Tuncer Bakırhan: Çerçeve yasa sonbahara bırakılamaz
DEM Parti Eş Genel Başkanı Bakırhan, gündemdeki “çerçeve yasa” için “Sonbahara bırakılamaz” dedi. Bakırhan, “Çerçeve yasa bu işin büyüklüğüne uygun bir şekilde yazılmalı. Dar tutulmamalı, belirsiz bırakılmamalı, açık ve net olmalı" ifadelerini kullandı.
GAZETE PENCERE - DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, partisinin grup toplantısında gündemdeki gelişmeleri değerlendirdi.
Bakırhan, grup toplantısı konuşmasında, Kürt meselesiyle ilgili devam eden sürece dikkat çekti ve gündemde olan çerçeve yasayı bir kez daha hatırlattı.
DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan’ın konuşmasından bazı başlıklar şöyle:
“Türkiye’nin önündeki asıl yol savaş mimarisine eklemlenmek değil. Kürt meselesinde çerçeve yasayla barışı hukuka bağlamak, demokratik çözümü gecikmeden hayata geçirmektir.
Önümüzde Türkiye siyasi tarihinin en büyük fırsatlarından birisi duruyor. Emin olun, bu abartılı değil. Barış ve Demokratik Toplum Süreci ikinci yılına neredeyse girmek üzere. Bu süreçte evet, kimi adımlar atıldı, hakkını vermek lazım. Silahlar yakıldı, Meclis’te bir komisyon kuruldu, komisyon İmralı’ya ziyarete gitti, raporunu tuttu. Bunların hiçbirisini küçümsemiyoruz, yok saymıyoruz. Aksine bu adımların üzerine, Barış ve Demokratik Toplum Sürecini sağlam bir şekilde inşa etmek istiyoruz.
Yüzyıllık meseleyi şiddet zemininden hukuk zeminine çekmek kolay bir iş değil. Önemli bir iştir. Bu yasa bu işin büyüklüğüne uygun bir şekilde yazılmalı ve cesaretle yazılmalıdır.
Bu tarihi fırsatı kalıcı barışa, onurlu bir yaşama ve demokratik geleceğe nasıl çevireceğiz konusunda yoğun tartışmalar yapıyoruz. Bunun yolunun çerçeve yasa olduğunu burada bir kez daha söyleyelim. Toıplumun kulağı bu yasadadır. Dağdan dönmeyi bekleyenlerin de, haksız hukuksuz şekilde cezaevlerinde olanların da, hasta tutsakların da, sürgünde yaşayanların da bu yasadadır.
Bu yasa eğer gerçekten doğru ve cesur bir şekilde geçerse belki bugüne kadar özlemini duymuş olduğumuz bir demokratik zemine giriş yapmış olacağız.
'ALİ ÜRKÜT VE NAZMİ GÜR KARARLARI: BARİ AYM KARARLARINI UYGULAYIN'
Bu yasa vesilesiyle bir noktaya yine dikkatlerinizi çekmek istiyorum. Ali Ürküt’ü tanırsınız, yıllarca Genel Başkan Yardımcılığımızı yaptı, Diyarbakır il başkanlığımızı yaptı, sendikacılık yaptı, ömrünü demokratik bir zeminde siyaset yaparak geçirdi. Şimdi daha 15 gün önce Ali Ürküt hakkında AİHM, itiraza yer olmamak kaydıyla, itiraz hakkı da yok, o kadar açık bariz bir hak ihlali var, kararını verdi. Tabi istinaf mahkemesi duymuyor. Şimdi bu AİHM kararından sonra daha dün Anayasa Mahkemesi de bir ihlal kararı verdi. Hadi tamam, AİHM uluslararası mahkemedir, siz uluslararası mahkemeleri tanımıyorsunuz, biz bunu biliyoruz. Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ’da uygulamadınız, Can Atalay’da uygulamadınız, cezaevlerinde yüzlerce insanımız hakkında verilen AİHM ihlal kararlarını uygulamadınız, yahu AYM Türkiye’nin bir mahkemesidir, bari onun kararını uygulayın da, başta Ali Ürküt olmak üzere… İki yıldır kanser tedavisi görüyor, damarları tıkalı, yarı felç halde yaşayan Nazmi Gür ihlal kararı almış. Bari bunları bıraksın istinaf mahkemesi. AİHM kararına uymuyorsun, ama bir an önce AYM kararına uy.
'DEVLET SÖZÜNÜ TUTACAK MI?'
Herkes şunu bilmek istiyor: Devlet sözünü tutacak mı, bu meseleyi bir hukuka bağlayacak mı? Ben de soruyorum, sözünüzü tutup bu meseleyi bir hukuka bağlayacak mısınız, bunun önünde bir engel var mı?
İnsanlar güvenle ülkelerine, evlerine dönebilecek mi? Bu ülke gerçekten bu barış sürecini ciddiye alacak mı?
Bunları bekleyip göreceğiz. Tabi mücadele ederek göreceğiz.
Çerçeve yasa bu soruların tamamına yanıt verecek bir yasadır. Onun için çerçeve yasa dar tutulmamalı, belirsiz bırakılmamalı, açık ve net olmalıdır. Çünkü hukuk yoksa güven olmaz. Güven yoksa dönüş olmaz. Dönüş yoksa barış kalıcılaşmaz.
Dönenler arasında ayrım gayrım yapılmamalıdır. Bazı yetkililerden duyuyoruz; “şunu kapsar, bunu kapsamaz” denmemelidir. Barışın kapısından içeri girmek isteyen herkese o kapı açık olmalıdır.
İnsanların geleceğini bir memurun, bir savcının, bir mahkemenin keyfine teslim edemezsiniz. İstinaf mahkemesini görüyoruz. Eğer dönüş varsa güvence olmalıdır. Eğer hukuk varsa herkes için aynı açıklıkta olmalıdır.
Kapsayıcı, cesur, muğlak olmayan; birilerinin insafına bırakılmayacak açıklıkta bir yasa yapılmalıdır. Bu yasa, dönmek isteyenin onuruyla dönebildiği gerçekçi bir yasa olmalıdır. Mesele birkaç maddelik teknik düzenleme değildir.
Mesele, bu ülkenin birlikte yaşama iradesini hukuka bağlamasıdır. Sözle başlayan barış, yasayla mühürlenmek zorundadır.
Bu yasayı önemsiyoruz. Çünkü bu yasa aynı zamanda bir geleceği açma yasasıdır. Doğru, samimi ve cesur kurulursa, yüz yıllık bir düğümün çözüldüğü ilk büyük halka olur.
‘KİM KAZANDI, KİM KAYBETTİ’ SORUSUNA GÖRE ELE ALINMAZ'
Altını önemle çizmek isterim: Bu yasa “kim kazandı, kim kaybetti” sorusuna göre ele alınamaz. Asıl soru şudur: Bu ülke artık birlikte nasıl yaşayacak? Halklar ve inançlar eşit, özgür, onurlu bir geleceği nasıl kuracak?
Bu yüzden Meclis’e, iktidara, muhalefete ve bütün siyasi partilere sesleniyoruz. Bu mesele günlük hesaplara kurban edilemez. Barış bekletilecek bir dosya değildir. İyi ve hayırlı işlerde acele etmek gerekir. Barış gibi hayati bir işte gecikmek, kötülüğe alan açmaktır. Çünkü barıştan korkanlar var. Çünkü onlar için savaş bir kazançtır, kavga bir koltuktur, düşmanlık bir sermayedir.
Halklar yan yana geldiğinde bu sermayelerinin biteceğini biliyorlar. İşte bu yüzden gecikilen her gün, barışı boğmak isteyenlere verilmiş bir fırsattır. Hukuki düzenleme yapılmadıkça eski ezberler, güvenlikçi normlar ve çözüm karşıtı odaklar kendilerine zemin bulur.
Bu nedenle çerçeve yasa ertelenemez. Sonbahara bırakılamaz. Bırakılan her adım, barışın önüne konulmuş yeni bir taş, yeni bir engel olur.
Tarihin kapısı bugün açıktır. O kapı açıkken içeri girmek gerekir. Çerçeve yasa gecikmeden, korkmadan, açık ve güven veren bir içerikle artık Meclis’e gelmelidir.
Bu ülkenin umudu daha fazla yorulmayı, çatışmayı, acı biriktirmeyi değil; artık hukuka kavuşmayı bekliyor.
Bir kez daha diyoruz: Yasa hemen şimdi. Barış hemen şimdi.”
'ANKARA’YI SUSTURARAK DÜNYAYA DEMOKRASİ GÖSTERİSİ YAPAMAZSINIZ'
Ankara’ya bakın; kent adeta açık cezaevine çevrildi. Bir zirveye mi hazırlanılıyor, savaşa mı hazırlanılıyor belli değil. Ellerinden gelse “evinizin penceresini bile açmayın” diyecekler. Koca başkent, birkaç protokol aracının rahat geçişi için resmen kapatılıyor. Bazı liderlerin sabah koşusu için parkların kapatılacağı konuşuluyor. Ankara’da yaşayanlar, kendi kentlerinde neredeyse fazlalık gibi görülüyor.
Zirve başlamadan yüzlerce arkadaşımız gözaltına alındı, 175 kişi tutuklandı. Bu tutuklamaların tamamı haksız, hukuksuz ve keyfidir. Gözaltında arkadaşlarımıza sorulan soruları okudum. Böyle bir saçmalık olamaz, böyle bir absürtlük olamaz. Ne yapalım, dünyada yeni savaş kararları alınırken alkış mı tutalım? Yok böyle bir dünya. Ortada henüz protesto yok ama gözaltı var, tutuklama var. Sabahın köründe kapıları, pencereleri kırarak yapılan gözaltılar var.
İnsanları NATO’ya itiraz eder diye, savaş politikalarına karşı çıkar diye, emekten, doğadan, özgürlükten yana söz kurar diye tutuklayamazsınız. Gerçi burası Türkiye; bunu yapıyorsunuz! Bu arkadaşlarımız derhal serbest bırakılmalıdır. Ankara’yı susturarak dünyaya demokrasi gösterisi yapamazsınız.
Basına dönük tablo da aynı karanlığı gösteriyor. Üç bine yakın medya mensubu davet ediliyor ama Ankara’da yıllardır gazetecilik yapanların ve muhalif medyanın neredeyse tamamının katılımı engelleniyor. Binbir türlü engel çıkarılıyor.
Gelelim bu zirvenin asıl meselesine…
İki günlük bir etkinlik için şimdiye kadar yaklaşık 12 milyar TL harcandığı ifade ediliyor. Mesela yolların yapımına 9,5 milyar lira harcanmış. Protokol yolundaki göz zevki için ise 69 milyon TL’lik dikey bahçeler yapılmış. Alçılar sıvalar boyanıp üzerine NATO ve barış afişleri yapıştırılmış.
Yolların yapılması, çiçeklerin ekilmesi için bu memlekete illa bir askeri zirve mi gerekiyor? Hakkâri’nin yolu ne olacak? Halkın yıllardır beklediği hizmetler ne olacak?
Geçen yıl NATO’nun Hollanda zirvesinde, üye ülkelerin askeri harcamalarını yüzde 5’e çıkarma kararı alındı. Bunun Türkiye’ye faturası yılda 40 milyar dolar. Bu da bütçenin yaklaşık yüzde 11,5’ine denk geliyor. Yani bu 40 milyar dolarlık dayatma; eğitimden kısılan, sağlıktan kısılan, çocuğun kitabından, işçinin ücretinden, hastanın ilacından kısılan para demektir.
İktidarın derdinin ne olduğu işte bu rakamlarda gizlidir. Ekonomide “tereyağı mı, tüfek mi?” diye bilinen bir ikilem vardır. Yani halkın refahından mı yanasınız, yoksa silahlanmadan mı?
Bu iktidar cevabını çoktan verdi. Tereyağı halkın sofrasında yok. Bunlar toplumun karnını değil, güvenlikçi devletin silahını büyütüyor. Bakın bugün Türkiye’de yoksulluk sınırı 114 bin 576 liraya dayanmış durumda. Allah’tan korkun! İnsanlar kirayı, faturayı, pazarı, okul masrafını düşünerek yaşıyor.
NATO Genel Sekreteri Rutte, 'Ankara’daki zirvede on milyarlarca dolarlık savunma anlaşmaları duyurulacak' diyor. Biz de buradan bazı gerçekleri tekrar duyuralım.
Türkiye’de her 10 kişiden 6’sı borçlu. Hanelerin yüzde 51,8’i yoksullukla mücadele ediyor. Sosyal yardıma muhtaç insan sayısı 30 milyona yaklaştı. Türkiye’nin neredeyse üçte biri sosyal yardıma muhtaç hale geldi.
Ama gelin görün ki bütün bu veriler, iktidarın gözünde bir askeri zirve, bir askeri anlaşma kadar değer görmüyor. Çok açık şekilde ifade etmek istiyorum: Bu ülkede gerçek kriz mutfaktadır. Gerçek güvenlik sorunu halkın açlığıdır. Gerçek beka sorunu çocukların okula aç gitmesidir. Gerçek tehdit, halkın emeğinin savaş bütçelerine aktarılmasıdır.
Halkların güvenliği, devletlerin silah deposunda değil; eşit, özgür ve demokratik yaşamda başlar. Kalıcı barışın yolu; bölge halklarının, demokratik güçlerin, kadınların, emekçilerin ve inanç topluluklarının söz sahibi olduğu müzakere zeminlerinden geçer."
Kaynak:Haber Merkezi