TTB'deki seçim sonrası için kişisel fikirler

Tercih yalnızca seçim kazanma tercihi değildir. Nasıl bir TTB istediğimizin tercihidir. Daha da önemlisi, nasıl bir sol istediğimizin tercihidir. Çünkü ideolojik netlik olmadan yaşama dair sahici bir siyaset kurulamaz.

TTB'deki seçim sonrası için kişisel fikirler

Prof. Dr. Cem Terzi

En baştan açıklamak isterim. Bu yazı Etkin Demokratik TTB grubunu ve TTB Merkez Konseyi’ni bağlayan bir yazı değildir. Tamamen kişisel fikirlerimi içermektedir.

Seçimden sonra yayımlanan Tabip Odaları İnisiyatifi açıklamasında, “delegelerin iradesine saygı duyuyoruz”, “TTB için birlikte çalışacağız”, “üretmeye, paylaşmaya ve mücadele etmeye devam edeceğiz” deniliyor. Hatta seçilen üç üyenin görevlerinden feragat etmesinin gerekçesi bile “cinsiyet kotasına katkı sunmak” olarak sunuluyor.

Buna karşılık birkaç gün sonra yayımlanan eski başkanın istifa mektubunda başka bir dil var. Burada gerekçe yalnızca yönetim anlayışı değil; “Aydınlanma ve Cumhuriyet değerlerine farklı bakış”, “birlikte çalışmanın mümkün olmaması” olarak ifade ediliyor. Yani Etkin Demokratik TTB grubu ile olan siyasal mesafe bilinçli biçimde korunuyor.

İnsanlar aynı örgütte yıllarca birlikte mücadele etmiş, aynı listelerde yer almış, birbirlerine “yoldaş” demiş kişiler. Seçimi kaybettikleri anda birlikte yönetmeyi değil, yönetimden çekilmeyi tercih ediyorlar. Bu tercih, kurumsal bir eleştiriden çok siyasal bir tercihtir.

Seçimi kaybedebilirsiniz. Bu demokrasinin doğal sonucudur. Ama demokratik bir meslek örgütünde esas sınav seçimi kazandığınız gün değil, kaybettiğiniz gündür.

Eğer yıllarca aynı örgütte birlikte mücadele ettiğiniz, aynı kürsülerden konuştuğunuz, aynı bildirileri imzaladığınız insanlarla seçimden sonra birlikte çalışmayı reddediyorsanız, sorun yalnızca yönetim modeli değildir. “Birlikte yönetemeyiz” demek, aslında “aynı siyasal zeminde bulunmak istemiyoruz” demektir.

Nedir Etkin Demokratik TTB grubu ile aynı masada oturmama gerekçesi?

Cumhuriyeti devletin bekası üzerinden mi okumak zorunda mıyız, demokrasinin genişlemesi üzerinden okuduğumuzda yanlış mı yapıyoruz?

Barışı savunmak Cumhuriyetten vazgeçmek midir?

Kürt meselesinin demokratik çözümünü savunmak aydınlanmaya ihanet midir?

Kürt siyaseti ile aynı demokratik talepler etrafında buluşmak, iktidarla aynı yerde durmak anlamına mı gelir?

Hayır!​

O halde tartışmayı “işleyiş”, “kurumsallık” ya da “temsilde adalet” başlıklarıyla sınırlamak doğru değildir. Tartışmanın merkezinde siyasal yönelim vardır.

Bana göre bu yönelim, TTB’yi daha geniş hekim kesimlerine ulaşma adına sol/sosyalist kesimden ziyade “merkez sol/ana muhalefet” eksenine yaklaştırma arayışıdır. Ülkedeki hekimlerin çoğunluğunun Kemalist olduğu öngörüsü ile örgütün siyasal hattını buna göre yeniden kurmaya çalışmak, devrimci bir tercih değil pragmatik bir tercihtir. Demokratik kitle örgütü, egemen ideolojiye uyum sağlayarak değil, onunla mücadele ederek güçlenir. Bu AKP’den önce de böyleydi. Şimdi de böyle.

Bu vesile ile "aydınlanma" ile ilgili birkaç noktayı hatırlatmak da fayda var. Cumhuriyeti esas olarak devlet üzerinden okuyan; modernleşmeyi yukarıdan aşağıya kurulan bir proje olarak gören; “aydınlanma”yı çoğu zaman devletçi ve elitist bir siyasal dile dönüştüren bir anlayış vardır. Bir de Cumhuriyeti yurttaşın özgürlüğü üzerinden okuyan; halkı siyasetin öznesi kabul eden; demokrasiyi, eşit yurttaşlığı ve barışı merkeze alan halkçı çizgi vardır.

Aydınlanma kimsenin tapulu malı değildir.

“Aydınlanmanın temel değerleri” ve “Cumhuriyetin kazanımları” bu kavramlar belirli bir siyasal geleneğin mülkü ve kutsal değildir...

Aydınlanma aklı savunmaktır.
Eleştiriyi savunmaktır.
Özgürlüğü savunmaktır.
Hakikatin peşinden gitmektir.
Devletin resmi doğrularını tekrar etmemektir.
Cumhuriyet yalnızca bir devlet biçimi değildir.
Cumhuriyet eşit yurttaşlıktır.
Farklı kimliklerin eşitliği ve özgürlüğüdür.

Oysa bu ülkede; Kürtlerin inkârı, anadili yasakları, işkenceler, darbeler, üniversitelerin susturulması, akademisyenlerin ihraç edilmesi, çoğu zaman “Cumhuriyeti korumak” adına meşrulaştırıldı.

Bu tarihsel mirasa değinmeden “Cumhuriyet” ve “aydınlanma” kavramlarını siyasal üstünlük belgesi gibi kullanmak çok üzücü.

Ben bu örgütün her kademesinde yer aldım. Meslek örgütümün aydınlanmacı değil, halkçı olmasını isterim. Bana göre devletçi aydınlanmacı bir siyasi hat toplumu anlayamaz. Oysa, TTB’nin gücünü halktan alır. TTB halk adına konuşmaz. Halkla birlikte mücadele eder. Genç bir hekim olarak Beyaz Yürüyüş’lerde “IMF’ye Hayır” pankartını TTB Başkanı ile birlikte taşıdığımı hatırlıyorum...

Bildiğim TTB kamucudur ama devletçi değildir. Toplumcudur. Zira devlet amaç değil araçtır. İnsan onuru her şeyden önce gelir.

Benim inandığım meslek örgütü milliyetçi değildir. Eşit yurttaşlıktan yanadır. Kürtlerin, Alevilerin, Ermenilerin, göçmenlerin ve bütün ezilenlerin haklarını demokrasi mücadelesinin ayrılmaz parçası olarak görür.

TTB güvenlik siyasetinden değil, barış siyasetinden yanadır.
TTB dünyadaki pek çok hekim örgütüne benzemez. Çünkü yalnızca bir meslek örgütü değildir.
Türkiye’nin en karanlık dönemlerinde hakikatin tarafını seçmiş bir demokratik kitle örgütüdür.
12 Eylül döneminde herkesin uzak durduğu alanlara girdi.
Cezaevlerine girdi.
İşkenceyi belgeledi.
Açlık grevlerini izledi.
Ölüm oruçlarını tartıştı.
Faili meçhulleri araştırdı.
Kürt meselesini sağlık ve insan hakları sorunu olarak gördü.
Derin yoksulluk ve eşitsizlikleri halk sağlığının parçası kabul etti.
TTB bunların hiçbirini “siyaset” diye reddetmedi.
Çünkü sağlığın siyasetten bağımsız olmadığını biliyordu.
TTB’nin yıllar önce yayımladığı Güneydoğu Raporu yalnızca bir insan hakları raporu değildi.
Bir hekimlik raporuydu.
Çünkü savaş sağlığı bozar.
İnkâr sağlığı bozar.
Ayrımcılık sağlığı bozar.
Yoksulluk sağlığı bozar.
Demokrasi eksikliği sağlığı bozar.
Bu nedenle halk sağlığını savunmak, yalnızca sağlık hizmetlerini savunmak değildir.
Barışı savunmaktır.
Eşitliği savunmaktır.
Özgürlüğü savunmaktır.

Yıllar önce TTB’nin dergisinde bir makalede yazmıştım:

"TTB'yi demokrasiden, özgürlükten yana halkçı bir örgüt olarak tutmak, laikçi/aydınlanmacı elitist çizgi ile her zaman mesafeli olmak çok kolay becerilebilecek bir siyasi hat değildi...

Türkiye’de kurucu dönemin homojenleştirici ulus anlayışı ne yazık ki kapsayıcı bir eşit yurttaşlık hukukunun ve toplumsal barışın tam anlamıyla tesis edilmesini geciktirmiştir. TTB’nin tarihsel hafızasındaki en büyük doğrulardan biri savaşın, inkarın ve ayrımcılığın halk sağlığını bozduğunu savunmasıdır. Bu nedenle Kürt meselesinin demokratik çözümünü, anadilinde sağlık hakkını ve eşit yurttaşlığı savunmak soyut bir genel siyaset tercihi değil; iyi hekimlik değerlerinin ve toplum sağlığı mücadelesinin ayrılmaz parçasıdır.

Cumhuriyet-demokrasi tartışması ikincil bir tartışma değildir.

Merkezi siyasal meseledir.

Bugün TTB’de bir tarafta, hekimlerin mevcut siyasal eğilimlerine uyum sağlayarak örgütü merkez sol/ana muhalefet eksenine çekmeye çalışan "Cumhuriyet tehlikede" pragmatik siyaseti vardır. Diğer tarafta ise halkların eşitliğini ve barışı merkeze alan toplumcu/halkçı siyaset.

Tercih yalnızca seçim kazanma tercihi değildir.

Nasıl bir TTB istediğimizin tercihidir.

Daha da önemlisi, nasıl bir sol istediğimizin tercihidir.

Çünkü ideolojik netlik olmadan yaşama dair sahici bir siyaset kurulamaz.

Kaynak:Haber Merkezi

Öne Çıkanlar