Ayrılış(lar) : Ateşi Yeniden Tutuşturmak

Ödüllü yazar Julian Barnes'ın veda romanım dediği "Ayrılış(lar)" okurla buluştu. 'Bunun bir son olduğunu bilerek nasıl okuyacağız?' diye soran Serkan Murat Kırıkcı'nın kaleminden kitabın kritiği...

Ayrılış(lar) : Ateşi Yeniden Tutuşturmak

Serkan Murat KIRIKCI-

“Şimdi yetmiş sekiz yaşındayım ve bu kesinlikle son kitabım olacak, resmi ayrılışım, sizinle son sohbetim. Son kitabımı kendi zamanımda bitirmenin ve sonra da susmanın en azından şu yararlı sonucu var: Brian Moore’un korktuğu gibi, yazmanın ortasında kesintiye uğrama korkusu olmuyor. Böylelikle, ölüme bir temsil hakkı tanımıyorsunuz. Gerçi, itiraf edeyim, çok çok önemsiz bir şekilde.” diyor Julian Barnes. 2026’nın heyecanlandıran kitaplarından “Departure(s)” yazarın “Hâlâ olan bitenleri mümkün olduğu kadar uzun bir zaman gözlemlemeyi istiyorum, ta ki artık gözlemlerimin doğru olduğuna bel bağlayamayacağımı anlayacağım, kendime elveda edeceğim noktaya kadar. Bu, bir an olurdu –ya da olacak- değil mi? Ayrılışınızın bir süre tadını çıkarmak isteyebilirdiniz. Ancak çabucak yok olup giderdi bu tat çıkarış.” dediği bir türler harmanı gezinti.

Okuruna son seslenişinde ufak bir hikâye kuran Barnes, ortası delik bir küçük ilişki hikâyesi ile belleğimizi, kimliğimizi özdeşleştirerek denemeye kayıyor. “Bellek yoksa, kimlik de yok” diyerek ayrılmak istiyor huzurumuzdan. Serdar Rıfat Kirkoğlu çevirisiyle Ayrıntı yayınlarınca “Ayrılış(lar)” adıyla raflara yerleşen kitap, yazara olan sevgimiz düşünüldüğünde ikilemde bırakıyor bizi. Bunun bir son olduğunu bilerek nasıl okuyacağız? Yazarın metninde sıkça hissettirdiği o son duygusuyla nasıl başa çıkacağız? Roman beklerken hayata, yaşlılığa, değişen dünyaya dair cümlelerine nasıl eşlik edeceğiz? Ateşi nasıl yeniden tutuşturacağız bu sondan sonra?

Her şeyden önce bir vedalar kitabı bu. Otobiyografik bir anlatı. Şairleri, yazarları anmadan geçmeyen, onların izleğinden giden bir türler harmanı. Deneme, günce, anı, hikâye, anektodlar, gözlemler ve saptamaları birbirine teyelleyerek örmüş metnini Barnes. Okura da kendine dönüp kendine bakma fırsatı sunuyor bolca. Yazarların bu fırsatları sunup sunmayacağına dair de teorileri var. İnteraktif bir eğlence öte yandan. Okurunun ne düşüneceğini de biliyor Barnes. Bolca söylemle oluşan bu bütünlüğün köprü hikâyesinin klişe olmasına da laf edemiyoruz. “Bazen klişeler birikmiş bilgelik sözleridir sadece.” diyor zira. Nasıl itiraz edelim.

Proust örneğiyle hafızadan dem vurarak başlıyor Barnes. Hafıza meselesine ilgisine son olarak 2011’de yayımlanan romanı “Bir Son Duygusu”nda şahit olmuştuk. Belleğin sonsuz değişkenliği, geçmişi yeniden inşa etme tutkusu ve hayatın anlamı temaları etrafında dönen romanın meselelerine yakın bir metin “Ayrılış(lar)”. Bu kez kurgu içinde değil. Direkt dile getiriyor meramını. Her anlatıldığında değişen anılardan, bu anektodların sürekli uğradığı değişimlerden söz ediyor. Konuya her yönden yaklaşırken okurunu şu soruyla baş başa bırakıyor: “Bütün yalanlarınızın, ikiyüzlülüklerinizin, hem kaçınılmaz ve (görünüşte) kaçınılabilir acımasızlıklarınızın, zalim unutuşlarınızın, gizlemelerinizin, tutulmayan sözlerinizin, söz ve eylem sadakatsizliklerinizin kaydıyla –kronolojik kaydıyla- nasıl yüzleşirdiniz? Sadece gerçekleşmiş başarısızlıklar değil, hayal edilen ve arzu edilen durumlara ilişkin başarısızlar için de.” Barnes’ın bu sorusunun ardında da belleğin sonsuz değişkenliği yatıyor. “Anı olarak düşündüğümüz şey, yaşamlarımız süresince, sıklıkla ya da ara sıra anımsanmış, her yeni anlatışla birlikte biraz dönüşüme uğrayan ve sonunda kendimizi gerçek olduğuna inandırdığımız bir yorumda donup kalan bir şeydir.” diyor Barnes. Verdiği örneklerinden ardından “Bu belki de sizleri kafanızda delik açmaya ayartabilir, ne dersiniz?” deyip gülümsüyor olmalı.

“Bütün yazarlar sözcüklerinin etkili olmasını ister. Romancılar eğlendirmeyi, gerçeği açığa vurmayı, heyecanlandırmayı, düşlemleri kışkırtmayı isterler. Peki ötesini? Okurlarının sözcüklerinin etkisiyle eyleme geçmelerini isterler mi? Duruma göre değişir.”

Peki bu sözcüklerle eyleme geçmek ister misiniz? “Deniliyor ki yaşlandıkça, unutulmuş çocukluk anıları sık sık bize geri dönüyor. Aynı zamanda da ortaya düşen yılları kavrayışımız kötüye gidiyor. Bu benim başıma henüz gelmedi, ama bunama baş gösterdiğinde nasıl ilerleyebileceğini hayal edebiliyorum. Zihinsel uzamamızı canlı ilk sahneler, sonra uzun bir boşluk, sonra da yinelenen günler ve yinelenen kafa karışıklıkları ortamı bulutlandırırken gerçeğe yakın değersiz bir şimdiki an işgal edecektir. Bir başka deyişle, yaşamlarımız, ortasında bir delik olan bir hikâyeye indirgenecektir.” Ortasında delik olan bir hikâyeye doğru ilerliyorsak ateşi yeniden tutuşturmamız gerekiyor.

Kitabı yazdığı sırada yetmiş sekiz yaşında olan yazarın bunama ihtimalinden korkusunu hissediyoruz yoğun şekilde. Ölüme yakınlığının hissettirdiklerini de duyumsuyoruz. Anılar değiştikçe kaçınılmaz olarak kişinin de değişiminden korkuyor. “Bellek yoksa, kimlik de yok” diyor. Bu meseleye ek olarak yaşlılık var elbette yanı başında: “Belli bir yaşa ulaştıktan sonra, uzun yaşamanızın izlerini ve yaralarını taşımayı beklemelisiniz; aynı zamanda da vücudunuzun çoğu deliğinin –kulaklar, burun, gırtlak, gözler (lazerle), kıç, kamış, vajina- birer birer, tıbben istilaya uğramış olacağını.”

Her şeyin merkezinde beyin var. “Beyin hakkında düşünmek zor, çünkü bunu yapabilmek yine söz konusu beyni kullanmayı gerektiriyor: Karmaşık ve belki de sonunda nafile çıkacak bir girişim.” diyerek depolama örnekleri üzerinden belleğe, kimliğe geliyor Barnes. Beyni kullanırken, anlatıdaki izleğimiz ve bu anlatıların kurmacaya dönüşüp dönüşmeyeceğine dair anektodlarla yazarın romanlarına dair de çıkarımlarda bulunabiliyoruz. Okumayı eğlenceli hale dönüştüren örneklerle donatıyor yazar. Kendi çıkarımımızı yapmamız için de hikâye ettiği ikiliyi önümüze getiriyor. Romana en fazla yaklaştığı bölümler de bu kısımlar. Roman yazma sürecinden de şevkle bahsediyor.

Bellekten, kimlikten yola çıkarak ilerleyen yazarın söyledikleri sadece kişisel şeyler değil elbette. Topluma dair, günümüze ve muhtemel geleceğimize dair tespitleri ve öngörüleri var. Mutluluk meselesine “Öyle görünüyor ki bizler başarılı –ya da “mutlu olarak”- sadece bilgimiz ve gerçekliğimizi bilinçli ya da bilinçsiz şekilde sınırlandırarak yaşayabiliriz. Bunların her birinin çok fazlası bizi delirtebilir. Bunu anlıyor ve anlayış dolu bir dehşet duygusuyla kapıları üzerimize kapatıyoruz.” cümlesiyle nokta koyarken çok net. Ahlaki ikilemleri de irdeliyor. “Ne var ki bu gezegende, kötü şeylerin iyi insanların başına geldiğini ve her bir durgun yüzeyin altında sürekli olarak ansızın beliren bir kaosun yattığını fark edecek kadar uzun bir süredir yaşıyoruz.” Her geriye bakışın yazgısını ekliyor: “Acı çekmenin başkalarını nasıl etkilediğini ve insanların çoğunun onunla baş etmek için ne kadar donanımsız olduğunu gördüğünüzde kendinize acımak pek bir şey ifade etmiyor.”

Biyografik anektodlar ışığında vurguladığı toplumsal değişim konusundaysa önerisi var: “Ya gezegeni ve onunla birlikte bütün sanatı havaya uçuracağız ya da hayatta kalacağız, hayal bile edemeyeceğimiz bir şeye evrileceğiz ama tanrı, sevgi, mutluluk ve sanat gibi basit özlemlerimizle birlikte şimdi olduğumuz gibi bir şeye değil. Bizlerden bizlerin amipten uzak oluşu kadar uzak bir yaşam formuna evrileceğiz.”

Ölüm, yaşlılık, aşk, ayrılık temaları üzerine bolca sözü var Barnes’ın. Gözlemlerini ve anılarını kullanarak yaptığı çıkarımlara katılmamak elde değil. Bellek meselesinin en etkileyici bölümü hafızasını yitiren bir yazarın kendi yazdıklarını tanıyıp tanıyamayacağı ve o anda hissedecekleri. Sahi o anda neler olurdu diye okuru davet ettiği an kitabın en etkileyici anları hiç şüphesiz. Hemen ardından kitaplarının etkisine dair sözleri var.

“Yaşam ve bellek son derece… Donkişotvari olabiliyor, sizce de öyle değil mi?” diyor Barnes. Bol bol geriye dönüp bakacağınız, hafızanızı sık sık sorgulayacağınız, nasıl ilerlediğinizi ya da ilerleyeceğinizi düşüneceğiniz bir kışkırtma “Ayrılış(lar)”. Belleğinizi, kimliğinizi yeniden tutuşturma çabası. “Hepimiz de belleğin kimlik olduğunu biliyoruz; belleği çekip alın, bize geriye ne kalır? Sadece an içinde var olan bir çeşit hayvani varoluş.” diyerek ayrılıyor huzurdan.

ayrilislar-siteonkapak

Künye:

“Ayrılış(lar)”

Yazar: Julian Barnes

Çevirmen: Serdar Rifat Kırkoğlu

Yayınevi: Ayrıntı Yayınları

Kaynak:Haber Merkezi

Öne Çıkanlar