Tasarımın değeri, yaşamın değeri

Değer kelimesi üzerine düşünüyorum. İnsanlar değer verilmek istiyor. İnsanlar yaşamlarına ve kentlerine değer verilsin istiyor. Şirketlerin değeri ölçülüyor. Ağaç değerli, yeşil değerli ama mesela petrol değersiz mi? Çocuklar kuşkusuz değerli, peki yaşlılar değil mi? Pazar değeri, satış değeri, ahlaki değerler, net değer, brüt değer, malın değeri, hizmetin değeri, tasarımın değeri… bu kavram yaşamımızın her yerinde belirleyici. Varlığımız değerler üzerine kurulu.

Evimi taşıdığım yeni semtimde, ilçe ve belediye de değiştirmiş oldum. İstanbul’daki maceram rutin olarak tekrarlayan taşınmalar ile sürekli Üsküdar Belediyesi ile Kadıköy Belediyesi arasında gidip geldi. Son 23 yılda her iki belediyenin de çeşitli icraatlerini iyi gözlemleyebilen bir kentliyim. 

Geldiğim yerdeki belediye hizmetlerinden şimdilik hiç memnun değilim; yaşam kalitemin düştüğünü, hatta sağlığımı tehdit edecek kadar büyük sorunların bu yeni mahallemde boy gösterdiğini düşünüyorum. Elbette resmi talep dilekçelerimi ilettim; standart olan “İlgili birimlere gerekli uyarıları yaptık” cevabını aldım. Sorunlarım çözüldü mü çözümlenecek mi diye beklerken, sosyal medya üzerinden kimi zaman karşılaştığım dertlerimi paylaşıyor ve yetkilileri göreve çağırıyorum. Birkaç mahalle grubuna da üye oldum; dertlerimin ortak dertler olduğunu görmem için faydalı oldu. Üstü kapalı yazdım çünkü, henüz sonuç aldığıma inanmıyorum, izliyorum ve bekliyorum. Sonuç aldığıma inandığım bir gün, sonuç olumlu da olumsuz da olsa muhtemelen daha geniş bir kentli-belediye hizmeti yazısı yazabilirim. Şimdilik pek çoklarının değerli gördüğü bu yeni semtimde, belediyeden temel hizmetleri alamadığım için kendi yaşamımı oldukça değersiz hissediyorum.

YEREL YÖNETİCİLERİN GÖZ BOYAMA ARACI OLARAK TASARIM

Bu hissi gittikçe güçlenerek üzerimde taşırken üye olduğum bu gruplardan birinde geçtiğimiz hafta gördüğüm bir duyuru sizlere bu Pazar günü “değer” hakkında yazmam için ilham verdi. Bu haber burada görselini paylaştığım Caferağa meydan düzenlemesi ile ilgili bir pankartı paylaşıyor ve bununla ilgili kimi düşüncelere yer veriyordu. Kadıköy Belediyesi, Caferağalıları “Meydan Bizim” diyerek 16 Eylül ‘de bir arada olmaya çağırıyordu. Pankart beni hayal kırıklığına uğratan şu çağrıya yer veriyor:

“Sokağın araç trafiğine kapatmış olduğumuz bu kısmı, yayaların kullanımına açılarak meydan genişletilecek ve etrafındaki kavşaklar yayalar için daha güvenli bir şekilde tasarlanacak. Meydanımızı güzelleştirmeye ben de varım diyorsanız, 16 Eylül’de bir fırça da siz kapın. Hem tasarım aşamasına dahil olun, hem de meydanımıza sahip çıkalım.”

Bir kez daha bir yerel yönetimin, tasarımı “ortamı güzelleştirmek” ten öte göremediği bir durum ile karşılaşmak beni hayal kırıklığına uğratan; bu ülkede aslında artık bu yaklaşım bizleri şaşırtmamalı. Yerel yönetimlerin tasarıma olan ilgisini zaman zaman burada konu ediniyorum. Ordu’da okul önüne otobüs durağı tasarlayan belediye başkanımıza, Tokat’ta yine başkanca yapılan park düzenlemesine, Ankapark’ın dinazor heykellerine ve ülkenin başkentini tema parka çevirerek milli servetimizi heba eden kapılarına, Artvin’de kitap biçiminde inşa edilen üniversite kütüphanesine, yine devlet yatırımıyla yapılan ve sırf Karadeniz’de olduğu için çay bardağı biçiminde olması uygun bulunmuş olan zavallı havalimanı kulesine satırlarımda yer verirken,  bugün işletilemeyen, zarar eden ve içler acısı durumda kalan Yassıada projesinin akıbetini daha baştan görebilmiş ve “yapı siyasetin aynasıdır” manşeti ile hakkındaki görüşlerimi yayınlamıştım. Kuşkusuz amacım ben demiştim demek değil; yetkililerin ilgili mesleklere artık biraz değer verebilmesi için kendi çapımda bir çağrı.

Tasarımı bilmiyoruz. Anlamak istemiyoruz. Tasarım hakkındaki ön yargılarımızı bir türlü aşamıyoruz.

Tasarımın tanımı çok çeşitli ve içinde bulunduğu sektöre göre artık değişim gösteriyor. Problem çözmeye yarayan yaratıcı eylemlerin bütününü tasarım olarak adlandırıyoruz ama kavramın ifade ettikleri mimariden modaya, mühendislikten siyasete değişiyor. Özünde hepsinin yaratıcı bir düşünme metodolojisi olduğunu vurgulayıp duruyoruz. Tasarımın anlamını belki de bu denli soyut ifade ederken, onun toplumun derinleşemeyen katmanlarında görünen ile sınırlı kaldığını, başka bir deyişle şekilden ve estetikten öteye geçemediğini göz ardı ediyoruz.  Tasarımın toplumun nezdinde bir konumlama ve değer sorunu var. Bu mesleğin içerisindeki herkesin sadece “iyi tasarım” üretmeye odaklanması yetersiz. Bu iyi tasarımı sizin kadar değer vermeyecek bir kitle için yaptığınızda değerleme ölçütleri şaşırıyor. Tasarımcı değerinin anlaşılmadığından, kullanıcı, tasarımcının kendi yaşamını anlamadığından, kendi taleplerine değer vermediğinden yakınıyor.

İyi ve kaliteli tasarımın yaşam kalitesini arttırdığı tartışmasız bir gerçek, peki kalite  kitleler tarafından bilinen ve talep edilen bir değer mi?

Tasarım dünyanın hemen hemen her köşesinde, yerel yönetimde hizmet kalitesini, hizmet süreçlerini geliştirmek için kullanılan bir yöntem. Global anlayışta yerel yönetimin değerini hizmet kalitesi belirliyor. Bu çerçeveden bakıldığında, Türkiye’deki tüm yerel yönetimler sınıfta kalıyor. Ülkemizdeki yerel yönetim anlayışı, tasarımı ve mimariyi, ortamı iyileştirmeye yarayan bir makyaj olarak görmekten öteye maalesef geçemiyor. 

Pek çok belediyeden farklı olmayarak, Kadıköy Belediyesi’nin bu iyi niyetli yaklaşımı  da satır aralarında bu  bakış açısını yansıtıyor. Tasarımı güzelleştirmeye yönelik bir kavram olarak indirgerken bir yandan da araç olarak önerdiği fırça ile aslında tasarıma ait olmayan ancak sanatın bir aracı olabilecek olan bir eşya üzerinden bu kafa karışıklığını da gözler önüne seriyor. Zira bugün profesyonel tasarım alanları yüksek teknoloji bilgisi gerektiren araçlar kullanarak kendini icra eder. Belediyenin tasarımı bir PR aracı olarak kullandığı açık olan bu çağrısında bir de katılımcılık vurgusu var. Katılımcı tasarım önemli bir kavram ve yerel yönetimlerdeki farklı ve ciddi uygulamaları hakkında pek çok örneği var; bunlardan sözgelimi Dublin örneğini maalesef artık yayınlanmayan Optimist dergisindeki köşemde uzun yıllar önce detaylı biçimde anlatmıştım. Katılımcı tasarım, bir meydanda birkaç saatliğine toplaşmak, fırçalarımız ve boyalarımızla o meydanı güzelleştirmek, bir şeylerin rengine, şekline karar vermek olamayacak kadar dolu bir kavram. Bu çağrıda bahsedilen ve profesyonel şehir plancıları tarafından yapıldığını umut ettiğim düzenlemelerin şeffaf bir biçimde görülmesi, mesela katılımcı olabilirdi. Bir link verilseydi ve bu linkten o projelere ulaşabilseydik ve bu link üzerinde yine kullanıcılar olarak görüşlerimizi iletebileceğimiz kutucuklar olsaydı örneğin, o zaman belki katılımcılığın K’sından başlamış sayılabilirdik.

Tasarımın katma değeri

Tasarımın değeri hiç anlaşılamadığı gibi, içinde barındırdığı yararlı branşlar ve konular da maalesef her defasında pas geçiliyor. İngiltere’de uzun zaman önce yayınlanmış olan bir rapor, herhangi bir alanda tasarım adına harcanan her 100 Pound un 225 pound dolayında bir gelir artışı sağladığını belirtiyor. Yapılan geniş çaplı bu araştırma raporunda, tasarımı operasyonel süreçlerine katan işletmelerin dörtte üçünden fazlası, yıllık cirolarının ve rekabet güçlerinin arttığını beyan etmiş. Hızlı büyüyen işletmelerin, diğerlerine göre tasarımı üç kat daha fazla önemsediği, yaşamsal bir profesyonel alan olarak işlerine entegre ettiği belgelenmiş. Aynı rapor, tasarıma dayalı bir yatırımın geri dönüşünün ortalama 20 ay gibi bir süre aldığını da belirtiyor. Sanıyorum bizim coğrafyamızda tasarımın gerçek anlamı ile anlaşılmak istenmemesinin ve ona sadece estetik bir faktör olarak değer verilmesinin ardında bu süre var. Bu coğrafya, hızdan başı dönmüş, her şeye hemen sahip olmak isteyen, sabırsızlığı ile mesnetsiz bir topluma ev sahipliği yapıyor.  Hız yüzeyselliği, kalitesizliği, sıradanlığı, detaysızlığı beraberinde getiriyor. Hız bir bakıma dokunduğu her şeyi değersizleştiriyor.

Design Management Institute ve Motiv Strategies isimli şirket, Microsoft’un  sağladığı fon ile 2013 yılında bir analiz programı oluşturdu. Böylece doğan Design Value Index, halka açık şirketlerin tasarım yönetimi kriterlerini inceliyor, onların yaratıcı alanlardaki çalışmalarını takip ediyor ve birbirleri ile olan değerlerini ölçerek belgeliyor. Bu index  işletmelerin tasarım odaklı değerini ölçerken başlıca üç temel konuyu ele alıyor, bunlar: tasarıma yapılan yatırımın iletişiminin yapılıp yapılmadığı, yapı içerisindeki tasarım organizasyonunun olgunluğu (köklülüğü ve sürdürülebilirliği) ve tasarımın katma değer sağladığı alanların ortaya çıkarılması. Benzer ölçümlemeler yerel yönetimler ve diğer sistem kuruluşları için de var.  Ajandasına tasarım ve yaratıcılık konularını katan kimi yönetimler bazen de sırf bu indexlerde puan alabilmek için göstermelik uygulamaları gündeme alıyorlar. Bilirsiniz , pek çok konuda kağıt üzerindeki ifade ve anlatım, sahadaki yarar ve etkiden daha göz doldurucu olabilir.

Nedir bu "değer"; değerli olan ne?

Canım Thoreau için aşktan, paradan, şöhretten daha önemli olan değer, gerçek. Shakespeare “Değerini anlamayacak biri için aşkınızı ziyan etmeyin” diyor. 

Değer kelimesini TDK “Bir şeyin önemini belirlemeye yarayan soyut ölçü, bir şeyin değdiği karşılık; fehamet, kadir, kıymet / Bir şeyin para ile ölçülebilen karşılığı; kıymet, paha, valör/ Üstün nitelik, meziyet; kıymet / Üstün, yararlı nitelikleri olan kimse / Bir ulusun sahip olduğu sosyal, kültürel, ekonomik ve bilimsel değerlerini kapsayan maddi ve manevi ögelerin bütünü / Uğrunda belli bir bedel ödenecek veya belli bir zahmet göze alınacak nicelik veya nitelikte olan / Kişinin isteyen, gereksinim duyan bir varlık olarak nesne ile bağlantısında beliren şey / Bir değişkenin veya bilinmeyenin sayı ile anlatımı” biçiminde, tanımdan ziyade örnekleme yolu ile anlatmış; kelimenin felsefeden matematiğe, kullanım örnekleri ile anlamını aktarmaya çalışmış; kuşkusuz kesmiyor.

Değer kelimesinin kökenine uzanıyorum. Bir kaynaktan eski Türkçe tegir sözcüğünün evrilerek değer haline dönüştüğü bilgisine ulaşıyorum. Tegir pay, hisse demek imiş; teg, eşit demek. Kelimenin eş anlamlısı olan kıymet ise Arapça kwm/kym kökünden geliyor imiş ve anlamı nicelik. Bu kökün geldiği kāma kelimesi ilgimi çekiyor: durdu, kıvamlı idi, değerli idi, anlamında kullanılıyormuş. Değerin İngilizce’de iki karşılığı var; value ve worth. Her ikisi de yüzeysel ve TDK’ndaki anlamları ile anılıyor ancak derinlere gittiğinizde wer kökünden gelen olmak, oluşmak (to become) anlamına ulaşıyorsunuz. Bu kökün anlamı, eğilip bükülmek (to bend). Çok eski kaynaklara dayanan tüm Latin sözcükleri değer kelimesini bir mertebe, bir saygı göstergesi, ahlaki üstünlük, iyi insan, diğerlerine göre sayıca veya nitelik olarak üstünlük olarak kullanmış. Eski İngilizce’de kullanılan weorþ kelimesi, belirli olan, değerli olan, değer verilen, hak eden, takdir edilen, asil, yapabilen, sağlıklı olan, üst sırada yer alan gibi özellikler için kullanılırmış.

Tüm bu yolculuğumun sonunda değerli olanın, olmuş olan, kendini bulmuş, sıradanlığı aşmış, varlığı güçlü, adaletli olan anlamına geldiği sonucunu pekiştiriyorum. 

İnsanlık medeniyeti her alanda bir değerler sistemi yardımı ile varlığını sürdürürken, içinde bulunduğumuz çağda bu değerler sistemi biraz sarsılmış görünüyor. Bu nedenle belki de kavramı hatırlamak daha önemli olabilir. Sizin değer verdiklerinize başkasının değer vermiyor olması günlük yaşantının büyük bir kısmını kapsıyor. 

Axilogy

Toplumdaki kültürel çatışmalar aslında tamamen bu değer sistemlerinin farklılıklarından ortaya çıkıyor. Sosyolojide değer oldukça önemli bir kavram. Pek çok ismin yanında Spranger en anlaşılır olan irdelemeyi yapmış. Değer kavramını bilimsel, ekonomik, sosyal, politik ve dini olarak ayırarak inceliyor. Değer teorisi tüm bu alanları felsefi olarak inceleyen bir üst başlık. Felsefede iyiliğin ve değerliliğin araştırmasını yapan alana Axiology deniyor. Geleneksel axiology nelerin iyi olduğunu, ne kadar iyi olduklarını, ve bu iyiliğin başka şeylerle olan ilişkisini konu ediniyor. Değer yargılarının felsefi incelemesi etik  ile doğrudan ilintili  ve oldukça çelişik. Söz gelimi para vaz geçilemez bir nesnedir ve özde iyi ve yararlıdır; dolayısı ile değerlidir. Ancak diğer yandan para ve değer ilişkisi üzerine sayısız etik dışı, ahlak dışı örnek ve gerçek de vardır. Burada doğal değer ve araçsal değer devreye girer. Paranın doğal değeri düşük iken, araçsal değerinin yüksekliğinden söz edilebilir. Aynı örnek teknolojik aletler, iyi bir araba, latte kahve gibi pek çok nesne ve davranış için düşünülmeli. Toplumun değer yargıları yetiştirilme biçimleri, aile  yaşantılarındaki deneyimleri, sosyal yaşantılarındaki deneyimleri, eğitim düzeyleri, kültürel bağları, entelektüel seviyeleri, ekonomik durumları gibi pek çok farklı ve önemli aşama ile oluşur. Toplumdaki pek çok bireyin kendi kendine oluşturduğu bir değer sistemi bile yoktur. Pek çok kimse, kendi bireysel değer sistemleri yerine, içine dahil oldukları grubun ortaya koyduğu değer yargılarını benimsemeyi ve değer ölçütlerini bu hazır bilgi üzerine işletmeye meyillidir; bu zahmetsiz daha önemlisi risksizdir. Mahalle baskısı da denilen, gruplaşmış değer ölçütleri bunun bir sonucudur ve sözde bir ahlak sistemini dayatmaktan geri kalmazlar. Tam da burada Sokrat’a kulak vermeli: “Nisbeten duygusal değerlere dayanan bir ahlak sistemi, yalnızca bir yanılsamadır, içinde hiçbir sağlamlık ve hiçbir gerçek olmayan, tamamen kaba bir anlayıştır” diyor düşünür.

Bu kavramların tümünü anlamak, insanların bireysel veya toplumsal değer yargılarının özünü kavrayabilmek hem tasarıma dayalı işler hem de ilişkiler adına oldukça önemli. Kullanıcı deneyimi, sadece teknoloji alanlarını ilgilendiren bir terim değil; aslında tasarım alanının her bakımdan özünü oluşturan temel mesele. Çocuğunun karnını doyurmak için kırk takla atan, sağlık giderlerini karşılayamadığı için yaşamsal bir ameliyatı yaptıramayarak onu kaybeden bir kimseye, hayvan haklarını anlatmakta güçlük çekebilirsiniz. İstanbul’da yaşadığı halde deniz görmemiş bir kişi için sahillerin ranta kurban gidiyor olması bir sorun teşkil etmeyebilir. Tek bir tatil gününde, ona kompakt bir biçimde aynı çatı altında yeme içmeyi, çocuğunun oyun ihtiyacını, sinemayı ve çeşitli ihtiyaçlarını karşılamayı vaat eden bir AVM’nin varlığı o insan için o yapıyı değerli kılar. Estetik bilinci eğitim ile gelişmemiş bir birey için süsleme, renklilik, desenler, parıltılar, rengarenk LED ışıklar “değerli” hissi verirken, bu alanda eğitimli bir birey için estetik bambaşka kodlar taşır.

Schwartz’a göre değerler eylemi motive eden, arzu edilen hedefleri belirler. Değerler ona göre belirli nesnelere ve durumlara atıfta bulunan normlardan ve tutumlardan farklıdır. Bu önermeyi kendime şöyle tercüme ediyorum: Değer görebilmek için değer verdiğimiz alanları hedef belirlemeliyiz ve bu değerlerimizin peşinden koşmalıyız. Normalleşmiş olandan ve alışılagelmiş tutumlardan farklı olan şeyler görece daha değerlidir.

Tasarım, yerel yöneticilere bırakılamayacak kadar değerli bir iştir, çünkü biz değerliyiz.

DÜZELTME: 3 Eylül tarihli Streamline hakkındaki yazımda resim altındaki metnin doğrusu: “R. Loewy’nin otobiyografisinin başlığı, yeterince iyi olanı değiştirmeyi bırakma! anlamına geliyor” olacaktı. “Never leave well enough alone” ifadesinin bu doğru çevirisi için okuyucumuz  Süha Barlas’a teşekkürlerimle!

Önceki ve Sonraki Yazılar
Özlem Yalım Arşivi