Okuyanın mabedi kütüphane ve tasarım

Kendi takipçilerim arasında rastlamadım ancak, duyduklarımdan ve okuduklarımdan anladığım kadarı ile sayıları artan online yayınlarla birlikte, ekranlarda insanların arkasında duran kütüphane görüntüsü polemik konusu olmuş. Oysa okuyan insanın mabedidir kütüphane

Açıkçası ben de canlı sohbetlerde çoğunlukla kitap raflarımdan birinin önünde duruyorum; çünkü buralar çalıştığım mekanlar, internete bağlandığım veya ekran karşısında konuştuğum zamanların çalıştığım alanlarda olması doğal. Sözkonusu tartışmanın sosyoloji ile, yeni Türkiye’nin yıllar içinde iyiden iyiye ötekileştirilmiş %50’lerinin arasındaki kültürel farkları ile ilgisi var. Hemen her konuda olduğu gibi kitap nesnesinde ve bu nesnenin çağrışımlarında da bölünmüşüz, çok mu!..
KÜTÜPHANELERİM
Pandemiden hemen önce Külliye’nin içinde açılan yeni Millet Kütüphanesi ile haberlere yansıyan Ankara’daki yaşamımın azımsanmayacak bir bölümünü geçirdiğim mekandır kütüphaneler. Lise yıllarımda gittiğim ve günümüzde artık eski olarak andığımız Bahçelievler’deki Milli Kütüphane, Orhan Akyürek, İnal Uşşaklı, Demir Gökmen ve Ünal Demirarslan mimarisi ile, bana göre pek de cazip bir yapı değildi. Bulunduğu kavşakta uzaydan gelmiş bir kaya parçası gibi duran bu yapının etrafı da sürekli bomboş olurdu. Bina adeta yaklaşan insanları yutuyormuş hissine kapılırdım çocuk aklımla. Kavrayıcı ve davetkar olmak bir yana, uzaklaştıran ve komplike bir yapı olan bu bina ile mecbur kalmadıkça ilişkim olmazdı tasarımı yüzünden. Beni çeken ve sıklıkla tercih ettiğim Amerikan ve İngiliz Kültür kütüphanelerine yönelten de bu yapının bizzat bu iletişimsiz mimarisi olmuştur diyebilirim. Bir dönem sıkça kullandığım bu son iki kütüphane ise, sıradan binaların katlarına yayılmış, oldukça küçük mekanlardı. İç mekân tasarımları sıcacık ve ev gibiydi. Sonraki yıllarda tasarım veya mimarlık okuyacağımı bildiğim için ilgili alanlardaki tüm yayınları takip eder; çoğunu eve getirir, sonra iade ederdim. O dönemde ulaşması çok zor olan grafik tasarım, endüstriyel tasarım ve sanat dergilerini ise her ay takip etmek ayrı bir yaşam sevinciydi.
ODTÜ yılları başlayınca, kitap ve okumaya olan bağlılığım okulumun kütüphane binasında devam etti. Kampüsün diğer binaları gibi bu bina da Behruz Çinici tarafından tasarlanmıştı. 1967’de açıldığında Türkiye’deki çağdaş standartlardaki ilk kampüs kütüphanesi ünvanını da almıştı. ODTÜ kütüphanesi ilk olarak kurulduğunda 6 m2lik bir odadaydı ve Birleşmiş Milletler tarafından bağışlanan 50 kitabı vardı. Ancak kütüphane konusuna hep yatırım yapıldı ve kütüphanecilik sistemini yaratan Amerikalı uzmanlar kuruluşundan itibaren bu kütüphanenin yönetimini üstlenerek sınıflama sistemini geliştirdiler. Mezun olmama yakın bir dönemde Türkiye’nin ilk özel üniversite kütüphanesi olan Bilkent kütüphanesini kendime mesken edinmiştim. Mimar Erkut Şahinbaş ve İlhan Kural imzası taşıyan bu binada, ODTÜ’deki, kimi zaman çok da faydalı olabilen, kasvetli ve karanlık ortamın tersine gün ışığı, aydınlık ve ferahlık hissi vardı. Bir de bizim tozlu raflarımızın yanında, burada yayınlara ulaşmak çok daha kolay ve medeni gelmişti o yıllarda.
Yaşamımın İstanbul’da geçen diğer yarısında da kütüphaneler uğrak yerim oldu. Ancak hem artık okul yıllarım geride kaldığından azalan zaman, hem de bu dev şehirde keşfedilecek çok fazla yer olmasından, tam da faydalanamamış hissederim kendimi kentin kütüphanelerinden. Nezih Eldem imzası taşıyan ve Sevinç Hadi’nin şantiye sorumlusu olduğunu bir röportajında okuduğum İTÜ Taşkışla’nın kütüphanesinde veya Nakkaştepe’deki Vitali Hakko Kreatif Endüstriler kütüphanesinde de epey çalışmışlığım vardır. İtiraf edeyim; İstanbul Üniversitesi kütüphanesine de bir kez sadece mekânı deneyimlemek için gitmiştim; neredeyse kütüphanenin içine dolan, Mimar Sinan’ın Süleymaniye Camii karşısında zaten istesem de çalışamazdım!
Pandemiden önce vakit geçirmeyi planladığım yerlerin başında İstanbul’un en eski (1884) ve en büyük kütüphanelerinden biri olan Beyazıt Devlet Kütüphanesi vardı. Bu mekân 2016 yılında Tabanlıoğlu Mimarlık tarafından yenilenmişti ve İstanbullu olmayan ben, hayat koşturmasında bu kütüphaneye hiç gitmemiş olduğum için zaten suçluluk içindeydim. Eski ile yeninin zıtlığı üzerine tasarlanan bu yenileme projesi açılışını takiben WAF ve EU Mies Award gibi iki seçkin ödülün de sahibi oldu.
MİLLET KÜTÜPHANESİNDE KEK VE ÇAY
Yapımını yakından takip ettiğim halde, Beştepe’de açılan ve Külliye’nin devamı niteliğinde mimar Şefik Birkiye tarafından tasarlanan Millet kütüphanesini de henüz görmedim; ilk fırsatta bu mekânı da deneyimlemek istiyorum. Binayı izlediğim kadarı ile simgesel öğelerle yüklü bir tasarım anlayışına sahip bu tasarımı mimarı kendi kelimeleri ile kütüphanenin resmî sitesinde (www.mk.gov.tr) detaylı biçimde anlatmış. Umuyorum benim ziyaret edeceğim zamana kadar, özellikle çalışmak için gelen gençlerin yakındığı çay ve kek ikramları ile, akınlar halinde gerçekleşen turistik ziyaretler sona erer.
Diğer yandan bu turistik ziyaretlere ilişkin okuduğum yorumların bir sitem niteliğinde olduğunu da görebiliyorum. İnsanlar nispeten görkemli bir biçimde inşa edilmiş böylesi bir yapıyı elbette merak edip görmek isteyeceklerdir; yapının belli bir kesim üzerinde böylesi bir merak, ilgi ve hayranlık uyandırmak üzere tasarlandığı Birkiye’nin anlatımındaki satır aralarında zaten belirtiliyor. İnsanların 24 saat açık olan, ve özgürce girip çıkabildikleri bir yere aileleri ve çocukları ile gelmelerinden daha doğal bir şey düşünemeyiz. İçinde okumak yerine gezinseler de, kitap raflarından daha çok ikramlarla ilgilenip fotoğraflar çekseler de, yüksek sesle konuşup gürültü çıkarsalar da ilk başlarda böylesi bir açılış coşkusunu yermek bana pek de insaflı gelmedi doğrusu.
Kütüphane tılsımlı bir mekandır. Kitaplarla dolu o raflar insanı er ya da geç kendine çeker. Bugün gezmeye gelen yarın, okumak için yeniden gelmeyi isteyecektir. Bugün aileleri ile birlikte bu kitaplarla dolu mekânı keşfeden minikler belki de ilk kez kütüphane kavramı ile orada tanıştılar kim bilebilir?
Kültürümüzde kütüphanesi olan hane sayısı oldukça az. Öyle olmasa zaten canlı yayınlarda insanların arkasındaki kitaplar rahatsız edici olmazdı. Hepimiz biliyoruz ki buradaki rahatsızlık, kendinde olmama rahatsızlığıdır. Nesiller boyu bu ülkenin gençlerine iyi bir eş bulup; hayırlı bir izdivaç yapmaları, aile kurmaları telkin edildi. Anneler kızlarına “kitap oku” demek yerine çeyiz düzdü. O kızlar, sosyal medya ekranlarından olmayan kitaplarını değil; ailelerinin kendilerine hazırladığı çeyizleri, kollarına taktıkları altınları, kocalarının aldığı market alışverişlerini yayınlayıp durdu. Ülkenin %50 sinde arzu nesnesi elbet kitap olamazdı.

Tabanlıoğlu Mimarlık Beyazit kütüphanesi.


ARZU NESNESİ, STATÜ GÖSTERGESİ
Kitabı sevmek için kitapların arasında büyümek, kitap okuyan insanlarla bir arada yetişmek gerekir. Çocuklarına kitap okuma saati yapan ebeveynleri yadırgarım; çünkü böyle bir zaman, programlanan bir zaman değildir. Sizi düzenli olarak kitap okurken gören çocuğunuz zaten kitap okumayı da diş fırçalamak gibi doğal bir alışkanlık olarak edinir. Kitabın dünyasını bir kez keşfeden insan oradan zaten çok zor çıkabilir. Ne eğitimli aileler vardır, evlerinde kitap sadece dekorasyon nesnesidir ve ne imkânsız insanlar vardır; diğerlerinden ödünç ala ala, kütüphanelerde saatleri eskite eskite giderirler o okuma ihtiyaçlarını…
Kitap rafları okuyan insanın mabedidir; ve bu aslında pek de anlatılmaz, sadece deneyimlenebilir.
ANTİ-KÜTÜPHANE
Aydınlanma çağından itibaren, insanların evlerindeki kütüphaneleri bir statü sembolü haline dönüşmüş. Sanıyorum sehpa üzerindeki kitap imgesi “ben aydınım” diye mesaj vermek isteyen insanın en yozlaşmış halidir. Oysa okumayı yaşamının bir parçası haline getiren insanın evinde kitaplar her yerde olabilir; salonda, yatak odasında, mutfakta hatta tuvalette! Evimin yer yerine yayılmış olan kitaplarım için insanların genellikle sorduğu ilk soru “Hepsini okudun mu? olur. Elbette okumadım! Bütün kitaplarımı okumayı planlamak üzere alırım veya ilgi alanım olan konularda kitap biriktiririm.
Bu yaklaşımımda yalnız olmadığımı yazar Nassim Taleb‘in The Black Swan (Siyah Kuğu) isimli kitabında aktardığı Umberto Eco ile ilgili bir bölümde okuyunca anlamış, rahatlamıştım. Bu hikâyeye göre benim yaklaşımım anti-kütüphane. Ünlü yazar Eco’nun evinde 30.000 kadar kitabın bulunduğu meşhur bir kütüphanesi varmış. Eco insanları bu kütüphaneyi ilk görenlerin verdiği tepkiye göre ikiye ayırırmış. Hepsini okudun mu diye sormayanlar oldukça azınlıkta, ama kıymetli grubu oluşturuyormuş yazara göre. Çünkü onlar bilgiye gerektiğinde ulaşmanın değerli olduğunu ve zengin bir kütüphanenin de bu işlevi gördüğünü anlayanlarmış.
Kendimi bildim bileli hayranlıkla okumaya yetişmeye çalıştığım Enis Batur da “Okuyabileceklerimi tartsam, okuyamayacaklarımın ne kadarıdır?” diye soruyor her kitap tutkununun sorduğu gibi. Bu arada Batur bana bir yazar olmanın ötesinde bir tasarımcı gibi gelir. Yazdıklarına yetişemesem de mesela Kitap Evi isimli eseri tam da bu yazıya konu olacak türdendir; burada anlatmak olmaz, merak eden alsın okusun!..
Evin içindeki kitap raflarının yerilecek, eleştirilecek bir yanı yok. Çoluk çocuk gezmeye gidilen, yüksek sütunların kubbe ile buluştuğu yerde Alâk Suresi’nden ayetlerle buluşan kişinin bu yapı içinde hissettiği duygulanımın öznesidir işte o kitaplar. Abide içinde görmekle ekranda görmek arasındaki uzamsal fark, aman sizi özden uzaklaştırmasın. O öz, aslında aynı suredeki ilk ayettir: Oku!..

Yazan Özlem Yalım

Önceki ve Sonraki Yazılar
Özlem Yalım Arşivi