Murat Kapki'nin savunmasının tam metni

İBB davasında savunma yapan Murat Kapki, Beyoğlu Belediye Başkanı İnan Güney hakkında verdiği ifadelerin tamamen asılsız olduğunu belirtti. Hakkındaki suçlamaların uydurma olduğunu savunan Kapki, MASAK raporlarındaki hesap hatalarına da dikkat çekti.

Murat Kapki'nin savunmasının tam metni

CHP’nin tutuklu cumhurbaşkanı adayı ve İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun da arasında bulunduğu 77’si tutuklu 414 sanıklı İBB Davası’nın duruşmasına, 38’inci gününde, İstanbul 40. Ağır Ceza Mahkemesi’nce Silivri’deki Marmara Kapalı Cezaevi'nin karşısındaki 1 No’lu Duruşma Salonu’nda devam edildi.

İtirafçı ifadesiyle ilgili “Savcılık tarafından yönlendirildim” diyen tutuklu sanık Murat Kapki duruşmada savunmasını verdi.

Uydurma iddialarla hapiste olduğunu belirten Kapki, "8.5 yaşındaki oğlum depresyon tedavisi görüyor, 25 kilo aldı. Ben ek ifade verince hepsi sustu. Sonra burada dilekçe verince o yayınlar yeniden başladı. Bu arkadaşların hepsinin ismini açıklayacağım" dedi.

Murat Kapki'nin savunmasının tamamı şöyle:

Sayın Başkan, sayın heyet, sayın savcım; bugün burada yalnızca hakkımdaki suçlamalara cevap vermek için değil, aynı zamanda hakkımda çizilen bana ait olmayan o yapay karakteri dağıtmak için huzurunuzdayım. Hakkımda o kadar çok kara propaganda yapıldı ki, o kadar çok yalan haber yapıldı ki; bu adamın bir ailesi, çoluğu çocuğu var mı demeden tamamen yalan ve uydurma haberlerle benimle ilgili olmayan olumsuz bir algı yarattılar. Bugün savunmam aracılığıyla hem size hem de kamuoyuna kendimi izah edeceğim. Önceki ifadelerimin hepsini lütfen bir kenara bırakın. Ben ilk kez bugün hür irademle ve tüm çıplaklığıyla hakikati sizlerle paylaşacağım.

Hemen hemen 15 aydır tutukluyum Sayın Başkan. Bu 15 ay içinde beni olduğumdan bambaşka biri gibi tanıttılar. Kriminal bir adam gibi lanse etmeye çalıştılar. O yüzden savunmama başlamadan önce kendimi anlatmak istiyorum. Ben her şeyden önce üç çocuklu bir aile babasıyım. Biri 3,5 yaşında, biri 8,5 yaşında iki küçük çocuğumun büyümesine tanıklık edemiyorum. Büyük kızım 28 yaşında ve hayatını kuracağı yaşlarda yanında olamıyorum. Ben hayatının merkezine ailesini koymuş bir insanım. İşten çıkınca oyalanmadan eve giden, ailesiyle vakit geçirmeyi çok seven bir insanım. Ben ailemin, evimin temel geçim kaynağıyım. Yalnızca çekirdek ailemin de değil; annemin, babamın, kardeşlerimin de geçim kaynağıyım. Ama 15 aydır ben özgürlüğümden, ailem benden, çocuklarım ise babalarından ayrı kaldı. Bu süreç çok zor geçiyor Sayın Başkan. İnsan bir suç işler, cezasını çeker; o zaman "yaptım, karşılığını alıyorum" dersiniz. Ama işlemediği suçlardan, uydurma iddialardan dolayı hapiste olmak insanın canını çok acıtıyor.

Sayın Başkanım, benim küçük kızım Yağmur ben tutuklandığımda daha 2,5 yaşındaydı. Onu bir şekilde kandırabiliyorduk, yani evde yokluğumu pek hissettirmiyorduk. Ama küçük oğlum Burak, o 8,5 yaşında ve ben girdiğimde 7,5 yaşındaydı. O her şeyin farkında ve psikolojisi bozuldu. Depresyon tedavisi görüyor, daha 8,5 yaşında ve depresyon tedavisi görüyor. Psikiyatrlara gidiyor ve ilaç kullanmaya başladı. Raporunu da size göndermiştik zaten mahkemenize. Ve bundan dolayı 25 kilo aldı oğlum, 8,5 yaşındaki oğlum artı 25 kilo aldı. Antidepresan kullanmak bu yaştaki bir çocuk için ne demek, 25 kilo almak bu çocuk için artı 25 kilo almak ne demek bilemiyorum. Eşim evde televizyonu bile açamıyormuş; herhangi bir haberde Burak babasını görmesin, kötü bir şey duymasın diye. Bunları size meseleyi duygusallaştırmak için anlatmıyorum. Ajitasyon falan da yapmıyorum. Ama yalnızca evraklara bakılarak verilen her tutukluluğun devamı kararının, dosya dışında da bir hayatı parçaladığını bilmenizi istiyorum. Bizim hayatımızda geri döndürülemez yaralar açılıyor, bunu görmenizi istiyorum. Bu arada benim tutukluluğum yetmezmiş gibi kardeşimi de tutukladılar. Çalışanlarım da tutuklu. Eşim tutuksuzların içerisinde, kayınpederim aynı şekilde tutuksuzların içerisinde. Avukatım sanık aynı şekilde. Arkadaşlarımı aldılar, yine tutuksuz. İnsan kendi yükünü taşıyor ama diğer yükler sırtına binince inanın o çok ağır geliyor.

Sayın Başkan, sayın heyet; ben gerçekten televizyonlarda anlatılan bir adam değilim. Televizyonlarda muhabirler, gazeteler beni önce Sayın Ekrem İmamoğlu'nun kasası olarak ilan ettiler. Ağzını açan Ekrem İmamoğlu'ndan sonra benim adımı andı. Sonra rüşvetçi iş adamı oldum. Sonra baktılar rüşvet yok, İBB'den ihale alıp milyoner olmuş bir adam olarak lanse edildim. O bitti, naylon faturacı oldum. O bitti, daha geçenlerde duydum bunu; tarihi eser kaçakçısı olmuşum efendim. Sonra lüks arabalarım, koleksiyoner olmam... Sonra bir ara hepsi birden sustu. Ben ifade vermeye gittim, ek ifade vermeye gittikten sonra bir anda televizyonlar benimle ilgili artık haber yapmamaya başladılar. Ama 2 Mart’ta buraya dilekçe verdikten sonra kaldıkları yerden devam etmeye başladılar.

Birazdan zaten bu arkadaşların da isimlerini burada ve anlattıkları şeyi size izahını yapacağım. Ama ben inanıyorum ki siz elinizdeki dosyaya bakarak ve bizim gözümüzün içine bakarak karar vereceksiniz. Ben o inançla bugüne kadar hakkımda söylenenleri bir kenara bırakıyor, kendimi doğrudan doğruya savunabilmenin huzuruyla ve adalete olan inancımla savunmama başlıyorum. Başkanım, reklam sektörüne nasıl girdiğimi anlatacağım. Ben 23 yıldır, hemen hemen 23 yıldır reklam sektöründeyim. Özellikle açık hava reklamcılığı alanında bu piyasada tanınan bir iş insanıyım. Bu işe başladığım ilk yıllarda bu işin gerçekten çok yoğun emek isteyen bir iş olduğunu fark ettim.

Açık hava reklamcılığı; hangi bina yüzeyinin değerli olduğunu, hangi panonun veya köprünün gelir getireceğini, hangi geçidin veya reklam panosunun lokasyon açısından ne anlam taşıdığını tek tek bilmenizi gerektiren bir iştir. Reklam yerlerinin ve nerenin daha iyi gelir getirici olduğunu bilmek zorundasınız. Bu yüzden ilk başladığım yıllarda, geceleri trafik azaldığında saat 12'den sonra arabama atlayıp İstanbul'u ayda 3-4 defa gezer, kendime notlar alırdım. Aradan 23 yıl geçti; bugün bile ayda 3-4 defa olmasa da 2 ayda bir muhakkak bir iki gece çıkıp hala gezer, dolaşır ve notlar alırım. Açık hava reklamcılığı, tekrar ediyorum, gerçekten çok yoğun emek isteyen bir iş. Üstelik bu faaliyet yalnız İstanbul'da değil, Türkiye'nin her yerinde böyle yürütülüyor. O yüzden öncelikle şunu anlamanızı istiyorum: Ben bu sektöre gökten inmedim, bir talimatla da girmedim. Bu işe en dipten, kazıya kazıya, emeklerimle geldim. Birçok reklam şirketim oldu; o şirketlerle birçok reklam ünitesi ve reklam alanı işlettim. Bu arada, açık hava reklam sektöründeyken spora ve futbola olan düşkünlüğümden dolayı İstanbul'da Radyobol isimli bir radyo frekansı aldım. Bununla beraber radyoculuğu gerçekten çok sevdim. Daha sonra 25 yıllık iki radyo olan RS FM ve Lounge FM'i satın aldım. Sonrasında birkaç radyo daha alarak bu sektörde daha güçlü yatırımlar yapmaya başladım; çünkü radyoculuk da reklamla işleyen bir sektör olduğu için hoşuma gitmişti.

Ekrem İmamoğlu'nun şirketi diye lanse edilen şirketin ilk kuruluş aşamasını anlatayım: Az önce de arz ettiğim gibi çok yorucu bir sektörde çalışıyorum. Belirli bir yaşa geldikten sonra daha kurumsal bir yapıya geçmek istedim. Kurumsallıktan kastım; şirket içinde departmanlar kurmak ve üzerimdeki tüm işleri o departmanlara yaymaktır. Çünkü patron şirketlerinde hemen hemen tüm işi siz yapıyorsunuz. Yaşım artık 52 olduğu için yeni bir şirket kurup kurumsal bir yapıya geçmek istemiştim; BVA'yı bunun için kurdum. Şirkete bir genel müdür koyup işleri ona bırakarak; pazarlama, satış, hukuk ve ihale departmanı gibi birimler kurup yoğun beden emeğinden ziyade yönetici tarafımla kalmak, aileme daha çok zaman ayırmak istiyordum.

Sayın Başkanım, şirketi kurar kurmaz, ben şirketi kurduğum zaman BVA’yı, pandemi patladı Başkanım. Pandemi döneminde aileme daha çok vakit ayırmak, daha fazla birlikte olmak; ticari olarak da iyi ki böyle bir karar vermişim diye kendi kendime aslında övündüm. Pandemi gelince bunun ne kadar doğru bir karar olduğunu anladım. Sonra bu süreçte 30 yıllık arkadaşım olan Hüseyin Köksal, aile dostumdur; Hüseyin'le 25 ile 30 yıl arası bir tanışıklığım vardır, Hüseyin daha o zamanlar üniversiteye gidiyordu. Bir gün bana gelmişti, oturuyorduk. O tekstil işiyle uğraşıyor, aileden gelen bir tekstil işiyle uğraşıyor. Artık tek başına bir şeyler yapmak istediğini, aile şirketinden ayrı, bağımsız bir şeyler yapmak istediğini ve birçok sektöre baktığını söylemişti. Ben de ona reklam sektörünü anlattım. Reklam sektöründe neler yapılabildiğini, neler olduğunu anlattım. Kendisi de bana birkaç yıldır tekstil sektörünün durağanlığını, tekstilin neredeyse durma noktasına geldiğini; tekstil işi artık tamamen kendi ailesinden öz, kendine ait bir sektöre girmek, kendini göstermek istediğini söyledi.

Ben de ona ortak olabileceğimizi ve reklam şirketinin tamamen bütün detaylarını en ince ayrıntısına kadar anlattım. Ve burada sektörde ne kadar sermayeniz varsa o kadar güçlü olabileceğimizi söyledim. Güçlü olmaktan kaydım da; ne kadar sermayeniz varsa daha çok ihalelere girebilirsiniz, daha çok personel çalıştırabilirsiniz, daha kurumsal bir yapı kurabilirsiniz yani. Bu arada Hüseyin'le benim sektör arayışlarımız birbirine uydu. Yani onun sektöre girme şeyiyle benim konuşmalarım birbirimize uydu. Benim kurumsal, onun da ortak olma şeyleriyle karar verdik ve BVA şirketinden Hüseyin'e artık ortaklık verecektim. Ancak ilk aşamada Hüseyin, aile şirketi olduğu için oradan ben ilk planda çıkamam dedi. Kuzeni Ahmet, kendisi avukattı; Ahmet'i ortak olarak yanıma koyacağını, kendisinin de uzaktan Ahmet'le zaten kontrollü gideceğini, daha sonrasında işleri yavaş yavaş tekstil işini azalttıktan sonra bu tarafa geçeceğini söylemişti.

Bu arada %20 benim, %80 Hüseyin'in olacaktı; çünkü o maddi olarak gelir sağlayacaktı. Ben de reklam sektöründeki hünerimi gösterecektim, ortaya koyacaktım becerimi. BVA’nın kuruluş süreci bu şekilde. Bunu neden anlattım? Çünkü iddianamede bu şirketi Ekrem İmamoğlu'nun talimatıyla kurduğum söyleniyor. Bunun gerçekle hiçbir alakası yok. Benim o tarihlerden önce de ortak olduğum, yönetici olduğum ve danışmanlık yaptığım şirketler bulunmaktaydı. Bu şirketler sektörde daha bilinen şirketlerdi. Bunlarla yola devam edebilirdim ama ben az önce anlattığım gibi kurumsallaşma yönünde karar vermek istedim. Yani BVA, önceden de belediyeyle BVA’dan önce de belediyeyle iş yapıyordum. Bütün belediyelerle iş yapıyordum. Belediye ihalesine girmek için yeni bir şirket açmama gerek yoktu. Ben kendi ismimin değil şirket isminin ve markamız olan Advertcity’nin ön planda olduğu bir yapı kurmak istedim. Hüseyin'in sağlayacağı finansman da bunun planlandığından daha hızlı kurumsallaşmasına yardımcı olacaktı bana. Sayın başkanım, ben 23 yıldır açık hava reklamcılığı yapıyorum. Bu sektörün en bilinen iş insanlarından biriyim. Görsel A'yı açabilir miyiz? Ekranda gördüğünüz görsel, benim Twitter hesabımdan bir paylaşımdır. 2021 yılında Sayın Cumhurbaşkanımızdan ödül almıştım ben. Bu anlamda reklamcılık alanındaki bilinirliğim ve başarım tartışma konusu bile yapılamaz.

İhale süreçlerine geçeyim. Biz belediyeden aldığımız 3 tane ihale nedeniyle buradayız. Bu 3 ihaleyi nasıl aldığımızı ve ihale süreçlerine nasıl hazırlandığımızı detaylıca anlatayım size. Başta İstanbul olmak üzere Türkiye’de herhangi bir reklam ihalesi açıldığında tüm açık hava reklam şirketleri bunu öğrenir. Bizim şirketimiz de bir ihale ekibi kurmuştu, ihale takip birimi vardı. Bu birim genel müdüre bağlı çalışırdı. İhale ilanlarını takip eder, kamu kurumları ihale yapacağı zaman ilan verirler. Şirketlere mailler atarlar. EKAP’ta ihale ilanı çıkar. Şirketimize de hemen hemen tüm kamu kurumlarından ihale, kiralama ve benzeri işler olacağı zaman bilgilendirme e-mailleri gelirdi. Bir ihale ilanı ortaya çıktığında ihale birimimiz bunu genel müdür aracılığıyla bana sunardı. Ekibimizle beraber ihaleyi kabaca analiz ederdik ve girilip girilmeyeceğini tartışırdık. Eğer girelim kararı çıkarsa genel müdürümüz bu işin %40 ve %50 doluluk oranıyla, özellikle üstüne basarak söylüyorum başkanım bu çok önemli ileride de anlatacağım bazı konular, reklam sektörünün ihale alırken çalışıldığı zaman doluluk oranlarına göre çalışılır. Bu %40 ve %50 oranlarında hani alırken ihaleyi buna göre çalışırsınız. Buna göre çalışıp mantıklıysa ihaleye gireriz. Girmeye karar verirsek teklifimizde bu %40 ve %50’lik doluluk oranına göre hesaplayıp ona göre veririz. Bunu şu nedenle anlatıyorum; ihale bedelinin önceden belirlendiği iddia ediliyor ya başkanım. Yani kimin ne kadar teklif vereceği önceden belliymiş gibi bir ima yapılıyor. Bu kesinlikle asılsız. Kimse bana gelip sen ihalede şu rakamı ver diye dayatamaz ki. Ben ihaleye giriyorsam kazanmak için girerim. Başka ne amacım olabilir?

Tekliflerimizi şirket içi birimlerin çalışmasıyla belirleriz. Başka hiçbir etken bizim ihale teklifimize müdahale edemez. Burada yargılanan reklamcı arkadaşlarımızı bir odaya koysanız, bir ihale yani bir reklam ünitelerinin olduğu ihaleyi gösterin, burayı fiyat teklifi çalışın deyin. Hemen hemen 3 aşağı 5 yukarı herkes aynı rakamları verir başkanım. Çalışma prensibi hep aynıdır. İşin doğası budur çünkü yani. İşte şirketteki benim rolüm de buydu. Benim asıl işim şirketin reklam ünitelerini satış stratejisini planlamak ve müşteri ilişkilerini geliştirmekti. Mesela biz üst geçit ihalesini aldığımızda İstanbul’da üst geçitten ilk kez ihaleye çıkıldı. Reklam verenlerin alışık olduğu bir mecra değildi. Bu nedenle başlangıçta satış da yapamadık zaten. Herkes fiyat kırmaya, pazarlık yapmaya çalıştı. Ben asla taviz verdirtmedim. Fiyat bu alan alır dedim. Bunu şey olarak söylüyorum; burada gerçekten genel müdür geliyor, fiyatlar çok yüksek geliyor, şöyle deniliyor, böyle deniliyor. Fiyatımız bu yani. Bu şekilde ilerlememiz lazım. Çünkü belli bir oranda aldınız siz, o ihale ilk defa çıktığı için kimse bir fiyat şeyi yapamıyordu kafasında. Bu arada her yerde boş Advertcity ilanları görülmeye başlandı çünkü satamadığımız için bu arada kendi reklamımızı da yapmış olduk. Bilinirliğimiz inanılmaz arttı. Reklama dönüştü yani Advertcity aslında kendi reklamımızı yapmış olduk. O dönemde satış stratejisi olarak bunu doğru olarak gördüm ve iyi ki de öyle karar vermişim. Bunda başarılı olduk çünkü. Belki fiyat kırsaydık daha sonra bu kadar büyüyemezdik.

Sayın Başkanım, BMA’nın suçlandığı 3 ihale vardı. Bu ihalelerin alındığı tarihler 2020 ve 2023 yılları. 2023’teki ihale de 2020’deki aldığımız ihalenin uzatması efendim. Aslında bir ihale değil, uzatması olan. Yani yeni bir ihale değil. Bunların dışında girip kazanamadığımız bir sürü ihale var. Birazdan onları da açıklayacağım. BMA ile ilgili iddialardan biri de şudur; şirket 2020’de zarar ederken sonraki yıllarda inanılmaz yüksek kârlar elde etmişiz. Şimdi açıklayınca kâr zarar durumumuzu net olarak siz de anlayacaksınız Sayın Başkanım. İhaleyi 2020 yılında aldık. Aldığımızda ağustosun ya ortasıydı ya sonuydu hatırlamıyorum o civarlardaydı. İhaleyi alır almaz zaten satış yapamazsınız çünkü size baştan söylediğim gibi reklam alanları ilk defa çıktığı için oranın herhangi bir ünitesi yoktu efendim. Bunların ünitesini yapmak, çelik konstrüksiyonları yapmak, hatta o köprülerin bunları taşıyıp taşıyamayacağını bunların o köprülerin hepsinin mühendislerle tek tek bütün köprülerin analizleri yapıldı. Bütün köprülerden karotlar alındı. O köprü taşır mı taşımaz mı? Çünkü oraya bir sürü çelik konstrüksiyon koyuyorsunuz, altından binlerce milyonlarca araç geçiyor, insanlar geçiyor. Yani çok büyük bir sorumluluk, çok büyük bir yükümlülük alıyorsunuz üzerinize. Bu arada yaptığımız konstrüksiyonlar sözleşme gereği biz yapıyoruz bunları da. Yani biz yapıyoruz, daha sonra ihale bittikten sonra eğer biz daha sonrasını almazsak bunu da belediyeye bırakıyoruz. Birazdan size onların rakamlarını da açıklayacağım, anlayacaksınız daha açıklayıcı olacak size.

Dediğim gibi üniteleri tek tek bir mühendislik şirketiyle köprü analizleri yapıldı, raporları tutuldu. Üretime başladık sonra. Bunlar yapılırken de biz köprülerin ölçülerini aldığımız için aynı zamanda da üretim yapıyorduk 3 aşağı 5 yukarı. Çünkü bunları blok blok yaptırdığımız için bazı köprüye 3 ünite koyuyorsunuz, bazısına 5 ünite koyuyorsunuz. Biz ünitelerimizi hazırlatmaya başlamıştık köprülerin hani çürük mü değil mi analizleri yapılırken biz de aynı zamanda onlara başlamıştık. O yüzden işte ağustosun ortasında aldığımız için bu üniteleri ve mühendislik olaylarını yaptırırken 2020’nin yıllarının sonlarına doğru geldik. Kasım, aralık gibi biz ancak 3-5 tane köprü satabildik, satış yapabildik Sayın Başkanım. Ve 2020 yılındaki gösterilen zarar da bundandır. Çünkü biz bir yatırım yaptık, satış yapamadık ve 2020 yılında sadece 5 tane bilemediniz 10 tane köprü yapıp onları satabilmişsek satabilmişizdir. Ama MASAK ve savcılık bu işte rüşvet görmüş. Akıl alır gibi değil. Hiçbir ticari faaliyet bilmiyorlar onu da bilmiyorum yani. MASAK çünkü zaten yani anlamadım. Yatırım maliyetinden hiç mi haberleri yok? İhaleyi alır almaz ertesi gün para kazanmaya başladığımızı sanıyorlar.

Aldım, ertesi gün satmaya başladı. Üstelik yaptığımız bu yatırımlar bizden sonra da belediyeye kalacak. Yani ihalemiz bittiğinde üniteleri söküyoruz gibi bir durum da yok. Dolayısıyla biz hem ihale bedelini hem de yaptığımız yatırımı belediyeye bırakıyoruz. Belediye açısından son derece karlı bir durum. Biz henüz satışa başlamadan önce bile Kültür AŞ'ye her ay düzenli ödememizi yaptık. Yani ağustostaydı ya başkanım, her ay biz ünite takmadığımız halde, satış yapmadığımız halde bizden her ay kira faturası geldi, biz kirasını ödedik. Zaten Hüseyin'in işte hani maddi olarak güçlü olmasının, benim yanımda olmasının da en büyük sebeplerinden biri.

2021'den sonra karlılığımız evet artmaya başladı. Ama iddianamede ileri sürüldüğü gibi olağanüstü karlılık söz konusu değil. Bu olağanüstü karlılık hikayesi baştan sona yalan. Ama bütün suçlamalar bunun üzerine kurulmuş. İhale aldığımızda pandemi vardı sayın başkan. Ben kurduğumda pandemi başlamıştı, biz ihaleyi aldığımızda da pandemi yani ağustos ayı düşünün 2020 yılının ağustos ayı. Yedi sekiz aydır pandemi dönemi yaşıyorduk. Biz açık hava şirketiyiz. Açık hava şirketinin iş yapması için insanların sokakta olması lazım. Ama sokağa çıkma yasakları var ve biz ürün satamıyoruz. Hatta sattığımız bazı yerler daha sonrasında indirilmek isteniyor, indirelim diyorlar. Sözleşmeleri iptal ediyorlar. AVM'ler kapalı, döviz çok hareketliydi o dönemde. İnsanlar ücretsiz izne çıkarıldı. Bu dönemde kim neden reklam versin ki açık havaya?

2021'den sonraysa reklam piyasası, ben 23 yıldır bu piyasadayım Başkanım, 2021'den sonra reklam piyasasının geldiği hal, hayatımda ilk defa hatta benden eski reklamcılarla da konuştum, ilk defa böyle bir hani böyle bir açlık böyle bir şey görülmedi. Reklamcılar gerçekten, şirketler insanları yeniden tüketime yöneltmek için büyük reklam kampanyaları başlattılar. Bütün reklamcılar o dönemde altın çağlarını yaşadı hepimiz. Bizim de o süreçte doluluk oranlarımız artmaya başladı. Ama buna rağmen bizim dönemsel karlılığımız bile ancak %30 veya %40 seviyesindedir başkanım. Çünkü reklam harcamaları artınca evet para kazanıyoruz ama aynı dönemde masraf da gidiyor. Birazdan anlatacağım nelere masraf yaptığımızı. Üretim maliyetini artırıyor. Çünkü biz bunu satarken üretimiyle satıyoruz. Oraya bir vinil konuluyor, o vinilin oraya konulması, sökülmesi, basılması... Bunların hepsi para. Ne kadar çok satarsam o kadar daha çok maliyet. Personel gideri artıyor, uygulama artıyor. Çok satış yapınca olağanüstü kar elde etmek de değil bu. Yani karlılığımız yine aynı oluyor zaten.

Bu arada hani size söyledim ya %40-%50 oranlarında biz çalışırız. 2021 yılında olağanüstü bir reklamcılık şeyi başladı, herkes reklama girmeye çalıştı açık havada. Bundaki doluluk oranlarımız bile %60-%65'tir yani. O bile hani en dolu olduğumuz altın çağımızı yaşadığımız dönem bile %60-%65 sayın başkanım. Ben hayatımda %100 dolulukla satış yapan hiçbir reklam firması bulamazsınız, göremezsiniz. Yoktur zaten. Efendim, bizim şirketimiz bir yıldır TMSF kayyumları tarafından yönetiliyor. Onlar da zaten tamamen bunların farkında. Bütün defterlerimiz her şeyimiz onlara açık. Her şeyi görüyorlar. Bir hususu tekrar vurgulamak istiyorum: Biz ihaleyi aldığımızda pandemi vardı. Yani biz aslında bir risk satın aldık. Pandemi bir yıl daha sürseydi başkanım ne olurdu? Yani bir yıl daha sürse, 2020 pandemi dönemiydi, 2021 de sonuna kadar pandemi devam etseydi biz batacaktık. Çünkü satış yapamıyorsun, çelik konstrüksiyonlar yapmışsın, kira ödüyorsun devamlı, çalıştırıyorsun insan çalıştırıyorsun. Batacaktık. O zaman da bu arada herhalde biz burada olmayacaktık, bu iddiaların hepsi yalan olmuş olacaktı. Neden? Batan bir şirket herhalde buraya konu olmazdı.

İşte iddianamedeki mantık hatası burada aslında. Biz belediyeden ya da Kültür AŞ'den para alan bir şirket değiliz, para veren tarafız. Ben size biraz önce televizyonlarda benimle ilgili yayınlar yapıldı dediğimde herkes televizyonda Murat Kapki'nin Kültür AŞ'den, ben Kültür AŞ'ye fatura kesiyorum ve para alıyorum diye Cem Küçük televizyonlarda bangır bangır bağırıyor. Murat Kapki ihale, faturalar keserek işte Kültür AŞ'den ihaleler aldı, 350 milyon lira para almış. Televizyonlar bunu söylüyor sayın başkanım. Hani ben hiçbir zaman belediyeden para alan taraf olmadım, belediyeye para veren taraf oldum. Ama işte bir algı yaratacaklar ya. Bu durumda iddianame bize fiilen şunu söylüyor: "Ticarette para kazandıysan suç işlemişsindir, bunun kabul edilebilir bir tarafı yoktur." İddianamenin söylediği şey. Sayın başkanım, sayın heyet; bizim aldığımız ihalenin bedelinin düşük olduğu ileri sürülüyor. Örneğin 62. ilandaki üst geçit ihalesini yıllık 36 milyon artı KDV bedelle bakın burada yazmış 5 Ağustos 2020'de almışız. Ben ağustos ortası sanıyordum, 5 Ağustos'muş. Üç yıllığına almışız sayın başkanım. Bu arada üç yıl boyunca aldığınız rakam TEFE-TÜFE olarak da artacak. Sabit değil yani. O günkü kurla, 2020'deki kurla başkanım dolar, 1 dolar 6.95 liraydı. 6.95 lira 1 dolar. Bu da yaklaşık 5 milyon 180 bin dolar ediyor. Bu sadece bir yıllık, 5 milyon 180 bin dolar bir yıllık benim Kültür AŞ'ye verdiğim para.

2025'teki satış rakamlarından yola çıkıp 2020'deki bedelin düşük kaldığını söylüyorlar yani. Oysa biz Kültür AŞ'ye ödemeyi her yıl enflasyon oranında artırarak yapıyoruz. Yani o kira sabit değil, her yıl artıyor. Bugünkü kurla bunun karşılığı 230 milyon 510 bin lira yapıyor ki bu benim yaptığım kur bir 10-15 gün öncesinin kuru, şu an hesaplarsanız daha da yüksek çıkabilir yani. Bunu TÜFE oranında da güncellerseniz yıllık artışını, 294 milyon 540 bin lira yapıyor. Başkanım bu düşük bir rakam mı? İlk defa ihale edilen bir yer, konstrüksiyonu olmayan, yatırım yapacağınız bir yer ve üç yıllığına alıyorsunuz. Bakın üç yıllık. Hani on yıllık bir ihale alsanız evet... Aslında biz bir risk satın aldık.

2020'de ve 2021'de bu paraları gerçekten ödemek kolay değildi; pandemi zamanıydı. Bizim 2024 ve 2025'teki satış rakamlarımızdan yola çıkarak 2020'deki bedelin düşük olduğunun söylenmesi doğru bir hesap yöntemi değildir. Yani 2025'teki rakamlarla 2020'deki ihale bedeli tartışılamaz; bizim ciromuz bellidir. Dediğim gibi zaten TMSF'de; her yıl ne kazanmışız, ne kârlılık yapmışız, ne ciro yapmışız hepsi kayıtlıdır. Kültür AŞ'ye ödediğimiz de bellidir. Üretim, montaj, bakım, tesisat, personel maliyetimiz ve belgelerimiz de bellidir. Kalan da kârdır; o da belli. Nerede olağanüstü kârlılık? Ben bunu anlamıyorum. Nerede? MASAK raporu yazanların kafasındaki kurgu dışında hiçbir yerde olağanüstü kârlılık yok. Birazdan açıklayacağım. 4 Haziran 2025 tarihli MASAK raporunun 59. ve 60. sayfalarındaki 1 numaralı görseli açabilir miyiz?

Evet, 2020'den 2024'e kadar şirket kârlılığı hesaplanmış. 2020'de 0,45; yani zarar. 2021'de 0,21 kâr gösteriyor. 2022'de 0,32 kârlılık gösteriyor. 2023'te 0,40 kârlılık gösteriyor. Ama Başkanım, 2024'e gelince birdenbire kârlılık oranı 2,53'e çıkıyor. Yani sözde biz ciromuzun 2,5 katı kâr etmişiz. Hangi şirket cirosunun 2,5 katı kâr eder? Bilmiyorum. Sebebi çok basit Başkanım; avukatlarım bunu buldular, Allah razı olsun gerçekten. 2020 ve 2023 yılları arasında "net kâr / net satış" işlemi yapmışlar. Yani kârı ciroya bölmüşler. 2024'te ise işlemi terse çevirmişler Başkanım; yani "ciro / kâr" yapmışlar. Matematiksel işlemi tersine çevirerek kârlılığı 2,53'e çıkartmışlar. Doğru işlem yapsalardı kârlılığımız yine 0,39 çıkacaktı. Yani 2024 yılı kârlılığımız aslında 2020, 2021, 2022 ve 2023 ile aynı seviyededir.

Ama sırf burada "olağanüstü bir kârlılık var, bu da suç örgütünü finanse ediyor" diyebilmek için işlemi terse çevirip rakamı büyütmüşler. Sayın Başkanım, bu hak mıdır? Bu raporu yazanlar neyin uzmanıdır? Hakkımızda hazırlanan bu yalan hesaplara dayanan MASAK raporlarını baz alıyorlar. Üstelik bu yanlış hesap iddianameye aynen yazılmış. Yani savcılar bu raporu olduğu gibi kabul etmişler; hiç inceleme, araştırma, kontrol dahi yapılmamış Başkanım. Televizyonlarda yine o arkadaşlar —biraz önce isimlerinden bir tanesini söyledim, yeri geldiğinde yine söyleyeceğim— Murat Kapki hakkında MASAK raporları olduğunu söyleyip bağırıyorlar. Ben izliyorum; odamdayım, tek başınasınız, televizyonla falan bir ara kendi kendime konuşmaya başladım artık. İnsan soruyor: Biz kime sığınalım? Derdimizi kime anlatalım? Uydurma raporlarla suç üretiliyor. Eğer o hesap hatasını avukatlarım fark etmeseydi, dikkatinizi çekmeseydi ne olacaktı? Savcı benim lehime olan delilleri toplamakla yükümlü değil mi? Elindeki delilin doğru olup olmadığını kontrol etmek zorunda değil mi Sayın Başkanım? Hiçbir suçumuz olmadığı için MASAK raporuyla, tevdii raporuyla, bilirkişi raporuyla, vergi raporuyla hatalı tespitler yapıp hakkımızda suç üretiyorlar. Lütfen Sayın Başkanım; bu raporları dikkatle inceleyin ve bu raporlardaki sahte, yanlış, uydurma tespitleri yapanlardan hesabını soracak adil kararları siz verin. Ben adalete gerçekten inanmak istiyorum, gereğini yapacağınıza da inanmak istiyorum. Sayın Başkanım, bu arada MASAK'taki ilgili kurumla ilgili suç duyurusunda bulunacağız zaten.

Sayın Başkanım, kıymetli heyet; bu yanlış kârlılık tespiti hakkındaki suçlamaların en temelidir. Deniyor ki: "Çok yüksek kâr elde ettiler, örgüte para aktardılar, kamuyu zarara uğrattılar." Oysa ben 23 yıllık reklamcıyım dedim ya; bakın ben iş insanıyım. İş insanının partisi olmaz, her parti ile çalışırım. Ben burada siyaset yapmak için söylemiyorum bunu, yanlış anlamayın. İş insanı siyaset yapmaz; CHP ile de çalışır, AK Parti ile de çalışır, MHP ile de çalışır. İş insanı herkesle çalışır. Kültür AŞ'yi önceki dönemlerden bildiğim için söylüyorum; burası hep zarar eden bir kurumdu Sayın Başkanım. Ama ilk kez bizim dönemimizde —evrakları isteyip bakarsanız görürsünüz— bizden sonra kârlılık elde etmeye, para kazanmaya başladı. 2020'den sonra bu yapı ilk defa kâr eden bir yapıya dönüşmüş; bunun delillerini avukatlarım birazdan sizinle paylaşacaklar Sayın Başkanım.

Evet, 61, 62, 63. eylemler... Başkanım ara verecek misiniz yoksa eylemlere başlayayım mı? Devam ediyorum… Şimdi hakkımda ceza istenen eylemlerle ilgili tek tek üstünden geçeceğim. Bu eylemlerde ihaleye fesat karıştırdığım ve kamu zararına dolandırıcılık yaptığım söyleniyor. Fesat karıştırıldığı iddia edilen ihaleler bizim aldığımız ihaleler değil bu arada Başkanım; bakın bu çok önemli. Bana "ihaleye fesat karıştırdın" diyorlar ama benim aldığım ihalede fesat yok. Bizim Kültür AŞ'den aldığımız ihaleler alt ihalelerdir efendim. İddianame ise ana ihalede fesat olduğunu yazıyor. Ana ihale, İBB'nin yaptığı ve Kültür AŞ'nin kazandığı ihaledir. Biz ana ihalenin katılımcısı dahi değiliz. Katılmadığım bir ihaleye nasıl fesat karıştırabiliyorum? Bunu da anlaşım değilim.

Sayın Başkan, burası çok önemli. BVA olarak Kültür AŞ'den 4 tane ihale aldım. Bakın, deminden beri ne söylüyorum: Toplamda 3 ihaleden dolayı burada karşınızdayım ama aslında ben Kültür AŞ'den 4 ihale aldım Sayın Başkanım. Ancak biz bunların 3'ünden suçlanıyoruz, birinden suçlanmıyoruz. Suçlanmadığımız ihale "Giantboard" ihalesidir. Giantboard dediğimiz, yol kenarlarındaki büyük billboard'ların en büyüğüdür. Kolluk fezlekesinde bu ihaleyle ilgili tespitler ve çalışmalar vardı ama iddianamede yok. Emniyet aşamasında bana bu ihale soruldu ama şu anda bundan suçlanmıyorum. Yani savcı, aynı usulle aldığımız 3 ihalede usulsüzlük görüyor ama aldığımız diğer ihalede usulsüzlük görmüyor. Eğer Giantboard ihalesinde bir sorun yoksa diğerlerinde olması mümkün değildir; çünkü aynı şartlarla, aynı şekilde alındı. Giantboard ana ihalesi, Ekrem İmamoğlu döneminden önce yapılmış. Burayı anladınız mı Sayın Başkanım? İhale Ekrem İmamoğlu döneminden önce yapılmış; muhtemelen bu yüzden iddianameye almamışlar. Ama tekrar söylüyorum, ana ihale ile bizim bir ilgimiz yok ki; biz alt ihaleyi alıyoruz. Yani biz aynı şeyi yapıyoruz ama bizim dahil olmadığımız ana ihale sürecinin hangi tarihte yapıldığına bakılarak suçlu olup olmadığımıza karar veriliyor. Çok ilginç gerçekten. Ben burada kendi eylemlerimden dolayı mı yargılanıyorum, yoksa bir torbaya atılıp bir kurgunun figüranı mı olmaya çalışıyorum?

İhaleye fesatla ilgili iki sevk maddesi var; bu maddelerde belirtilen suçlar kamu görevlilerine özgü eylemlerdir. Başkanım, ben kamu görevlisi miyim? Hayır. Muhammen bedeli ben mi belirliyorum? Hayır. İhale katılım şartlarını ben mi belirledim? Hayır. Rekabeti engelledim mi? Hayır. Bunları istesem bile yapabilir miyim? İmkânsız, hayır. Benim bunları hangi eylemimle yaptığım belirlenmiş mi? Hayır. Belirtilmiş mi? O da hayır. Ben ne yapmışım? Ana ihalenin şartlarına müdahale mi etmişim? Yani Büyükşehir Belediyesi'nin Kültür AŞ'ye verdiği ihaleye, ben içinde olmadığım bir ihalede mi fesat karıştırmışım? Böyle bir suçlama mı var? Hayır. İhale bilgilerini mi ele geçirmişim? Hayır, zaten o ihalede yokum. İhaleyi düzenleyen yetkililere talimat mı vermişim? Bu mümkün mü? Tabii ki hayır. Ne yapmışım? Ne zaman yapmışım? Nerede yapmışım? İddianamede bunlara dair bir iddia var mı? Yok, o da hayır. Delil diye sunulan şey yalnızca yanlış analiz edilmiş bilirkişi raporları ve bazı ifadeler. Bilirkişi raporunda ihaledeki rekabetin azaltıldığı söylenmiş. Gerekçe olarak da İstanbul'da faaliyet gösteren ve kodlarında "reklam, matbaa, tanıtım" ibareleri olan firmalar listelenmiş. Bunların da %99'unun ihaleye katılım şartlarını taşımadığı yazılmış. Ama Sayın Başkan; mahalle arasındaki kırtasiyecinin NACE kodunda da "reklam, tanıtım" yazabilir. Matbaacılar sitesindeki esnafın NACE kodu da matbaadır. Düğün organizasyonu yapan şirketin veya televizyon reklamcısının NACE kodlarında da bu ibareler yer alır. Sadece NACE koduna bakarak analiz yapmak mümkün müdür? Eğer gerçek bir oran belirlenecekse, esas faaliyeti "açık hava reklamcılığı" olan firmalara bakılması gerekir. Ayrıca neden sadece İstanbul'a bakılıyor Sayın Başkanım? Bu ihalenin ilanı uluslararası düzeyde yayınlanıyor; o zaman bütün dünyadaki firmalara bakmak gerekmez mi?

Ströer, Wall, Clear Channel gibi uluslararası açık hava reklam şirketleri de bu ihalelere katılabilirdi. Geçmişte de İstanbul'da bunların hepsi faaliyet gösteren şirketlerdi Başkanım. Onlarca ulusal ve uluslararası firma mevcut. Fakat bilirkişiler "rekabet azaldı" diyebilmek için neredeyse mahalle esnafının ihaleye girememesini bilimsel bir veriymiş gibi ortaya koymuşlar. Ben 20 yıldan fazladır bu ihaleleri takip ederim. Bu işleyiş hep böyle olmuştur. İmamoğlu’ndan önce de böyleydi, Sayın İmamoğlu’ndan önce de böyleydi, sonra da böyle olacak. Yani bu belediye başkanı değişiminden kaynaklanan bir şey değil başkanım. Bunun prosedürü bu. Bu böyle yapılıyor. İfade verenler ne diyor? “Öyle duydum, öyle düşünüyorum.” İhaleleri, burayı altını çizerek söylüyorum Sayın Başkanım, ihaleleri İlbaklar, Subaşılar, Köksallar, Kapkiler alırdı. İlbakları özellikle altını çizerek söylüyorum. Evet aldık, ihale aldık. İhaleyi alanları saymak suç isnadı mıdır? Bence değildir. Selman Narman demiş ki “Ahmet, Hüseyin, Murat ve Serdar, Serdal Taşkın ihale bedelini pazarlıkla belirlediler.” Biz ihale bedelini pazarlıkla belirlemişiz. Bu külliyen yalan. Zaten ihalenin çıkacağı belli. Yani rakamlar belli, her şey belli. Belediyeden alınan rakam belli, Kültür AŞ’nin kazandığı rakam belli, üstüne koyduğu oran belli. Ben neyin pazarlığını yapıyorum?

Bu arada Serdal Taşkın, bırakın ihale bedellerini konuşmayı, işleyiş sorularını görüşmek için bile kendisiyle ben görüşemezdim. Bakın Karayolları Genel Müdürlüğü İstanbul’un en değerli lokasyonları olan, başkanım burası da çok önemli, Altunizade, Boğaz Köprüsü ve Zincirlikuyu hattı. Karayolları ibareleri vardır bilir misiniz başkanım? Karayolları başlama alanı derler bir de bitti, kırmızı levhayla yazılır. Bu Altunizade köprüsü geçtikten bir 200-300 metre sonra kırmızı levhayla Karayolları şeyine girdiniz diye yazıyor orada. Sonrasında da işte o Zincirlikuyu’dan sonra da sona erdi diye yazıyor. Oralar Karayollarının yani İBB’nin değil Karayollarının alanı. Burası bizim sınırımız diyerek 8 tane köprümüze el koydu başkanım. El koydular bildiğiniz. Bir gece gelip bizim bütün afişlerimizi indirdiler ve hepsine kendileri bir şeyler koydular. Yanlış hatırlamıyorsam o sıra bir açılış vardı, Çamlıca Kulesi’nin açılışı vardı, onun ilanları girildi. Uzaya bir şey atılıyordu o sıralar, onunla ilgili de bir şeyler vardı, onların şeyleri asıldı bir anda. Biz bir sabah kalktık, bize müşterilerden ajanslardan telefonlar geliyor, ya bizim ilanımız yok diyorlar.

Bu arada bizim bu aldığımız ihaledeki en değerli yerler Başkanım, İstanbul’un en değerli, pırlanta, elmas, ne diyecekseniz artık; en değerli yerler. Biz buraları paketler yapıyoruz. Paketler içerisinde bir tanesini, bir tanesini, bir tanesini koyarak, diğer ilçelerdeki yerleri koyarak satıyoruz. Çünkü herkesin olmak istediği yer Boğaz Köprüsü yolu üzerinde olmak istiyor herkes. Ve bizim en değerli yerimize el koydular. Kültür AŞ’ye başvurdum Başkanım el koyduklarında. Direkt yapacağımız şey nedir? Kültür AŞ’ye gitmek. Bizim sorumluluğumuz onlarla. Hiçbir şey yapamadılar. “Gidin başka köprü alanı bulun” dediler. Ya arkadaş diyorum, ben nasıl başka köprü alanı bulabilirim ya? Benim en değerli alanım. Ben burayı satamazsam problem yaşarım. Sattığım yıllık olan yerler var. Ben bunu da nasıl anlatacağım diyorum? Bana burada Kültür AŞ yardım etmedi, edemedi. Bize sahip çıkmadı. Ama ihale bedelini gidip pazarlık yapmışım. Bana yani buralara el konuluyor, gidip onlara belediye olarak, hani rica etseler biz de gidip zabıtalarla onlar da sökebilirlerdi ama yapmadılar.

Biz teknik şartname gereği ihaleden sonra idareye araç vermekle de yükümlüyüz başkanım. Teknik şartnamede vardır; aracın segmenti, kilometresi, donanımı şartnamede her şey yazıyor. Bir tek rengi yazmıyor başkanım. Şimdi bilirsiniz, beyaz araç aldığınız zaman beyaz araç daha ucuzdur. Ötekilerine metalik falan diyorlar, beyaz araçlar opak olduğu için daha ucuz oluyor. İnanın Kültür AŞ’den Serdal Bey’e bunun ricasını yaptırtırdım hani “Serdal Bey beyaz araba alabilir miyiz” diye hani biraz şey olsun diye. Bunu bile kabul ettiremedim yani. Ama Kültür AŞ’yle iş çeviriyorum. Kısacası iddianamenin mantığı şu: Siz bir örgütsünüz, o yüzden ihale size verildi. Yani eyleme bakmıyoruz, sürece bakmıyor, kişisel fiile bakmıyor, sonuca bakıyor. Kazandıysan suçlusun, ihaleyi aldıysan suçlusun. Biz de derdimizi burada size anlatacağız. Ama hukuk böyle işlemez. Ona güveniyorum, ona inanıyorum. Ben hangi eylemimle suç işlemişim? Bunun gösterilmesi, delillendirilmesi ve ispatlanması gerekmez mi? İkinci kişinin, iki kişinin çıkıp ihale bilerek Murat Kapki’ye verildi demesiyle ben suç mu işlemiş oluyorum?

Tekrar ediyorum: Benim aldığım ihale Kültür AŞ’den alınan alt ihalelerdir sayın başkanım. Kültür AŞ yıllardır ihalelerini bu usulle vermiştir. Benden önce Gökhan Köseoğlu da anlattı. Eğer bu suçsa AK Parti dönemindeki ihalelerin tamamı da usulsüz o zaman başkanım. Tamamı usulsüz o zaman. Şu an o arkadaşların da burada olması lazım. Neden sadece ben veya biz? Neden J-Port ihalesi yok iddianamede? Poliste sordular bana onu. Eğer herkes toplanıp buraya getirilmiş olsaydı oturup burada konuşurduk, bu şekilde sizle konuşmazdık. Bu şekilde anlatmazdık. Ha bir yanlışlık var demek ki derdik. Ama yapılan bütün ihalelerin şekli, bu arada sadece İstanbul olarak söylemiyorum bunu sayın başkanım, Türkiye’nin hangi belediyesine veya hangi kurumuna giderseniz alt ihaleler bu şekilde yapılıyor sayın başkanım. Ama İBB’nin uzun yıllardır reklam alanlarını işleten bazı firmalar sanık değil. Biraz önce altını çizerek söylediğim arkadaşlar vardı, İlbak’lar. İlbak’ların da adı geçiyordu. Benle beraber 19 Mart’ta onlar da alındı sayın başkanım. Onlar da benim gibi aynı ihaleyi aldılar ama iddianamede yoklar ya! Aynı, birebir ihalenin aynısı.

Ya 15 ay bunu kendi kendime sorguladım ya başkanım. İlbak’lar iddianamede yok, neden? Ve 19 Mart’ta benimle beraber alındı, aynı otobüste Silivri’ye getirildik, aynı otobüsteydik, yan yana oturuyorduk. Sonra dendi ki etkin pişmanlık, o da değilmiş. Etkin pişman da değillermiş. Benim suçlu onların suçsuz sayılmasının kriteri nedir? Bunu soruyorum size. Cevap veremeyeceğinizi biliyorum ama hani kafanızda şu an beyninizden geçenleri gerçekten öğrenmek isterdim. Benim suç işlediğime kanaat getirenlerin kriterlerini çok merak ediyorum. Benimle benzer işleri yapanların yargılanmıyor olup benim tutuklu olmamın hiçbir açıklaması olamaz. Onları yargılayın demiyorum bu arada, sakın yanlış anlamayın; İlbak’lar suçludur diye de bir şey söylemiyorum bu arada. Ama ben neden buradayım diyorum. Biz neden buradayız diyorum.

Bu arada İlbak’ların Büyük Baskı Merkezi adlı bir firması da vardı başkanım. Kültür AŞ’nin bütün baskı işlerini yapıyordu. Hani dün Gökhan Köseoğlu, Subaşlar ile ilgili hani Fak değil de neydi firma? Ha Genç Popülist. Genç Popülist’in bir iddiası vardı ya başkanım, aynı işlemi yapan İlbak’ların da bir firması var Büyük Baskı Merkezi diye. Aynen Kültür AŞ’ye onlar da işte para alıyorlar. Ben hiçbir zaman bu işe girmedim, hiçbir şekilde belediyeden para alan tarafta olmadım ama İlbak’ların ayrıyeten belediyeden para alan bölümü de var. Ama onlar da yok burada. Bilmiyorum, burada bir mantık hatası var ama ben çözemedim. İnşallah siz çözeceksiniz. Reklam sektöründe dedikodu çoktur bu arada. Gerçekten çoktur başkanım. Herkes birini birinin adamı ilan eder. Herkes birinin adamıdır yani herkes. Ben şimdi hani söyleniyor ya Ekrem İmamoğlu’nun adamıyım; başkası bilmem kimin adamıdır. Herkes birine birinin adamı lakabı takar yani. Şu an bizim hakkımızda yapılan da bu işte. Bu dedikodular tutuklanma korkusuyla verilen ifadelerle de eklenince iddianame buradan ibaret oluyor.

Siz lafa değil eyleme bakın lütfen. Lütfen Sayın Başkan. Ben Murat Kapki olarak ne yapmışım? Delil ne? Bir diğer iddia da şu başkanım, Kültür AŞ ihaleleri yeterince açık değilmiş. Yaptığı ihaleler yeterince açık değilmiş. Biz önceden neyin ihale edildiğini biliyormuşuz. Sayın Başkan, zaten İBB'nin yaptığı ana ihale Resmi Gazete'de yayınlandı. O ilk ihaleden bahsediyorum İBB'den Kültür AŞ'ye geçen. Zaten bunu herkes biliyor. Çünkü İBB'den Kültür AŞ'ye geçtiğini duyduğunuz anda Kültür AŞ'nin böyle bir ihaleye çıkacağını artık sağır sultan bile biliyor yani. Herkese açık, şartları belli bir ihale. Aynı idari ve teknik şartname ile... Bakın oradan alınan şartname aynı şekilde Kültür AŞ'de de bu ihale çıktı. Şartnameyi birebir aynı yaptım. Şartnameyi ve eklerini ihaleyi yapan kurumlardan da alırsınız. Hangi ünite, hangi yerde, kaç adet, hangi ölçüde hepsi yazıyor. Kültür AŞ yer teslimini adres adres, koordinat koordinat yapar. Bu veriler olmazsa zaten teslimat olmaz başkanım. Çünkü nerede neyin teslim edildiğinin koordinatları vardır. Her şey bellidir.

Bir başka iddia da fazladan üst geçit kullanmışız. Hayır, ben bir tane bile fazladan üst geçit kullanmadım. Kullanmış olsaydım şu an 15 aydır TMSF herhalde gazetelerde bin tane haberle benim üstüme çökerdi. İşte buyurun, bu köprüler fazladan kullanıldı diye, çıkarırlardı, ortaya çıkarırlardı. Devlet yönetiyor şu an çünkü benim şirketimi. Ortaya çıkarırlardı yani. Bin tane bile çıkmadı. Ama açıklayacağım bunu da size şimdi. Zaten böyle bir şey de yapamazsınız bu arada Sayın Başkan, Sayın Heyet. Yani fazladan kullanmak isteseniz de kullanamazsınız. Çünkü reklamcılar her an birbirini, o kadar yer yer bilir ki herkes herkesin yerini, şikâyet ederler sizi. Direkt şikâyet edilirsiniz. Bırakın başkan, hani Kültür AŞ'nin belediyenin gelip tespit ettirmesine gerek yok. Reklamcılar birbirini şikâyet ediyor. Hatta biz bazı ihalelerde aldığımızdan daha az yerde kullandık. Neden? Çünkü pandemi vardı. Sözleşmede de, bizim sözleşmemizde Sayın Başkanım, %20 yükseltme, %20 de azaltma hakkımız vardı. Pandemiden dolayı biz %20 azaltma hakkımızı kullandık. Bırakın arttırmayı, azaltma hakkımızı kullandık biz. Bir de ayrıyeten sözleşmede %10 da belediye kullandırma kontenjanımız var, %10 da belediye kullanıyor %10'unu. Onun hesabını yapın.

Bize hangi lokasyon, hangi face... Başkanım bir tane köprü, biliyorsunuz. Köprünün bir bu yüzeyi, bir o yüzeyi face deniliyor. Bir tarafına, iki taraflı tek tarafına face diyoruz. Teslim edilmişse onu kullanıyoruz. Şirket kaynaklarında bulunanların hepsi mevcut. Şirketimiz bir yıldır dediğim gibi kayyumlar tarafından yönetiliyor. Hepsinin tek tek oradan sorgulayabilirsiniz, alabilirsiniz. Dosyaya delil diye konulan raporlarda bizim Kültür AŞ listesinde olmayan yerlerde pano kullandığımız yazılmış.

Bakın burası çok önemli. Kültür AŞ liste listesinde olmayan yerlerde pano kullandığımız yazılmış başkanım. Ama bu mesela Kültür AŞ listesinde Çağlayan Meydan Yaya Üst Geçidi, bu tam adliyenin oradaki köprü bilirsiniz, üstünde hatta vardır. Biz buraya mesela Çağlayan Meydanı diye vermişiz buraya lokasyon ismi diye, Kültür AŞ'yle biz. Piyalepaşa Bulvarı diye yazılmış orası başkanım. Bilirkişi yazarken Piyalepaşa Bulvarı yazıyor. Yani ben Çağlayan'ı kullanıyorum, ayrıyeten bir de Piyalepaşa'yı kullanıyorum. Sonradan liste dışı kullanım var deniliyor. Bu doğru değil. Resmen sahtekârlık yapmışlar.

Tamam, burada durayım sonrasında devam edeyim.

Başkanım, lokasyonları fazladan kullandığımız iddiasıyla ilgili yerde kalmıştık. Kayyumun elinde satılan her üst geçidin lokasyon bilgileri var. Yani şu an kayyumlar, bizim ne bıraktıysak o gün ile bugün arasında aynı şeyleri satıyorlar; tamamen aynı şeyler. Herhangi bir yanlış olmuş olsaydı zaten şu an ortaya çıkardı.

Bir diğer suçlama da kamu zararına dolandırıcılık. Sebep olarak da muvazaalı teklif verildiği söyleniyor. Bu bütünüyle bir ön kabuldür başkanım; tekliflerin önceden ayarlandığı söylentisine dayanıyor. Oysa ben size tekliflerin nasıl hazırlandığını anlatayım. Biz ihaleye giriyorsak kazanmak için gireriz; bunu zaten söylemiştim. 62. ve 63. eylemlerde ihaleyi kazanan şirket zaten biziz. Dolayısıyla kendi kazandığımız ihalede yan teklif vermiş olmamız mümkün değil. Kaybettiğimiz ihalede ise muvazaalı yan teklif verdiğimiz söyleniyor; bu da doğru değil. Biz ihaleye girdik, teklif verdik ve kaybettik. O ihaleyi Urban Medya kazandı. Urban Medya, o tarihte rahmetli Hüseyin Seçkin'e aitti. Başkanım burası çok önemli; çünkü benim ortağım Hüseyin Köksal olarak söyleniyor. Aslında Hüseyin Seçkin rahmetli oldu. 2020’de, yani 2023’te Hüseyin satın aldı o yeri. Biz ihaleyi 2020’de yaptık. Yani iki ortak başka başka şirketlerle ihaleye girmişiz gibi anlatılıyor; yok öyle bir şey. Yan teklif ve muvazaa gibi iddialar tamamen hayal ürünüdür. Benimle ilgili şahsileştirilmiş bir iddia ya da somut bir delil yoktur.

Kamu zararı konusuna gelince; bilirkişi raporlarında kamu zararı tespit edilemediği yazılıdır. İddianame ise ihale bedellerini kamu zararı gibi göstermiş. Başkanım, ihaleye çıkan rakamı komple kamu zararı olarak şu an bize yansıtmaya çalışıyorlar. Tevdi raporunda da varsayımsal hesaplar yapılmış. Müfettişler güya bizim 365 gün %100 doluluk oranında satış yaptığımızın hesaplarını yapmışlar başkanım. 365 günün her günü %100 doluluk! Size anlattım; %40’larda, %50’lerde, en maksimumda ise %60 - %65’lerde olduğumuzu söyledim. Sonra "Belediye kendisi işletseydi bu gelir onda kalırdı" demişler. Bu yaklaşımın hiçbir gerçekliği yok; çünkü belediyenin de Kültür A.Ş.’nin de tek tek reklam alanı satabilecek bir organizasyonu yok. Bu iş saha verisi, kaliteli personel, müşteri ilişkileri, esneklik ve hızlı aksiyon gerektirir. Bunlar ancak açık hava reklam şirketlerinde olan kabiliyetlerdir. İkinci olarak; biz %100 dolulukla çalışmıyoruz, çalışamayız. En dolu dönemimiz yine söylediğim gibi %60 - %65. Üçüncü olarak; her üst geçit aynı fiyatla satılamaz. Size şöyle anlatayım: Beşiktaş'taki bir üst geçit ile Beylikdüzü'ndeki bir üst geçidin fiyatı aynı olabilir mi? Ama bilirkişi, tüm üst geçitlerin fiyatını tek bir fiyat olarak belirleyip %100 doluluk oranıyla beraber bize yansıtmış.

Biz satışları 3’lü, 5’li ve 10’lu paketler halinde yapıyoruz başkanım; tek tek köprü hiçbir zaman satmıyoruz. Tek köprü sattığınız zaman en iyi yerleri herkes almak ister ve elinizde satılabilecek köprü kalmaz. Biz ne yapıyoruz? Size biraz önce anlattığım en iyi mekanlarda, en iyi lokasyonlarda yerlerimiz vardır; işte köprü yolu, Beşiktaş, Mecidiyeköy, Bakırköy, Kadıköy gibi. E5 üzerindeki, daha çok ana arterde ve şehre daha yakın mekandaki köprüler her zaman öncelikli ve istenen yerlerdir. Biz bunlardan bir tane buraya koyar; yanına bir tane Beylikdüzü’nden, bir tane Tuzla’dan, bir tane Pendik’ten ekleyerek 3’lü, 5’li, 10’lu paketler yapıyoruz başkanım. Paket halinde satıyoruz bunları; tek tek satmak kesinlikle yok. Tevdi raporu ise her yeri en yüksek fiyattan her gün satmışız gibi hesap yapıyor. Oysa şirket kayıtları, ticari defterler, kesilen faturalar ve hesaplara giren paralar ortadadır. Bu kadar olağan dışı hesap yapmak yerine şirket kayıtlarını inceleselerdi, hiç böyle farazi açık çıkarımlar yapmazlardı ve bunlara gerek de kalmazdı.

Zaten tevdi raporlarına ilişkin Danıştay kararlarında da bu raporların subjektif ve varsayımsal değerlendirmeler içerdiği belirtilmiştir. Sonuç olarak ortada bir kamu zararı yoktur başkanım. Tam tersine; belediye ve Kültür A.Ş. ilk kez bizim tarihimizde, bizim ihale aldığımız dönemde kâr etmiştir. Başkanım; ortada olmayan, hiçbir şekilde reklam alanı olarak görülmeyen bir yeri belediye reklam alanı olarak çıkardı ve buradan bir kazanç elde etti. Belediye, ortada olmayan bir şeyi gelire dönüştürdü. Dolandırıcılık nasıl olur? Biz belediyeyi ne ile dolandıracağız? Biz şartnameye uygun davranmışız, borcumuzu zamanında ödemişiz. Biz portakal ihalesi alsak ama portakal yerine mandalina versek ve buradan bir kâr elde etsek, bu dolandırıcılık olurdu. Ama bizim hileli bir hareketimiz yok. Üstelik biz Kültür A.Ş.’den para almıyoruz, Kültür A.Ş.’ye para ödüyoruz. MASAK raporunu hazırlayanlar bunu bile yanlış aktarıyorlar.

Tekrar üstüne basa basa söylemek istiyorum: Biz Kültür A.Ş.’den para alan taraf değiliz, para veren tarafız. Bunu devamlı söylememdeki sebep; televizyonlarda üstüne basa basa bizim para aldığımızın söylenmesidir. Para alan taraf değil, para veren tarafız. O kadar şey yazdılar ki, bir ara Ekrem İmamoğlu'na yurt dışından gelen kredileri bile bizim aldığımızı, bizim dağıttığımızı iddia ettiler. Ya biz para alan taraf değiliz ki! Kira ödediğimiz bir yeri ne yaparak dolandırabiliriz? Reklam ünitesi olarak aldığımız yeri başka bir amaçla kullansak anlayacağım; ancak şartnameye uygun kullanmışız, hile yapmamışız, ödemelerimizi yapmışız. Burada dolandırıcılıktan da kamu zararından da kim, neden söz edebilir? Her şeyi uygun yapmışım, kirasını zamanında ödemişim. Reklam amaçlı aldığım yeri reklam alanı olarak kullanmışım, söylenen paraları ödemişim ve fazla yer kullanmamışım. Nesini dolandırdım ben devletin?

İhaleleri Ekrem İmamoğlu aracılığıyla aldığım iddiasına gelince… Sayın Başkan, benim reklam sektöründeki varlığım sanki Ekrem İmamoğlu'yla başlamış gibi gösteriliyor. Oysa ben Ekrem İmamoğlu'ndan önce de İBB'den reklam alanları alıp satan bir kişiyim. Bunu size anlattım, gösterdim de. Yakın zamanda bir televizyon programında Cem Küçük, benim 2020'den önce köfteci olduğumu söyledi TV’de ya. Köftecileri küçümsemiyorum bu arada da yani ne alaka? (Ekrem İmamoğlu’nun bir sözü üzerine) Belki ondan dolayıdır Başkanım. Bunu söyleyenler aslında ne iş yaptığımı gayet iyi biliyorlar. Ama 2020'den önceki ticari hayatımı yok saymaları gerekiyor; çünkü örgüte girdikten sonra zengin oldum ya! Benim 2020'den önce ne mal varlığım ne param varmış ne de reklamcıymışım gibi yansıtılıyor.

BVA'nın İBB'den ihale almak için kurulmuş bir şirket olmadığını anlamanız açısından birkaç somut örnek vereceğim. Başkanım burası çok önemli. Bunu daha sonra yine anlatacağım; Murat Abbas benimle ilgili bir ifade vermiş. Kadıköy ve Karaköy iskelelerindeki reklam alanlarını, Murat Ongun sözde "bunu Murat Kapki'ye ver" diyerek ona talimat vermiş, o da bu talimata uymamış sözde. 2 numaralı göstergeyi açabilir miyiz? Kadıköy ve Karaköy iskelelerindeki reklam bütçelerini ben 20.06.2019 tarihli sözleşmeyle İBB'den aldım Başkanım. Bu tarih önemli çünkü bu tarih, Ekrem İmamoğlu'nun seçiminin iptal edildiği ve tekrarlanacağı haftaydı; seçimden 3-4 gün önceydi. Belediye başkanına vekaleten Ali Yerlikaya görevliydi. Sözleşmem Şehir Hatları ile Kadıköy ve Karaköy ihalesi üzerineydi. Ben bunları seçime 3-4 gün kala alınca, böyle bir kiralama yapıldığı için o dönemde bir sürü laf çıktı. "CHP seçimi kazanacak, CHP gelmeden önce kendi adamlarına yer verdiler" denildi. Daha sonra ben bu yerleri işletirken, daha 1 yılım dolmadan —ki 3 yıllık sözleşmedir, sözleşmeyi size vermiştim— sözleşmem feshedildi başkanım. Hani ben Ekrem İmamoğlu'nun ortağıydım? Bu alan Ekrem İmamoğlu seçildikten sonra benim elimden alındı. O halde şimdi soruyorum: İddianameye göre Murat Ongun benim yöneticimse, ben onun altındaysam, bütün bu reklam işleri ona bağlıysa ve beni kolluyorsa neden buraları benim elimden aldı? Ben AK Parti zamanında aldığım yerleri onun sayesinde koruyamaz mıydım? Murat Abbas, maalesef çıkarlar için böyle bir iftira atmış; çünkü yalanı bu kadar bariz.

Bu sadece bir örnek. İstanbul'da bir bina duvarını reklam alanı olarak işletseniz bile bunun yolu İBB'den geçiyor. Nerede reklam yapmak istiyorsanız, reklam alanlarıyla ilgili her türlü İBB'ye başvurmak zorundasınız. Kendi ihale yerleri değilse bile izinleri oradan alırsınız. Reklam yeri izinleri İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nden alınır. Bu sadece CHP döneminde olan bir şey değil; devamlı böyle olan bir usuldür. Sadece BVA olarak İBB'den ihale aldığımı zannediyorlar. Oysa BVA olarak Zeytinburnu Belediyesi'nden de reklam ihalesi aldım. Zeytinburnu Belediyesi AK Parti’dedir biliyorsunuz başkanım; onu da 2023 yılında almıştım. Bu arada Kayseri Büyükşehir Belediyesi'nin tramvay hattı reklam alanları ihalesine de girdim. Burada 2. oldum ve kazanamadım. Kayseri Belediyesi AK Parti’li. İhale 15.000.000 liradan açılmıştı, 3 kişi katıldık: Ben, İlbak’lar ve Kayserili bir firma. Ben 34.000.000 lira fiyat verdim; diğer firma 36.000.000 lira vererek ihaleyi aldı. 15.000.000 liraya açılan ihalede fiyatı 36.000.000 liraya çıkartarak Kayseri Belediyesi'ne bayağı bir para kazandırdım. Burada da mı ihaleye fesat karıştırdım?

Ankara ve İstanbul'da elektrik dağıtım şirketlerinin direk reklam alanı ihaleleri vardır. Reklam elektrik direklerine reklam koyuyorlar başkanım belki biliyorsunuzdur sayın heyet. Bunun ihalesine gittim, Ankara'dakini kaybettim. Ankara'daki ihaleye girdim, Ankara'dakini kaybettim. Ama İstanbul'dakinde ihaleyi kazanmama rağmen evrak eksikliği... Daha sonra evraklarımızı alıp "bana ihaleye katılabilirsin" dedikten sonra ihaleyi kazandıktan sonra evrak eksikliğiniz var diyerek, yanlış evrak diyerek beni elediler ve 2. olana verdiler ihaleyi. O 2. alan kişi de çok önemli. Sonradan bana yine iftiralarda bulunan arkadaş Oktay Tan. Kendisi ben ihaleye girdim ve kazandım diye bayağı bir sinirlenmiş. Onların da zamanı gelecek anlatacağım. Hasım olduk onlarla zaten. Ben ihale bedelini çok yükseltmişim de çok yüksek olmuş da... Mesela asıl orada bir şaibe var başkanım. Ben çok uğraştım ama hiçbir şekilde çözemedim. Ayedaş'ın en yüksek yetkilisine kadar gittim, çözemedim. Esas o ihalede şaibe vardı mesela ama çözemedim.

Buradan da şu an suç duyurusunda bulunuyorum. BVA olarak TCDD ve Karayolları gibi kurumların ihalelerini de takip ettik Başkanım. İstanbul'daki köprülerin aynısı Karayolları'na aittir; size demin söylediğim kırmızı başlangıçlı yerler Karayolları'nın başladığı yerlerdir ve buralardaki köprüler de onlara aittir. Biz bu ihalelere de girmeye çalıştık. İstanbul hemzemin geçit köprülerinin ihalesini Simut diye bir firma almıştı. Ben de gittim onlarla alt kiralama yaptım ve İstanbul'daki Türk Hava Kuvvetleri hemzemin geçitleri aldım. 2024 yılında yine Devlet Demiryolları'nın Gayrettepe - Havalimanı Metro Hattı'nın reklam alanı ihalesine girmeye çalıştık Başkanım. Burada "girmeye çalıştım" diyorum çünkü ihaleye evrak verdiğimiz anda ihale bir anda kapatıldı ve iptal edildi. Duyuruldu, ilan edildi; ama BVA olarak biz katıldığımız zaman, bir hafta ya da 10 gün sonra iptal edildiği söylendi. Biz daha sonra Devlet Demiryolları'na yazılar yolladık: "Eğer tekrardan açılacaksa biz katılımcı olmak istiyoruz, lütfen bize davet gönderin" dedik. Hiçbir şekilde açmadılar ve davet göndermediler. Ama sonradan nasıl verdiler biliyor musunuz Başkanım? Çağrı usulüyle, Devlet Demiryolları ihale yapmadan verdi. Devlet Demiryolları ihale yapmadan verebilir mi Başkanım? Veremez bence. Ana firma sahibi İbrahim Bacacı diye bir arkadaş; bütün Karayolları köprülerini aldı. Hani Karayolları Bölge Müdürlüğü benim 8 tane köprüme el koymuştu ya; en elmas, pırlanta dediğim yerler... Oraları da onlara verdiler Başkanım; yaptılar bunu. Bunların hepsi gerçektir, araştırıp görebilirsiniz Başkanım. Ama ben ihaleye fesat karıştırdığım iddiasıyla burada suçlanıyorum. 15 aydır yatıyorum, çocuklarıma hasret bir şekilde. Eşim tutuksuz yargılanıyor.

Üstelik bu ihalenin metrekare bedeli ne kadardı biliyor musunuz Başkanım? Biz 2023’te İBB’den üst geçitleri aldığımızda, metrekaresine 8.000 lira kira ödüyorduk. Devlet Demiryolları, 2024’te muhammen bedeli 2.000 liradan çıkarttı Sayın Başkanım; 2.000 liradan! Kamu zararını biz mi uğrattık, onlar mı uğrattı? Bunlar çok önemli şeyler Başkanım. 8.000 lira nerede, 2.000 lira nerede? Benim elimden 8 köprüyü aldılar; 8.000 liradan ödediğim köprüleri 2.000 liradan başkasına verdiler Başkanım. Şu an hala resmi olarak kullanıyorlar; araştırsanız bulursunuz. Eğer biz bu yüzden yargılanıyorsak, o zaman Devlet Demiryolları'na ne dememiz lazım? Bunu da sizlere bırakıyorum. Karayolları Genel Müdürlüğü'nün de aynı bizimki gibi üst geçitleri var; Panout (Out Media) dediğimiz firma bunları kullanıyor.

Bunların hepsinin tek bir firmaya verilmesinde usulsüzlük yok ama benim yaptığımda usulsüzlük var! Biz fesat karıştırıldığı iddia edilen ana ihaleyi değil, alt ihaleyi aldık. Tekrar tekrar söylüyorum: Ben ihaleye fesat karıştırmadım, benim şirketim ihaleye fesat karıştırmadı. Biz alt ihale aldık. İhale sürecinden sonrasına kadar tek bir usulsüz, tek bir haksız kazancımız yoktur. Bu ihalelerin tamamı Sayıştay tarafından denetlenmiş ve usulsüzlük tespit edilmemiştir Başkanım. Sayıştay ve Danıştay, bildiğim kadarıyla itibar edilen kurumlardır. Bunların verdiği kararların doğru olduğuna inanmak istiyorum ki doğrudur diye düşünüyorum. Bunlardan temiz çıkmış bir şey neden hala sorgulanıyor? Ben bunu anlamış değilim.

Bu ihaleler hakkında daha önce mülkiye müfettişleri tarafından incelemeler yapılmış, soruşturma izni de verilmiş Başkanım. Ancak bu izin, Danıştay tarafından herhangi bir usulsüzlük olmadığı gerekçesiyle kaldırılmış; bunun da evrakları var, sizinle paylaşacaklar. Yine bu ihaleler hakkında başka reklamcılar tarafından iptal davaları açılmış. Size söylemiştim ya; reklamcılar reklamcıları çok şikayet eder diye. Onlar da şikayetlerde bulundu ve şikayetleri incelendi. Yine Danıştay'dan bunlarla ilgili "usulsüzlük yok" kararı verildi. Muhtemelen bu ihalelerin iptal edilmesini isteyen rakip reklam firmaları, bu dosyada şikayetçi, tanık veya gizli tanık olarak savcılığı buralarda usulsüzlük olduğuna ikna etmiş; savcılık da sorgusuz sualsiz bu iddiaları doğru kabul edip bize fatura etmiş.

Ve Başkanım, Sayın Heyet… İlk 19 Mart'ta alındıktan sonra 22 Mart'ta adliyeye geldiğimizde, Çağlayan'a geldiğimizde, tek tek yukarıya bizi savcı beyin odasına alıyorlardı. Savcı bey bana sorular sordu o gün. O kadar değişik sorular soruyor ki, “Sayın savcım “dedim “Yani bu sorduğunuz soruların hiçbiriyle bizim alakamız yok, bizim hiçbir şekilde bunlarla hani bir ilgimiz yok” diyorum. O kadar aslında hani yanlış anlamayın da saçma sapan şeyler söylemişler ki savcılara anlatmışlar ki onlar da bunları doğru kabul etmiş ve bize bu soruları sordular. Ama sonra bu soruların hiçbirini iddianamede göremedim bu arada. Anladılar yanlış yaptıklarını. Oturdum inanın orada anlattım, tek tek anlattım. Bu böyle yapılıyor bu böyle yapılıyor diye savcı beye oturdum orada anlattım. Soruşturma ve tutuklanma korkusuyla ya da tutukluluğun yarattığı psikolojiyle verilen ifadelere itibar edilerek hakkımda bir ceza verilmesinin mümkün olmadığını düşünüyorum. İsterse bin kişi gelsin, Murat Kapki bu ihalede fesat karıştırdı desin. Benim hangi eylemi yaptığım dahi söylenmeden sırf öyle olduğunu düşünüyorum tarzı ifadelerle hakkımda ceza istenmesini kabul etmiyorum.

Evet, 61, 62, 63'ü anlatmış oldum. Eylem 117, ecrimisil. Hakkımda ecrimisil karşılığında belediyeye ait reklam alanlarını kullanarak kamu zararına dolandırıcılık yaptığım söyleniyor. Bu suçlamada iki ayrı şirketin reklam alanı kullandığı, benim de bu şirketlerin ortağı veya yöneticisi olduğum iddia ediliyor. İddianamede geçen şirketlerden biri şüpheli Murat Kapki ve Şehmus Sarıboğa'nın yetkilisi olduğu BTK Reklam Endüstri Sanayi ve Ticaret A.Ş. olarak yazılmış. Ben bu isimli şirketin ortağı ya da yetkilisi hiçbir zaman olmadım başkanım. İşin ilginç tarafı Şehmus da böyle bir şirketin ortağı ve yetkilisi değil başkanım. Şehmus'un sahip olduğu şirket BTK Partners Reklam Ticaret A.Ş.'dir. BVA'nın montaj, bakım, tadilat, elektrik, üretim işlerini yapar. Biz önce iddianamede maddi hata vardır sandık ama tevdi raporunda da zabıtlarda da tutanaklarda da aynı yanlış şirket yazıyor. Ankara Ticaret Odası'na kayıtlı benimle ve Şehmus'la hiçbir ilgisi olmayan bambaşka bir şirket. Bu artık isim benzerliği midir, kasıt mıdır bilemiyorum ama ortada çok açık bir yanlışlık var başkanım. Tamam bu tür yanlışlıkların sonucunda da biz sanık ve 15 aydır buradayız. Yani şirket tamamen bizle alakası olmayan ecrimisil almış bir şirket.

117. eylemde adı geçen diğer şirket Sim Medya A.Ş. ise benim geçmişte Ağustos 2022 ile Haziran 2023 arasında 10 aylık bir süre ortak ve yöneticisi olduğum bir şirkettir. Ancak benim dönemimde atılı suça konu olacak bir faaliyet olmamıştır. Zaten hangi dönemde hangi hareketle ne şekilde bu suçun işlendiği de somutlaştırılmamış. Hiçbir şekilde belli değil. Hangi tarihte kim ne almış, nereye almış hiçbir şey belli değil. Tevdi raporundan anladığım kadarıyla burada iki ayrı olay iç içe geçmiş durumda. Birincisi, üçüncü kişilere ait özel mülkiyet alanları için belediyenin ecrimisil aldığı iddiası. Benim ya da yöneticisi olduğum herhangi bir şirketin böyle bir faaliyeti olmamıştır başkanım. Sim Medya bakımından söz konusu edilen olay parapet tipi reklam yerleriyle ilgilidir. Bunlar özel mülkiyet alanları değildir. Benim dönemimde kullanıldıklarını da hatırlamıyorum. Kaldı ki ecrimisil bildiğim kadarıyla haksız işgal tazminatıdır. Böyle bir ceza benim dönemimde yazılmış olsa dahi ödenmiştir. Ama belediyeyle önceden anlaşıp ecrimisil karşılığı yer kullanmak gibi bir durum yoktur.

Başkanım ecrimisil gidip bir yere hani kaba tabirle, halk diliyle çökersiniz sonradan gidip belediye burayı size ceza keser, ecrimisil alır. Haksız mıyım? Yanlış bir tabir kullanmıyorum herhalde. Belediyelerimizde de böyle değil midir? Yani ben böyle biliyorum. Yani sanki önceden gitmişim anlaşmışım almışım ecrimisil ödemişim. Burada da yine aynı sorun var. Ben kimi dolandırmışım, hangi hileli hareketi yapmışım? İddianame o kadar dağınık ki insan tam olarak neyle suçlandığını anlayamıyor. İstanbul'daki reklamcıların büyük çoğunluğu 117. eylemde suçlanmış ama yine bazı reklamcılar hakkında suçlama dahi yok. Yani belirli bir kitleyi, belirli bir zümreyi cezalandırmak için alıyorlar ama başka diğer şirketler yine ecrimisil kullanan şirketler yine burada yok başkanım. Sanırım muteber reklamcılar diye yeni bir kategori oluşturuldu. Onlara her şey serbest, biz bu dosyadaki sanıklara ise her şey suç.

Başkanım siz eylemleri sayarken 118. eylem benim hakkımda bir iddia olmadığını söylediniz. 118 var değil mi? 118'i söylememiştiniz. 117, 118, 119. Eylem 118: muvazaalı sözleşmeler ve rüşvet. 118. eylemde benim adım şüpheli listesinde geçiyor ama sonuç kısmında geçmiyor başkanım, o yüzden sordum. Efendim? Sanık. Yani hakkında bir sevk maddesi yok ama ben yine de savunmamı yapayım. Sayın başkan, bu eylemde Kültür A.Ş. ile muvazaalı sözleşme imzaladığımız ve Kültür A.Ş.'ye rüşvet verdiğimiz iddia ediliyor. Sözleşmeyi buldum ve inceledim. Olayı da hatırladım. Pandemi döneminde Kültür A.Ş. bize bir olanak sağladı. Bu pandemi döneminde sokağa çıkma yasaklarında başkanım biz hiç kimseyi çalıştıramıyorduk bu asıl olacağı zamanlar ve baskı yapılacağı zamanlar kimseyi çalıştıramıyorduk. Kültür A.Ş. bize bir olanak sağladı; bizim işlettiğimiz reklam yerleriyle ilgili montaj, uygulama, kaldırma, görüntü yani fotoğraflama, reklam takılan yerlerin dron çekimleri, bunların hepsini Kültür A.Ş.'ye ben 1 yıllığına verdim başkanım.

O dönem pandemi dönemi olduğu için bu işleri yapan yerlerin çoğu çalışılamaz haldeydi. Şirketler eleman dahi çalıştıramıyordu, işler durmuştu. Benim de o dönemde danışmanlık yaptığım reklam yerleri vardı. Buralarda da danışmanlık yaptığım şirketlerin satışları yine pandemi nedeniyle azaldığı için düzenli personel çalıştırmak yerine dışarıdan komple hizmet almak mantıklı geldi bana. Sözleşme imzalandı, ödemeler aylık taksitlerle yapıldı, hizmet alındı. Başkanım rüşvetin faturası mı olur? Faturasını aldım ya. Faturası var ve şirkete ödeme yapıyorum, kimsenin cebine para koymadım ben. Pandemi döneminde oluşan sorunları aşmak için geçici bir çözümdü sadece. Hem reklam yerlerini kullandık hem de montajı ve uygulamayı bakımda Kültür A.Ş. bize bu konuda çok büyük bir yardım oldu. Çünkü belediyenin çalışanlarının izinleri vardı biliyorsunuz. Herkes alamıyordu o izinleri, onlar rahatlıkla çalışabiliyorlardı o dönem.

Benim anlamadığım şey şu; bunun yine söylüyorum rüşvetle ne alakası var? Burada ise belediye şirketinin kurumsal hesabına ödeme yapılmış, karşılığında hizmet alınmış, kimseye de rüşvet vermemişim. Zaten resmi şirkete nasıl rüşvet verilir onu da anlamış değilim. Rüşvet verseydim karşılığında haksız bir menfaat sağlamış olmam gerekmez miydi? SMO adlı şirket bu sözleşme sonucunda reklam izni de almadı. SMO zaten o dönemde duvar reklamlarını işletmeye devam ediyordu. Yani bu sözleşme neticesinde izin aldığı doğru değil. Yani Kültür A.Ş.'nin SMO'ya sağlayacağı bir menfaat de söz konusu değildir başkanım. O dönemde bu sözleşmeleri yapan onlarca firma vardı ama içlerinden bazıları hakkında rüşvet, yine bazıları hakkında hiçbir şey söylenmiyor. Yine herhalde muteber reklamcılar ve bizler diye ikiye ayrılıyoruz. Özetle ben kimseye rüşvet vermedim, herhangi bir haksız menfaat de elde etmedim. 118 bu kadar Başkanım.

Sayın Başkan, hakkımda kara para aklama suçlaması var. Oysa benim ticarette kazandığım her para kayıt altındadır. Bütün iş hayatım boyunca kazandığım paralarla edindiğim şeyler sanki son dört beş yılda olmuş gibi bir senaryo yazılıyor. Öyle değil. Hani burada oturup mal varlığımı anlatmam, yani anlatmam sorun değil zaten. Yani yapacak hiçbir şeyim yok. Ben Acarkent'te ilk villamı 2014 yılında aldım. Sonrasında 2020'de henüz ihaleler bile alınmadan önce, daha ihale falan almadan önce yine Acarkent'te dört katlı bir villa aldım, ikinci villamı aldım. Akasya AVM projesinden de üç tane ev almıştım 2020 öncesi. Hepsinin dokümanlarını size verecekler veya verdiler. Bu arada ben gayrimenkul yatırımı da yapıyorum yani. Uygun bir yer çıkarsa alıyorum. İçine tadilat yaptırıp sonra sattırıyorum falan yani. Oradan da para kazanıyorum.

Size bir örnek anlatayım. MASAK raporunda benim evim, 3 Temmuz 2020'de satın aldığım bir ev var Sayın Başkanım. 3 Temmuz 2020'de aldığım bir ev var. Ben o evi o dönemde 6 milyon TL'ye aldım. O en son söylediğim dört katlı villa var ya başkanım, 6 milyon liraya aldım Acarkent'te. 6 milyon lira o günün kuruyla 1 milyon dolar yapıyor başkanım. Dolar 6 liraydı. 1.4 milyon TL'sini peşinat verdim eve. Kalan 4 milyon 600 bin lirasını Halkbank'tan kredi kullandım başkanım. Halkbank Bakırköy şubesinden 4 milyon 600 bin lirasını kredi kullandım. Krediyi çektiğim tarihte taksit borcum dolar bazında 750 bin dolardı. İşte 250 bin dolarını verdim, 750 bin dolar da o şeyle yapıyorum. Aylık ödemesi 50 bin liraydı başkanım. On yıllık aldım 50 bin lira, 10 yıldı, 15 yıldı bilmiyorum. Bu krediyi 2025 yılında kapattım başkanım. 2025 yılı Ocak mı Şubat mı ne kapattım. Kapattığımda krediyi kaç paraya kapattım biliyor musunuz? Tüm kredimi 100 bin dolara kapattım. Türkiye'deki enflasyonu ve durumu siz anlayın. 750 bin dolara aldığım o tarihteki evimi 2025 yılında 100 bin dolar bozdurarak kredimi kapattım başkanım. Hepsi Halkbank'ta ibraz edilebilir size, bütün dokümanlar verilebilir. Aynı şekilde bu arada araba da alıp satıyordum. Yani ben arabaları falan çok severdim. Araba alırdım, binerdim üç ay, beş ay sonra satardım. Bazen ortaklı arsa alıp satardım. Yani tam bir tüccar diyebilirsiniz yani. Benim elimde kaynağı belirsiz tek bir para yoktur. Hepsinin kaynağı bellidir. Tamamı yasal ticari faaliyetlerden elde edilmiştir. Buna rağmen ev almam, araba almam, tablolar alıp satmam, saat almam, maket araba koleksiyonum, tekne, tekne almam satmam sanki suçmuş gibi gösteriliyor.

Naylon fatura kullandığım söyleniyor. Oysa yine söylüyorum. 15 aydır bizim şirketimizde kayyum var. Tek bir fatura bile, tek bir fatura dahi naylon fatura bildiğimiz sahte fatura hiçbir şekilde BVA şirketi kullanmamıştır. Herhangi bir tespit Vergi Dairesi'nin tespiti de yoktur. Ahmet Çiçek'in sahte fatura kestiğim dediği şirketlerin hiçbiri o tarihlerde benim değildi. Hiçbirinin onun söylediği tarihlerde o şirketlerin hiçbiri benim değil. Ahmet Çiçek'in benim hakkımda neden böyle ifade verdiğini de biliyorum. Tutuklandıktan kısa süre sonra Ahmet Çiçek'in avukatı Melike Bayraktar benim Silivri 9 No'lu Cezaevi'ne beni ziyarete geldi. Ahmet Çiçek'in ilk ifadesinde Muhittin Palazoğlu'nun, bakın Muhittin Palazoğlu, Ahmet Çiçek'e, “Murat Kapki'yle ilgili sahte fatura kesiyordum deyip ona suçlamalar yönelt, bunun karşılığında sana 1 milyon dolar para ödeyeceğim” demiş. Bu Melike Bayraktar'ın bana geldiği tüm kayıtlar 9 No'lu'dan istenebilir. Ya iki ya üç defa geldi yanıma zaten. İlk tutuklandığımız aydı zaten 19 Mart sonrası. Bunları savcıya da anlattım ama hiçbirini yazmadılar Sayın Başkanım. Hiçbirini yazmadılar. Savcı bey aynen şunu söyledi: "Ya biliyorum o çocuk gitmiş herkesten para istemiş." dedi. Ya bunu niye yazmıyorsunuz peki? “Yani gerek yok” dedi. Aynen bunu söyledi savcı bey bana.

Ahmet Çiçek de "Ben Murat Kapki'ye böyle iftira atamam." dediğini, bana avukatı öyle söylüyor. "Ben Murat abiye böyle iftira atamam. Sen git Murat abiye söyle, Muhittin Palazoğlu böyle böyle söylüyor, bana da 1 milyon dolar para veriyor. Murat abi bilsin." Bana geldi, anlattı bunları. Ben de yani Muhittin Palazoğlu'nun bence herhangi bir hasımlığı, herhangi bir sıkıntısı, herhangi bir şeyi yok diye biliyorum. Neden böyle bir şey yapar diye düşündüm yani. Kendim de dedim ne istiyorsa yapsın dedim. Benim Ahmet'le öyle bir sorunum yok, anlatmak istiyorsa gitsin anlatsın dedim. İkinci gelişinde bu kez üstü kapalı benden para istedi bu sefer avukat hanım. Ben de yine aynı şekilde ne yaptıysa gitsin anlatsın dedim. Bunların tamamının kayıtları 9 No'lu'dan istenebilir. Sonrasında Ahmet Çiçek çok yaratıcı bir şekilde çıkıp ifade verdi ve ben ondan naylon fatura kesmişim bunları söyledi, anlattı. Daha başka şeyler de anlattı onları da söyleyeceğim, hepsinin yalanı ortaya çıktı. Hepsini ispatladım savcılıkta.

Peki benim hakkımda naylon faturadan bir suçlama var mı Başkanım? Yok. Vergi Dairesi'nin kesmiş olduğu bana herhangi bir ceza var mı? Yok. Hiçbir iddia var mı? Yani o söylenen Ahmet Çiçek dışında? Yok. Vergi raporlarında tespit var mı? Yok. BVA hakkında şüpheli bir işlem var mı? O da yok. Ne var? Sadece Ahmet Çiçek'in ifadesi var. Peki. Üstelik Ahmet Çiçek'in ifadesi başlı başına sorunlu. Sözde, bakın çok önemli, buralar çok çok önemli. Sözde Le Meridien otel var ya meşhur otel, bağlantılı otel. Başkanım savcılığa gittiğimde bana savcı bey dedi ki: "Sen Le Meridien otelde Ekrem İmamoğlu ile beraber görüntülerin var." dedi. Ya hayatımda Le Meridien otele gitmedim. Hayatımda kapısından içeri girmedim. Televizyonda yayınlanıyor ya görüntüler başkanım. Orada bir tane sırt çantalı Ekrem Bey'in yanında yürüyen birisi var. O da benim gibi kel. Sırtında Louis Vuitton çanta varmış benim, Ekrem Bey'le otelde sohbet ederek yürüyormuşum. O görüntülerdeki kişinin benim olmadığını savcı beye anlattım. "Ben değilim” diyorum ona. Ben hayatımda hiçbir şekilde oraya gitmedim. Neyse sonradan gerçeğini bulduk kendileri de araştırdılar zaten sonra iddianameye de koymadılar. Le Meridien Otel'de Ahmet Çiçek'in ben diye lanse ettiği, iftira attığı kişi Mehmet Ali Çalışkan. Başkanla beraber yürüyorlar ama ben olduğumu söylüyorlar.

Ama bu kurgu neden yapılıyor biliyor musunuz Başkanım? Ahmet Çiçek bana faturalar, sahte faturalar kesiyor ya, sözde. Ben o sözde faturaları daha sonra ifadelere geldiğimde anlatacağım. Bana, şirketime, valizlerle paralar geliyordu. O valizlerle paraları ben Le Meridien Otel'e götürüyorum, hani jammerlar dedikleri valizler var ya, o paraları benim getirdiğim paralar olarak göstereceklerdi. Ben oraya gelmişim, Ekrem Bey'le konuşuyorum, “Valizleri getirdim Başkanım” deyip çıkıp gidiyorum. Ama sonra patladı. Ahmet Çiçek'in iftiraları bitmedi. Ahmet Çiçek CHP kurultayında dağıtıldığı iddia edilen telefonların artanlarını ona verdiğimi iddia etti. Ama Apple'ın daha çıkartmadığı telefonu ben ona vermişim. Daha üretimde olmayan telefon markasını söylemiş, ben ona vermişim. Piyasada olmayan bir model. Sayın Başkan, Ahmet Çiçek ve savcılığın buradaki kurgusu şuydu; demin anlattığım şekilde işte, otelde ben olmadığım ortaya çıkınca hikâye çöktü. Sonra senaryo naylon faturaya döndü. Çantalar, valizler, kasa, hepsi uydurma, hepsi Başkanım. Daha sonra benim hakkımda yine buna benzer ifadeler vermeye başladı.

Yine söylüyorum ben gayrimenkul alırım, araba alırım ve bunları alırken de Türkiye'de siz de biliyorsunuz yani bundan sonra düzeltilecekmiş öyle duydum ama genelde elden para verirsiniz yani. Gidersiniz, orada tapuda arkadaş der ki sana, parayı aldın mı, aldım der, tamam, imzalar, verdim dersiniz, siz de imzalarsınız, alırsınız gidersiniz. Daha çok bunlar nakit parayla döndürülen şeyler. Çünkü vergisel boyutlarından dolayı, ev atıyorum 5 milyon lira ama tapuda gösterilen fiyat 2 milyon lira. Adam diyor ki 3 milyon lirasını elden alırım. Çünkü ona ekstra vergi çıkacağından. Ha bundan sonra düzelecekmiş. Yine söylüyorum Ahmet Çiçek'in sahte fatura kestiği dediği şirketlerin hiçbiri benim adıma tescilli şirketler değil. Hiçbirinde şirket sahibi ben değilim. Savcılık neden bu naylon fatura masalına sarılıyor? Çünkü MASAK benim şirketimin 2.53 oranında karlılığa ulaştığını, anlatmıştım ya başkanım. Yani şirket cirosundan daha fazla kar etmiştim ya, savcılık da buna inanmış, sonra bakmış ki ortada para yok, şirket kayyumda, kasada böyle para yok, reel de böyle karlılık da yok; o zaman demek ki bunlar naylon fatura kesmiştir. Başka nasıl olabilir, para yok ortada çünkü Başkanım. Ama ne o kar var, ne o para var, ne de o paranın aklanması diye bir şey var.

Tekrar söylüyorum; BVA'da bir tane bile naylon fatura yoktur. Tamamı gerçek ticarettir. Aldığımız iş belli, sattığımız iş belli. Kültür A.Ş'ye kira öderiz, BFK'dan hizmet alırız, BFK'nın verdiği hizmet; baskı, montaj, bakım ve nakliyedir. Ve yaptığımız yerlerin tadilatları oluyor, tadilatlarını yaparlar. Komple hizmet yani, fatura neyse keserler bize. Benim şirketim BVA. BVA'nın bana ne kadar kar payı, ne kadar huzur hakkı verdiği de bellidir. Ben danışmanlık yaparım al sat yaparım bu yolla da gelir elde ederim. Bazı alışverişlerimde evet nakit para kullandığımı biraz önce de söyledim. Ama reklam işinde kesinlikle ve kati olarak nakit para dönmez başkanım. Reklam firmalarında nakit para hiçbir şekilde dönmez, fatura neyse o ödenir başkanım.

MASAK raporunda ve iddianamede bazı şirketlerin yakınlarımın üzerine kayıtlı olduğu halde gerçekte benim olduğu söyleniyor. Bu da uydurma, Ticaret Sicil Gazetesi'nde ne yazıyorsa gerçek odur Başkanım. İsterse yüz kişi gelsin yine “Bu şirketler Murat Kapki'nindir” desin. Benim olmayan şey benim değildir, önemli olan ticarette ticaret sicil kayıtları değil midir? Sayın Başkan, bu suçlama kendi içinde de çelişkilidir zaten. MASAK benim mal varlığı devirlerimi aklama unsuru gibi göstermiş. Bu kapsamda gayrimenkul devrettiğim şahıslardan avukatım -ismini vermek istemiyorum çünkü ismini vermemi istemedi, korkuyormuş dışarıda iş vermiyorlar diye, bir de öyle durum var Başkanım- ve Serkan Balbal, dosyada sanık Başkanım. İkisine de devirler yapmıştım, ikisi de sanık dosyada.

Ama esas önemli konuya geliyoruz, benim için çok önemli. Ama bir tane kişi var o kişi ne iddianamede var ne de o kişinin ismini hiçbir yere koyduramadım savcılığa defalarca gitmeme rağmen. Bu isim İsmail Kaan. Kendisine direkt parasını ben vererek üstüne aldığım bir tane villa var benim. Kendim, ben yani. Artı 8 tane gayrimenkul devrettim, benim üzerimden gitti. Bir tanesinin direkt benim parasını verdiğim villa, yine bir villa, ayrıyeten bir villa ve 7 tane de daireyi Acarkent'te onun üzerine geçirmiştim. Zeynep ve Serkan, ismini söylemiş olduk, avukatım Zeynep ve Serkan maalesef suçlu ve burada tutuksuz yargılanacaklar. Ama İsmail Kaan yok Başkanım. Bunları size birazdan delilleriyle anlatacağım, neler yaptığımı, neler gösterdiğimi. Dilekçelerimi, hepsini size göstereceğim ama alamadım bir türlü. Yeri ve zamanı geldiğinde anlatırken de onun hakkında suç duyurusunda bulunacağım size. Amerika Birleşik Devletleri'ne para transferleri de iddianameye konu olmuş.

Başkanım, ben Amerika'da Miami'de ev aldım. Ev aldığım için de para transfer ettim. O evin sözleşmesi mevcut. Üstelik o sözleşme para transferi sırasında bankaya sunulmuştur. Sonradan üretilmiş bir evrak değildir. Yüklü miktarda Swift yaparken zaten banka sizden belge veya beyan ister. Şimdi Başkanım, bankaya gittiğinizde belli bir meblağın üzerini banka kesinlikle yurt dışına göndermiyor, sizler de biliyorsunuzdur. Söylenen zaten buradaki yazan rakamlar, 2.5, 3 milyon dolarlar. Bu parayı böyle 'hadi hemen al gönder' durumu yok. VakıfBank'tan yapıyorum bu arada bunu; devlet bankasından. Yani herhangi bir yerden de değil; Kapalıçarşı'dan şuradan buradan da göndermiyorum. Normal VakıfBank'a gitmişim. Bana direkt 'Niçin gönderiyorsunuz?' dediler. 'Ev aldım' dedim. 'Sözleşmesi var mı?' diye sordular, 'Evet, var' dedim ve sözleşmemi verdim. Dediler ki: 'Yalnız 1 veya 2 gün bekleyeceksiniz çünkü biz bunları MASAK'a gönderiyoruz. MASAK'tan onay gelirse ondan sonra para karşı tarafa geçer.' 'Tamam' dedim. Ertesi gün saat 16.00 – 16.30 gibi para transferi karşı tarafa geçmişti. Ben nasıl para kaçırdım Başkanım? Nasıl kaçırdım VakıfBank'tan? MASAK'a sormuşlar, sözleşmesini vermişim, ev orada. O zaman yurt dışından ev alanların hepsini burada tutalım, tutuklayalım. Türkiye'nin %70'i şu an yurt dışından ev alıyor.

Ben paramı dolara çevirmişim, VakıfBank'a yatırmışım ve satış sözleşmesini sunmuşum. Bunun neresi şüpheli? Neresi yurt dışına para kaçırma? Devlet bankası, belgeli bir iş. Ama bunlara şüpheli işlem muamelesi yapılınca, sanki parayı çeşitli işlemlerden geçirmişim gibi gösteriliyor. Ya bu paranın nereden geldiği belli, nereye gittiği belli, ne aldığım belli, ne sattığım belli. Kaynağı apaçık ortada; bu işlemlerle kaynak gizlenebilir mi? Ayrıca naylon faturanın kara para aklamak için değil, yasal kazancın vergiden kaçınılması için kullanılan bir yöntem olduğunu biliyorum. Kara parayı aklayamazsınız, belki vergiden kaçarsınız. Savcılık bana naylon fatura isnat ettiği esnada bile aslında benim paramın kara para olmadığını kabul etmiş oluyor.

Bir çelişki daha var. Diyelim ki bütün bu iddialar doğru; o zaman ne sonuç çıkıyor? Ben BVA'nın kazandığı parayı kendi üzerime geçirip, sözde örgüte götürmem gereken parayı örgüt üyemden saklıyorum ya Başkanım; kendi üstüme almışım ve örgütten kaçırmışım. Şu an kendimi yükselttim bunlarla. İşte bu kadar çelişkili ve komik durumlar Başkanım. Ama hukuki olarak en net mesele şudur: Aklama suçunda öncül suç gerekir. MASAK, öncül suç olarak ihaleye fesatı gösteriyor. Ben ise savunmam boyunca açıkladım; ihaleye fesat suçu oluşmamış. Ben İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nden ihale almadım; Kültür AŞ'nin alt ihalesini aldım. İhaleye fesat suçu oluşmadı; oluşsa bile ben kamu görevlisi olmadığım için faili olamam. Yardımcı veya azmettirici olduğuma dair de delil yok, iddia yok. Öncül suç yok, suçtan kaynaklanan mal varlığı yok; o halde aklama da yok zaten Başkanım. Gerçekten beynim duruyor bazen. Ben bir ihale almışım; aldığım ihaleyi tamamen resmi bir şekilde ajanslara, Türkiye'nin en kurumsal, en büyük şirketlerine satışlar yaparak kullanmışım. O kazandığım parayı kara para olarak görüyorlar, sonra da bu parayı aklama olarak önüme koyuyorlar. Bu bir akıl tutulmasıdır. Faturasıyla sattığım işten gelen para nasıl kara para olabilir?

Sayın Başkan, 120. eylemdeki konu da aklama suçlamalarıdır; delili de 4 Mart 2025 tarihli MASAK raporudur. Asıl skandal olan rapor budur işte Başkanım. Yine MASAK ve yine skandal. Cem Küçük 'MASAK raporları var, görecekler bunlar' diyordu ya; işte o MASAK raporlarını şu an tek tek açıklıyorum. MASAK raporları var ama yemin ediyorum hepsi çöktü. Bu rapor, benim tutuklanmama ve mal varlığıma el konulmasına dayanak yapılmış; ama baştan sona yanlış ve çarpıtılmış Başkanım. Raporun anlattığı hikaye şu: BVA Kültür AŞ'den para alıyor -bakın 'Kültür AŞ'den para alıyorum' diye yazıyor- BVA'nın ortağı Murat Kapki, şirket ile ilgisi olmayan Hüseyin Köksal'a para gönderiyor. Şirket ile ilgisi olmayan dedikleri Hüseyin Köksal benim ortağım; ona para gönderiyorum. Ben Kültür AŞ'den para almışım, Hüseyin Köksal da bu parayı Can Aslan Reklam'a aktarıyor. Aslında kendi helal sütüyle kazandığı para, birazdan göreceksiniz. Oradan da İmamoğlu İnşaat'tan ev almış gibi görünüyor. Ama aslında ev de almamış; arsaymış, onu da İmamoğlu İnşaat kullanıyormuş. Sonuç: 'Murat Kapki, Ekrem İmamoğlu'na rüşvet vermiş' diye boy boy Yeni Şafak'ta, Sabah Gazetesi'nde haber yaptılar. Ekrem İmamoğlu 1, Murat Kapki 2 numaraydı; gazetelerde beni 'ahtapotun kolu' bile yaptılar Başkanım. Bir gün gazeteyi bir aldım; ahtapot kolunda Murat Kapki.

Beni bu iddiadan tutukladılar Başkanım. 23 Mart'ta ben bu iddiadan tutuklandım. Şimdi açıklayacağım size: BVA Kültür AŞ'den para almıyor, yine söylediğim gibi Kültür AŞ'ye para veriyor. Hüseyin Köksal şirket dışı 3. kişi değil, resmi ortaktır. Ama öyle bir hile yapmışlar ki; Hüseyin'in şirkete ortaklığı Mayıs 2024 tarihidir Başkanım. Mayıs 2024'te şirkete ortak oldu. 3 No'lu görüntüyü açabilir miyiz? Görüyorsunuz önünüzde herhalde; Mayıs ve Kasım 2024 arasında Hüseyin'e resmi kar payı ödemeleri şirketten yapılıyor Başkanım. Ama bu para, 3. kişiye gönderilen para olarak gösteriliyor

Tarih, bakın, 15 Mayıs 2024. Noter, şirketin giriş tarihi. Ama MASAK’ta Kasım 2024 gösteriyor Başkanım. Ya bu nasıl bir hata? Ya bunları göremiyorsanız ben bunu hata olarak algılamıyorum MASAK için artık Başkanım. Ve ben bundan tutukluyum Başkanım ya. İlk tutuklandığımda bu sebeple tutuklandım. Bu kâr payı ödemelerinin stopajı bile şirket tarafından, kaynağından ödeniyor; yani şirketten ödeniyor. Sayın Başkan, MASAK sadece vergi dairesine sorsa BVA’dan Hüseyin’e giden paranın ne parası olduğunu anlayacak ama kasıtlı olarak çarpıtıyor. Ya hadi MASAK’ı anladım, ya savcılık neden bunu araştırmıyor Başkanım? Sayın Savcı neden araştırmıyor bunu? Yani aleyhime delil toplanırken lehime de delil toplanması lazım değil mi? Birazdan anlatacağım bir sürü delil var; lehime olan hiçbirini koymamışlar. Savcı Bey bana özellikle bunları koyacaklarını söylemişti ama iddianamede hiçbirini görmedim. Lehime olan hiçbir delil yok. Hep aleyhime olan şeyleri göstermeye çalışmışlar ama onlar da işte burada MASAK raporu gibi hep yanlış raporlar.

Gelelim Hüseyin’in İmamoğlu İnşaat’tan aldığı ev meselesine. Ya Hüseyin kendi parasıyla ne almış, beni alakadar eder mi Başkanım? Ortağım parasını çektikten sonra kim nereden ne alıyor, bu beni alakadar eder mi? Ki bence almasında da bir yanlışlık yok. Yani insan suçlu olduğunu bilse bile bile gidip yapar mı? Bunda ne suç var onu da anlamıyorum. Paranın nereden geldiği belli, nereye gittiği belli, kaynağın gizlenmesi diye bir şey yok. Ama bu olay rüşvet diye sunuldu. Sonra rüşvet olmadığı anlaşılınca aklamaya çevrildi. 4 Haziran tarihli MASAK raporunda da yeni bir tablo oluşturuldu. 4. görseli açabilir miyiz? Bu da muhteşem şemamız. Dikkat ederseniz her yerden bir şekilde oklar var. BVA’dan Hüseyin’e, Hüseyin’den işte diğerlerine... Oradan en son Ekrem Bey’e gidiyor falan. Tam bir karmaşık tablo. Çünkü Hüseyin Köksal’ın kendi kâr payını çektiğini göstermek yerine, karmaşık bir para transferi ağı varmış gibi göstermek istemişler. Biraz önce belirttiğim şeyi işte bu şemalarla anlatmak istemişler. Ama adamın kendi çektiği net kârı, parasını; sözde ben ona dışarıdan 3. el para veriyormuşum gibi göstermek için... Yani şu şablondan Allah aşkına ne anlarsınız ya? Ben şöyle yapardım bari; üçgen şeklinde yapın, böyle böyle yapın. Bu nedir ya? Bir yerlere giriyor, bir yerlerden çıkıyor.

Savcılık orada BVA’yı da ihale almak ve gelirleri aklamak amacıyla kurulmuş bir şirket gibi tanımlamış. Oysa BVA ihale yoluyla para kazanmaz. İhale bize işletme hakkı verir. Para kazanmak için satış yapmanız gerekir. Biz reklam verenlerden kazanırız. Satmazsak kazanamayız; para kazanmam için satmam lazım. Ama savcılık öyle görmüyor. 'Direkt sen aldın ihaleyi, milyonersin' diyor. Burada gerçek bir ticari faaliyet, gerçek bir şirket ve gerçek bir emek var. İnsanların evine ekmek götürdüğü, devlete vergisini ödediği, katma değer ürettiği bir şirket hakkında bu kadar kolay karalama yapılması vicdanımı yaralıyor. Birazdan vergilerimi tek tek açıklayacağım size. Sayın Başkan, BVA’nın 5 yılda verdiği vergiyi vergi dairesinden de alabilirsiniz; kazandığı para, verdiği vergi ve sigorta primi ödememiz 632.599.000 lira. Vergi vermişiz, bir katma değer yaratmışız. 2. tablo da var da bir altında... Unuttum onu. Sonra onu düzeltmeye çalışmışlar. Orada da yine çelişkili şeyler yapmışlar ama bu da yanlış. Kasamıza giren para belli, ödediğimiz vergi belli. Bunun neresinde sahte fatura var? Biz Türk ekonomisine katma değer üreten, vergisini tam ve eksiksiz olarak zamanında ödemiş bir firmayız. Sahte faturayla yan yana bile anılmamız mümkün değildir.

Evet Başkanım, şimdi de örgüt suçlamasına geliyorum. Ben örgüt üyesi değilim. Böyle bir örgütün varlığından da haberdar değilim. İddianamede örgüte atfedilen amaçların hiçbiri benim amacım değildir. Dosyada kurulan mantık şu: 'İhaleyi aldıysan örgüt üyesisin, örgüt üyesiysen ihaleye fesat karıştırmışsındır.' Yani 2 ayrı iddia birbirinin delili sayılmış. Benim tutuklanmamdaki 2. suç da örgüt üyeliğiydi. Delil de Akmerkez’de Sayın Necati Özkan’ın ofisi varmış; ben de orada Ekrem İmamoğlu ile baz vermişim, iddia bu. Tutuklandığım zaman Akmerkez baz kayıtları 1000 metre yarıçapında alınmıştı. İddianamede ise Akmerkez baz kayıtları 300 metreye düşürülmüş. Ve Akmerkez baz kaydı bir anda yok oldu Başkanım. Tutuklandığımda bundan dolayı tutuklandım; 'Örgüt üyesisin, sen onlara gidiyorsun' dediler, 1000 metre yarıçap almışlar Başkanım. Sonra iddianamede 300 metreye düşürmüşler, bir anda ben Akmerkez’de değilim. Yokum. Bir varım bir yokum.

İddianamede gizli toplantı yapıldığı söylenen yerlere hiç gitmedim. Kimseyle gizli toplantı yapmadım, kimseye para götürmedim. Bir tanık beni Beylikdüzü Mado’da haftada 3-4 akşam çantalarla görmüş olduğunu söylemiş. Hayatımda Beylikdüzü Mado’ya gitmedim, yerini bile bilmem. Baz kaydında yok zaten. Ben örgüt üyeliğiyle suçlanıyorum, çünkü iş adamlarını çıkardığınızda, ortada yalnızca belediye bürokrasisi ve personel kalıyor. O zaman da olağan kurumsal hiyerarşiye 'örgüt' demek zorlaşıyor. Bu nedenle bizler araç olarak kullanılmışız maalesef. İddianamedeki şemaya göre Murat Ongun benim yöneticimmiş. Ama hakikaten birbirimizi hiç sevmeyiz. Burada yani. Hatta dosyada telefon dinlemelerim var; Yasin Babuşçu ile telefon görüşmem var, biliyorsunuz değil mi Başkanım? Murat Ongun hakkında konuştuğum kelimeler var. Bu aslında benim lehime bir delil değil mi Başkanım? Ama iddianameye konulmamış; benim lehime hiçbir şeye konulmamış. Biraz önce Savcı Bey'e sorduğum şey oydu. Bunu bana 22 Mart'ta Savcı Bey sorduğunda, 'Evet, bu senin adına lehine bir delil' demişti bana. Nerede? Yok. Ancak o konuşmanın küçük bir kısmı kesilip Murat Ongun'u suçlamak için başka bir eylemde iddianameye konulmuş.

O konuşmanın içeriğinde Yasin bana belediyeyle sorun yaşadığını anlatıyor. Yasin'e diyorum ki: 'Beni senden görüyorlar, o nedenle bana mesafeliler.' Başkanım siz dinlediniz, okudunuz; bu kelimelerim var. 'Beni senden görüyorlar' dedim. Yasin'in babası biliyorsunuz İstanbul AK Parti İl Başkanıydı. Ben Murat Ongun'la gizli toplantı yapmayı bırakın, randevu bile alamıyorum. Bakın başka bir şey daha söyleyeyim size; bu Yasin'le olan telefon görüşmemden sonra mesela, onu da koymamışlar. Ben Murat Bey'in asistanı Nihat Bey'i aradım. Çünkü Yasin bana telefonda 'Abi lütfen ilgilen' diye rica ediyordu. Ben Murat Bey'i aradım, yine açmadı. Yasin'i aradım ve Yasin Bey'e telefonda biraz çıkıştım, hatta bağırdım. Haddim değil aslında ama o kızgınlıkla Yasin'e bağırdım. Pardon. Ama benim telefonum dinleniyormuş ya, bu görüşmeyi neden koymadılar Başkanım? Bu da benim lehime bir delildir. Murat Ongun neden benimle görüşmüyor, neden bana randevu vermiyor? Nihat'a bağırıp çağırıyorum ama hiçbir şekilde iddianamede yok. Bunu isterseniz tapelerde bulabilirsiniz. Eğer gerçekten aynı örgütte olsaydık, çıkar birlikteliğimiz olsaydı buna dair tek bir doğal ilişki veya temas olurdu. Yok. Bizim Murat Ongun'la aynı örgütte olduğumuza, aramızda bir çıkar birlikteliği olduğuna inanacak kimseyi de bulamazsiniz. Herkes bizim aramızın kötü olduğunu piyasada bilirdi. Reklam piyasası büyük gibi gözüküyor ama aslında çok küçüktür. Ortada böyle bir örgüt olsa ve ben de o örgütün üyesi olsam, Kadıköy ve Karaköy iskele reklamları benim elimden alınır mıydı? Ama alındı. Ben örgüt üyesi olsam Kültür AŞ bize biraz esneklik tanırdı, oysa tanımadı; anlatacağım.

Başkanım, biz reklamları satarken müşterilerimize minimum 3, 4, 5 ve 6 aylık vade farklarıyla satıyoruz, çek alıyoruz. Açık hesap çalıştığımız çok bilindik, iyi ajanslar vardır; onlarla çek yerine açık hesap çalışırız. Ama genelde çek alırız ve bu çekleri de Kültür AŞ'ye olan ödemelerimiz için götürürüz. Ne yaptım? Çek aldım, çek veriyorum. Her 30 günün, hatta 28 günün üzerine benden vade farkı alıyorlar. Ben şimdiye kadar Kültür AŞ'ye tahminen -yalan olmasın diye tam rakam vermeyeyim ama- 15-20 milyon liranın üzerinde sadece çek vade farkı ödedim. Bunları Kültür AŞ'den 'çek vade farkı ödemeleri' diye isteyebilirsiniz. Ya ben örgüt üyesi olsam, hani söylendiği gibi bu şirket Ekrem İmamoğlu'nun şirketi olsa, kralı benden o parayı alabilir mi Başkanım? Size soruyorum; ben Ekrem İmamoğlu'nun ortağı olacağım ve Kültür AŞ'ye vade farkı ödeyeceğim, komik. Kültür AŞ bize kök söktürüyordu.

Yine mesela Emrah Bağdatlı; dosyada sanık kendisi, adı çok geçiyor. Emrah Bağdatlı benim hakkımda bir tweet attı, biliyor musunuz Başkanım onu? Tweeti okudunuz mu? Keşke onu da koysaydım. Ben o tweeti savcılığa göstermiştim ama onu da koymamışlar. Bu da bir delil. Murat Ongun'un beni hiç sevmediğini, bana randevu bile vermediğini bizzat Emrah Bağdatlı anlatıyor. Bu nasıl örgüt? Ben bu tweeti savcıya sundum; 'Benim örgüt üyesi olduğumu söylüyorsunuz ama sözde aynı örgütte olduğumuz adam benim hakkımda neler söylüyor' dedim. Savcı Bey 'Haberimiz var' dedi. 'Bu benim lehime değil mi Sayın Savcım?' dedim, o da 'Evet, lehine' dedi; ama iddianamede yok.

Ben 19 Mart'a kadar Ekrem İmamoğlu'nu hayatımda sadece 2 kez gördüm Başkanım. Bir tanesi Kültür AŞ'nin tüm hizmet verenlerine verdiği, 1.000-1.500 kişilik bir iftar yemeğiydi. Herkes oradaydı, herkesin elini sıkıyordu; benim de elimi sıkıp geçti, 'merhaba' bile demedi. Diğerinde bir cenazede karşılaştım; orada selamlaşmadık, tokalaşmadık bile. Benim Murat Ongun ve Hüseyin Köksal ile tekne tatiline çıktığımı iddia ettiler. Savcı Bey bana, 'Örgüt üyesi değilim diyorsun ama adamla beraber tekne tatiline çıkmışsın' dedi. Vallahi billahi çıkmadım, öyle bir şey yok dedim. 'Marmaris Limanı kayıtlarını sorarsanız, tekneye kimlerin binip indiği çıkar' dedim; çünkü uçaklardaki gibi kayıtlar vardır. Neticede benim teknede olmadığım anlaşıldı. Savcılık teknede olanlara sözde örgüt üyesi muamelesi yapıyordu; benim orada olmadığım anlaşıldı ama hala örgüt üyeliğiyle suçlanıyorum. Onu da ispatladım ama o da iddianamede yok.

Dosyada benim örgüt üyesi olduğuma dair doğrudan, somut görgüye dayalı bir ifade yok. Gizli tanık beyanlarında adım yok Başkanım. Diğer ifadeler magazin ve yorumdan ibaret. Ahmet Çiçek, Berat Kapki, Güngör Gürman ve yakınları benimle ilgili magazin hikayeleri anlatıyor ve sahte fatura iddiasında bulunuyor. Bu ifadelerin nasıl verildiğini ve nasıl alındığını en iyi ben bilirim Sayın Başkan, onları da anlatacağım. Benim baz kayıtlarım ve HTS kayıtlarım da ortada.

Bunu burada birçok kişi açıkladı; 'Bu veriler somut bir şey göstermez' dediler. Ama benim kendi iş yerim olan Ferko Plaza’da yoğunlaşmış bir baz kaydım var. Başkanım, benim iş yerim olan Ferko Plaza; bu Kanyon’u biliyorsunuz Levent’te, hemen 2-3 bina yanında. Tam Levent’in göbeğinde bir binadayız biz. Ya önünden günde herhalde milyonlarca araç, metro ve insan sirkülasyonu geçiyor. Zaten Necati Bey’le olan baz kaydı için 1.000 metre çap yapmışlar ya; Akmerkez ile benim aramdaki kuş uçuşu mesafe 900 metredir. Benim iş yerimden Akmerkez havadan 900 metre Başkanım. Her gün oradayım, her gün şirketteyim. Yani 1.000 metre yaptığınız zaman Sayın Başkan, beni herkesle örgüte sokabilirsiniz. Herkesle yani; kimi istiyorsanız beni onunla örgüt yaparsınız. İllaki İstanbul’da gün içinde buradaki sanıklardan biriyle ikisiyle ortak baz vermişliğim vardır. Ama dikkatli incelediğinizde baz hareketlerimi; kesişim anlarında ya yolda olduğumu ya da Ferko’da olduğumu anlarsınız. İddianamede sıkça adları anılan Akmerkez ve Zorlu Center, benim öğlen ve akşam yemeklerine gittiğim yerlerdir. Ama buralarda buradaki sanıklardan hiçbiriyle oturup kalkmışlığım yoktur.

Sayın Başkan, iddianamede örgütün 3 amacı olduğu söylenir: Ekrem İmamoğlu’nu Cumhurbaşkanı yapmak, CHP’yi ele geçirmek ve ekonomik güç yaratmak. Bunların tamamı siyasi amaçlı. Ben siyasetçi değilim, baştan söyledim; ben bir iş insanıyım. Ben herkesle çalışıyorum. Siyasetten hiçbir beklentim yok. Ben herkesle selamlaşırım, herkesle de çalışırım. Üstüne basa basa söylüyorum; örgütün amacı diye anlatılan şeylerle ilgim yoktur. Örgüt hiyerarşisine dahil olduğum, hele ki Murat Ongun’un benim yöneticim olduğu iddiası tamamen yalan beyanlara dayanıyor. Örgütün toplanma mekanları diye adlandırılan yerlere adım atmışlığım yok. Örgüt üyesi diye tanımlanan diğer sanıklarla olağan ticari ve bürokratik işler dışında irtibatım dahi yok. %20 hisse ile ortağı olduğum BVA’nın, az önce açıkladığım nedenlerle örgütün şirketi olması iddiası temelsizdir. Hakkımda hiçbir somut delil olmadığı gibi gizli tanık beyanı dahi yoktur. Sadece ve sadece Kültür AŞ’den ihale almış olduğum için örgüt üyesi olmakla suçlanıyorum ve burada tutukluyum. Kültür AŞ’den yıllar boyu aynı usulle ihale aldım. Bazı reklamcılar ise dosyada sanık bile değil. El insaf; kişiye göre muamele yapılıyor Başkanım. Örgüt üyeliği suçlamasını açıkça reddediyorum.

Şimdi gelelim en önemli yere: Önceki vermiş olduğum ifadeler. Sayın Başkan, ben bu aşamadan önce verdiğim ifadeler hakkında da açıklama yapmak istiyorum. İlk ifadem emniyette alındı; akşam başlayıp sabaha karşı bitti. Ertesi gün savcılıkta ifade verdim. Orada da suçlamaları reddettim; gizli görüşmeler yapmadığımı, işlerde usulsüzlük olmadığını söyledim. Savcı bana 'Kültür AŞ’den 400.000.000 liraya yakın fatura kesmişsiniz' dedi. Başkanım, ilk gittiğim gün 22 Mart’ta Savcı Bey’in bana sorduğu soru şuydu: 'Sen Kültür AŞ’ye 400.000.000 lira fatura kesmişsin. Sen fatura kesmişsin ve parayı almışsın; bu para nerede?' Bana bu soruyu sordu. Hani demin dedim ya; Savcı Bey’e oturdum açıklama yaptım. 'Savcı Bey, ben para almıyorum, para veriyorum; yanlış yapıyorsunuz, size yanlış anlatmışlar' dedim. İşte buraya geldik. Kültür AŞ bize 400.000.000 lira fatura kesmiş; ben 190.000.000 lirasını ödemişim, 250.000.000 lira ödemediğim bir para varmış. Bana bunu sordu. 'Siz bu 250.000.000 lirayı iç etmişsiniz' dedi. 'Başkanım nasıl içeriz, Savcım nasıl içeriz?' dedim. Sonra zaten televizyonlarda günlerce Cem Küçük; 'MASAK raporları, Murat, 300.000.000, 250.000.000, 400.000.000 paralar götürmüşler, bunlar MASAK raporlarında belli' diye bağır bağıra anlattı. Bunların hepsi hakkında suç duyurusunda bulunacağım; Cem Küçük, Ferhat Murat, Ece Sevim Öztürk.

Evet Başkanım, şimdi size anlattım ya; Kültür AŞ bize 400.000.000 lira fatura kesmiş, 190.000.000 lirasını nakit olarak göndermişiz. Bunlar da konuyu görüyorlar; 190.000.000 lira ödenmiş, geri kalan para yok ortada. Dedim ki: 'Sayın Savcı, şu an buradayım ve Kültür AŞ’ye 1 kuruş borcum yok.' Yani 4 gün önce gözaltına alındım, o güne kadar 1 kuruş borcum yoktu. O gözüken para çekle ödendi ve vade farkı ödendi. 'Nasıl yani?' dediler. Çekle satıyoruz, çekle götürüp çek veriyoruz dedim. Onlara bakmamışlar Sayın Başkan. Hiçbir şeye bakmamışlar, hiçbir şeyi araştırmamışlar. Benim yaptığım ödemelerin kaydına bile bakmamışlar. Kültür AŞ’ye sözde baskın yapmışlardı; ya benim bu ödemelerim nasıl görülmez? Makbuzlu bunlar, çek ödemesi bunlar. Parayı cebe attığımızı düşünüyorlar. Neyse, ispatladık Allah’tan onu da.

İfadem esnasında Savcı Bey 'Zaten CHP’li de değilsin' dedi. 'Benim ne alakam var, sadece ticaret yapıyorum' dedim. Savcı Bey o esnada bana 'Murat Ongun’la aranızın kötü olduğunu anladık. Murat Ongun’la alakalı bize anlatacağın bir şeyler varsa anlat' dedi. O telefon tapesinden kötü olduğumuzu anlamışlar. 'Bize yardımcı olursan senin de lehine olur' dedi; aynen bu kelimeyi kullandı. Yani bana açıkça 'kendini savunmak yerine isim ver' dedi. Ben o esnada bu soruya 'Sayın Savcım, ne biliyorsam onu anlattım' dedim. Savcı Bey beni tutuklama talebiyle sevk etti. Sulh Ceza Hakimi de suratıma bile bakmadan tutukladı. Konuşmadık bile ya, anlatamadım derdimi. Sulh hakimi aynen böyle; karşılıklı otururken suratıma bakmıyordu, elinde telefon vardı, mesajlaşıyordu. 'Tutuklandınız' dedi, bitti. Benim tutuklanma nedenim rüşvet suçu ve örgüt üyeliği suçu olarak gösterildi. Rüşvet suçunun delili 4 Mart tarihli MASAK raporuydu. Yani az önce izah ettiğim gibi; Kültür AŞ’den para aldığımız iddiasıydı. Hüseyin’in resmi şirket ortaklığını kasten gizleyen; Hüseyin’in şirketten aldığı kâr payını 3. bir şahsa vermiş gibi, gayriresmi paraymış gibi gösteren rapordu yani.

Ben bu saçma sapan şeylerle tutuklandım. Örgüt üyeliği delili olarak ise Orhan Cevayiroğlu'nun beni Beylikdüzü Mado'da gördüğünü söylediği beyanı var ve benim Akmerkez'de baz verdiğim iddiasıydı. İşte sonradan 1.000 metreden 300 metreye düştü ya o icraat. Tutukluluğuna itiraz ettiğimizde hem MASAK raporunu hem de daraltılmış bazlarda Beylikdüzü'nde ve Akmerkez'de baz vermediğimi açıkladık.

Defalarca, kaç defa tutukluluk incelemesine girdim. Bazen bayan, bazen erkek hâkimler çıkıyordu; derdimi anlatıyordum. En son bir tanesi çıktı, derdimi anlattım. Hiç böyle bir şey olmamıştı Başkanım; 'Evet ya' falan dedi. Şöyle baktı baktı, 'Seni 1 dakika bekleteceğim' dedi, kaldı. Bir anda ekran kapandı, bir şey oldu. Herhalde dedim, 'Biri beni en sonunda anladı'. Tekirdağ'dayım Başkanım, biri en sonunda beni anladı dedim. Mutluluktan uçuyorum, derdimi anlatabildim diye. 1-2 dakika bekledik, ondan sonra ekran bir anda açıldı. 'Tamam, Murat Kapki tutukluluk devam' dedi; çat, kapattı. Evet, aylık tutukluluk incelemesine avukatım katılmak için adliyeye gitti ama avukatımı duruşmaya almadılar. Hatta Sulh Ceza hâkimlerinin olduğu koridora bile sokmamışlar; anlatacak birazdan. Avukatlar bununla alakalı bir tutanak tutmuş, tutanak televizyonda haberlere çıktı; kendi avukatımın adını da orada gördüm. Ben hâkimlere durumu izah etmeye çalıştım, suratıma bile bakmıyorlardı. Bir tanesinde de şöyle oldu Başkanım: Yine derdimi anlatıyorum, almışım kâğıdı konuşuyorum. Hâkim Bey telefonla yine uğraşıyordu. Durdum, çünkü bakıyorum bana bakmıyor. Ben durunca o da bir 10 saniye sonra durduğumu anlayınca kafasını kaldırdı, 'Tamam, tutukluluğun devamı' dedi; çat, kapattı. Vallahi billahi bunları yaşadım Başkanım.

Sayın Başkan, sesimi duyurmaya çalışıyorum, dinlemiyorlar. Tekirdağ'da tek kişilik bir hücrede hapisim. Her gün televizyonlarda beni karalıyorlar. Yalanlar, iftiralar, itibar suikastları, yargısız infazlar üstüme üstüme geliyor. Aynı zamanda üst üste operasyonlar da oluyor; sürekli yeni birileri tutuklanıyor, sonra tahliyeler başlıyor bir anda. Önce Murat Abbas tahliye edildi. Murat Abbas benim hakkımda biraz önce anlattığım Kadıköy-Karaköy olayını anlattı. Yalan olduğunu bir daha anlatmayayım, belgeledim. Sonra Ahmet Çiçek; onu da anlattım size, o da hakkımda yalan yanlış ifadeler verip çıktı. Ahmet Çiçek'in ifadeleriyle benim korumam olan eski polis memuru Güngör ifade verdi, o da çıktı. Sonra kuzenim; soyadı benimle aynı olan kuzenim ifade verdi, o da çıktı. Muhasebecim Sinan burada tutuklu. Güngör'ün ifadesiyle kardeşim Serhat tutuklandı, o da burada tutuklu. Şeyhmus burada tutuklu. Arkadaşım Serkan tutuklandı, sonradan bırakıldı. Berat'ın ifadesiyle eşimi gözaltına almışlar. Avukatım çağrıldı, bütün mal varlığına tedbir konuldu. Tüm bunlar olurken taşınmazlarımı devrettiğim -yine üstüne basa basa söylüyorum- İsmail Kaan parama çöktü. Bakın, parama çöktü. Yani çıkmak isteyen benim hakkımda iftiralar atıp çıkıyor. Ben her gün televizyonlarda, gazetelerde boy boy resimlerle itibar suikastına uğruyorum. Dışarıda da mallarım ve param yağmalandı Başkanım; anlatacağım birazdan hepsini.

Bu esnada dışarıdayken de vardı; boyun fıtığım ve bel fıtığım vardı. 20 Mayıs 2025'te Tekirdağ Devlet Hastanesi'ne sevk edildim. 27 Mayıs 2025'te doktorlar tarafından MR'larım çekildi, ameliyat olmam gerektiği raporları verildi; sizlere de sundum. Ama burada ameliyat olamıyorum çünkü çok zor bir ameliyat. Tek başınıza yapabileceğiniz bir şey değil; sonrasında çok yoğun bir fizik tedavi programı gerekiyor. Burada da her gün gidip gelmek çok zor; hele ameliyatlıyken nasıl gidip geleceksiniz her gün fizik tedaviye? Tutukluluk benim açımdan her bakımdan dayanılmaz hale gelmiştir. Kim benim hakkımda iftira atsa serbest kalıyor, ben her gün daha fazla suçlanıyorum ve sağlığımı kaybediyorum. Sayın Başkan, bir ara şu parmağımla şu parmağım tamamen işlemez hale gelmişti; şu iki parmağım tamamen iptaldi, zaten raporlarımda da yazıyor. Yeşil reçeteli ağır ilaçlar kullanıyorum; kanser tedavisi gören kişilere verdikleri Kontramal isimli bir ilaç. İnanın bir ara 3-5 gün kullanmadım, baş ağrıları yaptı; alışkanlık yapmaya başlamış herhalde, hemen kendim bıraktırdım zaten. Acılarla günümü geçirdim.

Tüm bunlar yaşanırken 5 Haziran 2025 tarihinde cezaevinden savcılığa bir dilekçe yazdım. Bu dilekçede 'hakkında yürütülen soruşturmada görevli Cumhuriyet Başsavcısı ile görüşmek istiyorum' yazıyor. Bunu yazdım. Bu dilekçeyi yazmamdaki amaç savcıya gidip hem sağlık durumumu anlatmak hem de hakkımda çıkan bu yeni iddialarla ilgili bilgi vermek. Çünkü her çıkan benim hakkımda bir şeyler anlatıyor; gideyim ben de bir şeyler anlatayım dedim. 5 No'lu görseli açar mısınız? Bakın, 'herhangi bir ifade vermek istiyorum' veya 'etkin pişmanlıktan yararlanmak istiyorum' diye bir ibare yok. Normal, 'hakkımda yürütülen soruşturmada görevli Cumhuriyet Başsavcısı ile görüşmek istiyorum' diye yazdım. Bunun üzerine Cahit Cihat Sarı savcımız tarafından 10 Haziran 2025 tarihinde bana bir yanıt geldi. Gelen yazıda görüşme talebimin içeriğini detaylandırmam, ek beyan vereceksem hangi konularda ifade vereceğimi bildirmem yazılıydı. Yani savcı şunu diyor: 'Buraya sadece ifade vermek için gelebilirsin.' Bunun üzerine ben de 16 Haziran 2025 tarihinde 'ek ifade vermek istiyorum' diye dilekçe yazdım. Sonuçta hakkımdaki yeni iddialara karşı ifade vermek istiyorum. Beni önce savcılığa götürmediler; verdiğim tarihten sonra da çağırmadılar. 1-2 hafta bekledim. Artık çağırmayacaklar diye düşündüm, unuttum artık. Tam bu arada kardeşimi tutukladılar; söyledim, o sırada tutuklandı kardeşim. 'Kardeşimi de tutukladılar, beni hiçbir şekilde çağırmazlar, hiçbir şekilde konuşmazlar benimle' diye düşündüm zaten. Bir daha da bir şey yazmayayım diye düşündüm.

24 Haziran günü öğlen saatinde avukatım geldi. Avukat görüşmesi için içeriye girdim Başkanım. Avukatın suratı somurtkandı. 'Ne oldu? Kötü bir şey mi var?' dedim. 'Murat Bey bir oturun, sakin olun. Bir şey anlatacağım ama hemen heyecanlanmayın' dedi. 'Ne oluyor, söyle' dedim. Feyza Hanım'ı adliyeye götürdüklerini söyledi. Tabii orada kan beynime sıçradı. Tam avukat bana bunu söylediği sırada arkamdan kapı açıldı. İnfaz memuru, 'Çağlayan'a gidiyorsun' dedi. Olaylar dakikası dakikasına oluyor; bunları Tekirdağ'dan tespit edebilirsiniz. 'Nasıl yani?' dedim, 'Savcı Bey seni çağırıyor' dediler. Bir anda odaya gidip üstümü değiştirdim; jandarma gelmişti, beni apar topar Çağlayan'a aldılar. Başkanım, Tekirdağ'dan Çağlayan o cezaevi araçlarıyla 2,5 saat falan sürüyor. İnanın o 2,5 saat içerisinde kafamdan neler geçirdim. Eşim tutuklanır mı? Oğlum, kızım, çocuklarım ne olacak? Neden eşimi aldılar? Onun hiçbir suçu yok. Kendi kendimi yiyorum. Kardeşimi tutuklamışlar, kayınpederimi almışlar. Ya ne suçları var bunların? Benim ne suçum var, onların ne suçu var?

Adliyeye geldiğimde beni savcının odasının önüne getirdiler Başkanım. Yanımda jandarmalar var, 7. kata çıktık. 'Avukatlarım burada mı? Eşim nerede? Avukatlarımı bulup görüşebilir miyiz?' dedim. Savcı Bey'in katibi olan hanım geldi; 'Savcı Bey sizinle önce özel görüşecek, avukatlarınızı daha sonra alacağız' dedi. 'Peki, tamam' dedim. Eşimin orada olduğunu biliyordum, nerede olduğunu sordum ama bilmediğini söyledi. Kapıda 3-5 dakika bekledikten sonra beni içeri aldılar. Savcı Bey sağ olsun ayağa kalktı, elimi sıktı. 'Hoş geldin' falan dedi, 'Hoş bulduk' dedim. Savcı Bey, Cahit Bey değil Ömer Örücü’ydü. Direkt, 'Sayın Savcım eşimi de almışsınız ya' dedim; aynen bu şekilde sordum. O da gülerek, 'Almadık canım, davet ettik' dedi. 'Allah razı olsun Sayın Savcım, beterinin beteri var demek ki' dedim.

Artık o esnada eşimin tutuklanma ihtimali dışında hiçbir şey düşünemiyordum. Çocuklarımız ne olacak? Eşim tutuklanırsa neler yaşarız? Bunları düşünerek oturduğum yere gömüldüm. Eşimin gözaltına alınması ve aynı esnada benim de adliyeye getirilmemin sebebinin benden etkin pişmanlık ifadesi almak olduğunu direkt anladım. Zaten Savcı Bey benimle konuşmaya başladığında bu durum netleşti. Savcı Bey bana açık açık her şeyi anlattı. Ben önceki verdiğim ifadelerin hiçbirini kabul etmiyorum; baştan söyledim, şu anda da yine söylüyorum. Size burada tüm çıplaklığıyla her şeyi anlatıyorum. Savcı Bey konuşmamda aynen 'Konuş' dedi. Ben de 'Ne konuşayım Sayın Savcı, bir şey bilmiyorum. Yemin ediyorum bir şey bilmiyorum' diyorum. Biraz sohbet ettik, bana bir kahve söyledi. Sonra 'İfade verecek misin?' dedi, ben de 'Vereceğim' dedim. Kahveyi bitirdik, yine sohbet ettik. Savcı Bey bana daha önce ifade veren kişilerin ifadelerini okudu. Yani hakkımda verilen ifadeleri okuyor ama kimin olduğunu söylemiyordu. 'Bak bunlar da var, şunlar da var' diye okuyor; ben de 'Sayın Savcım hiçbiri yok' diye anlatmaya çalışıyorum. Sonra bir ara durdu, telefon açtı Başkanım. 'Feyza Hanım tamam, gitsin' dedi; aynen böyle. Yemin ediyorum size; 'Feyza gitsin' dedi.

Savcı Bey ile yaklaşık 1 saat - 1 saat 15 dakika muhabbet ettik. O bana anlatıyor, ben de konuşma esnasında cevap veriyordum; kendisi de devamlı kâğıda notlar alıyordu. Sonra avukatlarımı çağırdı. Servet Yıldırım'ın ifadelerini söyledi; 'Servet Yıldırım bak bunları bunları anlattı' dedi. Hatta 'Servet Yıldırım, Murat Kapki'nin bunlarla hiçbir alakası yoktur demiş' dedi. 'Bak Servet de senin hiçbir ilgin olmadığını söylüyor, sen de anlat çık kardeşim; bak Servet de çıktı, herkes çıktı, sen de anlat çık' dedi. 'Ya Savcım' diyorum, 'Evet, bakın Servet söylemiş, benim hiçbir şeyim yok. Ama ben bir şey de bilmiyorum, gördüğüm bir şey de yok' diyorum. Sonra Servet'in, Hüseyin ile Murat Ongun arasındaki bir konuşmayı bana söylediğini anlattı. Murat Ongun'un beni sevmediğini falan söylemişler. Hüseyin de 'Zaten Murat'ı göndereceğim' falan demiş. Bunları Servet'e anlatmışlar, o da Savcı Bey'e anlatmış. Aslında bunların hepsi benim örgüt üyesi olmadığıma dair bir belgedir ama hiçbiri iddianamede yok. Farkındaysanız hiçbiri yok ve bunları Savcı Bey bana bizzat kendisi anlattı. Ömer Örücü yaşıyor, ölmedi; şu an HSYK'daydı herhalde. Sorabiliriz, karşılıklı da konuşabiliriz.

Sonra Savcı Bey'in sorularına başladık. Ben de 'Evet, öyle duymuştum' demeye başladım. Önceki ifadelerden ve gazetelerden duyduklarımı, Servet'in ifadelerindekilerin aynısını söylemeye başladım. Sonra bunları zapta geçirdi zaten. İşte bunlar Servet'in, Eyüp'ün, Ekrem'in, Reşat Tüzün'ün verdiği ifadelerdi. Benim ifademi okursanız hepsinin birebir aynısı olduğunu görürsünüz; zaten hepsi de basına yansımıştı. Bunu da anlamıyorum Sayın Başkanım. Ben savcılıktan çıkıyorum; bunu 2. gidişimde de sordum. 'Savcı Bey' dedim, 'Buradan çıkıyorum, daha ben çıkmadan gazeteler Murat Kapki böyle yapmış diye haber giriyor. Nasıl okuyorlar bunları, gizlilik yok mu?' dedim. 'Nasıl alıyorlar?' diye sordum, 'Biz de bilmiyoruz' dedi. 'Ya nasıl bilmiyorsunuz?' diyorum. İfadeleri zaten cezaevinde defterlerimin hepsine not aldım. Bütün gazeteleri saklıyorum. Hepsinden inşallah mahkemelerde hakkımı arayacağım.

24 Haziran'da verdiğim ifadeyi dikkatle incelemenizi istiyorum Sayın Başkanım. Dosyadaki neredeyse bütün etkin pişmanlık ifadeleri 'Ben etkin pişmanlıktan yararlanmak istiyorum' cümlesiyle başlar. Savcı Bey bana sordu: 'Etkin pişmanlıktan yararlanmak istiyor musun?' diye. 'Hayır' dedim, etkin pişmanlıktan yararlanmak istemiyorum dedim. 'Peki' dedi; ifademizi yazdık, yazdık, yazdık... En sonunda bana dedi ki: 'İleride sana atfedilen bir suç çıkar ise o zaman etkin pişmanlıktan yararlanmak ister misin?' İstemediğimi söyledim ama 'Bu ileride senin için iyi bir şey olabilir' dedi. Ben de avukatıma sordum, 'Yazabilirsin' dedi. Oraya o şekilde yazdık. Yani aslında ifadelerime bakarsanız, ben etkin pişmanlık ifadesi vermedim. Ben bu ifadeyi vermeden 1 gün önce, 23 Haziran tarihinde kuzenim Berat Kapki ifade vermiş. Berat'ın ifadesi tamamen magazin; ama bir nokta dikkati çekicidir Berat Kapki'nin ifadesinde. Benim gayrimenkullerimi devrettiğim İsmail Kaan için -bakın burası çok önemli- akrabam bile demek ki savcılığın telkinlerine maruz kaldı. %100 öyle; çünkü akrabam neden başka bir şey söylesin? Benimle ilgili her şeyi söyleyen adam onu mu söylemeyecek? İsmail Kaan'a devrettiğim gayrimenkuller için 'İsmail Kaan iyi niyetlidir, bu gayrimenkullerin suçtan elde edildiğini bilmemektedir' demiş. Ben bu gayrimenkulleri suçtan mı elde etmişim ki böyle bir şey söyleniyor? Peki avukat Zeynep'e veya Serkan Balbal'a verdiğim mallarla ilgili neden böyle bir ifade kullanmıyor? Onlar için tam tersini, hatta 'Şöyle şöyle söyleyecekler, sözleşme yaptık diyecekler' diye ifadeler kullanmış ama İsmail Kaan'ı ayırmış.

Başkanım, şimdi anlatayım size; İsmail Kaan'a direkt ev aldım, hani üzerine ev aldım demiştim ya size. O evi 5.750.000 dolara sattım ben. 5.750.000 doların 4.000.000 dolarını kendisinden almıştım; 1.750.000 dolar param kalmıştı onda. Ben içeri girdikten sonra eşim ve dışarıdaki herkes zor durumdaydı. Dedim ki: 'İsmail'de para var, oradan isteyin; biraz idare edersiniz, az bir şey versin size.' İsmail telefonları açmamaya başladı. Sonra babamı, babasının şirketine gönderdim. Bunların 'Kaanlar Peynir' diye bir şirketleri var, bayağı meşhurdur. Babam 80 yaşında; oraya gitmiş, 'Hacı abi, çocukları ne yapacağız?' demiş. Babası terslemiş; 'Ben oğlumun daha o paranın fazlasını vererek oğlumu bu işten kurtardım, sen ne diyorsun?' demiş. Bu çok acı. Herhalde çıkıp da burada yalanlamaz bu lafı söylediğini. Yani ne demek istiyor burada? 'Savcılara para verdim' diyor aslında. Oğlunu kurtarmış savcılara para vererek; benim 1.750.000 dolarımın üzerine daha fazla para koyarak savcılara para vermiş. Bunu ima etmiş; birebir ağzından çıkan cümledir.

Bazı şeyleri direkt anlattığım için buraları hızlı geçmek istiyorum, o yüzden sizi biraz bekletiyorum. En son işte Le Meridien Otel ve Ahmet Çiçek'in benim hakkımda söylediği o kayıtlar; hani bana benzettikleri Mehmet Ali Çalışkan ve tekne tatili olaylarını anlattıktan sonra Savcı Bey'e sağlık sorunlarımı da anlatmıştım. Yeni ek ifadeler vermeye başlamadan önce Savcı Bey ile sohbet ederken önünde çok kalın bir dosya oluyordu. 'Ben sana bir şey soruyorsam cevabını zaten biliyorum, sen de cevap verirsen yararlı olur' gibi şeyler söyledi bana. Ben o gün ifademin sonlarında Savcı Bey'e 'Başka ne istiyorsanız onu da söyleyeyim' dedim; aynen böyle söyledim. 'Madem öyle, söyleyeyim' dedim. 'Olur mu öyle canım, sen söyle biz yazalım' dedi bana. 24 Temmuz'daki 2. ifademden sonra Savcı Bey bana 'Tahliye olman için kurula görüş bildireceğim ama konuyu kurul değerlendirecek' dedi. Şunu söyledi: 'Benim için yeterli, senin aslında burada kalmaman gerekiyor; ama tek yetki bende değil, bizim bir kurulumuz var, onlara sunacağım.' Sonra yine çıktım tabii, bir süre bekledim ama yine tahliye edilmedim.

Bu esnada Başkanım, 31 Temmuz tarihine gelelim; Sayın Mücahit Birinci'ye. 31 Temmuz'da Mücahit Birinci görüşmeye geldi. Benden 2.000.000 dolar para vermemi ve yanımda getirdiği kâğıdı imzalamamı istiyor. Olayı baştan anlatayım: Bana bir avukat gelmişti, ismini verdim zaten; onun ayrı bir davası var biliyorsunuz Başkanım. O avukat bana dedi ki: 'Bu Mücahit Birinci senin çıkabileceğini söylüyor.' Ben vallahi de billahi de tanımıyorum; 'Mücahit Birinci kim?' dedim. 'AK Parti eski MKYK üyesi, eli kolu çok uzundur, seni çıkartabileceğini söylüyor' dedi. 'Tamam, çıkartabilecekse gelsin görüşelim' dedim. 'Ama bir şartı var, vekâletini vereceksin' dedi. 'Peki' dedim, noter gönderdiler, vekâlet verdim. Sonra 31 Temmuz'da kendisi geldi. Bu arada Sayın Başkanım, konuşmada şu da geçti: 'Seni 2.500.000 dolara çıkartırım' dedi. Ben '2.000.000 dolar vereyim' dedim. 'Bir sorayım' dedi, sonra geldi 'Tamam' dedi bana. O gelen avukata dedim ki: 'Bak, benden herhangi bir ifade şu bu isteyecekse hiçbir şekilde hiçbir şeye imza atmam. Paraysa derdi, parayı vereyim çıkayım.' Aynen bunu söyledim. 'Tamam' dedim. Sonra işte 31 Temmuz'da geldi, elinde kâğıtlar vardı. Kâğıtları önüme ters koydu ama elleriyle de tutuyordu. Bir de içeri girince 'Sen ne büyük adamsın, sen nasıl bir adamsın?' dedi bana. Acayip bir konuşma stili var. 'Seninle AK Parti'nin bilmem ne kesimlerinde gurur duyuyorlar, şunu anlatıyorlar, bunu anlatıyorlar' diyerek beni bir övüyor Başkanım, aklınız durur. 'Ne anlatıyor acaba, ben ne yaptım ki?' diyorum kendi kendime.

Sonra 'Şimdi sana birazdan bir şeyler anlatacağım ama lütfen Makyavelist düşün' dedi. Başladı anlatmaya; çok içeriğine girmeyeceğim, bunları savcılıkta anlattım. Bu konunun zaten 8-9 Eylül'de davası var. Çok kişiyi itham ederek, isimler vererek bana çok şey söyledi. Yine dedi ki: 'Makyavelist düşün kardeşim; bak yarın öbür gün AK Parti iktidardan düşüyor gibi olur, CHP kazanıyor gibi görünür, sen de 'Ya arkadaş, ben kendi kıçımı kurtarmak için yaptım bunu' dersin, gene yanlarsın o tarafa.' 'Ya arkadaş ne diyorsun?' dedim, 'Ben CHP'li değilim, AK Partili de değilim, ben iş insanıyım.' 'Ya ben sana diyorum, sen anlamıyorsun. Büyük resme bak, Makyavelist düşün' dedi. Ağzına dolamış bir 'Makyavelist' kelimesini; bir şey öğrenmiş, hiçbir şeyden haberi yok bence. Neyse; 'Bak kardeşim, sana şimdi kâğıt getirdim. Bunları okuyacaksın ama kâğıtları sana bırakmayacağım, senden alıp gideceğim. Şimdi oku ve imzala, 1 hafta sonra çıkıyorsun' dedi. Ben bir şey imzalamayacağımı söylemiştim, 'Bu ne?' dedim. 'Sen bir oku' dedi. Aldım kâğıdı, okumaya başladım. İçeriğini şimdi anlatmayayım, zaten televizyonlarda her yerde çıktı. Ekrem Bey ile, Murat Ongun ile, Özgür Özel ile ilgili; benim hiç bilmediğim, duymadığım, görmediğim şeylere şahit olduğumu, Hüseyin'in bana bunları söylediğini yazmışlar. Bana bunları imzalatmaya çalıştı.

Başkanım şunu sordum: 'Ben bunları imzalarsam bir de sana 2.000.000 dolar mı vereceğim?' 'Bu işler böyle' dedi. 'Ben bunları imzalarsam senin bana para vermen lazım' dedim. Vallahi aynen böyle konuşuyoruz. 'Sen bu işlerden haberin yok, bilgin yok' dedi. 'Allah'ım, hayatımda ilk kez tutuklandım, bilmiyorum bu işlerin nasıl olduğunu' dedim. Hayatımda ilk kez bir görüş odasında hiç tanımadığım bir avukat bana bilmediğim şeyler imzalatmaya çalışıyor. 'Ben kimseye iftira atamam' dedim. 'Eee, anlatmışsın bir sürü şey' dedi. 'Evet, o gazetelerde çıkan şeylerin hepsi benim ifadelerim' dedim. Ama kâğıda öyle şeyler yazmışlar ki Başkanım, aklınız durur. 'İmzalamıyor musun?' dedi. 'Yok, imzalamıyorum, hiçbir şekilde böyle bir şey imzalamam' dedim. 'Peki, sen bilirsin' dedi, kalktı ayağa, elimi sıktı. Tam çıkıyor, kapının önüne geldi; 'Mücahit Bey, sadece para versem çıkamıyorum, değil mi?' dedim. 'Olmaz' dedi. 'Peki şöyle yapsak; ben bunu biraz değiştirsem, Ekrem Bey’i, Özgür Bey’i falan çıkarıp sadece Murat Ongun’u koysam, onunla ilgili bir şeyler yazsam imzalar mısın?' dedi. Herhalde Murat Ongun ile olan husumetimi biliyor. 'Yok arkadaş, hiçbir şey imzalamıyorum; sadece parayla çıkartıyorsan çıkart beni' dedim. Gitti.

Ertesi gün hemen savcılığa dilekçe yazdım, 'Görüşmek istiyorum' dedim. 1 hafta sonra beni aldılar Başkanım. Savcının önüne çıktım, durumu anlattım. Çok şaşırdı, 'Nasıl yani?' dedi. 'Öyle oldu Sayın Savcım' dedim. 'Ben bu konuda ifade vermek, şikâyetçi olmak istiyorum' dedim. 'Tamam ama önce ben bir araştırayım bu işi, öyle ifadeye geçirelim' dedi. Ömer Bey böyle dedi; yaşıyor savcı, sorabilirsiniz. 'Ben bunu bir araştırayım da öyle geçelim tutanağa' dedi. Karşınızdaki Türkiye Cumhuriyeti savcısı size böyle bir şey söylüyor; peki diyorum ben de. Zaten tek çıkma umudumun orası olduğunu biliyorum, ne derse 'Evet' diyorum. O gün zaptı tutmadık, hiçbir şeyi kayda geçirmedik. Ama 'Buraya kadar gelmişsin, bir şeyler söyle de yazalım öyle git' dedi. Bir şeyler söyledi, onları yazdı ve beni gönderdi. Birkaç gün içinde haber vereceğini söyledi.

Görüşme perşembe günüydü, çok iyi hatırlıyorum çünkü ertesi gün cumaydı Sayın Başkanım. Ertesi gün bir anda SEGBİS oldu, beni SEGBİS’e çağırdılar. Hâkim bana bir şeyler soruyor; ben de anlattım. Dedim ki: 'Buraya gelip benden para karşılığı seni dışarı çıkartırız diyen bazı avukatlar var. Bunlarla ilgili dün savcılığa gidip her şeyi anlattım, bilgileri savcıda var' dedim. Böyle de bir SEGBİS olayım var, kayıtlara bakabilirsiniz. Cuma günü SEGBİS'te…

Pazartesi bekledim; cumartesi, pazar geçti, pazartesiyi de bekledim. Salı günü o Mücahit benim hakkımda televizyonda hâlâ abuk subuk konuşmalar yaptı, hafta sonu izledim. İşte 'Ben Murat Kapki'nin avukatıyım' falan diyor; sen benim avukatım falan değilsin ya, nasıl benim avukatımsın? Hâlâ her yerde avukatım diye konuşuyor. TGRT denilen bir televizyon kanalı var, orada çıkmış hakkımda konuşuyor. Ben hemen azlettim onu zaten; salı günü de hakkında dilekçe verdim. Sonrasını zaten herhalde biliyorsunuz, bu arada hâlâ onunla mahkemeliğiz. Mahkemelik olduğumuz halde hâlâ bu dava hakkında, benim cevap veremediğim yerde oturup konuşuyor. Biz mahkemeye başvurduk; televizyona çıkmama yasağı getirtmek istedik. O gün bugündür çıkmıyor televizyona; mahkeme mi verdi kararı bilmiyorum ama artık çıkmıyor.

Evet, şimdi buraya geleyim; tabii bir sürü şey anlattım, nerede kaldık? Savcı bana 'Konuş ve çık' dediği gün oradan serbest bırakılacağımı sandım. Bu ifademdeki konuların tamamı uydurmadır. Savcı bana ne sorduysa, biraz sonra tahliye olacağım diye düşünerek yorum da katarak 'Evet öyledir, doğrudur' gibi cevaplar verdim. Sonra da bunlar zapta yazıldı. Mesela İnan Güney meselesini Savcı bana 'İnan Güney hakkında çok fazla ifade var, şöyle şöyle deniyor; sen de biliyor musun bunları?' diye sordu. Ben de 'Evet, ben de duymuştum' dedim. İfade bittiğinde Savcıya, 'Savcım, artık çıkıyorum değil mi?' diye sordum. Savcı Bey bana tekrardan kurul olayını anlattı. 'Nasıl yani Savcım? Anlat çık dediniz, ben de öyle ifade verdim. Hem Mücahit'i hem de İsmail'i bile ifade tutanaklarına yazmıyorsunuz' dedim. Başkanım, bunları söyledim.

İsmail'i defalarca anlatmaya çalıştım; 'Yazın, yazın' diyorum, yazmıyorlar. Bütün mal varlığıma tedbir konmuş Sayın Başkan, bakın size buradan söylüyorum. İsmail Kaan'ın üzerindeki mallara da tedbir konmuş ama İsmail Kaan benim malımı kaçırdı diyorum. 'Bakın ona da tedbir koyun, o malıma da tedbir koyun' diyorum; tedbir koymuyorlar Sayın Başkan. Böyle bir şey olur mu? Hedef gösteriyorum, 'Bu ev benim' diyorum, '5.750.000 dolar' diyorum; 'Koyun' diyorum, tutanak dahi tutmadılar. Ama birazdan size göstereceğim; savcılığa direkt dilekçeler verdim, yazılar yazdım. Konuyu yazmadıkları için ben dilekçe yazarak UYAP üzerinden onlara gönderdim.

O gün de serbest bırakılmayınca artık tamamen kandırıldığımı anladım. Beni önce adliyeye getirip aynı anda eşimi gözaltına alarak benden ifadeler aldılar. Sonra İsmail'i anlattım, işlem yapmadılar; Mücahit'i anlattım, sessiz kaldılar. Kendi hakkımdaki iddialara cevap verdim, ciddiye almadılar. 'Konuş çık' dediler, her şeye 'Evet' dedim ama bırakmadılar. Şimdi de o ifadelerle hem beni hem başkalarını suçluyorlar; hepsini reddediyorum. Burada şu an anlattığım her şey doğrudur. Ben ne itirafçıyım, ne etkinim, ne de pişmanım. Ben suçsuz yere hapse atılmış, kardeşi tutuklanmış, karısı gözaltına alınmış, bütün yakınları sanık yapılmış, bunca yıllık emeğimle edindiğim tüm mal varlığına el konulmuş ve tahliye olmak için savcılara güvenmekten başka çaresi kalmamış bir insanım. Ama kandırıldığım yetti; o yüzden bu kadar uzun bir savunma yapıyorum. Herkes her şeyi bilsin, ben size güveniyorum artık. Yemin ediyorum 15 ay boyunca buraya çıkıp konuşacağım günü bekledim; içimi burada dökeceğim günü bekledim. Hep size güvendim, hep size inandım. Zaten artık siz de bizim yüzümüze aynı şekilde davranacaksınız; Allah'tan başka sığınacak yerimiz kalmıyor artık. Sayın Başkan, ben başıma gelen ve yazılı delili olan şeyleri anlatıyorum, hiçbir şey yapmıyorlar; ama benimle ilgili 'Öyle duymuştum' diye ifade verenlere inanıyorlar.

Berat Kapki benimle ilgili ifade verdi Başkanım; hangisinin İstanbul Büyükşehir Belediyesi ile ilgili tek bir cümlesi var? Hepsi 'Murat Kapki araba alırdı, Murat Kapki saat alırdı, Murat Kapki tablo alırdı' diyor. Bunlar suç mu Başkanım? Hiçbiri 'Murat Kapki'nin ihalesinde şu vardı, şunu gördüm, şu suçtu, şuna gizli para verdi' demiyor. Bir tane delil, ifade, tanık veya gizli tanık yok. Neden tutukluyum? Araba aldım diye mi? Tablo, saat veya tekne aldım diye mi? 2 Ekim tarihinde yine İsmail'i anlatmaya gitmişim Sayın Başkan. 'İfadelerimi neden zapta yazmıyorsunuz?' dedim. 'Bu adam benim paramı vermiyor; babası, İsmail'i dosyadan çıkarmak için çok daha fazlasını harcadıklarını söylüyor. Beni bıraksanız gidip alacağım paramı ama beni de bırakmıyorsunuz' dedim. Savcı Bey bu konuşmamızın ardından, 'Senin aslında burada bir gün bile tutulmaman lazım' dedi. Ömer Bey aynen bu lafı söyledi. Lütfen sizden rica ediyorum, Allah rızası için bir arayın sorun: 'Sen Murat Kapki'ye burada bir gün dahi tutuklu kalmaman lazım dedin mi, demedin mi?' Kendi ağzıyla söyledi ama 'Benim gücüm yetmiyor' dedi.

Diğer savcılar şöyle diyormuş: 'Murat Kapki çok televizyonlara çıktı, çok habere konu oldu; şimdi çıkarırsak sıkıntı yaşarız' demişler. Bunu da söyledi bana. Televizyona çıkan ben miyim? O pislik adamlar beni her gün televizyona çıkartıp konuşuyor, ben ne yapayım? Sayın Başkan, başımıza bir iş geliyor, koşa koşa gidip savcıya anlatıyoruz, devlete güveniyoruz; ama savcılar hiçbir işlem yapmıyor. Kendimiz şikâyet yapıyoruz, sonra savcılar bana 'Sen çok televizyona çıkıyorsun, seni bırakamayız' diyor. Televizyonlar üzerimizde tepinirken iyiydi de; benim tüm ifadelerim daha ben adliyeden cezaevine dönmeden meşhur gazetecilerin önüne gidiyor. O zaman bu televizyonlara çıkartılmak benim suçum mu?

Sayın Başkan, bütün ifadeler önümüzde. Benim ek ifadelerimde verdiğim beyanlara benzeyen bir tane bile normal ifade var mı? 2 Ekim'de bir ifade verdim Başkanım; sadece beni götürdüler ve oğlumla ilgili ifadeyi yazdılar. Sizce böyle bir ifade olur mu? Yani ben ifade vermek için çağrılıyorum, gidiyorum; sadece oğlumun hastalığı yazılıyor. Çünkü Savcı Bey'e İsmail Kaan ile ilgili bir sürü şey anlattım ama hiçbirini not almadı, zapta geçirmedi. Ben de kendisine 'Artık başka ifade vermeyeceğim' dedim. O da 'Buraya kadar gelmişsin, şimdi yanlış anlaşılır; senin şu oğlunun raporu vardı ya, onu ver de onunla ilgili bir şeyler yazalım' dedi. Onu yazdı. 2 Ekim'den sonra cezaevinden savcılığa yolladığım dilekçeler var; 6 No'lu görseli açar mısınız? Bakın burada ne yazıyor Başkanım: 'İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Akın Gürlek ile İsmail Kaan ve Osman Kaan hakkında görüşmek istiyorum.' Savcı Bey yazmayınca, derdimi anlatamayınca ben de Başsavcıya çıkayım, ona anlatayım dedim. Çünkü kayda geçmiyorlardı; şüphelendim, herhalde bu işin içinde bir iş var dedim. Sayın Başsavcımıza yazdım, ona gönderdim.

23 Ekim'de bu sefer çok detaylı bir dilekçe yazdım. İsmail Kaan'ın suçtan gizlediği bir adet taşınmazın devrinden elde ettiği 1.750.000 doları anlattım. Bir alt sayfayı açar mısınız? Evet, o da burada; her şeyi yazdım. 'Bu para benim dosyadaki garantim' dediği ve daha önce savcılığınızda sözlü olarak ifade ettiğim konunun artık zapta geçirilmesini istiyorum dedim. Dilekçemin sonunda ifade vermek istediğimi de belirttim ama yine çağrılmadım Sayın Başkan. Bakın, bu dilekçeyi yazıyorum, ifade vermek istiyorum diyorum; beni yine çağırmadılar. Size soruyorum, Allah aşkına neden olabilir bu? Bir insan kendini bu kadar yırtıyor; 'Bak mallarıma el koymuşsun, burada da param var, buna da el koy; o pislik adam parama çökeceğine devletim el koysun' diyorum, ifade veriyorum ama geçmiyorlar. En son kendim yazıp ifade vermek istiyorum diyorum, ona da çağırmıyorlar. Aylarca yırtındım burada. Netice olarak beni tahliye etmediler Sayın Başkanım.

İfade verme süreçlerimi yeterince açıkladığımı düşünüyorum ama bu sürecin nasıl bir ruh haliyle gerçekleştiğinin altını çizmek istiyorum. Sayın Başkan, televizyonlarda her gün 'etkin pişmanlık dışında tahliye şansı yok' diye haberler yapıldı. Ben cezaevindeyken ailemden insanlar tutuklandı, hastalıklar yaşıyorum; malım, mülküm, param çalınıyor. Beni Ekrem İmamoğlu'nun kasası olmakla suçluyorlar. Şirketin %20 ortağıyım; %20 ortağı olan bir insan nasıl kasa olabilir? İlginç. Ağzını açan Ekrem İmamoğlu’ndan sonra Murat Kapki diyor. Ama ben ifadeye gidince bütün suçlamalar bir anda kesildi; 2 Mart'ta mahkemeye verdiğim dilekçeden sonra tekrar başladı.

Benim bu duruşmada verdiğim ifadelerim doğru ve gerçektir. Ek ifadeler adı altında alınan beyanlar; tutukluluğun, hastalıklarımın, ailemin başına bir şey gelmesi korkusunun yarattığı manevi baskının, Savcı Bey'in daha 22 Mart'taki ilk ifademde 'Bize bir şeyler anlatırsan lehine olur' şeklindeki vaatlerinin ve bugüne kadarki yaşantım gereği savcıların yanında durma refleksimin bir sonucudur. Verdiğim ifadelerde öne çıkan bazı konuları açıklamak isterim: Örneğin 24 Haziran ve 18 Temmuz'daki ifadelerimde 'Zorlu Raffles Otel'deki gizli toplantılar' şeklinde beyanlarım mevcuttur. Bu ifadeler benden önce Servet Yıldırım tarafından dile getirilmişti. Servet'in bu ifadesinden sonra basında çıkan haberlere bakarsanız benim ifadelerimin dayanağını görebilirsiniz. Bir başka örnek; 18 Temmuz tarihli ifademde geçen 'sistem' ifadesi, 'kârın %60, %20, %20 şeklinde dağıtılması' ifadesi, 'İmamoğlu ve Murat Ongun'un BVA'nın gizli ortağı olması' ifadesi... Bunlar Eyüp Subaşı, Servet Yıldırım ve Umut Şenol'un ifadelerinde geçmektedir. Bu ifadeler zaten hemen 1-2 gün içinde gazetelerde manşet olmuştu.

29 Haziran tarihli ifademde Nihat Sütlaş'ın şirketlerinin gerçekte Murat Ongun'un olduğunu söylemişim. Bu ifade, ilk olarak Selman Narman tarafından söylenmiştir. Yine Selman Narman'ın ifadesinde ihalelerin BVA'ya 'adrese teslim' verildiği iddia edilmiştir; benim 18 Temmuz'daki ifademde bu beyan tekrar edilmiştir. 7 Ağustos'taki ifademde geçen 'Emrah Bağdatlı'nın sahte faturacı olduğu' konusu da Servet Yıldırım'ın ifadesinde aynen geçmektedir. Son olarak 24 Haziran tarihli ifademde 'Serdal Taşkan'ın reklamcılardan para topladığı' yazılıdır; bu konuda da tanık Ekrem Reşat Tüzün'ün ifadesi mevcuttur. Bu zaten bana emniyet aşamasında da sorulmuştu; Murat Abbas da ifadesinde bu konuya değinmişti. Yani özetle benden alınan ifadelerin tümü; ya benden önce söylenip basına yansıyan şeylerin tekrarıdır, ya emniyet ve savcılık sorgusunda bana sorulmuş konulardır, ya da savcının ifade öncesi sohbet ederken 'Bu böyle mi?' diye sorduğu sorulara verdiğim 'Ben de öyle duymuştum' şeklindeki yanıtlardır. Eminim ki benimle ilgili verilen diğer ifadelerde de aynı durum söz konusudur.

Sayın Başkanım, mümkün olduğunca gözünüzün içine baka baka anlattım. Bugün burada söylediklerimin içinde bir tane yalan yoktur; fakat iddianame yalanlarla doludur. İddianame çıkmadan önceki süreçte şunu düşünüyordum: 'Ben bu dosyada kendi eylemleriyle yargılanan bir şüpheli miyim, yoksa görevim savcı beylere yardımcı olmak mı?' Bu soruyu çok uzun süre düşündüm. Kendi eylemlerimle yargılanıyor olsam lehime delillerle şimdiye kadar çıkmış olurdum. Demek ki bize biçilen rol 'savcı yardımcılığı'ymış. Rolünü iyi oynayanlar tahliye oldu; biz ise tutukluluğumuzla başa çıkmaya çalışıyoruz. Ama size ve adalete inanmaktan asla vazgeçmiyorum.

Bu yargılamanın gerçeğe ulaşması için çok önemli bir bilgi daha vereceğim Sayın Başkan: Elinizdeki ek ifadelerin nasıl alındığını çok iyi tahmin edebiliyorum. İfademde eğer 'bizzat biliyorum', 'pis işler', 'gizli' gibi ibareler görüyorsanız o kısımları çok daha dikkatli okumanız gerekir; çünkü bu kelimeler genellikle şüphelilerin kelimeleri değildir. Kendi ifadelerimde bile 'Bu kadar da değil' diyerek bu kelimeleri birçok cümlenin içinden 'Aman Savcım, o kadar yapmayın' diyerek çıkarttım.

Efendim, savcı bey o kadar da değil deyip yazdırmadı. Hatta Savcı Bey benim ifademe; 'Ekrem İmamoğlu bu ihaleler yoluyla elde ettiği geliri Cumhurbaşkanı olmak ve diğer siyasi hedeflerini gerçekleştirmek için fon olarak kullanmıştır' yazdırmak istedi. Ben buna itiraz ettim, yazdırmadım. O yüzden benim hakkımdaki ifadelerin de hangi şartlar altında ve ne amaçla verildiğini tahmin edebiliyorum. Hakkımdaki ifadelere de değinip tahliye talebime geçeceğim Başkanım.

Sayın Başkan, Sayın Heyet; dosyadaki benim hakkımda verilen bazı ifadeler var. Bu ifadelere tek tek cevap vermek istiyorum ama öncelikle şunu belirtmek isterim: Benim hakkımda somut bir gizli tanık beyanı yoktur. Gizli tanıklardan bazıları sadece 'İhaleleri Murat Kapki aldı' demiştir; zaten benim aldığım ihaleler bellidir. Bu tanıkların beyanlarında ihaleyi aldığım konusu dışında bir beyan yok. Hiçbirinde başka bir beyan yok Başkanım. Sadece 'Murat Kapki ihale aldı' diyorlar. Tek bir tane başka beyan yok; yani suçlama yok. 'Şöyle aldı, böyle aldı' demiyorlar. Zaten direkt olarak bana herhangi bir ithamları da yok. İhaleleri alanları 'İlbaklar, Subaşılar, Köksallar, Kapkiler' diye sıralamışlar. Burada benim hakkımda doğrudan bir itham yok. Dikkat ederseniz benim hakkımdaki beyanların hiçbiri Kültür AŞ'den aldığımız ihalelerle ilgili de değil.

Benim hakkımdaki ifadeler biraz önce size söylediğim gibi genelde magazin konuları: Tablolarım varmış, maket araba koleksiyonum varmış, biblolarım varmış, arabalar alırmışım, tekneler alırmışım... Bunlar basının uydurduğu magazin işleridir. Bir ara hatırlıyor musunuz Sayın Başkan? 'Ekrem İmamoğlu’nun lüks arabaları' diye bir haber çıktı her yerde. O arabalar önce benim diye çıktı, sonra benden 'Ekrem İmamoğlu’nun arabaları' diye gazeteler manşet yaptı; en sonunda ikimizin de olmadığı anlaşıldı, başka birinin arabası çıktı. O yüzden bunları geçiyorum; benim ne aldığım, ne gibi hobilerim olduğu zaten kimseyi ilgilendirmez. İlk olarak Murat Abbas benim hakkımda ifade vermiş ve Kadıköy-Karaköy iskelesindeki reklam alanlarının bana verilmesi için Murat Ongun'un kendisine baskı yaptığını söylemiş. Bunun yalan olduğunu zaten size ispat ettiğimi zannediyorum. Ahmet Çiçek ise kendisinden ve kendi elemanlarına kurdurduğu şirketlerden sahte fatura aldığımı iddia ediyor. Burada bir konuya açıklık getirmem gerekiyor: Ahmet Çiçek'in 'sahte fatura verdim' dediği BFK Partners adlı şirket hiçbir zaman benim olmamıştır. Ne ortaklığım ne de yöneticiliğim olmuştur. BFK'ya sahte fatura kesildiği söylenen dönemde şirket Elif Kapki'nindir (o dönemki soyadı Bilişik’tir). Bu Elif Kapki dediğimiz kişi de benim hakkımda ifade veren Berat Kapki'nin eşidir efendim.

Biz BVA olarak BFK'dan sadece hizmet alırız. BFK, BVA'nın taşeronu gibidir. BVA'nın çok ciddi bir üretim ihtiyacı vardır ve bu ölçekte üretim yapabilecek firma sayısı azdır. BFK bizim üretim ihtiyacımızı rahatlıkla karşılayabilen bir yapıdadır; çünkü biz BFK'ya sadece baskı işi yaptırmayız; uygulama, montaj, nakliye, tadilat, elektrik ve tamirat işlerini de BFK yapar. Yani komple hizmet alırız. İstanbul'da yağmur yağar, rüzgar eser, fırtına olur; bizim üst geçit ünitelerini kontrol etmemiz gerekir. Fırtına nedeniyle düşme tehlikeleri yaşanır; karayolu ya da insan canını tehdit eden bir durum var mı diye anlık kontroller yapılır. Tüm bunları BFK bize hizmet olarak sunar, biz de karşılığında ödemelerini yaparız. BFK ile BVA arası ilişki bu şekildedir ve tamamı belgelidir. Sadece mali kayıtlardan ibaret de değildir. BFK personeli yaptığı her işi anında WhatsApp üzerinden paylaşır; 7 No'lu görseli açabilir miyiz? Başkanım görüyorsunuz; BFK'nın BVA'ya yaptığı işler bunlar. Önce baskısı yapılır, sonra montajı yapılır, sonra fotoğraflaması yapılır ve bize gönderilir. Şu an burada 3.000'in üzerinde fotoğraf var Başkanım. Bunlar şimdi ancak bulabildiğimiz fotoğraflar; şirkete şu an kayyum olduğu için daha fazlasına ulaşamadım. On binlerce fotoğraf çıkartabiliriz size bununla ilgili. Yapılan işlerin tamamının görselleri vardır çünkü her asılan yerin fotoğrafı müşteriye gönderilir; her yapılan işin fotoğrafı vardır ve delil niyetindedir.

Ahmet Çiçek'in benimle ilgili neden beyanlar verdiğini size zaten anlattım; benden para istedi, alamayınca bu iddiaları ortaya attı. Sahte fatura kestiğini söylediği dönemlerde Ahmet Çiçek'le ticari ilişkilerim olmuştur ama bunlar tamamen gerçek faaliyetlerdir. Kapki Medya döneminde de Ahmet Çiçek'le ticari ilişkilerim oldu; o dönemde vergi incelemeleri de yapıldı ama kesilen vergi cezalarına karşı açılan davaları Kapki Medya kazandı. Bunların kararlarını da size sunacağız Başkanım. Sayın Başkan, ben BVA'yı kurduktan sonra devraldığım diğer bütün reklam şirketlerini zaman içinde devrettim. Çünkü BVA benim bütün zamanımı alıyordu ve kurumsallaşmak istiyordum. Ancak devralıp devrettiğim şirketlerin içinden bir anda çekilmek mümkün olmuyor. Örneğin Kapki Medya'nın işlettiği bina duvarları ve LED ekranlar vardı; bunların hepsi benim şahsi ilişkilerimle kurulmuş ticari faaliyetlerdir. Ben buraları devredince, devrettiğim kişiler işe devam edebilsinler diye onlara bir nevi danışmanlık yaptım. Yer sahipleriyle ilişkilerin devri uzun sürüyor, bu süreçte onlara yardımcı olmak zorundasınız. Bir de bu kişiler sonuçta yedi yabancı değillerdi; para kazanacaklar ki bana devrettikleri paraları ödeyebilsinler. Hem yıllarca benimle çalışmış insanların kendi işlerinin sahibi olmalarını sağladım hem de kendi kurumsallaşma planımı uyguladım.

Ahmet Çiçek'in Le Meridien’deki görüntülerini size anlattım. Berat Çağrı Kapki de 26 Haziran 2025 tarihinde hakkımda ifade vermiştir ve bu ifadesinden sonra serbest bırakılmıştır. İfadesinde BVA ve ihaleler hakkında en ufak bir iddiası yoktur. Verdiği ifadede benim şirketimde ve evimde kasaların olduğunu söylemiştir. Zaten benim evimde de şirketimde de polis araması yapıldı. Haliyle kasalar zaten görüldü. Şirkette ve evimde kasam olması gayet normal bir şey. Berat Kapki savcıya, tanesi 100.000 dolar olan 45-50 tane tablom olduğunu söylemiş Sayın Başkanım. Onlar biliyorsunuz alındı. Savcı Bey beni çağırdı ve "Tablolarını aldık, her biri 100.000 dolarmış, 45-50 tane tablonu aldık" dedi. Dedim ki: "Sayın Savcım, eğer 10.000.000 bulursanız yarısı sizin yarısı benim olsun." Rakam 5.000.000 çıkmış. Onlar tespit ettirmişler; zaten 5.000.000 lira çıkmış. Her biri 100.000 dolar demişti ama maksat rakamları öyle bir göstermek ki; Berat Kapki'nin öyle bir tarzı var.

Bunlar dışında benim gayrimenkul ve araç devirlerimle ilgili ifadeler vermiş. Bunlarda da kendi yorumlarıyla devirlere gerekçeler üretmiş. Asıl olarak söylediği ise bankalardan çektiği paraları bana getirdiği konusudur. Bunların ne parası olduğuna dair hiçbir iddiası yok. Efendim, şunu çok iyi anlamanızı istiyorum: Bana nakit para getirdiğini ya da geldiğini söyleyen serbest bırakılıyor. Berat da elbette yıllar içinde bankadan benim için para çekip getirmiştir. Bu çok normal bir şey. Ya da benim için bankaya para yatırmıştır. Bankadan para çekmek suç olarak gösteriliyor. Size daha önce de anlattım; nakit parayla alışveriş yaptığımız zamanlar olur, bunlar için de tabii ki para çekeriz. Bunu çoğu zaman bankadan para çekme yetkisi verdiğim kişiler yapar. Benim bankaya bizzat gittiğim de olmuştur ama genelde çalışanlarım halleder bu işleri. Bunlar rutin iş ve işlemlerdir. Berat da, Elif de sadece çalışanım değildir; benim maddi ve manevi desteğimle şirket sahibi olmuş insanlardır. Düğünlerini bile ben yaptım, tüm masraflarını üstlendim.

Ben ilk tutuklandığımda Berat çevremdeki herkese ve BVA'daki personele; "Murat abinin en kısa zamanda geri gelecek, bu süreci askerlik gibi düşünün, hiçbir suçu yok, gelecek ve işinin başına geçecek" şeklinde laflar söylemiş. Şu an kayyum var, şirketteki herkese bu konuları sorabilirsiniz. Ama sonra üzerime iftiralar attı. Bu kişiler şirket yönetirken ben onlara danışmanlık da yaptım. Reklam stratejileri belirlemeleri konusunda yardımcı oldum, müşteri ilişkilerinde yardımcı oldum. Bana bu nedenle de ödemeler yapıyorlardı ama kendi kazançlarından yaptılar. Bunları da bir aile ekonomisi içindeki para alışverişleri olarak düşünmek gerekir. Ben yanımda uzun zaman çalışan kişileri ailemden biri olarak görüp, her zaman bağımsız iş yapabilmeleri konusunda teşvik ettim. Başkanım, benim yanımda çalışan kişiler en az 15-20 yıllık kişilerdir; yani çok eski çalışanlarım vardır. Şimdi kendi dönemlerindeki usulsüzlük iddialarını bana yüklemeye çalıştıklarını düşünüyorum. Berat gözaltına alınmadan 6 ay önce evlenmişti; hatta düğününü de benim yaptığımı biraz önce söyledim. Rutin iş ve işlemleri içerikleri değiştirerek suç işlemiş gibi anlatmışlar.

Elif de hakkımda benzer ifadeler vermiş. Onun da Berat gibi korku içinde böyle bir ifade verdiğini düşünüyorum. Soyut ve ispatı olmayan, yoruma dayalı şeyler söylemişler. Verdiği ifadeler genel olarak "öyle duydum" şeklindedir. Bizzat tanıklık ettiğini söylediği bir şey neredeyse hiç yok. Yalnız Elif Kapki, BFK adlı firmanın bir dönem ortağı ve tek yetkilisiydi. Bu sahte fatura iddiaları da Elif'in dönemine denk gelmektedir. Benim tahminim; bu suçtan kurtulmak için işleri benim yönettiğimi, şirketin aslında benim olduğunu ve faturaların Sinan tarafından düzenlendiğini söylemiştir. Ama buradaki çelişki şudur: Sinan BVA'nın muhasebecisidir, BFK'nın muhasebe işlerine dahil olma şansı zaten yoktur. İddia edilen faturalar BFK'nın düzenlediği faturalar değil, BFK'ya düzenlenen faturalardır. Ama Elif sanki BFK fatura düzenlemiş, bunu da Sinan yaptırmış gibi anlatmaktadır. Ayrıca Elif'in vergi müfettişine verdiği beyanda hiçbir sahte fatura kullanmadığına dair ifadeleri var. Başkanım; savcılıkta sahte fatura kullandığını söylüyor ama vergi müfettişlerine "hiçbir sahte fatura yok" deniyor. Bu nasıl bir olay? Bunu da anlamış değilim.

Sayın Başkan, savcılık karşısında tutuklanma ihtimaliniz olan bir konuda ifade veriyorsanız kendinizi kurtarmak için her şeyi uydurabilirsiniz. Dikkat ederseniz Berat'ın, Elif'in ve Güngör'ün ifadelerinin tamamı Ahmet Çiçek'in iddialarını desteklemek için verilmiş. Tahminimce savcı bey ifade alırken Ahmet Çiçek'in iddialarını doğrulatmak için çalışmış, bu kişiler de kendilerini kurtarmak için bu tür ifadeler vermiş. Güngör Gürman da hakkımda benzer ifadeler vermiş. Güngör Gürman emekli polistir, oğlu da özel harekat polisidir. Tutuklanınca oğluna hiçbir zarar gelmemesi ve dokunulmaması için muhtemelen böyle ifadeler verdi. O da benzer şekilde bankadan para çektiğini, gelen paraların dövize çevrildiğini söylemiş. Sayın Başkan, bu işlemleri bana o tarihlerde sorsanız tek tek zaten cevap verirdim. Bankadan para çekip döviz almak suç mu? Bunu soruyorum size; Türkiye'de döviz almak suç mu? Suç gibi gösteriliyor. Murat Kapki adına bankadan para çektim diyen tahliye edildiği için, kim ne iş yaptıysa bunun bir suç kapsamında yapıldığını iddia etmeye başladı.

BLWK raporunda zaten benim hesaplarımdan para çeken de yatıran da bellidir. Güngör'ün ifadesi çelişkilerle doludur. 2025 yılının Şubat ayında 8.000.000 TL para çektim diyor; bu parayı dövizciler dolara çevirdi ve 400.000 dolar olarak geri verdiler diyor. Güngör'ün anlatımına göre 2025 Şubat ayında dolar kuru 20 TL olmalı ama gerçekte 2025 yılı Şubat ayında dolar 35 lira. Ayrıca benim Tekirdağ'dan ev aldığımı, bu evin Tuncay Yılmaz tarafından bana aldırıldığını söylemiş. Ben böyle bir ev satın almadım, kayıtlarıma bakabilirsiniz; alakası bile yok. Kaan Sürmegöz ile olan tanışıklığım hakkında da ifade vermiştir. Kaan ile birbirimizi 20 yıldan fazladır tanırız ama bugüne kadar Kaan'dan ne bir şey istemişimdir ne de zaten Kaan böyle bir diyaloğa girer. Sözde Kaan şirketimize gelip içi dolu karton poşetle dışarı çıkmış; bu tamamen uydurmadır. İçinde para vardı demeye çalışıyorlar ama yalan olduğu açık olan bir konuyu diretmeye, bir imaj yaratmaya çalışıyorlar. Böyle bir şey hiçbir şekilde söz konusu değildir.

Serkan Balbal da hakkımda ifadeler vermiştir. Verdiği ifadelerde geçmişte birlikte çeşitli işler yaptığımızı söylemiştir; bu husus doğrudur. Aramızda alım satıma dayalı işler olmuştur ancak bunlarda herhangi bir usulsüzlük söz konusu değildir. Serkan, iddianamede adı geçen şirketlerin hepsinin benim olduğunu söylemiştir; bu doğru değildir. Daha önce de açıkladığım gibi Ticaret Sicil Gazetesi kayıtları doğru kayıtlardır. Bu soru savcılıkta bana da sık sık soruldu. "Bu şirketler benimdir" deseydim belki de serbest kalacaktım. Savcılar bu konuda benim de çok üstüme geldi. Muhtemelen Serkan'a ve diğer kişilere de bu baskıyı yapmıştır; çünkü savcılar BVA'da hiçbir suçlamaya muhatap olamayacağımı gayet iyi biliyorlardı. Bu nedenle başka şirketler üzerinden bana suç bulaştırmaya çalışıyorlardı. Serkan'ın da bu nedenle böyle bir ifade verdiğini düşünüyorum. Ayrıca benim herkese nakde çevrilebilir hediyeler verdiğimi söylemiş; bu husus da doğru değildir. Serkan'ın ifadelerindeki diğer hususlar zaten magazin konularıdır, iddianame ile hiçbir alakası yoktur

Serkan benimle ilgili ifadeleri verirken hem dışarı çıkmak için hem de eşiyle süren boşanma davasında zorluk yaşamamak için böyle ifadeler vermiştir diye düşünüyorum. Servet Yıldırım'ın da benim hakkımda verdiği ifade vardır. Servet, ifadelerinde genel olarak herkesi suçlamış ve herkes hakkında bir şeyler iddia etmiş ama benim kimseyle bir alakam olmadığını ve hiçbir şeyden haberim olmadığını söylemiş. Bana bunu savcı bey de kendisi söyledi. Bunu zaten size defalarca söyledim. Servet'in ifadelerinde BVA'nın İmamoğlu talimatıyla Hüseyin Köksal'a kurdurulduğu söylenmiştir. Bir kere bu şirketi ben kendim kurdum. Hüseyin'in ve Ahmet'in ortaklıkları sonraki süreçte oldu. Şirket ismimiz olan BVA'nın Burak ve Ali'nin kısaltması olduğunu söylemiştir ancak bu da doğru değildir. Ben şirketi kurarken isim olarak alfabenin ilk iki harfi olan A ve B reklamcılık yapacaktım başkanım, meğerse varmış, ben de tersi B ve A olsun dedim.

Şirket hisselerinin yirmi-yirmi-altmış olduğu konusu Servet'in uydurmasıdır. Geri kalan ifadelerde de benle alakalı bir şey söylenmemiştir. Dosyada Servet'in ifadelerine çok fazla itibar edilmektedir. Servet sanık bile değildir ama benim hiçbir şeyle alakam olmadığını söylediği halde tek bir lafına itibar edilmemiş. Her şey itibar edilmiş Servet'le ilgili. Ekrem İmamoğlu'na attığı şeylere okey demişler, Hüseyin'e attığı şeylere okey demişler, Murat Ongun'a okey ama benimle ilgili iyi bir şey söylemiş başkanım, itibar edilmemiş. İlginç.

Orhan Cevahiroğlu beni Beylikdüzü Mado'da haftada üç-dört gece gördüğünü ve buraya para dolu çantalarla gittiğimi ileri sürmüş. Tamamen yalan, ben hayatımda Beylikdüzü Mado'ya gitmedim, yerini bile bilmem. Beylikdüzü Mado'da baz kaydım dahi yoktur. Emniyet aşamasında benim Beylikdüzü'nde olduğumu gösterdiği söylenen baz kayıtları Büyükçekmece'deki fuar alanının baz kayıtlarıdır. Oraya da sadece Petroleum fuarına katılmak için gitmiştim. Fuar alanının içindeki otelde kaldım. Emniyette otel kayıtlarım mevcuttur. Başkanım bu kaldığım yıl da 2019 yılıydı. Düşünün, bir tek Beylikdüzü'ne o zaman gitmişim yani, 2019'da bu fuar var Beylikdüzü'nde, oraya fuara katılmıştım, o otelde de iki gece kalmışım. O var, onun dışında da Beylikdüzü'nde en ufak bir baz kaydım yok.

Oraya da neden katıldım, çünkü bu Petroleum fuarına Opet'i, Shell'i, BP'si bu petrol şirketleri katılır, reklam vermek için onlarla görüşmeler yapıyorduk orada. Bu ifadeler dışında adımın geçtiği başka ifadeler de elbette vardır ama onlar da genel olarak uyduruk şeklindedir. Hakkımdaki ifadelerin hiçbiri BVA'nın belediyeden aldığı ihalelerle ilgili somut veya görgüye dayalı bir suç isnadı içermemektedir. Bu bile tek başına aldığımız ihalelerde herhangi bir usulsüzlük olmadığını göstermektedir.

Benim hakkımdaki ifadelerin ana konusu BVA dışındaki adı geçen şirketlerin gerçekte benim olduğu ve bu şirketlerde sahte fatura kullanılarak nakit para çevrildiği yönündedir. Beni bu suçlamalardan ayrıca yargılayabilirsiniz, beraat edeceğime de şüphem yok ama bu suçlamalardan bir çorba yapıp olayı BVA'ya bağlamaya çalışmak, bunu kabul edemiyorum. Bu mümkün değil yani başkanım. Bir tane bile benim belediye ile ilgili herhangi bir ihaleye fesat karıştırdığımla ilgili hiçbir delil, tanık, beyan, hiçbir şey yok. Sadece hani KAPKİ'ler, KÖKSAL'lar adı geçiyor, bir tek ismim burada geçiyor. Diğer benimle ilgili ifade verenlerin hiçbiri de BVA ile ilgili ifade vermiyor. Bir tane dahi yok. Ben neden burada tutukluyum? Sayın başkanım bunu çok içtenliğimle soruyorum size ya çünkü bunu duvarlara devamlı soruyorum, neden tutukluyum diyorum ya. Biliyorum cevap veremiyorsunuz ama ben yine de sormak istiyorum. Orada izliyordum sizi, koltuğunuzu çevirmeye başladığınız anda sıkıldığınızı anlıyordum, biraz önce çeviriyordunuz, herhalde sıkıldı başkan dedim, o yüzden sordum.

Benim hakkımda verilen ifadeler özetle şu şekildedir: Ahmet Çiçek'le başlamış, Ahmet Çiçek ifadeleriyle başka gözaltılar yapılmış, tutuklananlar çıkmak için Ahmet Çiçek'in ifadelerini doğrulamış. Bunlar silsile şeklinde devam etmiş ama her şeyin başladığı yer Ahmet Çiçek'in ifadesi. Ahmet Çiçek'in neden bu şekilde ifade verdiğini de size zaten anlattım. Lütfen onların da kayıtlarını 9 no’ludan ister misiniz sayın başkanım. Aynı zamanda Ömer Örücü'ye de benim bunu söylediğimi, Ömer Örücü'nün de bana "evet Ahmet'in avukatının birçok kişiye gidip böyle para istediğini" söylediğini kendisi bana bizzat söyledi. Sorabilirsiniz kendisine zaten.

Bu dosyada ifadeler bu şekilde alınmıştır. Her tutuklanan kendini kurtarmak için kendisini suçlayan ifadeleri bana yöneltip işin içinden sıyrılmaya çalışmıştır. Sayın başkan bu ifadelerde benimle ilgili tek suçlama, sahte fatura alıp nakde çevrilen paraların bana getirildiği iddiası. Sahte fatura kesildiği söylenen firma bana ait değildir, hiçbir zaman da olmamıştır. Berat, Şehmuz, Serhat, Eyüp, Güngör zaman zaman bana nakit para getirmişlerdir, bu doğrudur ama bunlar sahte faturadan gelen paralar falan değildir. Ya benim banka hesaplarımdan para çekilmiştir ya bir ticari alacağımı nakit ödemiştir ya da araba, ev alım satımlarına nakit para kullanmışımdır. Bunlar da zaten olağan şeylerdir. Bazen ev alırsınız satıcı paranın bankadan gelmesini istemez, biliyorsunuz demin anlatmıştım size. Ama Ahmet Çiçek'in ifadesinden sonra benim etrafımdaki herkesten benzer ifadeler alınıp sanki herkes, her gün çuvallarla para getirmiş gibi bir senaryo kurulmuştur. Bu saydığım isimlerin bana para getirip götürmeleri yılda üç-dört sefer ya olmuştur ya olmamıştır. Zaten ifade verenler de ne para miktarından bahsediyor ne kaç kere para getirdiğini söylüyor. Bunlar o yüzden somut ve görgüye dayalı beyanlar olarak adlandırılamaz.

Bir de Sayın Başkan, burada kara para aklama suçlaması iddia ediliyor. Sahte fatura ile para aklamışız sözde. Peki, sahte faturadan bir dava var mı ortada? Yok. Sahte fatura iddiası beyanla ispat olur mu başkanım? Olmaz. Söylenenlerin tamamı yalan olmasına rağmen, bir anlık varsayalım ki herkes doğru söylüyor, bir anlık… Bunların İBB ile ne alakası var sayın başkanım? Diyelim ki benimle ilgili bu ifade verenlerin hepsi doğru söylüyor, bunun Ekrem İmamoğlu'yla, Hüseyin Köksal'la veya işte her neyse, ne alakası var? Hiçbir alakası yok. İhaleden kazanılan paralar sahte fatura ile nakde çevrilmiyor ki. BVA'ya hizmet vermiş firmalar, verdiği hizmet karşılığı parasını almış, iddialar hizmet verenle ilgili. BVA ile ilgili değil ki, yani BPK ile ilgili. BBVA ile bir ilgisi yok ki. Sahte fatura iddiası. Ki o da temiz, onda da olmadığını biliyorum. Çünkü o firmada da herhangi bir sahte fatura iddiası yok, yani herhangi bir vergi şeyi de yok. Olayın BBA ile ilgisinin olmadığını 119. eylemde anlatmıştım. Beni sahte fatura suçundan yargılayın sorun yok. Ben orada kendimi savunacağım zaten, anlatmıştım size bunları. Sağlık sorunlarıma geleceğim de, onlara artık gelmeyeyim anlatmıştım size, çok da uzun oldu. Tahliye talep ediyorum başkanım.

Hakim: Otopark kısmına 10 dakika sonra devam edeceğiz ancak devam etmeden önce şu kısma bir netleşelim ona göre anlatsın. 117 numara. 24 Haziran 2025 tarihli bir savcılık ifadeniz var. 18 Temmuz 2025 tarihli bir savcılık ifadeniz var. 7 Ağustos 2025 tarihli bir savcılık ifadeniz var. Bir de 2 Ekim 2025...

Murat Kapki: Oğlum için savcılık....

Hakim: Onda zaten adımlarınız herhalde tam da dahil olmamış herhalde.

Murat Kapki: Evet, evet evet. Almadığınız o zaman dahil olmamış.

Hakim: Şimdi şunu anlayalım bu beyanlardan. Mesela şimdi burada bazı ifadeler geçiyor, sizin savunmanızı dinlerken aynı zamanda buradaki ifadelerinizi takip ediyorum. Mesela ifadenizin bir yerinde "Sektörden bildiğim için tramvayların dış kaplama işini Murat Ongun ihale yapmak istediği İsmail Oygur isimli şahıs vasıtasıyla Geth şirketine verdi. İsmail Oygur burada büyük ihtimalle açıktan para aldı, Murat Ongun ile paylaştı" gibi ifadeniz var mesela. Bu İsmail Oygur ile ilgili tapu kayıtlarında da bu kendisi Yasin miydi?

Murat Kapki: Evet.

Hakim: 10 numara. Kayıtlarda da geçiyor bu şahsın aynı şekilde açıktan para veriliyor oluyor falan diye bir anlatımınız var. Evet diye soruluyor bu kim bu İsmail falan diye sorulunca siz de karşılığında bu anlatımı yapıyorsunuz. Yani bu ifadenizi doğruluyor gibi sanki tapu kayıtları.

Murat Kapki: Bunu sadece duyduğum bir şey. Yani benim gördüğüm bir şey değil başkanım. Bu benim duyduğum bir şey. Zaten telefonda da öyle söylüyorum.

Hakim: Mesela bu yine gözaltına alınmadan önce açıktan varlığımı ABD'ye kaçırdığım hususu doğru değildir; ben yukarıda belirttiğim üzere Altınpark Ataşehir Merkez Finans ve Vakıfbank Bankası'ndaki hesabıma aktardım, bu neyse bütün sürecim yasaldır. Hatta süreçte MASAK'tan gerekli izinler de alınmıştır. Bu da benzer şekilde bir anlatımınız var.

Murat Kapki: Evet, bu doğru zaten. Parayı kaçırdığımı söylüyorlar ya başkanım onunla ilgili.

Hakim: Malvarlığı ile ilgili bir anlatımınız var. Orada anladığım kadarıyla en az 10 yıllık arkadaşım… Şahsi borçlar... Orada da anladığım kadarıyla oradaa bir şey yok.

Murat Kapki: Yok.

Hakim: Bir de İsmail Kaan'a verdiğiniz taşınmazların tapuda şöyle geçmişler: "Gözaltına alınmadan önce bazı taşınmazları kaçırdığım hususu doğru değildir, ben sadece İsmail Kaan'a vermiş olduğum 8 adet taşınmazı korumak için devrini yaptım. Diğer devrettiğim tüm taşınmazlar alacak borç ilişkisi kapsamında mahsuplaşmaya ilişkindir." Bu ifadenizde var mı bir yanlışlık?.

Murat Kapki: Evet, bu tamamen yanlış bir ifade yani. Bunu zaten söyledim ya başkanım.

Hakim: İsmail Kaan'la onu anlatın isterseniz.... Onu ayrıca soracağız. Tabii, tabii ayrıca soracağız, sorulacak da. Sadece şunu anlayacağım, bu ifadeniz anlatıyorsunuz, takip ediyorum; bazı hususlar burada anlattığınız gibi... O hususların dışında diyorsunuz ki geri kalanları ben şeyde emniyette

Murat Kapki: Başkanım şöyle, o söyleyeyim mi başkanım? Şimdi ben diyorum ya bunları ben anlatıyorum, bunlar bana diyor ki Sayın Savcı "Bunlar senin çıkmana yeterli olmaz" diyor.

Hakim: Ya bunlar şöyle, bunlar senin önüne konup hazır imzalattırılan bir metin mi yani, yoksa sen kendin mi anlatıyorsun bunları?

Murat Kapki: Hayır, hayır, ben bu şeyleri, bu benim doğru dediğim şeyleri ben anlatıyorum ama Savcı Bey bana diyor ki; hani bir saat bir buçuk saat konuşmanız var ya dedim ya öncesinde; avukatlar falan yok, biz sohbet ederken biz konuşuyoruz. İlk önce Savcı Bey de not alıyor. Biz bunları sohbet ediyoruz, o da not alıyordu. Sonra bana diyor ki "Bunlarla Muratçığım bunlar ifade olmaz, aynen böyle söyledi, bunlarla bir şey değil. Bana isim vereceksin, bana Murat Ongun'u vereceksin, bana Hüseyin Köksal'ı vereceksin. Yani bana bunları söyleyeceksin." Bana en son mesela İnan Güney'de de... İnan Güney'in benim aklımın ucunda İnan Güney yok, ben İnan Güney'i....

Hakim: İfadeler hazırlanırken avukatlarınız neredeydi o sırada?.

Murat Kapki: Yoktu. Sonradan geldiler, işte sonradan çağırdılar.

Hakim: Bir söz hakkı verelim o vakit. Ben şu an bir hususu netleştireyim, sonrasında zaten soracağım çünkü beyanların kabulü ne kadarını kabul edeyim ne kadarını etmeyeyim....

Murat Kapki: Hayır hayır, tamamını bitirseniz diyor, bugün hepsini bitirseniz diyor.

Avukat: Sayın Başkan, bahsettiği ifadesinde bahsettiği husus, avukatların savcılık koridorunda, savcılık odasına alınmadan önceki, gözaltına alındıktan sonraki....

Hakim: Şunu anlayacağız şimdi, bu ifadenin altına siz imza attınız, katıldığınıza dair imzanız var orada. Siz şimdi burada neye göre bunu imzalattınız?

Avukat: Bu ifadelerin, ifade öncesinde savcıyla baş başa... Yani savcıyla baş başa sohbetlerin yapılıp, daha sonra biz içeriye girdikten sonra zapta yazdırıldığını beyan ediyor aslında.

Murat Kapki: Başkanım bakın, not alıyordu, sonra bana dedi ki "Tamam avukatları çağırıyorum, bunları zapta geçeceğiz" diyordu. "Tamam" diyordum, avukatlar geliyordu, sonra bunları zapta geçiriyordu.

Hakim: Avukatlarınız zapta dahil oluyor muydu o esnada?.

Avukat: Sayın Başkan buradaki bahsedilen şey... Siz şöyle anlıyorsunuz galiba; başka bir odada zabıt yazılıp savcılık odasında zabıt çıktısı alınmıyor sayın başkan. Önceden bir savcılıkla sohbet yapılıyor, bu esnada avukatlar içeri alınmıyor, bunların hepsi 7. kat kamera kayıtlarından bulunabilir hiç tereddüt yok.

Hakim: Peki siz bu noktada hiç şeyiniz olmadı mı, itirazınız olmadı mı?.

Avukat: Sayın Başkan, biz ifadenin alındığı ana karışamayız.

Hakim: Sayın avukatlarımız neye ses çıkarıyorsunuz? Şu an bunu sormam kadar doğal bir şey....

Avukat: Sayın başkan burada bakın....

Hakim: Avukatım şimdi siz burada müvekkiliniz... Bakın, hayır hayır şunu anlatmaya çalışıyorum. Sanık şu an diyor ki "Bunları hür irademle vermedim." Şunu anlamaya çalışıyorum, bu arada tepkilenmesine gerek yok. Muhataplarım burada; avukatı burada, sanık burada. Şimdi ben avukata soruyorum zaten, siz bu konuda bir yani itirazınız olmadı mı diye? Sayın başkan şimdiki ifadelerle ilgili inkar ettiği için bunu sormak durumunda değil miyiz? Normal davalarda da sormuyor muyuz bunu? "Avukatım sen neredeydin o esnada?" diye sormuyor muyuz normal davalarda imza....

Avukat: Sayın başkan şimdi anlaşılmayan şey sanırım şu, sanık da şunu kastediyor, bizim de itiraz edemeyeceğimiz ifade esnasındaki nokta şu: Bu ifadenin aynısını avukatlar huzurunda savcı daha sonra aldırıyor zaten. Buradaki konu, bu ifadenin ifade esnasına geçirilmeden resmi olarak avukatlar da dahil olarak ifade başlamadan önce savcılık odasındaki baş başa bir görüşmede "Bu ifadeyi ver" mutabakatının oluşması.

Murat Kapki: ... Ben bir araya girebilir miyim? Başkanım ben bu ifadeleri çıkacağım vaadiyle veriyorum.

Hakim: Şöyle mi algılayalım; çıkacağım düşüncesiyle orada ne varsa aklıma gelen anlattım, çıkamayınca değiştirdim mi?

Murat Kapki: Hayır değiştirdim değil, ben zaten defalarca... Ama bakın defalarca zaten dedim ki "Basında gördüklerimi anlattım" zaten.

(Ekrem İmamoğlu, Mahkeme Başkanı’nın sorularına ve tarzına itiraz ediyor.)

Hakim: Ekrem Bey siz niye müdahale oluyorsunuz? Ben şu an sanıkla bir şey konuşuyorum, sanığı anlamaya çalışıyorum şu anda. Ben şu an sanık... Siz bunun avukatı mısınız, siz niye müdahale oluyorsunuz bu konuya? Siz sesinizi bu kadar yükseltmeyin, neyi yükseltiyorsunuz sesinizi? Burası miting alanı değil, neye sesini yükseltiyorsun burada sen? Sanık, bakın arkadaşlar, sanık 3 kere ifade vermiş, şu an bu ifadelerin doğru olmadığını bana anlatıyorsa ben burada ifadeye imza atan avukata da sorarım, sanığa da sorarım. Anormal bir kusur mu yapıyoruz biz şu an burada? Baskı altında olduğunu söylüyor zaten, onu anlayabiliyoruz, anlatıyor; "Eşimi gözaltına aldılar" diyor o esnada diyor, anlatıyor zaten, biz dinliyoruz. Nasıl yöneteceğimizi sizden öğrenmeyeceğiz burada. Pazartesi devam ederiz.

Ekrem İmamoğlu, heyetin tavrına itiraz ediyor…

Mahkeme Başkanı: Böyle devam etmeyin. Burada anormal bir şey sormuyoruz. Bu üslubunuza böyle devam etmeyin.

Ekrem İmamoğlu’nun sözleri anlaşılmıyor…

Mahkeme Başkanı: Bakın Ekrem Bey, bu üslupla devam etmeyin. Bu üslupla devam etmeyin bak. Bu hoş bir üslup değil. Bu üslupla bu üslupla devam etmeyin. Ya sanığa… Avukat Bey, burada sorguladığımız bir sanığa ne soracağımızı da başka sanığa mı soracağız? Şey yapacağız, karar vereceğiz. Sizin hakkınızda olumsuz ifadeleri var. Ne olduğunu anlamaya çalışıyoruz. Burada sorduğunuz sorularla diğer sanıkların da haklarını korumaya çalışıyoruz. Murat Ongun'la ilgili ifadesi var. Ekrem Bey'le ilgili ifadesi var.

Ekrem İmamoğlu: Ailelerimize yapılanları duymak da… Evladınız haykırdı, geçmiş olsun. Haksızlığı haykırdı. Ailelerimize yapılanları duymaktan benim kanım dondu.

Kaynak:Haber Merkezi

Öne Çıkanlar