Osman Kavala kararını uygulamadığı için AİHM'de yargılanan Türkiye'yi Boğaziçi Hukuk dekanı savundu

Osman Kavala kararına uymadığı için AİHM yaptırım davasında yargılanan Türkiye'yi yeni kurulan Boğaziçi Hukuk Fakültesi Dekanı savundu.

Osman Kavala kararını uygulamadığı için AİHM'de yargılanan Türkiye'yi Boğaziçi Hukuk dekanı savundu

GAZETE PENCERE - Gezi Davası nedeniyle tutuklanan iş insanı Osman Kavala hakkında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) tarafından yürütülen kararlara uymadığı için başlatılan yaptırım süreci devam ediyor.

Geçtiğimiz gün AİHM 3000 günden uzun süredir tutuklu bulunan Gezi hükümlüsü iş insanı ve insan hakları savunucusu Osman Kavala için toplandı.

AİHM kararlarına uymadığı için yaptırım süreci başlatılan Türkiye’yi Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Dairesi Başkanı Abdullah Aydın ve kısa süre önce kurulan Boğaziçi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı Ali Emrah Bozbayındır savundu.

Büyük Daire'de, Kavala'nın ikinci başvurusunu ele almak üzere duruşma yapılan duruşma 2,5 saat sürdü ve duruşmaya AİHM Başkanı Mattias Guyomar başkanlık etti. Büyük Daire'nin duruşma sonrasında hemen karar açıklaması öngörülmüyor.

İÇ HUKUK YOLLARININ TAMAMINI KULLANMADI SAVUNMASI

T24'ten Can Öztürk'ün haberine göre; Duruşmada Türkiye hükûmeti adına ilk sözü Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Dairesi Başkanı Abdullah Aydın aldı. Kavala'nın iç hukuk yollarının tamamını kullanmadığını belirten Aydın şöyle konuştu:

“Mevcut davaya konu olan şikâyetlerle ilgili iki ayrı bireysel başvuru şu anda Anayasa Mahkemesi önünde derdesttir. Mahkeme, 13 yıldır Anayasa Mahkemesi'ne bireysel başvuruyu etkili bir iç hukuk yolu olarak tanımaktadır. Başvurucu, Büyük Daire'yi bu yerleşik içtihattan sapmaya davet etmektedir; böyle bir talep ikna edici kanıtlar gerektirir. Ancak başvurucu, farklı fiili durumlardan kaynaklanan farklı hukuki meselelere dayanarak Anayasa Mahkemesi'nin etkisiz olduğu sonucuna varmaya çalışmaktadır. Oysa rakamlar nettir: Anayasa Mahkemesi tarafından bugüne kadar verilen 4.876 ihlal kararından 4.868'i tam olarak icra edilmiştir.“

BOĞAZİÇİ HUKUK DEKANI DA SAVUNMA YAPTI

Davada Türkiye hükûmetini savunmak üzere Boğaziçi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı Ali Emrah Bozbayındır da söz aldı. Gezi Parkı eylemleri hakkında konuşan Bozbayındır, şöyle dedi:

"Demokrasi doğası gereği kırılgandır bu nedenle de korunması gerekir. Devletlerin, demokratik düzeni ciddi tehditlere, özellikle de milletin hayatını tehdit eden tehlikelere karşı koruma konusunda sadece hakkı değil, aynı zamanda görevi de vardır. Türk Ceza Kanunu'nun 312. maddesi, devletin demokratik kurumları ve kamu düzenini koruduğu hukuki araçlardan biri olarak bu meşru amaca hizmet etmektedir. Madde 312, bir teşebbüsün varlığını gerektiren geleneksel bir devlet koruma suçudur. Devletin varlığını ve seçmen iradesini temsil eden anayasal bir organ olarak yürütmenin kurumsal bütünlüğünü güvence altına alır. Bu, mevcut vakada olduğu gibi, birden fazla eylemin birleşmesi ve birden fazla aktörün katılımı ve etkileşimi yoluyla işlenen kolektif bir suçtur. Suç teşebbüs aşamasında tamamlanmış sayılır.

KAVALA ŞİDDETİ MEŞRULAŞTIRDI

Haziran 2013'teki olayların zirve noktasında, bu davanın asıl aktörlerinden biri olan Taksim Dayanışması, ülkeyi bir "yangın yeri" olarak tanımlamıştır. Protestoları belirleyici bir güç olarak sunmuş, devletin itibarının sarsıldığını ve bunun sadece bir başlangıç olduğunu iddia etmiştir. Bu beyanlar, şiddeti meşrulaştırmaya çalışmış; hem halka hem de makamlara, devlet otoritesini sarsma girişimlerinin yeterince organize olduğunu ve devam edeceğini işaret etmiştir.

Yargıtay'ın Gezi'nin bağlamı ve arka planına ilişkin kararlarında ayrıntılı olarak açıklandığı üzere, şiddetli ayaklanma hareketlerinden çok önce, 2011'den itibaren belirli hazırlık faaliyetlerinin yürütüldüğü de not edilmiştir. Nitekim bu tür suçlarda önemli olan, eylemlerin gerçekleştiği andaki siyasi ve sosyal bağlamı ve hedeflenen nesnenin önemini dikkate alan vakaya özel bir değerlendirmedir.

Şimdi bu davanın en önemli tartışma noktalarından biri olan yasallık testine gelmek istiyoruz. Başvurucunun yaklaşımı, ceza kanununun genel hükümlerini tamamen göz ardı ettiği için yasallığın kapsamı konusunda temel bir hata içermektedir.

Başvurucu, "yerel mahkemelerce atıfta bulunulan ve kendisinin zor veya şiddet kullandığını kanıtlayan tek bir delil kırıntısı dahi olmadığını" iddia etmektedir. Bu, ispatlanması gereken olgunun yanlış nitelendirilmesidir.

TEMYİZ ÇIKIŞI

Ancak başvurucu, Mahkeme'yi bir temyiz mahkemesine dönüştürmek istemektedir. Hükümet, Mahkeme'yi bu konuda özellikle ihtiyatlı olmaya davet etmektedir.

Mahkeme'nin, ulusal bir mahkemeyi bir kararı diğerine tercih etmeye iten vakaları bizzat değerlendiremeyeceğini vurguluyoruz. Aksi takdirde Mahkeme, bir ilk derece mahkemesi gibi hareket etmiş olacak ve kendi rolüne getirilen sınırları ihlal edecektir.

Yerel mahkemelerin 312. maddenin unsurlarını doğru tespit edip etmediğini belirlemek için delillerin incelenmesi, Sözleşme'nin 7. maddesini bir yasallık garantisi olmaktan çıkarıp delilleri yeniden değerlendirme aracına dönüştürecektir.

EYLEMCİLERE MALZEME TEMİN ETTİ

Bu bağlamda Hükümet, başvurucunun kalkışmadaki rolünü tespit eden ve yerel mahkemelerce dayanılan doğrulanabilir kanıtlara Büyük Daire'nin dikkatini çekmek istemektedir.

Kanıtlar; doğrulanmış zaman damgalı iletişim kayıtlarını, fiziksel gözetlemeyi ve Yargıtay ilamında belirtilen belge kayıtlarını içermektedir. Hükümet bu kanıtları zamansal bir sırayla sunmaktadır; çünkü bireysel eylemler kronolojik bağlamda, eş zamanlı şiddet eylemleriyle birlikte yeniden kurgulandığında, operasyonel kontrolün örüntüsü açık hale gelmektedir.

30 Mayıs 2013 tarihinde, Gezi Parkı'nda polis memurlarına yönelik ilk saldırıların gerçekleştiği gün, iletişim kayıtları başvurucu ile diğer sanıklar arasında bir banka hesabı açılması, fon yatırılması ve protestocular için malzeme temini konularındaki görüşmeleri kaydetmiştir. Bu, şiddetin ilk gününde gerçekleşen lojistik bir koordinasyondur.

1 ve 2 Haziran 2013'te şiddet tırmanmış, çevik kuvvet araçları hedef alınmıştır. 2 Haziran'da iletişim kayıtları, başvurucunun protestocular için masa, sandalye, ses sistemleri ve yemek koordine ettiğini göstermektedir. Şiddetin zirve yaptığı 11 Haziran 2013'te başvurucunun, 'Gaz maskesine ihtiyacımız var, standart altı olanlar bile olur' diyen O.D. ile konuştuğu tespit edilmiştir.

"Başvurucu bunların temini konusunda rehberlik etmiştir. 10, 20 ve 24 Haziran 2013'te başvurucu, Türkiye'ye göz yaşartıcı gaz satışına uluslararası ambargo uygulanmasını tartışırken kaydedilmiştir.

Bu, devletin kamu düzenini sağlama kapasitesini zayıflatmak için tasarlanmış somut bir eylemdir.

Sözleşme'nin tüm yapısı, kamu makamlarının iyi niyetle hareket ettiği genel varsayımına dayanır.

DURUŞMA SONRA ERDİ

Duruşmada tarafların beyanlarını ardından AİHM yargıçlarının sorularına geçildi.Yargıçların taraflara soruları ve verilen cevapların ardından mahkeme taraflara ek beyan sunabilmeleri için 15 günlük süre verdi. Beyanların ardından mahkeme dosyanın kabul edilebilirliği ve esası hakkında kararını gerekçeli olarak verecek.

Kaynak:Haber Merkezi

Öne Çıkanlar