Mızraklı sürece ilişkin gelen eleştirilere yanıt verdi: Yargı operasyonları sürecin ayağına ayağına vuruyor

Diyarbakır Eski Belediye Başkanı Seulçuk Mızraklı cezaevinden çıktıktan sonra ilk detaylı açıklamasını yaptı. Sürece ilişkin konuşan Mızraklı eleştirileri de değerlendirdi.

Mızraklı sürece ilişkin gelen eleştirilere yanıt verdi: Yargı operasyonları sürecin ayağına ayağına vuruyor

GAZETE PENCERE - Halkların Demokratik Partisi'ne (HDP) yönelik devreye konulan yargı kıskacının en somut sembollerinden biri olan eski Diyarbakıar Büyükşehir Belediye Başkanı Dr. Adnan Selçuk Mızraklı, yaklaşık 7 yıllık tutukluluğun ardından Edirne F Tipi Kapalı Cezaevi’nden tahliye edildi.

Mızraklı, 7 yıllık tutukluluğun ardından tahliye edildikten sonra Mezopotamya Ajansı'ndan Azad Altay'a konuştu.

Mızraklı, Barış ve Demokratik Toplum Süreci'nden yeni dönem siyasetine, cezaevi sürecinden Selahattin Demirtaş'ın mesajlarına kadar birçok konuya dair soruya cevap verdi.

Yapılan söyleşide Mızraklı sorulara şöyle cevap verdi:

Diyarbakır'da yüzde 63 oyla seçilip, sadece 4 ay görev yaptıktan sonra 7 yıl hapsedildiniz. Sizden "çalınan" bu 7 yılı bugün nasıl anlamlandırıyorsunuz?

Öncelikle sizlere teşekkür ediyorum. Kritik ve önemli zamanlardayız. Büyük bir dönüşümün yaşandığı, inşallah bu dönüşümün de nihayete ereceği zamanları yaşıyoruz. "7 yıl çalındı" dediniz. Evet, yani bazı insanların hayatlarından 7 yıl, kimisinden 10 yıl, kimisinden 30 yıl, bazen de daha fazla çalınmış zamanlar var. Yani bunları borca dönüştürecek olsanız -Türkiye'nin dış borç stokunun ötesinde manevi borç stoku- ne parayla ne başka bir şeyle telafi edilemeyecek olduğunu görürüz. O yüzden bunlar para meselesinin ötesinde manevi olarak tatmini, tazmini ve telafisi gereken durumlardır. Bu manevi tazmin, tatmin ve telafinin yegane koşulu da samimi ve onurlu bir barışı tesis etmektir. Gerek siyasetin, gerekse devlet anlayışının bu çerçevede adımlar atması… Ben onurlu bir barış için 7 yılımı helal ediyorum. Kendi adıma bu helal etme hakkım da var. Ama bir halk olarak düşündüğümüz zaman, geçmişi ile beraber düşündüğümüz zaman, benim onları helal etme hakkım yok. Ancak bir şeye ihtiyaç var; samimi bir özür, samimi olarak hakikatle yüzleşme. Tam da işte bu, o kolektif olarak bir tatmini, tazmini ve telafiyi sağlayabilecek bir şeydir. Umarım o çabalar gelişir.

NE HİSSETTİ?

Bütün arkadaşlarımızın cezaevinden çıkarken hissettikleri bir duygu var. Arkada birilerini bırakarak çıkmak, bu her zaman bir burukluk nedenidir. Onlar sizin çıktığınız için sevinçliler. Siz onları geride bıraktığınız için buruksunuz ve üzgünsünüz. Ben herkesin sevgisini kazanmış olan Selahattin Demirtaş ile beraber kaldım. Yani ona bir sözüm vardı. 'İlk önce seni buradan ben çıkartacağım. Bu kapıdan önce sen çıkmalısın' diyordum. O sözümü tutamadım. Bir de o sözümü tutmamamın eksikliği vardı. Ama dışarıya çıktığımız zaman bizi var eden, bizi canlı tutan, diri tutan o dışarıdaki arkadaşlarımızın varlığı, ailelerimizin varlığı hakikaten büyük bir moral ve güç aktarımına dönüşüyor. Kapıdan çıktım. Arkadaşlar, "500 metrelik mesafe var. Oraya araçla götürelim" dediler. "Hayır" dedim. "Ben yürüyeceğim" dedim. Benim buradan yürüyüşüm başladı. Ondan sonra da zaten devamı gelecek dedim. Bir aracın içinde eşim bekliyordu. Eşimle el ele verdik ve o koca yüreklerin içine doğru aktık. Güzel, coşkulu, samimi, hakiki bir karşılamaydı.

Amed’de aynı şeyi gördük. İstanbul'da sokakta dolaştık. Rahmetli Sırrı Süreyya'nın mezarını ziyaret ettiğimiz zaman oradaki çalışan işçilerden oradaki ziyarete gelmiş kişilere kadar onlarca insanla sevgi bağı kurduk. Amed’e indik. Büyük bir coşku vardı. Bu coşku neydi? Esasında bir susamışlığı, o buluşmalar zincirinin belki ilk halkasının olduğuna ilişkin bir beklentiyi, bir umudu işaret ediyordu. O yüzden sizler, arkadaşlar bazen bana geçmiş olsun dedikleri zaman "geçmiş olsun demeyin" diyorum. Ne zaman ki bütün bu arkadaşlarımız zindanlardan çıkıp yuvalarına, ailelerine, ülkesine ve şehrine kavuştuğu zaman o vakit "hepimize geçmiş olsun" diyeceğiz. “Gözünüz aydın” demeyin, daha gözümüz yeterince aydınlanmadı. Ne zaman ki onlarla buluştuk ve bu ülkeye barış iklimi hakim oldu o zaman bütün ülke aydınlık olacak. Bizim de gözlerimiz aydınlık olacak.

Kürt sorununun çözümü noktasında yeni bir süreç başladı. En son çerçeve yasa kabul edildi. Bu süreci "içeriden" takip eden ve destekleyen bir siyasetçi olarak, sürecin geldiği aşamaya dair neler söylersiniz?

Hekim diliyle söyleyeyim; bir ülkede barış olmadan sağlıktan bahsedilemez, ülke sağlığından bahsedilemez. Barış olmadan Türkiye özgürlük endekslerinde geride kalmaya, hukuk endekslerinde geride olmaya daima devam edecektir. Ama Türkiye başka bir endeks açısından da çok geride. Türkiye gelir dağılımı adaletsizliğinin olduğu ülkelerin en başında gelen ülkelerden biri. Şimdi saydığım bütün bu kavramlara baktığınız zaman şunu görürsünüz; insanlar ekonomik olarak daha iyi yaşamaları için maddi kaynaklara ihtiyaç vardır. Bütçe kalemlerinin daha zengin olması gerekir.

Ama bir ülkede hukukun işler olması için, hak ve özgürlüklerin en geniş anlamıyla kullanılabilmesi için, demokrasinin yerelden merkeze daha gelişkin olması için, demokratik müzakerenin olabilmesi için yegane kaynak siyasal iradedir. Yani toplumla devlet arasındaki, devletle demokrasi dengesi arasındaki ilişkinin doğru kurulması gerekir. Yani mesele biraz oradadır. Peki, bunun için kaynak gerekiyor mu? Hayır, bunun için irade gerekiyor. Tersine çevirelim. Bir ülkede hukuk, özgürlükler ve demokrasi gelişkinse, o ülkede zenginleşme de paralelinde daha fazladır. Niye? Hukuk demokrasiyi tamamlar, demokrasi ekonomiyi tamamlar. Bu böyle bir döngü gibi gider.

Volkswagen yatırım yapacaktı, 3 milyar euroluk bir yatırımdı. Vazgeçtiler. Niye? Türkiye'deki hukuka, hukuksal işleyişe güvenmediklerini ifade ettiler. Buradan söylemek istediğim; demokrasi, hukuk ve ekonomi hepsi bir ekosistem gibidir. Birbirini tamamlayan, birbirini bütünleyen sistemlerdir. Hayatı zenginleştirmek istiyorsak sosyal olarak, kültürel olarak, sanatsal olarak, entelektüel olarak insanlar kendilerini iyi hissetmeli. Çocukların da güldüğü, kadınların da güldüğü bir ülke olmasını istiyorsak tam da bunların olması gerekiyor.

Şimdi burada çerçeve yasa dediğimiz şey tam da bu hukuka gidişin, henüz daha bu işin girizgahıdır. Geçen bir metaforla ifade etmiştim. Bu el uzatmayla başlayan şey (süreç), onun da iki elle sıkıca sarılıp devam ettirilmesiyle, tokalaşıp devam ettirilmesiyle gelişen süreç, esasında bu sürecin bir girizgahıydı. 27 Şubat 2025 çağrısıyla beraber gelen o adım bu işin esasında yeni bir döneme geçişi ve toplumun bugüne kadar birikmiş bütün kaygılarını telafi edebilecek, Kürt sorununu daha özgür olarak ve şiddetten arındırılmış olarak, şiddet kavramlarıyla yan yana anmadan tek başına konuşabilmek için önemli bir kapı araladı. Ondan sonra nitelikli başka adımlarda da geldi. Ama en önemlisi parlamentoda farklı siyasal eğilimlerin de ortaklaşarak, böyle bir yasayı çıkartmalarıydı. Şimdi bu anlamlıdır. Anlamlı olmakla beraber eksiklikleri de vardır.

Bu yasa süreç açısından "kritik bir viraj" olarak görülüyordu. Sizin gibi birçok çevre de yasayı eksik buldu. Yine sürecin başından bu yana iktidara "süreci zamana yayma" ve "gerekli adımları atmama" eleştirileri yapılıyor. Sizin hem yasaya hem de hükümetin tutumuna dair eleştirileriniz neler?

2 yıl önce vekil arkadaşlarımız ziyarete gelmişlerdi. Onlar ile konuşurken, sürece ilişkin daha ortada hiçbir şey yoktu. Nasıl olması gerektiğine ilişkin düşüncelerimi paylaşmıştım. Bir takım öneriler yapmış ve orada bir parantez açmıştım. "Bu tür süreçlerin şöyle bir yanı vardır; taraflar diplomaside birbirlerini ne kadar çok bekleme odasında tutabiliyorlarsa o kadar başarılıdır" demiştim. "O bekleme odası süresi uzatılır” demiştim. Bu bekletilme süresinin uzaması bir anlamda da itibar yükselmesi veya itibar düşürülmesi olarak değerlendirilir. Şimdi aynı zamanda "bekleme odasında süreyi uzattığınız zaman muhatabınızı öfkelendirmeye çalışırsınız" demiştim. "Öfkelense, öfkelenip kalsa iyidir", ancak "hırçınlaşmaya başlarsa o zaman problemlidir" demiştim. O nedenle sabırla, soğukkanlılıkla bu süreç yönetimini çok iyi yapmak gerekiyor. İki taraf da bu işin akordunu yaparken, teli koparmadan ayarını yapmak gibi ustalıkla yürütmek durumundadırlar.

Şimdi bu sürece baktığımız zaman, sürecin işleyişinde zaman zaman fren balatalarının eskitildiğini görüyoruz. Yani neye bağlı olduğunu, hangi odağa bağlı olduğunu, hangi merkezden kaynaklandığına ilişkin bir tarif yapamam. Ama fren balatalarının aşındığını hissedebiliyorum. En azından bir sıcaklık, bir koku alıyorum oradan.

İkincisi bu sürece ilişkin çok şey söylenilebilir. Ama ben her zaman şuna inandım. En azından bu süreç içinde bir cenaze haberi gelmedi. Bu ülkede barışa inanan, insan yaşamına değer veren, özgür yaşama, insanların hak ve özgürlükleriyle bir arada yaşamasına, ortak geleceğine inanan herkes açısından çok nitelikli ve çok kritik bir adımdır. O yüzden de eksikliklerine bir gözle bakıp, iyi yanlarına veya umuda iki gözle bakmayı tercih ediyorum. Yani bu bir görmeme hali değildir. Burada "polyanacılık" da oynamıyorum. Ama yani eğer biz bu sürecin devamının herkes açısından en iyi çözüm olduğuna inanıyorsak, tavrımızın ve tutumumuzun da bu çerçevede olması gerekir.

Yasadaki maddelerin eksiksiz uygulanması halinde kalıcı bir barış, Kürt sorununun çözümü ve demokratikleşme noktalarında ne gibi düzenlemelere ya da hangi adımlara ihtiyaç var?

Ben barış için ilk 1996 yılında imza atmışım. 30 yıl boyunca barış çağrısı yapmışız, ama barışı "teslimiyet" olarak tarif etmedik. Zaten teslimiyet üzerinden gelişen barışın da hakiki bir barış olabileceğini düşünmedik. “Bu sorun çatışma dışı, silah dışı yöntemlerle kesinlikle çözülmeli” dediğim için de HDP'de siyaset yaptım. Şiddet nereden gelişilirse gelişilsin, bütün faslın bitmesi gerekiyor. İkincisi biz bir şeyin sonucunu mu konuşacağız, yoksa bir şeyin gerekçesini mi konuşacağız? Yani eğer bu sorun bir silah kullanma yolunu tetiklediyse ve biz bunu da aradan çıkartıyorsak, artık oturup aklı selim elimizi dizimizin üzerine koyup, biz bu sorunu en insani temelde ve en bölge hakikatiyle nasıl çözebiliriz üzerine düşünebilmeliyiz, tartışabilmeliyiz ve müzakere edebilmeliyiz.

Yıllardır adeta bir kapalı alana dönüşmüş olan Kürt sorununu konuşmak artık bugünlerde az da olsa cari olmaya başladı. Şimdi bu sürecin o inandırıcılığı açısından; yasaların kayda-şarta bağlanması güveni arttırıyor mu? Hayır. Desteği pekiştiriyor mu? Hayır. Onları arttırabilecek nitelikli bir takım adımlar vardır. Yani bu ülkede haksız gözaltılardan ve tutuklamalardan tutalım da kayyım atamalarına... Kayyım sistemi anayasaya ve uluslararası sözleşmelere aykırıdır. Bitirilmesi için bir yasaya ihtiyaç yok.

Bu ülkede akademisyenlerden okullardan uzaklaştırılan öğretmenlere, hastanelerden uzaklaştırılan sağlık çalışanlarına ve hekimlere hayatlarından yıllar çalınmış insanların tekrardan dönüşlerinin sağlanması için hiçbir düzenlemeye ihtiyaç yok. Yeni bir yasa çıkartmaya ihtiyaç yok. Bir an önce yapılabilir. Üçüncüsü hukukun işlerliği; 2015 ve sonrası adeta bir hukuk dışılık dönemidir. Hukukun işlerlik kazanması diyoruz. Ya ilk önce kendi hukukuna, kendi yasana sadık kalacaksın.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Demirtaş, Yüksekdağ ve Kobanê tutsakları için iki defa karar verdi. Bugün, bu dakika dışarıda olmaları gerekir. Bu hukuka dönüşe ilişkin, hukuk dışılıktan hukuka dönüş toplumda karşılık üretebilir bir yaklaşımdır. Bakın bunda da hiçbir yasa çıkartmadık. Hiçbir şey yapmadık. Sadece mevcut hukuka riayet ettik.

İnsanlar ileriyi görmek isterler. O yüzden temel hak ve özgürlüklerin kullanımında tutun da ortalama insan yaşamındaki adaletsizliklerin giderilmesine kadar birçok başlıkta sadece idarenin kerametiyle yapılabilecek düzenlemeler var. Anayasal düzeyde yapılması gereken düzenlemeler, yasalar düzeyinde yapılması gereken düzenlemeler... Bizler bu ülkede bir irade beyanında bulunuyoruz dersiniz. Yani en azından biz biliriz ki 1 yıl sonra, 3 yıl sonra, 5 yıl sonra bu ülkedeki yurttaşlar kendilerini daha iyi hissedebilecekler, daha güzel bir gelecek kurabilecekler veya bu ülkenin gençleri bu ülkede güvenle yaşayabileceklerini hissedecekler. Tam da bunlara ihtiyaç var.

Yani ben kalkıp desem ki anadilinde eğitim adımının atılması gereklidir. Ana dilinde eğitimin bir insan hakkı olduğu gerçeğini, bütün çağdaş, ulusal ve uluslararası sözleşmelere girdiği bir şeyi bu ülke insanına hak görmemeyi biz nereye sığdıracağız? Vicdana mı sığdıracağız? Akla mı sığdıracağız? Yoksa hakikate mi sığdıracağız? Hakikate aykırı. Dolayısıyla bu başlıkları böyle tek tek saymak istemiyorum. 21. yüzyıl demokrasisinden bahsediyoruz. Demokrasiye duyarlı devlet veya demokratik devlet için bütün dünyanın test ettiği ve onayladığı bir gerçeklik var.

Yerinden yönetim ilkesi; bir ülkede merkeziyetçilik varsa siz o ülkede kolay kolay demokrasiden bahsedemezsiniz. Merkeziyetçiliğin olabildiğince zayıflatılması ama beraberinde de yerinden demokrasinin alabildiğince zenginleştirilmesi gerekir.

Bu süreç ilerler ve hedefine ulaşırsa Türkiye ne kazanır?

Türkiye açısından baktığımız zaman; benim en utana sıkıla dinlediğim şeylerden birisi "bu savaşın maliyeti 2 trilyon 300 milyar dolar oldu" gibi kavramlardır. Parayı kaybedersiniz ama yerine koyabilirsiniz. Kaybedildiğinde yerine konulamayan iki şey vardır. Birisi hayatlardır, canlardır. İkincisi de onurdur. Onur ve hayatlar kaybedildiği zaman bir daha yerine konulamıyor. Bir daha tesis edilemiyor. Onun için gerek insan onuru, gerek toplumların onuru açısından gerekse kaybedilen yaşamlar açısından birçok şey kazanacağız. Biz bir insan öğütme mekanizmasını bitirmiş olacağız. En önemli kısmı burasıdır.

İki, bir ortamda eğer barış atmosferi hakimse orası işte buradaki gibi yeşillenir. Bereketi görürsünüz. Hayatın bütün alanlarında bereketi görürsünüz. Ben demeyeceğim Türkiye çok zenginleşecek. Oturup size onun analizini de yapabilirim. Dünyanın en zengin ilk 10 ekonomisine girer iddiasını da size ispatlayabilirim. Ama ben diyeceğim ki sanatta, edebiyatta, şiirde, bilimde, bütün hayat alanlarında insanların kendilerini daha iyi hissettiği, gözlerinin güldüğü bir ülkeyi bulacağız.

Partiniz dışındaki sol ve sosyalist çevreler ile muhalefetin sürece dair eleştirileri söz konusu. "Bu iktidarla olmaz" diyen de var, "Seçim hesabı yapılıyor" diyen de. Siz bu eleştiriler ve "mesafeyi" nasıl değerlendiriyorsunuz? Ayrıca bu sürecin bu çevrelere ne gibi sorumluluk yüklediğini düşünüyorsunuz?

Esasında tam ikisi iç içe giren durumlardır. Yani nasıl bir sorumluluk yüklüyorsa, ona göre de duruşunun olması gerekir. Ona göre de formunun olması gerekir. İktidar da muhalefet de bu işe katılmasını dilde talep ederken, pratikte onu besleyebilecek bir tutum içinde olduğunu görmüyoruz. Özellikle muhalif kurum, kişi ve çevre, adını ne koyarsanız koyun, ya da yerel yönetimler; oraya dönük eşzamanlı olarak gelişen operasyonlar da adeta bu sürecin ayağına ayağına vurmaya dönüşüyor. Bu durum toplumdaki bu sürece olan güven katsayısının da yükselmemesinin temel nedenlerinden birisi.

Peki nasıl olmalı? Bu yargı üzerinden bu tacizler kesinlikle olmamalı. Yani tehdit altında olmamalılar. İki, o seçilmişlerin iradesini ortadan kaldırılması gerçekten kabul edilmez bir durumdur. Yani şu anda cezaevlerinde olmamalılar. Sanatçısından, yazarından, gazetecisinden seçilmişlere kadar.

(Muhalefet için) "Biz bu işin lokomotifinde olsaydık, başında olsaydık, bizim programımız şöyle şöyle şöyle olurdu" diye sağlam, bu süreci güçlendiren bir yaklaşımın da olması gerekirdi. Ya 89'daki SHP'nin raporu, 91'deki Deniz Baykal raporu... Gidin isterseniz milattan önceki şeyleri getirin! Böyle olmaz. Bugünün çözümüne yaklaşımı nedir? Geleceği kucaklayacak, böyle meselelerin toptan ortadan kalkması için adeta maymuncuk rolü görebilecek bir genel çözüm çerçevesi ve özel çözüm yaklaşımını ortaya koymaları gerekir. Muhalefetin de bunu yapması gerekir.

DEM Parti yakın dönemde kongreye gitti. Önümüzdeki süreçte sürecin ruhuna uygun bir yapılanma sürecinden söz ediliyor. Sizce bu değişim ve dönüşüm nasıl olmalı?

Şimdi zamana karşı durağanlaştığınız zaman geride kalırsınız. Yani zamanın ruhunu ve hızını yakalamak durumundasınız. Değişim ve dönüşümü iyi reset etmek ve ona göre de yeni forma uyum sağlamak durumundasınız. Yani bu böyle 3 yılda bir "biz kendimizi yeniliyoruz" demekle olmaz. O yeniliğin, değişimin, dönüşümün ve ilerleyişin partisi olarak düşlemek gerekiyor. Çünkü siz yerinizde saymaya başladığınız zaman ancak koşu bandında koşan kişinin mesafe aldığı kadar alırsınız. Koştuğunuzu sanırsınız ama o bandın üzerinde ilerlemek mümkün olmuyor.

Biz kendi kendimize konuşabiliriz, Biz buradaki herkes birbirimizle konuştuğumuz zaman deriz ki "ya hepimiz böyle düşünüyorsak biz yüzde yüzüz." Ama hakikat öyle değil. Dolayısıyla konuştuğumuz zaman siyasetin farklı köşelerinde de yankı oluşturabilmemiz gerekiyor. Yani oralarda da ön açıcı olabilmemiz gerekiyor. Başka gündem oluşturabilmelisiniz. Yani siyasal iddiası olan, o siyasal iddiasını toplumun gündemine sokabildiği, bunun için doğru rehberlik edebildiği, uygun araçlarla bunu yayabildiği ve ortak talep haline getirebildiği düzeyde başarılıdır. Böyle bir işleyişimizin olması gerekir. Duyurusunu iyi yapabilmemiz gerekir o iddialarımızın.

Dolayısıyla özellikle partimiz açısından bakıldığı zaman; bu gelenekteki partilerin en önemli özelliği halkla beraber, halkın içinde ama o halktaki biriken enerjiyi, eğilimi, talepleri ve beklentileri karşılayan bir yerdedir. Ama bunu bir alt üst ilişkisi değil, bir yatay dolaşım ağı gibi iyi işleyen, onu iyi özümseyen ve oradan ortaya çıkmış olan politikaları ve programları da iyi servis edebilen... Yani bu ne demektir? Bir parti yapısının nitelik düzeyinin oldukça yüksek olması gerekiyor. Temsil kabiliyetinin oldukça yüksek olması gerekiyor. Tüzükten programa, günlük siyasal disturdan tutun da jargona kadar bir sürü faslı itibariyle o toplumun enerjisini yansıtan ve sonuç alan yanın olması lazım.

Biz kendi kendimize konuşabiliriz, Biz buradaki herkes birbirimizle konuştuğumuz zaman deriz ki "ya hepimiz böyle düşünüyorsak biz yüzde yüzüz." Ama hakikat öyle değil. Dolayısıyla konuştuğumuz zaman siyasetin farklı köşelerinde de yankı oluşturabilmemiz gerekiyor. Yani oralarda da ön açıcı olabilmemiz gerekiyor. Başka gündem oluşturabilmelisiniz. Yani siyasal iddiası olan, o siyasal iddiasını toplumun gündemine sokabildiği, bunun için doğru rehberlik edebildiği, uygun araçlarla bunu yayabildiği ve ortak talep haline getirebildiği düzeyde başarılıdır. Böyle bir işleyişimizin olması gerekir. Duyurusunu iyi yapabilmemiz gerekir o iddialarımızın.

Hem ideolojik omurgası olan ama aynı zamanda da güncelin ihtiyaçlarını doğru sondajlayıp, doğru forma dönüştüren bir ehliyet ile yürütmek durumundayız.

Tutsakların sağlığı her zaman merak konusudur ve toplumun önemsenen bir husustur. 7 yıllık süreç sağlığınızı nasıl etkiledi?

Ben kendi sağlığım üzerinden bir şeyler söylemeyi zul kabul ederim. Sonuçta kapalı ortamda kalan kişi, şüphesiz ki görme alanından tutun da, duyma tarzına kadar bir sürü değişiklik geçirir. Bacak kaslarından tutun da yattığı yatağın özelliklerine kadar bir sürü duruma maruz kalır. Onun için ben kendi üzerimden konuşmayacağım. O kapalı alan, kapalı alanda kalma, sosyal, psikolojik ve birçok boyutuyla oldukça yıpratıcıdır. Buna rağmen özellikle benim kaldığım ortamlardaki arkadaşları oldukça güçlü ve direngendi. Sağlık imkanlarından yeterince yararlanmamakla beraber en azından adeta birbirlerinin "otacısı" haline gelmişlerdi. Yani birbirlerini -eski usulle otacısı dedim ben- kendilerine özgü yöntemlerle iyileştiricileri, birbirlerinin doktoru olmuşlardı. Ben de tabii hekim olarak yapıyordum.

Selahattin Demirtaş ile 5 yıl aynı hücreyi paylaştınız. Kapıda da "Burada olması gereken Demirtaş'tır" dediniz. Demirtaş'ın morali ve sağlığı nasıldı? Açıkladığınız mesajı dışında, oradan dışarıya getirdiğiniz farklı bir mesajı var mı?

Ben çok hızlı yürürdüm. Benden daha hızlı bir yürüyen bir insan gördüm. Ondan önce benden hızlı yürüyen yoktu. Demirtaş'ta yer yer derviş sabrını, sebatını ve olgunluğunu, sanatçı inceliğini, duyarlılığını, siyasetçi hassasiyetini, ufkunu, çözümleyiciliğini görüyorsunuz. Bazen içinde bir delikanlı var. Hızlı bir kavrayışla, hayat bulan, güçlü bir toplama dönüşüyor. İlk zamanlarda ona bir metaforla benzetme yapmıştım. Sen kendi içinde 'voltran voltran oluyorsun' demiştim. Yani bu başka bir şeydir. 4 insanın, 5 insanın, 6 insanın, 7 insanın barındırdıklarını aynı anda barındırıyor gibi bir özellik. Dolayısıyla dışarıdayken de Demirtaş'ın lider simgesiyle öne çıktığını gördük.

Demirtaş cezaevine konuldu. Cezaevine konulurken çürütülmek ve paslanmak istenildi. Ama siyasetçi Demirtaş, daha önce sazdan başka bir şeyi çalmayan Demirtaş'ın resimlerini, karikatürlerini, romanlarını, bestelerini, şiirlerini duymaya başladık. Kendisi içeride olmasına rağmen dışarıyı hissetme kabiliyeti çok yüksek.

Demirtaş'ın dışarıya bir mesajı var mıydı?

Biz ayrılırken sanki bizi lehimlemişlerdi. Ama bu lehim başka lehimlere benzemiyor. Daha önceki bütün yoldaşlarımızla olan lehimlerimiz olduğu gibi. Demirtaş'la da 5 yıl kaldığınız zaman, karşılıklı birbirinizi besleyen yanınız olduğu zaman; Ağlamak çok zor. Ağlamayı çok fazla bilmeyiz ama gözlerinizin dolmaması mümkün değil. İkimiz için de geçerliydi. “Dışarıda Demirtaş ne diyor diyeceğim” dedim. “Herkese çok selam, sevgi ve özlemlerimi ilet. Ama hiçbir zaman iradeleri kırılmasın. Hiçbir zaman umutları eksilmesin. Sevgiyi büyütsünler. Barışa olan katkılarını çoğaltsınlar” dedi. Yani genel çerçevesini o şekilde özetleyebilirim.

İster Demirtaş'ın ister Sayın Öcalan'ın “ne düşünüyor, ne yapıyor, ilerisi için ne öneriyor” faslı için; Umarım Demirtaş için hukukun gereği yerine getirilir. Dediğim gibi yarın geçtir. Sayın Öcalan'ın için de, eğer hakiki bir barış ve demokratikleşme süreci varsa, sürecin ve müzakerenin tarafı olarak ona bütün imkanların, bütün kapıların sonuna kadar açılması gerekir.

Kaynak:Haber Merkezi

Öne Çıkanlar