Kadınlara kezzap saldırıları: Cezasızlık ve denetimsizlik...

Kimyasal maddelerle gerçekleştirilen saldırılar, çoğunlukla “kasten yaralama” kapsamında değerlendiriliyor. Ancak bu saldırılar ağır yanıklardan kalıcı hasara ve ölüme kadar uzanabilen sonuçlar doğurabiliyor.

Kadınlara kezzap saldırıları: Cezasızlık ve denetimsizlik...

ZEYNEP YÜNCÜLER

GAZETE PENCERE - Asit saldırıları alanında çalışan uluslararası kuruluş Acid Survivors Trust International’ın (ASTI) verilerine göre dünyada her yıl en az 10 bin kişi kimyasal saldırıya maruz kalıyor. Mağdurların yaklaşık yüzde 80’ini kadınlar ve kız çocukları oluşturuyor. Kuruluş, vakaların yaklaşık yüzde 60’ının ise kayıtlara geçmediğini tahmin ediyor.

Türkiye’de kimyasal (asitli) saldırılara ilişkin resmi bir istatistik bulunmuyor. Bu veri eksikliği, şiddet türünün görünürlüğünü ve kamu politikalarındaki karşılığını sınırlayan unsurlardan biri olarak öne çıkıyor.

1 Haziran’da İzmir’de eski eşinin kezzaplı saldırısına uğrayan 43 yaşındaki Ayfer Karakayışlı, 8 gün süren tedavisinin ardından hayatını kaybetti. Saldırıda Karakayışlı’nın 13 yaşındaki kızı da ağır yaralandı ve tedavisinin sürdüğü öğrenildi. Olayla ilgili soruşturma başlatılırken, saldırı sırasında elinden yaralanan Hakan Ş.’nin gözaltı sürecinin tedavisinin yapıldığı hastanede devam ettiği belirtildi.

YAPISAL EŞİTSİZLİKLERİN UÇ BİR ÖRNEĞİ

Çoğunlukla kadınların yüzüne yapılan bu saldırıların, doğrudan cinayet kastıyla da yapılabildiğini belirten Gülsüm Kav, medyada kadın cinayetlerini meşrulaştıran “kıskançlık krizi” gibi ifadelere dikkat çekiyor.

Kav, bu tür vakaların yalnızca bireysel bir öfke patlaması olarak değerlendirilmesinin eksik bir okuma olduğunu vurgulayarak, şiddetin arkasında kadınların toplumsal konumuna ilişkin daha geniş bir güç ilişkisinin bulunduğunu ifade ediyor.

Kadına yönelik şiddetle mücadelede yalnızca cezai mekanizmaların yeterli olmadığını belirten Gülsüm Kav, çözümün olay sonrası yaptırımlarla sınırlı kalamayacağını ifade ediyor. Kav, “Asitli saldırıların sadece cezayla engellenmesi mümkün değil çünkü başta andığımız gibi bu tür şiddet biçimleri toplumsal cinsiyet temelli bir sorunun sonucu. Bu yüzden İstanbul Sözleşmesi’nin çizdiği çözüm haritası çok önemli. Öncelikle önleyici tedbirler; şiddetin yalnızca ‘bireysel patoloji’ olarak değil toplumsal bir sorun olarak ele alındığı, erkek egemen yapıları hedefleyen, toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlamaya yönelik politikalar gerekiyor” diyor.

CEZA SİSTEMİ, GENEL YARALAMA ÜZERİNDEN İLERLİYOR

Türk Ceza Kanunu’nda (TCK) kimyasal saldırılara ilişkin ayrı bir suç tipi bulunmuyor. Avukat Rukiye Leyla Süren, kezzap ve benzeri kimyasal saldırıların TCK’da çoğunlukla “kasten yaralama” kapsamında değerlendirildiğini belirtiyor.

Süren’e göre mağdurda kalıcı iz, organ kaybı ya da işlev kaybı oluştuğunda suç “neticesi sebebiyle ağırlaşmış yaralama” kapsamında ele alınıyor ve ceza artırılıyor. Ancak uygulamada birçok dosyada bu ayrımın etkin biçimde işletilmediğine dikkat çekiyor.

Kimyasal saldırılara özel bir düzenleme bulunmamasının önemli bir boşluk yarattığını ifade eden Süren, bazı dosyalarda “iyi hal indirimi” uygulanmasının ceza adaletini zayıflattığını söylüyor.

Süren, “Her eylem için bir yasa veya düzenleme yapılamayacağını bilmekle beraber, artan şekilde silah olarak kullanılması nedeniyle ‘kimyasal maddeyle saldırı’ başlığı var olan ceza maddelerine eklenebilir. Bu eklenecek düzenlemede kadına karşı, ‘kadına karşı şiddet’ açıklamasıyla cinsiyet temelli şiddet saikiyle yapılırsa ceza artırılmalı” diyor.

Planlı ve hayati bölgelere yönelik saldırıların “kasten öldürmeye teşebbüs” kapsamında değerlendirilebileceğini belirten Süren, bu durumda cezanın çok daha ağır seviyelere çıkabileceğini ifade ediyor.

DENETİM ZİNCİRİ PARÇALI VE İZLENEMEZ DURUMDA

Kimya mühendisi Gökçe Su, tehlikeli kimyasalların bireylerin eline geçmesini önlemenin yolunun sürecin her aşamasında kontrol noktaları oluşturulmasından geçtiğini belirtiyor.

Satış yapan firmaların yalnızca vergi levhasına değil, kullanım amacı beyanına, uygun saklama koşullarına ve alıcının faaliyet geçmişine göre de değerlendirme yapması gerektiğini ifade eden Su, üretim süreçlerinin de izlenebilir ve kayıtlanabilir şekilde tasarlanmasının önemine dikkat çekiyor.

Tıpkı eczanelerdeki ilaç takip sistemi gibi bir “kimyasal madde takip sistemi” kurulması gerektiğini söyleyen Su böylece maddenin kaynağı, kime satıldığı ve ne amaçla kullanıldığının net biçimde izlenebileceğini vurguluyor. Mevzuatta bu tür kimyasalların satışının kayıt altına alınması zorunlu olmasına rağmen, Su uygulamada bu kayıtların çoğu zaman eksik tutulduğunu ya da yeterince denetlenmediğini belirtiyor.

İnternetten yapılan satışların kontrolünün neredeyse yok denecek seviyede olduğunu belirten Su, tedarik zincirinde belge denetimi yapılsa da gerçek zamanlı bir izleme sisteminin bulunmadığını söylüyor. Bu nedenle merkezi bir dijital izleme sistemi kurulması, online satış platformlarında kimyasal ürünlere yönelik filtreleme ve ruhsat kontrolü uygulanması ve saha denetimlerinin artırılması gerektiğini ifade ediyor.

Su, tüm bu önlemlerin yanı sıra mühendisler ve sektör çalışanları için etik farkındalık eğitimlerinin zorunlu hale getirilmesi gerektiğini belirterek, “Kısacası bu maddelerin kontrolü sadece bir güvenlik değil, aynı zamanda bir toplumsal bilinç meselesidir. Eksik olan şey teknik değil, yaklaşımın kendisidir” diyor.

TRAVMA YALNIZCA BİREYSEL DEĞİL, TOPLUMSAL BİR YARILMA

Dünya genelinde asitli saldırılarla ilgili araştırmalar, bu şiddet biçiminin yalnızca fiziksel değil, uzun süre devam eden psikolojik etkiler de yarattığını ortaya koyuyor. Uzmanlar, bu nedenle saldırı sonrası sürecin psikolojik boyutunun en az tıbbi müdahale kadar kritik olduğunu belirtiyor.

Psikolog Buket Kılıçer, asitli saldırıların yalnızca bireysel bir şiddet biçimi olarak değil toplumsal, kültürel ve kurumsal boyutları olan bir olgu olarak ele alınması gerektiğini belirtiyor. Bu tür saldırıların kadınlara yönelik yaygın bir şiddet biçimi olduğunu ifade eden Kılıçer, etkilerinin yalnızca fiziksel yaralanmalarla sınırlı kalmadığını, uzun vadeli psikolojik ve sosyal sonuçlar doğurduğunu vurguluyor.

Kılıçer, bu tür vakaların yalnızca failin bireysel özellikleri üzerinden açıklanmasının eksik bir yaklaşım olduğunu söyleyerek, “Bu noktada tek bir failden ziyade, erişimden hukukun işleyişine kadar birçok yapısal unsur birlikte değerlendirilmelidir” diyor.

Saldırı sonrası sürecin birey üzerinde çok katmanlı etkiler yarattığını belirten Kılıçer, kalıcı izler ve fiziksel değişimlerin sosyal dışlanma ve damgalanma riskini artırdığını ifade ediyor. Bu durumun yalnızlaşma, geleceğe yönelik umudun zayıflaması ve güven duygusunun sarsılması gibi sonuçlara yol açabileceğini söyleyen Kılıçer, “Şiddete maruz kalmak, kişinin dünyayı ve diğer insanları güvenli bir yer olarak algılamasını da derinden etkiliyor” ifadelerini kullanıyor.

Sosyal çevrenin ve aile tepkisinin iyileşme sürecinde belirleyici olduğuna dikkat çeken Kılıçer, suçluluk ve kendini sorumlu tutma duygularının da sık görülebildiğini belirtiyor. Psikolojik desteğin önemli olduğunu ancak tek başına yeterli olmadığını vurgulayan Kılıçer, “Esas olan, adaletin işlemesi ve toplumsal destek mekanizmalarının birlikte devreye girmesidir” diyor.

İSTANBUL SÖZLEŞMESİ YENİDEN YÜRÜRLÜĞE GİRMELİ

Gülsüm Kav ve Rukiye Leyla Süren, kadınlara yönelik kimyasal saldırılar başta olmak üzere şiddet vakalarının önlenmesi için Türkiye'nin 20 Mart 2021 tarihli Cumhurbaşkanı Kararı ile çekildiği İstanbul Sözleşmesi'nin yeniden yürürlüğe girmesi gerektiğini vurguluyor.

Kav, İstanbul Sözleşmesi'nin yanı sıra 6284 sayılı Kanun'un etkin uygulanmasının, kimyasal madde satışlarının denetlenmesinin, asitli saldırıların ceza hukukunda ayrı ve ağırlaştırıcı bir suç tipi olarak düzenlenmesinin ve toplumsal cinsiyet eşitliğini güçlendiren politikaların hayata geçirilmesinin önemine dikkat çekiyor. Süren ise İstanbul Sözleşmesi'nin öngördüğü koruma mekanizmalarının yeniden işletilmesi gerektiğini belirterek, sözleşmeden çekilmenin kadınların şiddet karşısında yalnız bırakıldığı yönünde toplumsal bir mesaj oluşturduğunu ve bu tür saldırıların fiziksel zararların yanı sıra kadınların kamusal yaşamdan uzaklaşmasına da yol açtığını ifade ediyor.

Kaynak:Haber Merkezi

Öne Çıkanlar