktur adamcağızın, garibim. Korkmuştur, hiç ilgilenmiyordur hiçbir şeyle. Söz konusu imar dosyası 25 Nisan 2025 tarihinde askıya çıkarıldı ve 30 gün sonra, 26 Mayıs 2025 tarihinde askıdan indirildi. Birlikte değerlendirildiğinde, o tarihte 2 aydır tutuklu olduğumu heyetinizin takdirine sunuyorum. İddia makamı teknik süreçlerle ilgili bilgi sahibi olmayabilir Başkanım; bu da çok olağandır, doğaldır. Fakat gerekli araştırma yapılmadan, yasal süreçlere uygun olmayan bir yorum var. Askı süreçlerinin "koz olarak kullanıldığı" denilmesi, emin olun bu iddianamede bu şekilde yer alması en basit ifadeyle talihsizlik olmuştur. Ya iddia makamı bana sorsaydı, şehir plancısı kimliğimle bunu açıklardım; siz de o iddiayı en azından "koz olarak kullanıldı" demezdeniz orada veya askı süreçlerini hiç ifade etmezdiniz. Şayet bilgi ve belgeler temin edilmiş olsaydı; iddianameye konu imar dosyasının 26 Mayıs 2025 tarihinde, yani alınan ifadeden 3 ay önce askıdan indirildiği, Kiler Holding ile Beylikdüzü Belediyesi'nin de hissedar olduğu net bir şekilde görülecektir. Tüm bu soruların cevaplarını merak etmeyen iddia makamı; yıllardır yatırımlarını faaliyete geçirememiş Kiler Holding'in işlerini kamu hakkını düşünerek çözüme kavuşturan belediye yönetimiyle iyi ilişkiler içerisinde olabileceği, yatırıma dönen gayrimenkulleri sayesinde mağduriyeti ortadan kalktığı için bölgeye kamusal destek olma isteğini neden göz ardı etmektedir?

Özetle Nahit Kiler ifadesinde açıkça "para istendi" demiyor. Bir işin yapılmadığını söylemiyor. Bir işin karşılığı bir talepten bahsetmiyor Sayın Başkanım. Ruhsat ve imar süreçlerinin para verilmesine bağlandığını da söylemiyor. İfadesinde tek cümlesi şudur Sayın Başkanım: "Belediye ile büyük projelerimiz olduğu için ilişkilerimiz bozulabilir diye düşündük." Bu cümle tamamen kişisel bir endişe ve varsayıma dayanmaktadır. Ama buradan tabii Nahit Bey'e bir şey söylemem lazım; yıllardır çözülmeyen sorunlarını çözmüş bir yönetim için nasıl böyle bir duyguya kapılırsın Nahit Bey? Eğer bugün iş insanlarımızın "ilişkilerimiz bozulabilir" endişesiyle kamuya yapılan gönüllü katkıları, yasal imar süreçleri ve rüşvet gibi yorumlanırsa; ceza hukuku emin olun öngörülemez bir hale gelir. Aynı öngörülemezlik belediye açısından da olur Sayın Başkanım. Yani bir müteahhit olmayacak bir işini belediyeye sunduktan sonra, artık bu davaları da görürse diyecek ki: "Benim işimi şundan şundan dolayı yapmadı."

Sayın Başkanım, bu iddiaları tabii ki iddia makamı araştıracak. Yani mesleğinin önünde "Cumhuriyet" olan tek makam iddia makamı işte; Cumhuriyet Savcısı. Tabii ki araştıracak, boynumuz kıldan ince. Bakın gerçekten vicdanım o kadar rahat ki Sayın Başkan, çok rahat. Boynum kıldan ince; devlet bir karar verirse, devletin Cumhuriyet Savcısı bir karar verirse, ortaya somut belgeleriyle karşımıza "lönk" diye koyarsa ne diyeceğiz Sayın Başkan? Hiçbir şey. Neyse cezamızı çekeceğiz, aile de üzülecek, yapacak bir şey yok. Yapan yaptığının bedelini ödeyecek, asla geri durmam. Yine son olarak söyleyebilirim ki; somut bir beyan ortada yoktur Başkanım. Nahit Kiler'in "Söz konusu talebi Beylikdüzü Belediyesi'nde çok büyük projelerimiz olması nedeniyle belediyeyle sorun yaşayabiliriz düşüncesiyle kabul ettik" biçimindeki beyanları soyut niteliğindedir. Üstelik bu sorunlarını çözen idare karşında. İfademin iddianame düzenlenmeden önce alınmadığını da tekrar şerh olarak size sunmuş olayım. Hakkımda her türlü şüpheden uzak, somut, inandırıcı, yeterli ve kesin delil bulunmadığından Eylem 12 bakımından da üzerime atılı suçlamaları kabul etmiyorum Sayın Başkanım. Son olarak bitiriyorum Sayın Başkanım bu sefer gerçekten son.

Bir yıldır özgürlüklerimizden mahrum kalınca… Yani bizi de anlayın Sayın Başkanım. İzmir'e gönderildim, 600 kilometre uzakta. Her hafta ailem gitti geldi. Sağlık sorunları yaşadım; o oldu, bu oldu. Şimdi o tür bir şeye girmeyeceğim ama 600 kilometre uzakta, İzmir Buca'da tutuklu olarak yargılanıyorum Sayın Başkanım. Bir yıldır özgürlüğümden mahrumum ama inancımdan asla mahrum değilim. Çünkü bilirim ki yalancının mumu yatsıya kadar yanar. Günün sonunda hakikatin güneşi doğar ve o güneş doğduğunda, hiçbir karanlık artık ayakta kalamaz. Benim tek talebim var Sayın Başkanım: Hakikatin ortaya çıkması.

Sayın Başkan, etkin pişmanlık adı altında dosyaya giren beyanlara bakıyoruz —az önce de ifade ettim birçoğunu— şunu görüyoruz: Bir yalan, başka bir yalanı yalanlıyor. Bir çelişki, diğer bir çelişkiyi ortaya çıkarıyor. Ama hakikatin karşısında kurulan hiçbir kurgu ayakta kalamaz. Yalanlar birbirini yalanlayabilir, fakat gerçeği ortadan kaldıramaz. Bugün burada yalnızca ben yargılanmıyorum Sayın Başkanım. Hepimizin vicdanı da bu salonun içerisinde. Bu kadar çelişki ve tutarsızlık içeren, somut ve kesin delille desteklenmeyen iddialarla bir mahkumiyet hükmü kurulamayacağı kanaatindeyim sadece. Avukatlarım, beyanlarıyla çelişkileri tek tek ortaya koyacaktır; yalanlar tel tel dökülecek, gerçekler birer birer açığa çıkacaktır.

Şunu açıkça ifade etmek isterim Sayın Başkanım: Ne başkan danışmanlığı yaptığım dönemde ne de Beylikdüzü Belediye Başkanlığı yaptığım dönemde, görev sürem sırasınca hukuksuz bir işin içerisinde asla olmadım Başkanım. Beylikdüzü halkının menfaatine aykırı tek bir kararın icracısı ya da ortağı olmadım. Vicdanımın kabul etmediği hiçbir belgenin altına imza atmadım. Ben, zorlanınca doğru davranan bir insan değilim. Doğruluğu kendisine pusula edinmiş bir insanım. Koltuk sevdalısı olmadım Sayın Başkan, yetkiyi güç olarak görmedim. Görevi emanet bildim. Yaptıklarımı şöhret için yapmadım, alkış için de yapmadım; çocuklar daha iyi bir gelecekte yaşasınlar diye yaptım. Ne yaptıysam çocuklar için yaptım, emin olun sadece çocuklar için yaptım bir belediye başkanı olarak. Yapacağım iş bana ne kazandırır diye değil de "ben o işe ne katabilirim" gözüyle baktım. Ben kalbiyle belediye başkanlığı yapan bir insanım Sayın Başkanım, çalışıyorum diyelim. Önüme gelen hiçbir evrakı okumadan imzalamam Sayın Başkanım; onun için dedim ya, bana benimle çalışan arkadaşlar biraz zorlanırlar. Ya öyle her evrakı imzalamam ben, mutlaka alt metinlerini okurum. Alt metnini bilmeden hiçbir evrakın altına ismimi koymam Sayın Başkanım, koymam.

Beylikdüzü'nü bir görev alanı olarak değil, bir evladım olarak gördüm. Bugün burada bu isnatlarla bulunmak hem şahsım adına hem de Beylikdüzülü komşularım adına derin bir üzüntü kaynağıdır. Sayın mahkeme heyeti, savunmamın bu bölümünde sağlık durumumla ilgili çok kısa değinmek istiyorum. Çok fazla konu tartışıldı, gündeme geldi; işte 25 kilo verdim, geçmişte yaşadığım sağlık problemleri gündem oldu. 2000 yılında lösemi geçirmiştim, 8 ay hastanede tedavi gördüm. Ölümlerden döndüm. 2008 yılında lenfoma geçirdim, iki kez ameliyat oldum. Bunları inanın ajitasyon olsun diye anlatmıyorum çünkü ben öyle bir adam değilim. Ya ailem beni çok yakinen bilir; ben yoğun bakımdayken onlara moral verirdim. Doktor "bu hasta bu yoğun bakımdan 6 ayda çıkamaz" dediğinde Sayın Başkanım.. Bugün bu konuya şahit olan insanlar var aramızda. Yeğenim avukat; yeğenim bana ilk tutuklandığım gün —bakın şeye geldi, Vatan Emniyet'e geldi— "dayı" dedi, "hemen işte bu senin sağlık problemlerinden bahsedelim, verelim belge." "Oğlum" dedim, "ne alakası var ya? Dur bakalım iddia ne, hakkındaki suçlama ne? Niye hemen durup dururken sağlıkla ilgili şu vardı da bu vardı da falan filan?" Hiç vermedik Sayın Bakanım, Başkanım… "Bakan" dedik artık bilmiyorum, espri olsun diye söylemedim.

Sayın Başkanım; inanın, o kadar çok tüketiyoruz ki Sayın Başkanım, çok hızlı tüketiyoruz her şeyi. O telefonlarımızda sonsuz kaydırma özelliği var ya; her şeyi tüketiyoruz. Ben belediye başkanı olduktan sonra tüketemedim Sayın Başkanım, hızlı tüketemedim. Çünkü o çocukları gördüm. O ihtiyaç sahibi ailelerimizin çocuklarını gördüm, ihtiyaç sahibi ailelerimizi gördüm ya. Çok hızlı tüketemedim, sorumluluk bilinciyle hareket ettim. İzmir’e sevk edildim. Niye sevk edildim hâlâ bilmiyorum, 600 kilometre uzağa. Hem moralman o gün benim açık görüşüm vardı Sayın Başkanım, mazgal açıldı, "sevkin var" dediler. Tabii bilmiyoruz ya; ben hayatımda ilk kez işte bir mahkeme karşısında savunma yapıyorum, ilk kez. Daha önce hiç tecrübem yok, hiç deneyimim yok. Bir sulh cezaya çıktık, tutuklandık. İlkinden kötüydü ama ikincisi inşallah iyi olur; ilk kez mahkeme heyeti karşısındayım Sayın Başkanım.

İzmir’e sevk edildik. İzmir’de 25 kilo verdim Sayın Başkanım. 20 gün gibi bir süre içerisinde, 20-25 gün içerisinde böyle olunca cezaevi ve avukatların tabii artık o saatten sonra beni dinlemediler avukatlarım... Artık ben onlara "kullanmayacaksınız" dedim ama yıkıldı tabii her şey. Neyse, sevk edildim Katip Çelebi Hastanesi’ne, üniversite hastanesi. Orada 16 gün tetkik, tedavi, biyopsi… İki biyopsi yapıldı. Kalça kemiğimi kırarak alıyorlar kemik iliği biyopsisi, acılı bir işlem. İki kez boynumdan biyopsi oldum, iki kez ameliyat oldum Başkanım. Hani şüphelendiler; yani orada nodüllerden şüphelendiler, kanser riski, lenfoma riski nüksedebilir diye bir rapor onu yazdı. Sonra Adli Tıp’a geldim, Adli Tıp raporları kabul etmedi. Ben gidip geliyorum. Sonra Şehir Hastanesi’ne gittim.

Şehir Hastanesi ile ilgili sadece şunu söyleyeceğim: Tabii ki Hipokrat yemini etmiş doktorlarımızın başımın üstünde yeri var Başkanım. Ve birçok doktor arkadaşımızın benim üzerimde çok emeği var; hem Katip Çelebi’de hem İzmir Şehir Hastanesi’nde. Ama ya bir iki doktora gerçekten hakkımı helal edip etmeme mevzusunu da bir kenara bırakıyorum da Allah’ın gücüne gider. Bir iki doktor var sadece. Birkaç tane fazla değil. Fazla değil ama şehir hastanesine bakışım değişti. Ben şehir hastanelerinin "hasta garantili" hastaneler olduğunu biliyordum da "rapor garantili" hastaneler olduğunu bilmiyordum Sayın Başkanım. Rapor düzenlemediler. Bakın, Adli Tıp'a Şehir Hastanesi'nden gönderilen rapor yok, biliyor musunuz? Adli Tıp bir karar verdi; hani benim cezaevinde kalmam... Tamam, doğru, eyvallah kalabiliriz de sorun yok. Nüks eder, etmez; ben moralimi yükseltirim ki yükselttim. Bunlar hep direnç işi, bağışıklık işi.

Şimdi benim iki tane evladım var, ellerinizden öper. Birisi 13 yaşında, birisi 22 yaşında iki tane aslan gibi erkek oğlum var, evladım var. Şimdi düşünün ki o çocuklar her gün televizyonda: "Ya Murat Çalık’ı öldürecek misiniz?" Ya ben vekillere diyordum ki: "Ya Sayın Vekilim gözünüzü seveyim; tamam eyvallah, tam sınıra geldik eyvallah ama böyle beyanlar vermeyin ki benim çocuklarım etkileniyor." Düşünün ki sizin babanızla ilgili her gün televizyonlarda "Murat Çalık’ı öldürecek misiniz, çıkartacak mısınız" falan... Ya ben ölmem Sayın Başkanım. İnanın ölmem. Ben 2000 yılında o lösemiyi nasıl yendiysem bundan sonra da... Yani üzülmesin, anacığım çok üzüldü. Ya ben de ona üzüldüm. Şimdi o bana üzülüyor, ben ona üzülüyorum. Ben ona moral veriyorum, o bana moral veriyor. Eşim üzüldü. Dolayısıyla ailemin tamamı üzüldü. Bunları da çok fazla anlatmak istemiyorum ama sadece teşekkür edeceğim. Onun için hem aileme... Beni bir gün olsun tabii ki insan ailesi bırakmaz; bir gün olsun bırakmadılar Başkanım. Bir gün İzmir’e kamp kurdular ya, "gitmeyeceğiz" dediler. İzmir’e kamp kurdular, bir gün bırakmadılar.

Ve Türkiye’nin dört bir tarafından siyasi partisi hiç önemli değil —çünkü birçok siyasi görüşten insan— yani şu an bilindiği için zikretmeyeceğim, biliyorsunuzdur; birçok siyasi benimle ilgili beyanda bulundu. Nedense ne sulh ceza mahkemelerinde bu değerlendirmeye alındı? Şu an Şehir Hastanesi'nin Adli Tıp'a gönderdiği şey, sadece benim kemik iliğimdeki biyopsinin sonucudur. Bu da şöyle bir şey Sayın Başkanım; Allah kimseye vermesin bu rahatsızlığı, zor bir hastalık. Çünkü bütün direncinizi kırıyorlar, size kemoterapi veriyorlar. Yani en ufak şu hamlede bile buranız mosmor oluyor Sayın Başkan, öyle bir hastalık. Neyse, epey sıkıntılar çektik o dönemde.

Ama benim artık kemik iliğim remisyonda. Remisyon şu demek Sayın Başkanım? Bendeki "blast" oranı, yani kanserli hücre oranı %2 ile %5 arasında. Ama size kemik iliği yapalım —Allah sağlıklı, sıhhatli ömür versin— şüphelendik kemik iliği yapacağız değil mi? Sizdeki %0 ile %2 arasında çıkar. Benimki %1,5 çıkmaz mesela. Benimki hep kontrol altında tutulması gereken bir remisyon tabiridir. Katip Çelebi Hastanesi'nde tıp doktorları bunu açıkladılar. Bir gün alırsın 4 çıkar, bir gün alırsın 3 çıkar, bir gün alırsın 3,5 çıkar; bu değişkendir. Ama 1,5 çıkmaz. Fakat 5 değil de 6 çıktığında, bu sefer hastalığınız nüksetmiş olur. Benimki hem Katip Çelebi'de hem de İzmir Şehir Hastanesi'nin yaptığı raporda remisyon sınırları içerisindeydi. Ama ben o doktor arkadaşımıza niye kızgınım biliyor musunuz Sayın Başkan? Ben 18 gün yattım İzmir Şehir Hastanesi'nde ve değerlerim hep düşüktü. Hep nötropeni vardı; işte bir sürü terim, hematolojinin anlayabileceği terimler... Ama bu risk teşkil ediyor ve bunu Katip Çelebi Hastanesi yazdı, Adli Tıp'a bildirdi. "Lösemili hasta, yarın bir şey olur, ateşi çıkar, organ yetmezliği olur" diye bir sürü şey yazdı, raporu gönderdi. Ama İzmir Şehir Hastanesi'ndeki doktor arkadaşla konuştuğumuzda "Tabii ki değerlerini yazacağım, yazmaz olur muyum?" dedi. Neyi yazdı biliyor musunuz Sayın Başkan? Son 3 günümü yazdı! Son 3 günümde değerlerimin bir kısmı bir tık yükselmişti, sadece onları yazıp Adli Tıp'a gönderdikleri raporda belirttiler.

Biz Adli Tıp'a itiraz ettik, avukata "etmeyin" dedim; bunun bir miadı var demek ki, bekleyeceğiz, sorun yok. Sağlığımı koruyacağım; ben hem anacığıma söz verdim hem eşime söz verdim, "sağlıklı çıkacağım cezaevinden" dedim. Dolayısıyla hani bana bir şey olmaz. Sonra Anayasa Mahkemesi'ne de başvuralım dediler, tamam ona da başvurduk. Anayasa Mahkemesi'nin kararını —bilmiyorum dosyada vardır mutlaka— bir okumanızı isterim Sayın Başkanım. Ben okudum, ya gerçekten üzüldüm, samimiyetle üzüldüm. "Tutukluluk tedbirinin kaldırılmasına gerek yok" diyor. Tamam, olmayabilir; iki tane ciddi rahatsızlık geçiren bir adam, böyle bir rapor da var üstelik, diğer tarafta rapor yok diyebilir. Başımızla beraber, Anayasa Mahkemesi bizim mahkememiz, onu tartışacak değilim burada.

Üzüldüğüm şey şu: İkinci maddeyi yazma! Tek bir madde yaz; "Bu tutukluluk tedbiri orantısız değildir, kalabilir cezaevinde" de, ben razıyım. Ama ikinci madde ne biliyor musunuz Sayın Başkanım? Diyor ki Anayasa Mahkemesi: "Bu hastanın her ne kadar tutukluluk tedbirini kaldırmasak bile geçirmiş olduğu rahatsızlıklar çok ciddi ve raporlar da var. Aman ha, maddi manevi bütünlüğünü koruyacak tedbirler alın, bana da bildirin" diyor cezaevine. Sonra ne oldu cezaevinde? İnfaz koruma memuru arkadaşlar geldi, tansiyonumu ölçecekler. Dedim ki: "Hayırdır, ne tansiyonu?" Dediler ki: "Anayasa Mahkemesi'nin tedbiri." Ya arkadaşlar dedim, gözünüzü seveyim; yeni bir buluşunuz mu var? Kanser riskini tansiyondan öğrenebilir miyiz? Satürasyonuma baktılar; bir müddet baktırdım onları da kırmayayım diye sağlıkçı arkadaşlarımızı. Sonra bir de kamerayla bakıyorlar Başkanım. Ya kamerayı sokuyorlar ya gözünüzün önüne! Kamerayla... Bunları mesela eşim bilmez, anlatmadım hiç. En son moralim bozuldu; kamerayla tansiyonunuzu ölçüyorlar, kamerayla ilaç içiyorsunuz. Ya böyle bir şey olabilir mi? Neyse, bu kısmı geçeyim; sağlık konusuyla ilgili buralara ilişkin biraz uzattıysam özür dilerim, bana destek veren herkese yürekten teşekkür ediyorum.

Gelinen bu aşamada dosyanın mevcut durumu, sağlık raporları ve lehime olan yasal düzenlemelerle birlikte değerlendirildiğinde; artık tutukluluğun devamını haklı kılacak bir sebep kalmadığını düşünüyorum Sayın Başkanım. Ben kaçmadım, saklanmadım, delil karartmadım. Bir yıldır özgürlüğümden mahrumum ama inancımdan ve vicdanımdan mahrum değilim. Bütün arkadaşlarımızın farklı meziyetleri de oldu bu arada; orası bize bir taraftan çilehane gibi, bir medrese hayatı gibi başka şeyler de öğretti. Ben de naçizane şiirler yazdım Başkanım; iki kitap çıkaracak kadar şiir yazdım. Bir tanesiyle savunmamı bitiriyorum, eğer müsaadeniz olursa.

Görüş (Kendi yazdığım şiir):

Hak etmediklerini yaşatsalar da,

Önüne zorluklar koysalar da,

Çaresizlik değildi yaşadıklarım.

Bileklerine kelepçeler taksalar da,

Gecenin içinde saklasalar da,

Duygularını serbest bıraksalar da,

Yalnızlık değildi yaşadıklarım.

Demir kapıları kapatsalar da,

Günleri sana saydırsalar da,

İçinde yangınlar çıkartsalar da,

Umutsuzluk değildi yaşadıklarım.

Hakikatin mutlaka ortaya çıkacağına yürekten inanıyorum Sayın Başkanım. Adaletin gecikse de mutlaka tecelli edeceğine olan güvenim tamdır. Yüce Türk adaletine duyduğum inanç ve saygı gereği karar verilmesini talep ediyorum. Sayın Başkanım, özgürlük sadece üç hece değil mi? Özgürlük... Üç hece ama ne çok şey anlatıyor. Saygılarımı sunuyorum.

DURUŞMADA 11. GÜN: CEYHAN AVŞAR'IN VE MURAT KELEŞ'İN SAVUNMALARI

EKREM İMAMOĞLU, MEHMET MURAT ÇALIK’A SORUYOR – 26 MART 2026

Ekrem İmamoğlu: Sayın Hakim, değerli heyet; ben de müsaade ederseniz bu hususta bir cümle kurmak isterim. Burada, özellikle mahkeme esnasında Sayın Hakim Bey, heyet, bizlerin olduğu bu ortamda çekilen fotoğrafın bizim de yargılanma düzenimize vereceği zarardan ötürü, herkesin bu hususta hassas olmasını; bütün konukların, bizi izlemek ve destek olmak isteyen dostlarımızın da buna özenli davranmasının -adı ister milletvekilimiz olsun ister başka bir vasfıyla- faydalı olacaktır. Hani takdir edersiniz ki bazen sizin olmadığınız esnada biz çıkarken çekilen bazı şeyler var. Bunların çok önemli olmadığını düşünüyorum ama sizin burada olduğunuzdaki resmi ortamın akışını bozan hususların bize de zarar verdiğini ve bu konudaki hassasiyetin sadece mahkeme başkanımızın arzusu değil, eminim ki heyetin arzusu olduğunun da altını çizmek isterim.

Sayın Hakim, değerli heyet öncelikle şunu söyleyeyim. Tabii Beylikdüzü denince benim de farklı bir bünyem var orada. Yaklaşık 35 yıl önce bir yatırımla adım attığımız, çocuklarımın doğup büyüdüğü ve hayatımın, yani bir doğduğum köy ve sonrasında Beylikdüzü desem yeridir, böyle çok özel 2 mekanla var olmuş bir kişiliğim. Dolayısıyla benim için de Beylikdüzü çok önemli. Elbette burada şu anda savunmasını yapan değerli kardeşim, değerli belediye başkanımız Sayın Mehmet Murat Çalık da bu anlamda değerli; aynı zamanda kişisel olarak da hem kardeşlik hukukumuz hem birbirine olan inançla da kıymetli bir arkadaşım. Ben, gerçekten güzel hizmetlerinden dolayı da Beylikdüzü’nde kendisini tebrik ediyorum. Çok özenli bir 6 yılı geçirmiştir. Eminim ki burada mahkum olduğu 1 yılda da aynı özenle süreçleri takip etmiştir diye de düşünüyorum. Uzaktan izlediğim kadarıyla da böyle bir durumdadır. Sürekli hüzünle karşıladığı için de o şekilde anlıyor ama ben başka türlü Gülseren annemize ifade edeyim ki; Mehmet Murat Çalık bir insanı yetiştirip, bu ülkeye hazırlayan bir anne olarak kendisine minnet duygularımı da iletmek isterim. Buradan hürmetlerimi de ileteyim kendisine.

Bunu söyledikten sonra, girizgahımı yine müsaade ederseniz Sayın Hakim ,şöyle yapmak isterim. Tabii ki ben burada yanlış anlaşılmasın, hani soru sorma meraklısı değilim ya da buraya çıkan yönetici arkadaşlarım, özellikle belediye başkanı, siyasi arkadaşlarım çıktıklarında onlarla bu münazarayı yapma meraklısı da değilim. Ama iddianame denilen, benim "iftiraname" diye adlandırdığım bu belgenin, bu diyalogu şart koştuğunu düşünüyorum. Zira diyor ki: "Ekrem İmamoğlu bir suç örgütü kurdu. Bu suç örgütü 2014 yılı itibariyle kuruldu. Önce Beylikdüzü’nü ele geçirmek, sonra İstanbul’u ele geçirmek, sonra cumhurbaşkanı olup Türkiye’yi ele geçirmekti." Yani bu, 1000 yıl düşünsem aklıma gelmeyecek bir tarif. Bu çok acı bir tarif. Bu tarifi yapan akıl, zihniyet ancak "kişi kendinden bilir işi" misali bir tutum ve tavırdır. O bakımdan ben bunun altında, bu kadar büyük yükün altında buraya çıkıp, hatta "özel vasıflı üye" diye tanımlanan arkadaşlarım var. İmamoğlu’na bağlı çalışan, sanki bir suç örgütünün bir neferiymiş gibi çalışan diye onları da zan altında bırakan bir süreçle karşı karşıyayız. Dolayısıyla bunu ve bu diyaloğu benim yaşamam ve size bunu göstermem şart diye düşünüyorum. Yoksa meraklısı değilim.

Zira inanın baktım, tekrar söyleyeceğim: Bugün iddia makamını sizin de ifadenizle geçici olarak temsil eden savcı, herhangi bir soru sormadı ama daha önceki savcının sorularında bile bazen sorunun içinde 20 defa "beyan" demişti. Beyanla karşı karşıya bulunmamız acı bir tarafı. Şuna baktım; ‘beyan’ bildirmek, söylemek, ileri sürmek, anlatmak... Bu sözlük var hapishanede, ayırmıyorum yalnız ucunda. Soruya geliyorum; ispatla kanıt gösteren bir şeyin gerçek yönünü ortaya çıkarmak, ben şu anda ona çalışıyorum. Yani kanıt; ama savcılık beyanla hareket etmiş ve bir iftiraname ortaya çıkmış. Uydurma bir iftiraname ortaya çıkmış. Kıymetli Mehmet Murat Çalık başkanıma şuradan başlamak istiyorum, şu bölümü de belirterek sorumu soracağım: 2019’un, 2018’in Aralık ayında, benim büyükşehir belediyesi adaylığım kesinleşti. Daha doğrusu bana yapılan teklifi ben kabul ettim. Bunu o dönem Genel Başkanımız Sayın Kılıçdaroğlu’na ifade ettim. Sonrasında da doğal olarak o güne kadar ben doğal bir Beylikdüzü Belediye Başkanı aday adayıydım. Ama o tarih itibariyle artık yeni bir yol çizildi. Seçime 4.5 ay kala, 4 ay kala hatta. Çizilir çizilmez... Ben o süreçte… Mehmet Bey biraz bahsetti nasıl tanıştığımızı anlattığı için o devreye girmiyorum zaten. Ama şunu söylemek isterim; benim adaylığım belli olduktan sonra şu kısmı önemli, ben kendisine: "Beylikdüzü’ne belediye başkanı adayı olmanı istiyorum, sen ne dersin?" diye teklifini ilettim. Bana ilk cevabı da açıkçası olumsuz oldu. Yani çok böyle düşünmediğini, doğru olur mu şeklinde bir tarif oldu. Önce bunu bir daha sorayım Sayın Başkanım, bu şekilde oldu değil mi diyaloğumuz?

Mehmet Murat Çalık: Evet Sayın Başkanım.

Ekrem İmamoğlu: İkinci olarak da benim adaylığımın... Çünkü benim adaylığım bizim partimizin tüzüğü gereği genel merkezde genel başkanın talebiyle olmaz, diğer partiler gibi bir kişinin imzasıyla yasaya çıkmaz, Parti Meclisinin onayıyla olur. Parti Meclisinden Beylikdüzü’nün de belirlenmesi adına ben ısrarda bulundum; "Lütfen bunu düşün, hızlıca düşün, 1-2 günde bir daha konuşalım" dedim ve sonra bir nevi de ikna ederek kendisinin aday olması noktasında olurunu aldıktan sonra, sadece kendi olurunu almadım, aynı zamanda ilçe örgütüyle de bunu konuştuk. "Böyle bir düşüncem var, ne dersiniz?" dedim. Büyük oranda da kabul gördü ve o şekilde Beylikdüzü Belediye Başkan adayı oldu. Bunu niye anlattım? Bunu şunun için anlattım: Bu oluru aldıktan sonra bunu söylemem lazım; biz ne menem bir örgütüz ki yani 2014’te kurulmuşuz, Beylikdüzü’nü ele geçirmişiz, Büyükşehir’i de İstanbul’u da ele geçireceğiz ama daha bizim Beylikdüzü adayımız belli değil. Ne menem örgütüz yani! Ve o şekilde… Sayın Başkanım, bu örgüt olduğu için beyefendi sadece eylemlerden yargılanmıyor, örgüt üyesi olarak yargılanıyor. Ben hepsinden yargılanıyorum. Arkadaşlarım benden sorumlu, ben onlardan sorumluyum bu arada. Onu da söyleyeyim de. Ama bu, bu şekilde.

Mahkeme Başkanı: Zaten savunmanızda anlatmıştınız:

Ekrem İmamoğlu: Ama bu diyalog önemli. Bu inanın. 5 dakika en fazla.

Mahkeme Başkanı: 201 kapsamında bu hakkınız var. O yüzden soru sorma hakkını veriyoruz da siz de soruya gelemiyoruz bir türlü.

Ekrem İmamoğlu: Yo yo ama sorularımı daha cazip hale getiriyorum, sizi de mutlu edeceğini düşünüyorum. Yani sorunun ilkini şöyle devam ettirmek isterim: 2019’da aday oldunuz Mehmet Murat Çalık Başkanım. Aday oldunuz. O dönem ilçe başkanıyla oturup çalıştınız, örgütle çalıştınız ve bir meclis üyesi listesi yaptınız. Benim size bir kişi dahi "Şunu meclis üyesi yapacaksınız" veya "Şuna şöyle bir görev vereceksiniz" diye bir telkinim, ısrarım, talimatım olmuş mudur? Zorlamam olmuş mudur? Bir kişi dahi.

Mehmet Murat Çalık: Herhangi bir zorlamanız olmadı kıymetli Başkanım. Ama şunu söyleyeyim; belediye başkan adaylık sürecinde bir zorlamanız oldu,

Ekrem İmamoğlu: Sana oldu.

Çalık: Arkadaşlarımız üzerimde baskı da kuruldu aday olmam noktasında. Ben savunmamda da zaten anlatmıştım. Siyasete gerçekten mesafeliydim. Ama hani şu an belki burada bulunuyor olmamın vermiş olduğu durum da var ama hiç pişman değilim Beylikdüzü Belediye Başkan adayı olduğum için. Meclisten herhangi bir arkadaşın önerisi, "Şunu koy" veya "Bunu koyma" gibi bir öneriniz olmadığı gibi, ben meclis üyelerini zaten tanıyordum. Büyük bir oranda da meclis üyesi arkadaşlarımızı tanıdığım için hani hangisiyle yol yürüyebiliriz diye karar verdim. Sizin döneminizde olup benim dönemimde yol yürüyemeyeceğim arkadaşlar olmuştur; onları da sizin çok sevmenize rağmen bazılarını liste dışında bırakmışımdır. Siz de bir gün dönüp bana "Ya şunu da listeye niye koymadın?" demediniz mi?

Ekrem İmamoğlu: Yani basiretsiz bir suç örgütü lideriyim bu arada! İkinci olarak bunu hani ifade etmek istiyorum. Çok önemli çünkü. Bu işlem oluşurken, yani bir siyasi hat kuruluyor. Aynı şekilde 2024'ü de yaşadınız. Bakınız Sayın Başkan, inanın Beylikdüzü benim ailemdir yani, o kadar net. Hani Mehmet Bey'in planlama şu bu ama. Hani benim çok birebir hayalim geçmiştir. Yani 3 bine yakın aileye de ev vermiş, ev satmış bir iş insanıyım bu arada. Onu da söyleyeyim yani. Hani ben neredeyse bir ilçe kadar insana birebir ev yapmış bir insanım. Dolayısıyla ayrı bir bağım var. Bu kadar da tanışıklığın, tanıdıklığın var insanlarla. Mehmet Murat Çalık'la 2019'u bırakın, gelelim 2024'e. Aynı şekilde size herhangi bir meclis üyesi "Şunu şunu yaz, şunu şunu al" vesaire bir telkinim olmuş mu burada? Bırakın talimatı.

Mehmet Murat Çalık: Yok Başkanım öyle bir şey. 2024’te de olmadı Sayın Başkanım.

Ekrem İmamoğlu: Hayır 2 seçim olduğu için anlatmak zorundayız Sayın Başkan. Bu niye önemli? 2009 niye buradayız da bir şeyidir. 2009'da %30'la seçim kaybeden bir partiyiz. 2014'te %51'le seçim kazandık. 2019'da %54'lerle seçim kazandık. 2024'te yani %30'dan %60'a çıkan bir 15 yıllık seyir var. Yani bu mesele bir suç örgütü değil, örgütlü bir siyasi çalışmanın ürünüdür. Onu ifade edeyim. Peki 7 yıldır görev yapıyorsun Sayın Başkan. Yani bir belediye başkan yardımcısı veya bir müdür veya bir yönetici veya bir danışman... Bakın tek bir bunu söylüyorum Sayın Başkan; siyasette bu Türkiye'de çok nadir, o parti bu partide. Bakın burada iddialı konuşuyorum. Mevcut iktidar partisi o konuda çok şaibelidir de! Bir tek kişi size "Şunu yönetici yapacaksınız" diye direkt ya da dolaylı, ama memur ama siyasi bir öneri, bir dayatma... Bak öneri bile yapmadım. Niye? Beylikdüzü'nde hassasiyetim var, kendi demokratik yapısıyla yürüsün diye. Talimatım veya bir zorlamam olmuş mudur size?

Mehmet Murat Çalık: Kesinlikle olmamıştır Sayın Başkanım. Hatta Beylikdüzü'nde şöyle bir zorluğu da sırtımda taşıyarak iş yaptım. Belki Sayın İmamoğlu da şimdi duyacak bunu. Beylikdüzü'nde 2019 yılında ki kendisi Büyükşehir Belediye Başkanı olmak için yola çıktığında ve Büyükşehir Belediye Başkanı seçildiğinde, benim bütün bürokrat arkadaşlar, hiç tereddütsüz hepsi, Büyükşehir Belediyesi’ne gitme arzusu içerisindeydiler. Hani Sayın İmamoğlu'yla birlikte Büyükşehir'de görev alan arkadaşlarımız oldu ama gitmeyenlerin de aklı emin olun başkanım sizle birlikte Büyükşehir'e gitti. Ben bu adamlara yeniden Beylikdüzü'ndeki motivasyonu sağlamakta o ilk aylarda çok zorlandım. Sizin bana herhangi bir müdür, şef, başkan yardımcısı öneriniz olmadığı gibi, hani ben bir de böyle bir zorluğu yaşadım. Diğer ilçeler yaşamamıştır, ben Beylikdüzü olarak yaşadım. Çünkü herkes, inanın çöpte çalışan, sokak süpürgecisi olan arkadaşım bile "Büyükşehirde ben bir şef olurum" duygusuyla hareket ediyordu. Siz çünkü o kadar sıcak bir 2014-2019 arası insanlarla diyalog yaşadınız ki... Yani ben dedim ki herhalde ben Sayın İmamoğlu'yla hiç çalışmadım, hep onlar çalıştı!

Ekrem İmamoğlu: Uzattın mı biraz? Tamam. Duygularımız yüklü biraz. Devam ediyorum. Son evet, tamam. Ne yapalım? 1 yıldır hasret gideremedik böyle burada sizin sayenizde biraz sohbet etmiş olduk. Görev dönemimizde bu yönetici kısmını sorduktan sonra Sayın Başkanım, Mehmet Murat Çalık Başkanım; Beylikdüzü'ndeki ideallerimiz, ki ben iddiayla söylüyorum 2013'te seçim taahhüdü olarak hazırladığımız ne varsa %90'ına yakınını 12 yılda başardık. İdeallerimiz, Beylikdüzü'nü halka kazandırmamız, halka kazandıracağımız projelerimiz veya İstanbul'a yönelik senin mesleğinden dolayı yaptığımız, kurduğumuz belediye başkanları masası vesaire gibi hususların dışında tek bir kişi üzerinden ya da tek bir menfaat ilişkisi üzerinden bir diyalog, bir masamız, bir toplantımız... Yani şu yaklaşık nereden baksanız 12 yıl, 13 yıllık siyasi iş birliğimizde böyle bir masada bulundunuz mu? Birlikte böyle bir gündemimiz oldu mu? Böyle bir ortama şahitlik ettiniz mi?

Mehmet Murat Çalık: Herhangi bir ifade edildiği gibi, herhangi bir masada bulunmadım. Şahitliğim de olmadı Sayın Başkan.

Ekrem İmamoğlu: Böyle bir gündemimizin olmadığının yanı sıra söylediğiniz gibi herhangi bir iş insanı veya herhangi bir taşeron firma... "Şuna iş ver, şuna para kazandır, şunun işte işini yap" ya da usulsüz bir teklifte size bulundum mu Sayın Başkan?

Mehmet Murat Çalık: Yok Başkanım.

Ekrem İmamoğlu: Şimdi şöyle söyleyeyim: Sayın Başkan, bu çok önemli gerçekten. Mehmet Murat Çalık da çok ciddi bir sürece değindi ve ifadelerde bulundu. Ağır bir yük taşıyoruz yani bizler. Çok ağır yük taşıyoruz ve burada verdiğimiz Beylikdüzü'nü savunmak, İstanbul'u savunmak, kendimizi savunmak değil. Bu gerçekten tarihe geçecek bir demokrasi mücadelesine dönüşmüştür. Dış müdahalelere maruz kalıyoruz Sayın Başkan. Yani ve gerçekten hala maruz kalıyoruz. Hala İstanbul Savcılığı ya da farklı makamların müdahaleleriyle karşılaşıyoruz ve zorda kalıyoruz.

Bu soruları sorarak sizi aydınlatmanın, sizi bilgilendirmenin çok kıymetli olduğunu düşünüyorum. Çünkü zor bir iş yapıyorsunuz ve biz zor bir süreçten geçiyoruz. Yalan ve iftirayla onlara cevap verme zorunda, bir de tutukluluk haliyle bütün arkadaşlarımın yaşadığı ortamı yaşıyoruz. Ağır bir iş bu yani. Çok ağır bir iş bizim için. İnsanların, çocukların, kadınların, ailelerin buradaki kişilerin mağduriyetlerine girmeyeceğim ama gerçekten bu iş ağır bir iştir. Ve lütfen bugüne kadar gösterdiğiniz itinayı görüyorum, bunu koruyarak devam edin ama bu ülke, bu millet sizden gerçekten önemli bir sorumlulukla bu süreci yönetmenizi bekliyor. İnşallah tarih yazarsınız.

Gerçekten bu iş öyle basit siyasi cümleler kurarak... Niye müdahaleden bahsettim Sayın Başkan? Hala hem makamı İstanbul'dayken hem makamı Ankara'dayken hala şu yürüttüğünüz diyalogla işin doğrusunu bulma gayretinizde "asrın yolsuzluğu" diye tariflenen bir işlemin içindeyiz. Bakın asrın yolsuzluğu, bir siyasi kişilik, hele hele adaletin başındaysa diyemez. Ama bu zor bir iş. Onun için lütfen buna imtina edin. Bu gerçekten etki altında ders notu satmaya benzemez. Onun için ısrarla söylüyorum ki, ısrarla ifade ediyorum ki burada "asrın yolsuzluğu" değil, asrın hukuksuzluğuyla mücadele ediyor ve demokrasi mücadelesi veriyoruz. İlginize, özeninize teşekkür ediyorum. Mehmet Murat Çalık başkanım, Allah seni korusun.

MURAT KELEŞ’İN (FATİH KELEŞ’İN YEĞENİ) SAVUNMASI VE AVUKAT SORULARI – 26 MART 2026

Sayın Başkan, Sayın Heyet; öncelikle ailem başta olmak üzere sürecin başından beri bizi yalnız bırakmayan herkese çok teşekkür ederiz. 23 Mart 2025 tarihinde amcam Fatih Keleş, daha sonra 20 Mayıs 2025 tarihinde babam Zafer Keleş, sonrasında da 19-20 Haziran'da kuzenim Mustafa Keleş ve ben tutuklandık. Şu an karşınızda bu sıralarda aynı aileden 4 kişi ve 4 erkek tutuklu bulunduğumuzu belirterek; ailemizin kadınları olan eşim, kızım, annem, yengem ve yengemin kızı Zeynep'in yalnız kalmış ve yalnız bırakılmış olmalarının vicdanları yaraladığını düşünmekteyim. 9 aylık SEGBİS sürecinde, aylık tutuk incelemelerinde her ne kadar SEGBİS'le hakimliklere bağlanmış olsak da doğru düzgün söz hakkı verilmemesi ve dosya üzerinden bir inceleme yapılmaması nedeniyle ilk defa gerçek söz hakkının verildiği gerçek bir mahkeme ve hakim görüyorum.

19 Haziran 2025 tarihinde ifade vermek için telefon ile aranarak İstanbul İl Emniyet Müdürlüğü’ne davet edildim. Vakit kaybetmeden hızlı bir şekilde Vatan Caddesi'ndeki İstanbul İl Emniyet Müdürlüğü Mali Şube'ye ulaştım. Burada kısa bir süre bekledikten sonra, kuzenim Mustafa'nın da gelmesiyle büyük bir şaşkınlık yaşadım. Yine onu da telefonla aramışlar ve ifadeye çağırdıklarını öğrendim. Burada bir süre bekletildikten sonra polis arkadaşlar savcılığın talimatını değiştirdiği bilgisini vererek gözaltına alındığımızı ve ertesi gün Savcı Bey'in doğrudan kendisinin ifademizi alacağını söyleyerek gözaltına alındık. Tabii gözaltına alındıktan sonra nezarete indirildik. Kuzenim benden 10 yaş küçük; haliyle Vatan Emniyet ve biliyorsunuz meşhur korkunç bir ortam. Karanlık, tuhaf tuhaf kişiler. Kuzenim Mustafa'nın yanında olmak istedim, ona moral vermeye çalışıyorum. Polis arkadaşlar burada da talimat olduğunu söyleyerek onu ayrı bir hücreye, nezarette yine arka tarafta ayrı bir hücreye koydular. Burada 2 kişinin yatabileceği bir alanda yanında yabancı bir vatandaş, Türkçe bilmeyen, cinayetten gözaltına alınmış yabancı bir vatandaşla geceyi geçirdim.

Ertesi gün savcılığa götürüldük. Savcılık aşamasında ifade boyunca soruların odağında özellikle amcam Fatih Keleş vardı. Savcılığa çağrılma nedenim sanki yalnızca onun hakkında konuşmak için çağrılmışım gibiydi. Şunu belirtmek isterim ki ben bugüne kadar hiçbir mahkemeye çıkmadım, savcı hakim görmedim. Hatta emniyete bile gidip sokakta biriyle tartışıp birinden şikayetçi olmuşluğum ya da birinin benden şikayetçi olmuşluğu yok. Dolayısıyla ortamlara biraz yabancıyız, o yüzden heyecanımı da mazur görün. Dediğim gibi ifadem sırasında şahsımla ilgili somut hiçbir suçlama yöneltilmediği gibi sanki amcam aleyhine tanıklık yapayım diye çağrılmış biriydim. Savcı Bey ifadenin sonlarına doğru "Senin bir suçun yok, belli ki bir şeyden haberin yok" demesi üzerine; gözaltına alınma ve tutuklanma sebebimin amcam hakkında bir şeyler söylemem istenmesi olduğunu düşünüyorum. Dışarıda söylenenler yeterli görülmemiş gibi aile içinden birinin de amcam hakkında olumsuz ifadeler vermesinin beklendiğini düşündüm.

Daha sonra savcılıktan tutuklanma talebiyle hakimliğe sevk edildik ve tutuklandık. Burada ilginç olan şudur ki bizi tutuklayan hakimin tutuklanma kararında yazdığı "kaçma ve delil karartma şüphesi"ne oldukça şaşırdım. İtiraz da ettim edebildiğim kadar; çünkü amcam 19 Mart'ta gözaltına alındı, ben 19 Mart'ta İBB'de işe gittim. 23 Mart'ta tutuklandı, ben 24 Mart'ta yine işe gittim. Daha sonra 20 Mayıs'ta babam tutuklandı, ben yine ertesi gün işe gittim. Yani hiçbir şeyden tedirgin olmadığım için, yaptığım bir şey de olmadığı için ben işe gidip gelmeye devam ettim. Ama oraya kaçma ve delil karartma şüphesi yazıldı. Amcam ya da babam tutuklandıktan sonra da ne bir çaba sarf ettim biriyle görüşmek için, ne de herhangi bir çabam oldu. Dediğim gibi yasa dışı hiçbir eyleme karışmadım. Amcam Fatih Keleş, babam Zafer Keleş ya da kuzenim Mustafa Keleş'in de yasa dışı bir eylem içinde bulunduklarına hiç şahit olmadım. Kendilerini yakından tanıyan biri olarak da iddia edildiği gibi suçların içinde olduklarına inanmıyorum.

Sayın Başkan, Sayın Heyet; lisans eğitimimi İngilizce İşletme Bölümü'nde tamamladım. Eğitim hayatım sonrasında inşaat ve otomotiv sektörü gibi pek çok alanda çalıştım. Bu alanlarda devletin önemli birimleri olan Cumhurbaşkanlığı motorize birimleri, Ankara Jandarma Genel Komutanlığı ve bakanlıklara yakın motorize ekipleriyle birebir çalışmışlığım vardır. 2020 yılı itibariyle kızımın doğması ve yoğun mesai programım nedeniyle yeni bir iş arayışına giriştim. Bu süreçte birçok yere başvuru yaptım. Bu iş başvurularından biri de Kariyer İBB üzerinden yaptığım başvuruydu. Katıldığım mülakatlar sonrası 2020 yılından beri İBB nezdinde tercüman olarak çalışmaktayım. Hizmet sürem boyunca kardeş şehirler ve belediye etkinliklerinde tercüme işleri yaptık. İşe başladığım zamanın pandemiye denk gelmesi sebebiyle kamu kurumlarında alınan önlemler kapsamında pandemi boyunca çoğunlukla uzaktan çalıştım. Bazı zamanlarda ise Bakırköy'ün ek hizmet binasında bulunan toplu ofislerin olduğu alanlarda çalıştık. Bu ofisler tek bir kişiye tahsisli olmayıp birden fazla kişinin çalışması için oluşturulan ortak kullanıma dayalı, kurumsal ihtiyaçlar doğrultusunda planlanmış çalışma alanlarıdır.

Amcam Fatih Keleş ile Bakırköy ek hizmet binası veya belediyeye bağlı farklı binalarda karşılaşıyoruz. Bazen de aynı binada ya da aynı yerde olduğumuzu biliyorsak kendisini ziyaret amaçlı yanına giderdim. Ancak bu görevi yerine getirirken maçlar, kulüp toplantıları, kamuya açık etkinlikler ve olimpiyatlara katıldığında masa başında pek vakit geçirmezdi. Amcamın İBB Spor Kulübü Başkanı olması nedeniyle; uluslararası spor müsabakaları, olimpiyat organizasyonları, yabancı dilde yapılan temaslar, yurt dışına gerçekleştirilecek etkinlikler kapsamında hazırlanan metinlerin tercümesi konusunda, yabancı dilde yapılan yazışmaların hazırlanmasıyla ilgili iletişim süreçlerinde, kendi işimi aksatmayacak şekilde zaman zaman amcama yardımcı oldum. Neticede kendisi amcamdı, yeğeni olarak kendisine belediyenin resmi işleri bağlamında destek oldum.

Savcılık ifademde de "Dönem dönem amcamın yanındaydım, asistanlık yaptım" beyanımdaki kastım da budur. Ancak ifademde detaylandırılmamış ve özet olarak yazılmış. Resmi başvuru ve resmi mülakatlar sonrası işe alındığım İBB’deki resmiyetle yapılması gereken iş ve görüşmeler yapıldığı için örgüt üyeliğinden cezalandırılmam isteniyor. Bırakalım suç örgütünü, hayatımda hiçbir siyasi partiye ya da derneğe üyeliğim dahi olmamıştır. Bir futbol takımı bile tutmuyorum Sayın Başkanım. Bir de iddianamede örgüt üyesi olduğu iddia edilen kısım yazılırken, sanki suçmuş gibi amcamın Fatih Keleş olduğu, babamın Zafer Keleş olduğu yazılmış. Aile bağlarımız sanki örgütsel bir bağ gibi gösterilmiş. Hatta benimle ilgili kısmı yazmaya başlarken "Fatih’in yeğeni, Zafer’in oğlu" diye başlamışlar. Yine babam ve amcamla telefonla konuşmuş olmayı örgütsel faaliyetler kapsamında haberleşiyormuşuz gibi bir algı yaratılmaya çalışılmış. Babamın babam olması, amcamın amcam olması suça delil yapılmış. Ben Fatih Keleş’in yeğeni, Zafer Keleş’in oğlu olduğum için tutuklanmışım diye anlıyorum bu iddianamede. Bunu kabul etmek mümkün değil.

Bırakalım böyle bir ilişkiyi, amcamla normal bir aile ilişkisine göre görüşmelerim sınırlıdır. Ben amcamı her zaman takip eden, takip etmesi gereken, sürekli onunla olan biri değilim. Belediyenin resmi dairelerinde zaman zaman denk geldiğimde, mesleğim dahilinde yardımcı olabildiğim kadar kendisine yardımcı olan biriyim. Amcamla benim öyle dışarıda kafede, restoranda, pastanede buluşmuşluğum bile yoktur Sayın Başkanım. Hiçbir belediye bürokratıyla ya da hiçbir iş adamıyla İBB’nin işleri ya da bu işlerin kanundan kaynaklanan hak ve yükümlülükleri bağlamı dışında buluşmadım, görüşmedim, konuşmadım. Kişisel olarak da bir yakınlığım yoktur. İddianamenin 6. bölümünde amcam ve babamla beraber bazı kişilerle telefon irtibatım olduğu söylenmişti. Sayılmış isimlerin bir kısmını bırakın hatırlayıp hatırlamamayı, fiziken görsem dahi tanımazdım. İsmine de bakınca "Bu kimdi?" diye hatırlayamadığım kişiler bile var. Listede belediye başkanı özel kalem çalışanları ve belediye çalışanları var. Ancak iddia edilen telefon irtibatlarının HTS mi, baz mı olduğu, yakınlığım ya da bu irtibatların sayısı ve saati dahi belirtilmemiş. Bu kişilerle yaptığım görüşmeleri hatırlamamakla birlikte, varsa dahi mesai saatleri içerisinde olan bu görüşmelerin 1-2 dakika olduğuna eminim. Savcılıktaki beyanımda bile çoğu ismi hatırlamadım.

Savcı Bey’den rica ettim; daha iyi yardımcı olabilmek için "Fotoğraflarını gösterirseniz daha iyi teşhis ederim, görüp görmediğimi söylerim" diye bir ricada bulundum. Dediğim gibi bu isimlerin içinde babam Zafer Keleş ve amcam Fatih Keleş de var. Bir insanın ailevi görüşmeleri, kendi babasını, amcasını araması örgütsel olarak gösterilmesini anlamakta güçlük çekiyorum. Yine görüşmelerimin az insanla olmasına başka bir bahane daha bulunmuş; "Az kişiyle görüşüyor çünkü örgüt gizliliğine önem veriyor" deniyormuş. Burada örgüt olmadığı gibi ben de bir örgüt üyesi değilim. Olmayan bir örgütün gizlilik kaygısı da yok. Ben motosikletiyle işe gidip gelen, saklayacak hiçbir şeyi olmayan, sadece çalışan biriyim. Bu sadelikte yaşadığım için de hiçbir şey bulunamamış. Hiçbir şey bulunamıyorsa da bu sefer "Çok gizli çalışıyor" diye yazılmış iddianameye. Böyle bir mantıkla 10 aydır tutukluyum.

Ayrıca iddianamede benimle ilgili "Kendini Fatih Keleş’in danışmanı olarak tanıtan" diye yazılmış; doğru değildir. Ben işine motosikletiyle gidip gelen, kendi aracını bile kendisi yıkayan sıradan bir çalışanım. Hiçbir danışman işe motosikletle gelmez, gelse de kendi aracını kendisi yıkamaz. Ben asla "danışmanım" gibi bir ifade kullanmadım. Kaldı ki desem bile bana kim inanır? Benim gibi her şeyi kendi gören bir danışman mı olur? Belediyede çalışan sıradan personellerden biriyim. Beni tanıyan herkes de bunu teyit edebilir. Yine örgüt üyesi olduğumu ispatlamak için belediyenin binalarına girmiş olmamı delil olarak göstermişlerdi. Ben belediyenin çalışanı olarak buralara gitmemeli, işimi yapmamalı mıydım? Bu kabul edilebilir bir durum değildir. Ben yalnızca iş akdim kapsamında yükümlülüğüm olan görevleri yerine getirdim. Akrabalık ilişkilerimin ve sigortalı olarak çalıştığım işin gereklerini yerine getirmiş olmanın dışında hiçbir hareketliliğimden bahsedilmediği gibi, bunlar dışında da yaptığım herhangi bir şey yoktur. Herhangi bir örgüt üyesi değilim ve suçlamaları kabul etmiyorum. Hakkımda örgüt üyeliği isnadı yöneltilmesinin dayanağı, etkin pişmanlık kapsamında verilen beyanlardır. Bunun dışında tek bir somut delil dahi bulunmamaktadır. Üstelik bu isnadın temelinde somut bir fiil değil, taşıdığım soyadı ve akrabalık bağı vardır. Zafer Keleş’in oğlu, Fatih Keleş’in yeğeni olmam beni otomatikman bir suçun parçası haline getirmez, getirmemelidir.

Sayın Başkan, Sayın Heyet; iddianamede örgüt üyeliği suçlaması dışında benim yalnızca tek bir eylem sebebiyle cezalandırılmam istenmiş. Bu da 138 numaralı eylemdir. Bu eylemden cezalandırılmamın istenmesinin tek sebebi Ahmet Sarı adlı kişinin "Rüşvet paralarını bazen Fatih’in yeğeni olarak bildiğim Murat adlı kişiye teslim ederdim" şeklindeki beyanıdır. Bu ifade gerçeğe aykırıdır. Bunun dışında dosya kapsamında bu iddiayı destekleyen herhangi bir somut delil, maddi bulgu, teknik takip kaydı, para transfer tespiti, tanık beyanı ya da fiziki takip tutanağı bulunmamaktadır. Başka bir anlatımla isnat yalnızca tek bir soyut beyana dayandırılmıştır; başka hiçbir somut ve objektif delille desteklenmemiştir. Ben Ahmet Sarı’nın bu iddiasını kabul etmiyorum. Kaldı ki Ahmet Sarı 21 Mayıs 2025 tarihinde verdiği ilk ifadesinde ne rüşvete dair bir beyanda bulunmuş ne de şahsımdan söz etmiştir. Ancak bu kişi cezaevine girdikten sanıyorum 3 ya da 5 gün sonra, 27 Mayıs 2025 tarihinde verdiği etkin pişmanlık ifadesinde birçok olay ve kişiden bahsettiği gibi benden de "Fatih’in yeğeni olarak bildiğim Murat adlı şahıs" diye bahsetmiştir. İlk ifadesinde böyle bir beyanı bulunmayan bir kişinin tutuklandıktan hemen sonra etkin pişmanlık hükümlerinden yararlanma amacıyla üçüncü kişileri suçlayan bir anlatım ortaya koyması, tahliye olma ihtimalini de düşündüğümüzde kuvvetli şüphe yaratmaktadır.

Bu kişinin bu beyanları bir an önce tahliye olma veya daha lehine hukuki bir durum elde etme amacıyla vermiş olabileceğini düşünüyorum. Öncelikle bir şeyi belirtmek isterim: Bu iddialar gerçek olmadığı için, ortaya atıldığı andan itibaren hiç tedirginlik yaşamadım. Savcılık tarafından ifadeye çağrılmadan 17 gün önce Ahmet Sarı'nın ifadesi çoktan sosyal medyaya düşmüştü. İfadesinde öyle yalan iddialar ortaya atıldığını gördüğümde şaşırdım. Avukata dahi sordum; karakola gidip "Fatih'in yeğeni Murat benim, buyurun" demek istedim. Ancak tek kelimesinin gerçek olmadığını bildiğim için ciddiye almadım ve korkacak bir şeyim de olmadığı için işime gidip gelmeye devam ettim. Bahsedilen eylemde "Fatih'in yeğeni olarak bildiği Murat adlı şahıs" beyanı dışında bambaşka hiçbir şey yok. Benimle ilgili hiçbir şey olmadığı için de aslında açıklayacak pek bir şey de yok burada. Benimle ilgili atfedilen eylemde ne herhangi bir rapor var ne de bir kayıt var. Bu kişi tam olarak kim olduğumu bile bilmiyor; soyadımı dahi söyleyememiş. Nerede çalıştığımı, görevimi bilmiyor; sadece "Fatih'in yeğeni Murat adlı şahıs" diye benden bahsediyor.

Yahu Sayın Başkan, ben oturduğum sitede aidat ödeyeceğim zaman bile, 1.500 liralık aidatı yönetici yoksa yerine yönlendirdiği kişiye verirken makbuzunu soruyorum. Ahmet Sarı gibi toplamda 169.000.000 lira gibi devasa bir parayı hangi tarihte, ne miktarda verdiğini söyleyen birisi, kime nerede verdiğini söylemiyor; o kısımları savcılık kendi tahminleriyle dolduruyor. Bu kişi ifadesinde "hatırladığı kadarıyla iletilmek üzere para verdiği"ni iddia ettiği için benim rüşvete aracılık ettiğim ileri sürülüyor. Hem "hatırladığım kadarıyla" diyor hem de "şuna ya da buna teslim ederdim" diyor. Maalesef karşı tarafın hatırlayamadığı detaylar sebebiyle aylardır tutukluyum. Dosya kapsamında bana yöneltilen başka bir suçlama da yok. Bu suçlamayı katiyen kabul etmiyorum.Ahmet Sarı ile hiç telefonda görüşmedim, numarasını bilmem, özel hayatını bilmem. Ne iş yaptığını bilmem; restoranda, dışarıda herhangi bir yerde hiçbir görüşmem olmadı. Kendisi amcama 17 kere para götürdüğünü iddia etmiş ve Florya veya Bakırköy'deki belediye binalarında babam veya benim tarafımdan teslim alındığını öne sürmüş. Yalandır. Yalnızca ifadenin başında belirttiğim sebeplerden amcamın yanında bulunduğum zamanlarda kendisiyle karşılaşmışlığım ve kısa süreli görmüşlüğüm vardır. Kaldı ki burası başka bir alan değil; kamuya açık belediye kurumlarıdır. Kendisinden hiçbir şekilde para almadım, amcam da dahil hiç kimseye para götürmedim.

Buradan Ahmet Sarı'ya mahkeme huzurunda şunu sormalıyım Sayın Başkan: Kendisinden bırakın parayı; herhangi bir hediye, bir çikolata, bir kalem, bir iğne dahi almışlığım var mıdır? Bunu Ahmet Sarı'ya sormak isterim çünkü ben buna net bir şekilde cevap verebilirim: Kendisinden hiçbir şey almadım. Belki tek temasım tokalaşmak olmuştur. Bırakın Ahmet Sarı'dan para alıp birilerine teslim etmeyi, bu miktarlarda parayı hayatımda hiç görmedim, görmem de mümkün değil. Hayatını bu ülkedeki milyonlarca insanın ortalamasında yaşayan, kendisi ve eşi maaşıyla çalışan, evine ortalama gelir giren biriyim. Belirttiğim gibi rüşvete aracılık ettiğime ilişkin iddiaları kabul etmiyorum. Burada bir şey daha belirtmek isteriz Sayın Başkanım. Rüşvet alındığı iddia edilen yer olarak "Başkanlık Konutu" denen bir yerden bahsediliyor; anladığım kadarıyla İstanbul Planlama Ajansı'ndan bahsediliyor. Burası vatandaşlar ve özellikle öğrenciler tarafından içeriye kolayca girilebilen; içeride kafeterya, sergi alanları, kütüphane, yürüyüş alanları, hatta yanında Atatürk Ormanı yürüyüş parkının da olduğu kamuya açık bir alandır zaten. Yani vatandaşa hizmet veren bir belediye etkinlik alanı olarak düşünülebilir. Bahsedilen yerler gizli saklı yerler değil. Her ne kadar bahsedilen eylemi ben gerçekleştirmemiş olsam da iddianameye baktığımda "Başkanlık Konutu" diyerek gizemli, izinli, karanlık, mahrem büyük işlerin yapıldığı bir yerden bahsediliyor gibi bir algı yaratılmaya çalışılmış. Dolayısıyla bahsedilen yerin fiziki durumuna dair bu açıklamayı yapma ihtiyacı hissettim. Peki Sayın Başkan, somut olarak ne var? Bir görüntü kaydı mı var? Yok. Teknik takip kaydı mı var? Yok. Para transfer kaydı mı var? Yok. Maddi bir bulgu mu var? Yok. Fiziki takip tutanağı mı var? Yok. Peki ne var? Yalnızca etkin pişmanlık hükümlerinden yararlanmak isteyen kişi ya da kişilerin tutukluluk baskısı altında verdiği ve başka hiçbir delille desteklenmeyen soyut beyanları var. Bunları kabul etmem mümkün değil, suçlamaları kabul etmiyorum.

İfadenin son kısmında biraz da kişisel durumumdan ve tutuklandıktan sonra neler yaşadığımdan bahsetmek isterim. Cezaevinde zor şartlar altında kalıyoruz. Tutuklandığımdan beri kapasitesinin üzerinde 15-20 kişinin kaldığı bir koğuşta kalıyorum. Orada gündelik yaşamı idame ettirmek kolay olmuyor. Birçok kişinin ranzada yeri dahi yok; yerlere atılmış yataklarda uyuyoruz. Ben dahil koğuşta hiç kimsenin kendine ait bir dolabı bile yok; 3 kişi bir boy dolabını ortak kullanıyoruz. Kaldığımız bölmeden bahsedeyim; 2.5 metreye 5 metrelik bir alanda kalıyorum Sayın Başkan. Normal şartlarda tek kişi kalması için tasarlanmış. Önce tek yatak varmış bu bölmede. Daha sonra yanına bir yatak koyulmuş, üç kişilik olmuş. Daha sonra bir yatak koyulmuş beş kişilik olmuş. Daha sonra o tekli yatağın üstüne bir kaynak yapılmış. Üç tane ranza var bu ufacık ölçüsünü verdiğim odada. Bu bölmede şu an 3 tane ranza var ve 6 yatak kapasitesi mevcut. Ama biz 6 kişi kalmıyoruz, 9 kişi kalıyoruz. Diğer 3 kişi ranzanın altında, gövdesi yukarı bakacak şekilde hava alabildiği kadar yatıyor. Bu kadar dar bir alanda kalabalık nedeniyle hava almak ne kadar mümkün olursa öyle bir bölmede kalıyorum. Dolayısıyla koğuşta bir kişi hasta olsa çok hızlı yayılıyor, çok sık hasta oluyoruz. Aile hekimliği kontenjan problemi nedeniyle de muayene olmak, ilaç yazdırmak hiç kolay olmuyor. Bazen haftalarca, bazen aylarca beklemek zorunda kalıyoruz Başkanım. İlaç yazdırıyorsunuz gelmiyor; sevk işlemleri veya aramalar nedeniyle sürekli erteleniyor. Kalabalık koğuşlarda bu gibi problemleri çok yaşıyoruz.

Koğuştaki hükümlüler haftada 6 gün, 60 dakika telefonla görüntülü olarak konuşurken; ben, bir kere, 10 dakika konuşuyorum. Bu konuyla ilgili de bir şey söylemek istiyorum Başkanım. Şimdi benim kaldığım koğuşta hükümlülük oluştu. Ben hükümlülerin kaldığı, uzun süreli yani 100 sene, 200 sene cezası olan kişilerle aynı koğuşta kalıyorum. Koğuşta diyebilirsiniz ki "Sen örgütten yargılanıyorsun, o yüzden 10 dakika konuşuyorsun." Ama burada şöyle bir durum var; koğuşumuzda örgütten gelmiş, şu an yargılanan, ceza almış ve cezası şu an istinafta olan kişiler var; hepsi 60 dakika konuşuyor. Hatta Covid döneminde yatan mahkumlar 90 dakika konuşuyor. Geçen bayramda da bir 30 dakika daha hak verdiler, 12 kere 120 dakika telefonla görüştüler. Şimdi örgüt üyeliği konusunda şöyle; mesela şu an 5 yıldır hırsızlıktan yatan birisi 1 yıldır örgütten yargılanıyor ama 60 dakika konuşmaya devam ediyor. Bir kişi örgütten ceza aldı, şu an cezası istinafta, hala 60 dakika konuşuyor. Bundan 2 ay önce de birisinin örgüt cezası kesinleşti; kesinleştiği halde konuştu. Ne zaman ki müddetnameye işlendi örgüt cezası, o zaman hakkı 10 dakikaya düştü.

Ben bu konuyla ilgili avukatıma da sordum. Kendisi de bir araştırmalarda bulundu; bu durumun cezaevlerindeki İdare ve Gözlem Kurulu'ndaki bir yetki olduğunu söyledi. "İşte iyi halli olabilirse bu değişir" dedi. Ben bununla ilgili her yere dilekçe yazdım; telefon birimine yazdım, Cezaevi Müdürlüğü'ne yazdım. İdare ve Gözlem telefon biriminden gelen arkadaş şunu söyledi: "Abi" dedi, "Sizinle ilgili Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı'nın talimatı var, o yüzden 10 dakika konuşuyorsunuz. Biz buradan açamıyoruz, kısamıyoruz; oranın yapması gerekiyor işlemi." Bunu da burada belirtmiş olayım. Bununla ilgili gerçek kural nedir bilmiyorum ama böyle bir şey varsa da bunu da belirtmiş olayım. Dediğim gibi biz 10 dakika konuşuyoruz. Telefon hattımız çok sınırlı; cezaevi ortamı ve koşulları elimizde doğal olarak sağlıklı iletişim kurmayı çok engelliyor.

Sağlığım ise her geçen gün kötüleşiyor. Çocukluğumdan beri maalesef çok fazla hastalıkla mücadele ediyorum; hayatımın büyük bir kısmı maalesef hastanelerde yatarak geçti. 156 gün yaptığım vatani görevimi, askerlikte bile yanlış hatırlamıyorsam 30-40 günü Sarıkamış'ta askeri hastanede yatarak geçirdim. Yani bayağı bildiğiniz karantinada tek başıma 30-40 gün geçirdim. Ayrıca yine tutuklanmadan önce hiçbir şikayetim olmamasına rağmen, cezaevinde 40-45 gün geçirdikten sonra büyük ağrılarla, sedye ve sandalyeyle hastaneye kaldırıldım. Bu süreci biraz anlatmak istiyorum Sayın Başkan. Şimdi bizim kalabalık koğuşlarda bu süre biraz daha uzuyor. Koğuşta birinin karnı ağrıyor, başı ağrıyor neyse; tabii bu durum çok suistimal edildiği için kalabalık cezaevlerinde memurlar geliyor, "Ağrısı var" deyince mazgalı kapatıyor gidiyor adam. Bir daha gelmiyor, diyor ki "Ciddiyse bir daha basarlar." Bir daha basıyorlar.

Bir gün avukat görüşündeydim, karnıma çok ciddi bir ağrı girdi. Avukat görüşünü kestim, üşüttüğümü falan düşündüm başta. Koşuşa gittim, akşam sayımına doğru çok ciddi bir ağrı girdi karnıma, yerimden kalkamıyorum. Butona basıyorlar, memur geliyor, "Arkadaşın karnı ağrıyor" diyorlar. Memur "Yerinden kalksın" diyor, "Tamam" diyor, kapatıyor gidiyor. Bir 30-40 dakika sonra tekrar basıyorlar, tekrar geliyor. "Arkadaşın karnı ağrıyor, çok kötü kalkamıyor" diyorlar, yine gidiyor. Sonra eski tecrübeli bir mahkum basıyor, mazgal açılıyor. Bana anlatıyorlar, ben üst bölmede yatıyorum; demiş ki: "Ya abi bu İBB'ci, başımıza bela olacak, bunu alın; adam yatıyor kalkamıyor." Öyle deyince memurlar gelmiş, tekerlekli sandalyeye beni aldılar, koydular sandalyeye. Mahkum kabul biriminin oraya götürdüler, bir bölmeye koydular.

Yahu 30 dakika mı bekledim, 40 dakika mı hatırlamıyorum; artık çok ağrım oldu ve yere uzandım çünkü oturamıyorum. Artık gözümden yaş geliyor acıdan, inanılmaz acıyor. Kapıyı yumrukladığımı hatırlıyorum. Ne kadar yumrukladım bilmiyorum; "Allah rızası için kapıyı açın" diye. Memurlar falan çok şey yapmıyorlar; çünkü kim olduğun orada bilinmiyor, herkese aynı muamele yapılıyor. Hükümlü müsün, tutuklu musun çok bakmıyorlar. Gözümü açtığımda ambulans doktoru tarafından muayene edildiğimi gördüm. Sonra işte ambulansa alındım, Kampüs Hastanesi'ne götürüldüm. Orada yine bağırıyorum; belki buradaki jandarma arkadaşlardan da o gün denk gelen vardır. Gözümü açamıyorum, sadece şunu söylüyorum: "Allah rızası için bir ağrı kesici vurun, benim çok ağrım var." Bir de öyle bir ağrı ki, hani birisi böyle içinizde bir şeyi sıkıyormuş gibi.

Neyse, doktorun odasına girdim; doktor da bir şey yapamadı, "Ağrı kesici veremem, ne olduğunu bilmiyorum" diyor. "Ne yapacağız?" dedim. Dedi ki: "Seni Silivri Devlet Hastanesi'ne yollayacağız." Oradan çıktık, Silivri Devlet Hastanesi'ne gittik. Tomografi çekildi. Bir de kelepçeli gidiyorum Sayın Başkan; o şekilde yerde yatıyorum, kalkıyorum arabaya biniyorum, kelepçe taşıyorum. Neyse, Silivri Devlet'te tomografi çekildi, tekrar Kampüs Hastanesi'ne geldik. "He" dedi, "Tamam" dedi; kuvvetli bir ağrı kesici yaptı. Zaten o günün ağrısı ve yorgunluğuyla tekerlekli sandalyede uyuyakalmışım. Yine gözümü açtığımda cezaevindeki o mahkum kabul biriminin oradaki hücredeydim. Neyse ağrım geçti tabii, koğuşa gittim ama ne olduğunu bilmiyorum; doktor bir şey söylemedi. Tomografi çekildi, ağrı kesici yapıp bir 10-15 gün sonra tekrar Kampüs Hastanesi'ne çağırıldım. Kan alındı; doktoru görmüyorsunuz zaten. Önce röntgen çekildi, kan alındı, tekrar geri gittim cezaevine. Sonra bir 15 gün sonra tekrar Kampüs Hastanesi'ne gittim; doktor dedi ki: "Ameliyat olman lazım, böbreklerinle alakalı bir problem, seni Silivri Devlet Hastanesi'ne sevk ediyorum." Tamam dedik, tekrar koğuşa döndüm. Bir 15-20 gün sonra Silivri Devlet Hastanesi'ne gittim ama doktoru görmüyorsunuz; orada asker organize ediyor, kan alınıyor geri yollanıyorsunuz, röntgen çekiliyor. Böyle birkaç kere hastaneye gidip geldim. En son Temmuz ayındaydı bu söylediğim olay. Muhtemelen 2 ay sonra tekrar Silivri'de nihayet doktorun karşısına çıktım; ameliyat edecek doktorun karşısına. Doktor böyle baktı, dedi: "Murat, dün gelseydin ameliyatı yapabilecektik ama cihaz bozuldu." "E ne yapacağız?" dedim. "Biz seni tekrar Kampüs Hastanesi'ne sevk ediyoruz" dedi. Tekrar cezaevine döndüm, bir 15-20 gün sonra Kampüs Hastanesi'ne gittim; bu sefer orada doktoru görebildim. Dedi ki: "Bu sefer seni Çam ve Sakura'ya sevk ediyorum ama Çam ve Sakura'da ameliyat süresi falan çok uzun, geç gelebiliyor."

Burası biraz uzadı Sayın Başkanım ama anlatmak durumundayım. Çam ve Sakura'ya sevk etti beni. Tabii ben o sırada sıra bana gelene kadar zaman zaman yine koğuşta yerden kalkamayacak kadar ağrılarım oluyor; gidiyorum Kampüs Hastanesi'nde bana çok kuvvetli bir ağrı kesici yapılıyor, geri gönderiliyorum. Gidiyorum geri geliyorum, böyle birkaç kere yaşandı. Nihayet 2. haftaydı sanırım, mazgal açıldı gece saat 1'de: "Murat Keleş, Çam ve Sakura'ya." "İyi" dedim, "Oh, sıra geldi herhalde." Çam ve Sakura'ya bir gittim; yine doktor falan görmüyorsunuz. Yine kan alındı, gittim. 15 gün sonra geldim, film çekildi, gittim. Yani böyle... Neyse Başkanım, burası böyle. Dediğim gibi basit bir ameliyat için bile sırf tutuklu olduğum için çok uzun süre ameliyat sırası bekledim. Verdiğiniz itiraz dilekçelerinden ve e-Nabız'dan görüleceği gibi belki 30-40 kere doktor kontrolüne gitmişimdir. Çok fazla test yapıldı. Dışarıda olsaydım belki 1 günde çözülebilecek basit bir ameliyat; cezaevindeki hastaneye sevk sorunları ve hastaneden tutuklu biri olarak randevu almanın zor olması sebebiyle bir türlü gelmedi. Bu süreç maalesef işkenceye dönüştü.

Yanında da mide fıtığı ve astımla ilgili rahatsızlıklarım ve ataklarım, tutuklu olduğum için daha da arttı. Dosyada yer alan sağlık raporlarından da göreceğiniz gibi astım hastasıyım. Gündelik hayatımda pek fazla atak geçirdiğim olmamıştı. Ne var ki kapasitenin çok üstünde kalabalık bir koğuşta, 20 insanla, rutubetli, kirli ve dar bir alanda olmam nedeniyle öksürük krizlerim ve nefes darlığım arttı. Bu rahatsızlıklarımla ilgili de düzenli ilaçlar kullanmaya başlamak zorunda kaldım cezaevinde.

Okul çağına gelen kızımın yanında maalesef olamadım. Okula başlarken yanında olamadım. Kızım doğduğundan beri ben ona sürekli masal okuyarak, her daim yanında olmaya çalışan bir baba olmaya gayret gösterdim. Bu süreçte psikolojisi çok bozuktu. Beni yüksek güvenlikli bir inşaat alanında çalışıyor olarak biliyor. Burada Sırrı arkadaşım dedi ya, bir yalan söyledik kızımıza; "polis okulu" dedi. Biz de böyle bir yalan söyledik; bir inşaat alanı olarak biliyor burayı. Ziyaretime geldiğinde tuhaf tuhaf sorular soruyor. 5 yaşında ama işte "Babasız çocuk olur mu?", "Bizi artık sevmiyor musun?" gibi duygusal olarak cevaplaması zor sorular soruyor. Cevap vermek sizlere kolay gelebilir ama Sayın Heyet, haksız sebeple kızından ve ailesinden ayrı kalan bir baba için zor. Neyse ki bu cezaevinin yanındaki inşaat başladı da oraya bakarak gün sayıyor. Bizim de yalanımız tabii daha inandırıcı bir hale geldi. Görüşüme geldiğinde kepçe görüyor, "İnşaat bitiyor mu?" diyor. İşte o duruşma salonunun duvarları kapanıyor, "Baba inşaat bitti mi?" diyor. Çatısı kapanmış geçen; "Baba geliyor musun? İnşaat bitti." diyor. Yani dediğim gibi kızım o inşaata bakarak gün sayıyor.

Tutuklu olduğum için eşime ve kızıma destek olamıyorum. Tutuklu olduğum için herhangi bir gelirim de yok; şirketim tarafından maaşım kesildi bu sebepten. 9-10 ay boyunca, size az önce izah ettiğim gibi somut bir tek delil olmamasına rağmen; kendisinin söylediğinden bile emin olmayan, etkin pişmanlık hükümleri kapsamında ifade vererek tahliye olmuş ve benim hakkımda ancak 5 kelime —5 kelime ya— "Murat olarak bildiğim, Fatih'in yeğeni olarak bildiğim Murat adlı kişi, şahıs" diyen bu kişi sebebiyle aylardır tutukluyum. Bu süreç hem maddi hem fiziksel hem de psikolojik sağlığım açısından zor bir hal almıştır. Bu sürecin sona ermesini, çocukların babalarına, annelerine kavuşmasını istiyorum. Kızım bana, ben babama kavuşayım istiyorum ve tahliyemi talep ediyorum. Teşekkür ederim.

Mahkeme Başkanı: Sanık müdafilerimizden bir sorunuz var mı?

Fatih Keleş Müdafii Avukat Nergis İnce: Öncelikle geçmiş olsun dileklerimi iletiyorum. Dosyanızı incelediğimde emniyette ifade vermediğinizi gördüm; yalnızca savcılıkta ifade verdiniz değil mi?

Murat Keleş: Evet. Şöyle, emniyete ifade için çağrıldım ama orada beklerken, hatta erken de gittim ben emniyete; akşam dönerim kızımı kreşten alırım diye düşünüyordum. Saat 15.30-16.00 gibi gittim. Beklettiler 16.30'a kadar. 16.30 gibi savcının fikrini değiştirdiğini söyleyip, ifadenin orada alınmayacağını beyan ederek gözaltına aldılar.

Avukat İnce: Az önce ifadenizi verirken şöyle bir cümle kullandınız: "Ben sanki savcılığa amcam hakkında soru sorulsun, ben de bu sorulara cevap vereyim diye çağrılmış gibiydim" dediniz. Ben aslında bu soruyu sormak istedim size. Burada size sorulan sorular neydi, amcanız Fatih Keleş hakkında veya diğer isimler hakkında?

Murat Keleş: Şöyle söyleyeyim; hani konuşmamdan da belki anlaşılmıştır, ben samimi olmaya çalıştım savcılıkta. Ben savcının odasına girerken bile utana sıkıla girdim. Çünkü 1 gün Vatan Emniyet'te kalmışız. Altımda kot, üstümde tişört. Savcılık makamı, böyle gözümde büyüttüğüm… Büyüttüğüm derken, saygı duyduğum bir makam. Odaya girerken utana sıkıla girdik. İfademi vermek için Savcı Bey’e isimleri sorarken ben hani yardımcı olmak anlamında isimleri, resimleri görmek istedim; yardımcı olmak da istedim. Ama savcılık odasında benim sorgum biraz farklı geçti. Tabii savcılık ifademde yazmıyor ama ifade, atıyorum 40-50 dakika sürdüyse ben 30 dakikası ağladım herhalde. Çünkü şöyle bir şey oldu; savcı ısrarla bana "Murat, para aldın mı? İşte şu kişi sana para getirdi mi? Falanca yere para verdin mi?" diye sordu. "Yok hayır vermedim, bana para getiren olmadı" dedim. Daha sonra "Tamam peki" dedi, "Gördün mü? Birileri böyle bir çanta vesaire bir şeyle senin amcanın yanında bulunduğun zaman geldi mi, gitti mi?" dedi. "Yok görmedim" dedim. Sonra dedi ki "Hiç duydun mu? Böyle şeyler hiç konuşuluyor muydu?" dedi. "Duymadım savcım" diyorum, yanında bulunduğum sürece böyle şeylere şahit olmadım. Sonra sorular şuna döndü: "Sence olabilir mi?" Yani önce "Yaptın mı?", "Duydun mu?", "Gördün mü?"den sonra; en son "Sence?" diyerek bana fikrini sormaya başladı. Dedim ki "Ben böyle bir şey olduğunu düşünmüyorum ama ben ne olup olmadığını da bilemem. Ben oradayken böyle bir şeye tanıklık yapmadım. Ben kimseden bir para almadım."

Açıkçası Savcı Bey bana soruları sorarken, Sayın Başkan, beni tanımak için ya da bir olayı kafasında çözmeye çalışıyormuş gibi sormuyordu. Sanki gerçekliğinden emin olduğu bir şey vardı ve beni o gerçekliğe ikna etmeye çalışıyor gibiydi sorular. "Bak diyor işte Murat, oldu değil mi? Biliyorum diyor bak, o kişi gelmiş sana vermiş." "Sayın Savcım" diyorum, "Hayır öyle bir şey olmadı. Ben adamı da tanıyorum, adamı görmüşlüğüm de var ama hayır öyle bir şey olmadı." Israrla "Aldın mı, verdin mi? Biliyorum" diyor. Dediğim gibi bir yerden sonra ağladım çünkü baktım savcı kesin emin; "Artık ikna edemiyorum" diyorum. Orada patladım ve ağladım. Hatta bana sakinleşmem için yanımda bilgisayara yazı yazan memur arkadaş su uzattı ama o kadar kötü hale geldim ki o suyu bile içemedim.

Dediğim gibi sorgunun sonuna doğru da şöyle bir şey oldu: "Anladık Murat" dedi, "Tamam, para falan almadın, para gelmedi, para gitmedi. Tamam." "E dedi bir hediye paketi, çikolata, böyle şeyler de mi gelmedi?" "Ya gelmez olur mu savcım?" dedim. "Özel günlerde belediyedeki tüm birimlere gelir" dedim. Çikolata gelir; başkanlıktan gelir, belediyeden gelir, genel sekreterlikten gelir. Belediye birimlerinin dağıttığı çikolata tarzı ürünler oluyor. Sonra dedi ki "Bunların içini hiç gördün mü? İşte böyle para mara?" "Yok" dedim, "Hayır, böyle şeyler hiç görmedim." Sonra işte ifademe de sanki sorulmuş gibi değil de hep ben bir şeyi anlatıyormuşum gibi geçmiş ama orada bütün cümleleri savcı soru sorarak geliştiriyordu. Mesela bir şey soruyor size, o cümleyi kurarken bile Sayın Başkan, o cümleyi savcı kurdurdu. Yani mesela "Ben gidiyorum" diyorsunuz, araya bir şeyler sorup o cümleyi geliştirtiyor Savcı Bey. Bir sürü şeyi sorarak, o şekilde geçti ifadem.

YENER TORUNLER MÜDAFİİ AVUKAT AHMET KESKİN: Murat Bey geçmiş olsun öncelikle. Şimdi 59. Eylem’de Yener Torunler sevk edilirken şöyle bir ifade kullanılıyor: 'Zafer Keleş ve Murat Keleş'e örgütün nakit ihtiyaçlarını karşılamak için para götürdüğü' deniyor. Siz Yener Torunler'i tanır mısınız? Kendisiyle herhangi bir para alışverişiniz oldu mu?"

Murat Keleş: Ya bu soru mahkemeden önce, yani bir ay önce falan sorulsaydı Yener Bey'i hatırlamadığımı ve tanımadığımı söylerdim. Burada tekrar nezarette karşılaştım kendisiyle. Ben soyadını da bilmiyordum açıkçası. Ben Yener Torunler'i tanımam, ne iş yaptığını bilmiyorum, kim olduğunu bilmiyorum. Şöyle bir şey oldu; bir gün belediyede çalışırken birisi beni aradı tanımadığım bir numara, açtım. Dedi ki 'Fatih Bey yönlendirdi' dedi. 'Bir imzaya bir evrak bırakacağım' dedi. Kendisi belediyede değilmiş, asistanı da izinli mi dedi bir şey dedi. Asistanının da olmadığı bir zamanda gelmiş bu kişi, yani Yener Bey belediyeye geliyor, Fatih Bey'e bir imzalanacak bir evrak getiriyor. Beni arıyor sonra. Bana bıraktı bu evrakı. Amcam numaramı vermiş, demiş ki 'Yeğenim muhtemelen belediyededir oradadır, kendisine bırakabilirsin' demiş. Geldi, böyle ben bu kişiyi... Yener Bey'i zaten ben bir ya da iki kere gördüm muhtemelen. O da dediğim gibi hani böyle kağıdı bırakıp çıkmıştır, böyle 10 saniye görmüşümdür. Dolayısıyla kendisiyle hiç sohbet etme fırsatım da olmadı, tanıma fırsatım da olmadı. Yani aslında şöyle: Ben Yener Bey'i tanımıyorum. Kendisi amcam için imzalanacak sanırım bir yönetim kurulu evrakıydı, ‘Fatih Bey'e imzalaması için iletir misiniz’ diye bana bıraktı. Aynı şu şekilde bir kağıttı, bıraktı ve daha sonrasında gitti. Ben de bunu daha sonradan amcam geldiği zaman onun şey... Hatta amcamın kendisine de değil sekreterine verdim, 'Verir misiniz?' dedim. Bu şekilde verdim, olay bu şekilde gerçekleşti. Burada da tanımış oldum yani aşağıda nezarette Yener Bey'le tanıştık. Dediğim gibi öncesinde tanımıyordum.

DURUŞMA SALONUNDA AVUKATLAR VE MAHKEME BAŞKANI ARASINDA GEÇEN DİYALOGLAR

Adem Başer Müdafii Avukat Selcan Akar: Sayın Murat Keleş'e bir sorum olacaktı. Müvekkilim Adem Başer'i tanıyor musunuz? Burada gösterebilir misiniz?

Murat Keleş: Hayır tanımıyorum. Burada da tanışmadım açıkça.

Avukat Selcan Akar: Teşekkür ederim. Efendim, bu soruyu şu an sadece aralarında bir tanışıklık, hatta bir karşılaşma dahi olmadığını ortaya koymak için sordum. Çünkü atfedilen eylemde bu hususu sanığa tasdik ettirmemiz gerekiyordu. Bu konuyu önümüzdeki hafta zaten tutukluluğa ilişkin beyanlarımızı vermek için bize fırsat tanıyacağınızı söylediniz; orada zaten açıklıkla ve uzun uzun dile getireceğiz. Ama sadece kısa bir şey anlatmak istiyorum, vaktinizi çok almadan. İddianamenin içerisine 59. eyleme dayanak olarak gösterilen olayda; açık açık Murat Keleş ve Zafer Keleş'ten para taşıdığı veya onlara para taşıdığı söyleniyor ama görüldüğü üzere herhangi bir tanışıklık zaten mevcut değil. Bunu savunmamızda belirteceğiz zaten. Önemli değil ama isterseniz zapta geçsin; müvekkilimi tanımadığını beyan etti.

MAHKEME BAŞKANI, MURAT KELEŞ’İN AVUKATI YAĞMUR KAZAK’IN MONİTÖR TALEBİNE YANIT VERİYOR

Mahkeme Başkanı: Avukat Hanım, sizin de savunmanızda taleplerle ilgili zabıt noktasında; biz henüz celse kapatmadığımız için, sadece SEGBİS kayıtlarımızı zaten görebileceğiz, onu da herhalde bu ara yüklemek üzereyiz, bitmiş herhalde. Biraz geriden geliyoruz. Monitör konusunu şöyle; yani salonun teknik imkanını bilmiyorum, imkan var mı yok mu soracağım. Daha önce herhalde her şeyin…

Avukat Kazak: Zaptı görebiliriz (ekrandan) Başkanım.

Mahkeme Başkanı: Ayrı yapabiliyor muyuz? Tamam, birinde zaptımız açık olsun sürekli, öyle yapalım. Öyle çözelim en azından.

4.600 günü savunmanızda 2 kere tekrarladınız. Daha önce de Sayın Ali Sukas da savunmasının girişinde o 4.600 günden bahsetmişti. Bunu zaten avukatlarımız biliyordu, ben sanıklar aydınlansın diye söyleyeyim: Bu, UYAP’ın otomatik belirlediği bir süre. Şu an bir alt salonda görülen bir davada mesela 5.200 gün yazıyor. Yani bu, bizim belirlediğimiz ve yargılamayı yapmayı öngördüğümüz bir süre değil. Katip arkadaşlar sistemden onayı ve tensibi yaptıklarında otomatik çıkıyor zaten; bizim müdahale edebileceğimiz bir şey değil. En makul süreyi sistem belirliyor mecburen. Ona şöyle bir haftaya kadar bir çözüm bulalım, ben bulacağım.

Yine o eylem eylem ilerleme şeklini biz de duruşma öncesinde düşündük ama orada maalesef kanun bu anlamda bizim için çok çözümleyici olamıyor. Eylem eylem ilerleyelim düşüncesinde sorun yaşıyoruz; aynı eylemin içinde hem tutuklu hem tutuksuz sanık var. Sizin müvekkil 138 nolu eylemden sorumlu; ona sıranın gelmesi ve tutukluluğunun değerlendirilmesi ne kadar zamanı bulur? Öyle bir durumda sırayı beklemek gerekir. 400 kişiyi öyle değerlendirmek gerekir. Şu an 12. güne geldik, 13. sıradayız; hani oradan öngörebilirsiniz. Keşke imkan olsa da onu yapabilsek ama maalesef toplu dosyalarda tutukluluğu sağlıklı değerlendirebilmek için en uygun sistem bu şekilde. Yine bu salon konusuna girmeyeceğim. Çağlayan’daki en büyük salonumuz anca 40 kişi alabildiği için…

Avukat: Derdimiz neden burada olduğumuzu anlatmak. Yoksa haklısınız o konuda.

Mahkeme Başkanı: Şöyle, biz zaten sıralamaya göre, o hafta için savunmasını almayı planladığımız sanıkların sorumlu oldukları eylemlerin klasörlerini buraya getiriyoruz. Onun dışındaki tüm dosyamızın tamamı Çağlayan’daki mahkeme kalemimizde. Fiziki dosyayı incelemek isteyenler için orada görevli arkadaşlarımız var, yardımcı olurlar. Burada fiziki dosya için yeterli alanımız yok zaten, oradan inceleyebilirsiniz.

Kaynak:Haber Merkezi

Öne Çıkanlar