Dünden bugüne çocukluk-evlilik-cinsellik ve Fatih Erbakan

Fatih Erbakan önceki hafta ortasında 14-15-16 yaşında kız çocuklarının evliliğini savunan sözler sarf etti. Hatırlanacaktır, aynı minval üzere daha vahim sözler, onunla eşzamanlı olarak bir üniversite öğretim üyesi tarafından da ekranlarda telaffuz edilmişti.
Bununla birlikte, babasından miras bir hareketin liderliğine soyunmuş Fatih Erbakan’ın daha sistematik bir siyasi tasarruf olarak şekillenen çıkışı, başlı başına bir değerlendirmeyi geç de olsa hak ediyor. Özellikle onun bir kanalda yaptığı açıklamalara altyapı oluşturan, basınla paylaştığı ve aşağıya da aktardığımız, “İnsanı, Aileyi ve Toplumu Yıkmak İçin Atılan Adımlar ve Sonuçları” başlıklı grafiğe bakınca, ortada trajedinin komedi ile nev’i şahsına münhasır şekilde buluştuğu bir örnekle karşı karşıya olduğumuz düşünüldüğünde böyle bu. Baksanıza, kadına karşı ayrımcılığı önlemeye yönelik ulusal ve uluslararası girişimleri (“Kadına Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi/CEDAW” ve “İstanbul Sözleşmesi”) dış güçlerin laboratuvarlarında hazırlanıp BM ve AB tarafından özel üretilmiş zehirler olarak tanımlayan Erbakan, yıllardır ders olarak antropoloji, sosyoloji, çocuk gelişimi ve eğitimi bölümlerinde okuttuğumuz “toplumsal cinsiyet” başlığını da “zehir”in içindeki “zararlı kimyasallar”dan saymakta.
“Kadının korunması”, “kadına şiddetin önlenmesi”, “ayrımcılığın önlenmesi” de zehre yardımcı maddelerden!..
“İki Türkiye”
Öyle bir çırpıda “deli saçması” diye kestirip atarak geçmemek gerek Fatih Erbakan’ın söylediklerini. Çünkü, birincisi, bu sözlere kadın hakları, çocuk hakları, insan hakları ve çağdaşlık, vb. noktalardan reddiyeler düzseniz de toplumun hiç mi hiç azımsanmayacak bazı kesimlerinde bu sözlerden yana kafalar aşağı-yukarı sallanıyor mu sallanıyor. Yani bu bakımdan iki ayrı Türkiye var ve bu “İki Türkiye”yi ayıran sosyolojik veya “kültürel-tarihsel” mahiyet farkı üzerinde durmak önemli.
Bağlantılı olarak ikincisi, eğriye eğri-doğruya doğru, Fatih Erbakan’ın şu aşağıdaki sözlerinde öne sürdüğü şekilde, “anneanneler-nineler” 14-15-16 yaşında yıllarca evlilik yaptılar mı bu topraklarda, evet yaptılar:
“Biz diyoruz ki inancımıza, kültürümüze, örfümüze, âdetimize…, Anadolu’da yıllardan beri 15, 16, 14 yaşında anneannelerimiz, nenelerimiz evlenmiş. Onlar aklı başında olmadan mı evlendiler? Ne kadar mutlu yuvalar kurmuşlar. Bütün ilmî çalışmalara göre de 15 yaşında bir insan cinsel olgunluğa eriştiğine göre aklı başındadır, akıl baliğdir. Onun şahitliği, onun rızası tabii ki geçerlidir. Yıllarca, yüzyıllarca böyle olmuş.”
Şimdi bu sözleri toptancı yaklaşımla ve kestirmeden reddiyeye uğratmaktansa, işaret edilen “hayat”ın hangi hayat olduğuna odaklanıp, o hayata ilişkin bugün açısından bir sosyokültürel karşılaştırma denemesinde bulunarak bir eleştirel çözümlemeye gitmeye çalışalım. Böyle yapmanın bize daha verimli açılımlar sağlayacağı kanısındayım.
Çocukluğun olmadığı eski zamanlar
Bu topraklarda anneannelerimiz-ninelerimiz 14-15-16 yaşında evlenmekteydiler, evet, çünkü onların dünyasında “çocukluk” yoktu.
Çocukluk, belli bir yaş dilimi içinde başı-sonu belli şekilde sınırlanmış bir “kültürel” evre olarak modern zamanlarda icat ve inşa edilmiştir.
Elbette uzun hikâyedir ama kestirmeden gitmek gerekirse bu, modern yaşamın olmazsa olmazı olarak beliren özgür, eşit, eğitimli, meslek sahibi birey-yurttaş ihtiyacının sonucunda ortaya çıkmış bir olgudur. Konunun bu memlekette en önde gelen uzmanı, Prof. Dr. Bekir Onur hocamızın kaydettiği üzere, modern zamanların başında önemli bir olgu olarak ortaya çıkmış eğitim kaygısıyla bağlantılı olarak, 17’nci yüzyıldan itibaren okula gitme süresinin uzaması, bugün bildiğimiz anlamda çocukluğu ortaya çıkarmıştır.
Fransız tarihçi Philippe Ariés’in Orta Çağ’da çocukluğun olmadığına ilişkin hayli tartışma yaratmış tezi de sanırım bu satırların sürekli takipçisi olan okurlarımın hatırlayacağı bir kayıttır. Ve Ariés’in Orta Çağ kırsal-feodal Avrupa’sına yönelik söyledikleri, antropolojik çerçevede modern-öncesi insan toplumsallığının farklı zaman ve mekânlarda karşımıza çıkan pek çok dışavurumuna ilişkin bir genişliğe de uğratılabilir. Avcı-toplayıcılarda da çapa tarımıyla yaşamını sürdüren kabilelerde de konar-göçer hayvancı topluluklarda da tarımcı köy topluluklarında da çocuk elbette var ama “çocukluk” yoktur. Böyle olduğu içindir ki insan yavrusu iki ayağı üzerinde durabilir ve kendi ihtiyaçlarını görebilir hale geldikten sonra ya eline ok-yay alıp babasıyla avcılığa ya da annesi ile ormanların içinde yenilebilir bitki köklerini, yapraklarını, meyvelerini toplamaya; ya babasıyla tarlaya ekin ekmeye, otlağa hayvan gütmeye ya da annesiyle evde ekmek yapmaya, süt sağmağa, örgü örmeye başlar.
Kısaca böylesi bir toplumsal-kültürel örüntüde, bebeklik bittiğinde çocuk, yetişkin yaşamı içinde ve onun parçası olmuş bir yetişkin minyatürüdür. İşte böyle bir hayatın içinde, bugünün dünyasında çocuk sayılan, Erbakan’ın dilindeki o 14-15-16 yaşındaki kız çocuklarının evlenmesi de olağan-dışı değildir. Hatta İslam Peygamberi açısından sıklıkla tartışma ve polemik konusu yapıldığı üzere, 9 yaşındaki kız çocukla evlilik dâhi “olağan”, yani âdetten, örften, gelenektendir.
Böyle bir “kültürel” pratiğin sosyo-ekonomik altyapısı bugün 21’nci yüzyılın ilk çeyreğindeki bu topraklarda var mı?.. Yok. Peki, böyle bir hayatın sosyoekonomik altyapısı dün, 20’nci yüzyılın ilk çeyreğinden son çeyreğine bu topraklarda var mıydı, evet vardı.
GemeInschaft Gesellschaft
Türkiye 20’nci yüzyıl başında yüzde 90’ı kırsalda yaşayan, köylü, mesleksiz, okumaz-yazmaz, kendini ne birey ne de yurttaş olarak gören fakat bir dinî-mezhebî veya mahallî (yerel-yöresel) cemaatin üyesi sayan; kadın(lar) olarak da varlığına “falancanın kızı”, “filancanın bacısı/karısı” diye adsız-sansız kayıt düşülen insanlardan müteşekkil bir ülkeydi. Dolayısıyla, Alman sosyolog Ferdinand Tönnies’in modern-endüstriyel topluma ilerleyen insanlık halini anlama yolunda önümüze anahtar kavramlaştırma olarak koyduğu “Gemeinschaft-Gesellschaft”, yani geleneksel cemaat toplumsallığı ve modern cemiyet (toplum) ayrımından hareketle söyleyelim: Hâlâ tam bir “gemeinschaft”ın (cemaat toplumsallığının) hâkim olduğu 20’nci yüzyıl başından itibaren bu topraklarda 14-15-16 yaşındaki kız çocuklarının evli kadın ve anne olmayı olağanlaştırmaktan başka bir seçenekleri yoktu.
Türkiye, “gemeinschaft”tan “gesellschaft”a (modern-şehirli-eğitimli-meslekli toplum yapısına) sancılı, çatışmalı, düşe-kalka da olsa geçiş yaptı mı yaptı. Ama “gemeinschaft” da o kadar eskide kalmış, tarihe gömülmüş değil halihazırda ve bugünkü hayatımızın içinde titreşimlerini sürdürüyor. Bunun “eksi” istikamette bir göstergesi Fatih Erbakan’ın yukarıda zikredilen laflarıysa, “artı” istikamette olduğu düşünülebilecek bir örneği de bana bir alan araştırmasında asistanlık yapmış Mardin’li bir kadın öğrencimin, benimle şu paylaştıklarıdır: Kendisi, 11 çocuklu bir ailenin 11’inci kız çocuğu olarak hayata başlamıştı, amma ve lâkin diyordu ki “Bana hiç kimse annem gibi 11 çocuk doğurtturamaz hocam. Çalışacağım, kazanacağım, yaşayacağım. Evlilik, çoluk-çocuk, bakarız, kısmet!..”
“Gemeinschaft”dan “Gesellschaft”a geçiş, bu topraklarda yaşadığımız ânın içinde işte bu kadar günceldir. Gelgelelim, dediğimiz gibi, üniversitede işletme tahsili gören 20’li yaşların başındaki Mardinli bir genç kadının bu kültürel dönüşümü deneyimlemesi ile siyasette babasının mirasçısı olarak karşımızda duran Fatih Erbakan’ın deneyimlemesi, 180 derece zıt istikametlerdedir. Böyle olmakla birlikte, belki biraz iddialı olacak ama ben, Erbakan ne derse desin neyi savunursa savunsun, onun halen 10’lu yaşlarda olan iki kızının da benim Mardinli öğrencimle aynı düşünsel, ruhsal ve duygusal istikamette yol alacaklarından da adım gibi eminim!..


Çocukluğun post-modern yok oluşu
Elbette Fatih Erbakan’ı, dünyanın olduğu kadar Türkiye’nin tarihsel-kültürel bağlamı itibarıyla da bu ölçüde talihsiz ve “bağlam-özürlü” bir iddiaya sürükleyen gerekçenin, günümüz dünyasında evlilik-aile kurumlarındaki çözülmeyle de bağlantılı olarak karşımızda duran “ergen sorunu” olduğu düşünülebilir. Özellikle Batılı toplumlarda gözlemlenen ama bu topraklarda da tezahürlerini artık bulmak mümkün olan, çocuk yaşta cinsel uyarılma, yakınlaşma ve ilişki sorunu karşısında, bunlara referansla, çoktan aşılmış bir hayatın kültürel pratiği olarak çocuk yaşta evlilikleri “evlâ” saymaya dönük bir muhakemede bulunulmakta gibi gözüküyor.
Eğer böyle ise de bu, olsa olsa yangına körükle gitmektir.
Elbette şunu belirtmek gerekir: Bugünün tüketim kapitalizmine endeksli görsel-dijital kitle kültürü dünyasında çocukluk, bir ölçüde Aries’in modern-öncesi Orta Çağ Avrupa’sı bağlamında vurguladığına benzer şekilde yeniden yetişkinlikle hemhal bir durumda. Bu konuda da Amerikalı iletişim bilimci Neil Postman’ın çarpıcı çalışması “Çocukluğun Yokoluşu” bir temel referans olarak not edilebilir.
Çocukluk “endüstrisi”
Ancak burada modern-öncesi kırsal-pastoral yaşam biçiminden farklı olarak post-modern tüketim kapitalizmi dünyasında çocukluğun ticari-endüstriyel motivasyonla “yetişkinleştirildiği”nin altını çizmek gerekir. Dönemin gözde kadın popstarları gibi giyinmek süslenmek, görünmek isteyen kız çocukları; televizüel ve sosyal medyada rahatlıkla ulaşılabilen gerçek ya da kurgu “artı-18” içerikleri kızlı-oğlanlı kendi hayatlarına intikal ettirmeye çalışan ergenler; böylece yetişkin dünyasına ne damga vuruyorsa, modadan magazine, kadın-erkek ilişkilerine ve cinselliğe kadar her şey… Bunlar ve benzeri pek çok örnekte çocukluk, kültür endüstrisi dolayımıyla adeta yetişkin dünyasının minyatür bir “replika”sı olarak karşımıza çıkıyor elbette.
Bu kültürel, psikolojik ve sosyolojik bir sorun mudur, evet sorundur.
Lâkin bu sorun karşısında, “Madem artık cinselliğe yönelik farkındalık ve deneyim çocukluk, yeniyetmelik ya da ergenlikte kendini gösteriyor, öyleyse nasıl anneannelerimiz de aynı ergen yaşlarda evli-kadın oluyordu, işte çözüm” demeye getirmek, çok daha büyük bir sorundur.
Bugün var olan ve bugünden yarına da varlığını sürdürecek bir sorunu/yanlışlığı, dünden bugüne intikal ettirdiğiniz ve bugünde aynı ölçüde sorun ve yanlış olan bir pratikle çözemezsiniz.
Böyle yaparak herkesi-hepimizi olsa olsa “kırk katır mı kırk satır mı” çıkmazına sokar veya ölümü göstererek sıtmaya razı etmiş olursunuz.
“Erken cinsellik” sorunu karşısında “erken evlilik” önermeye kalkışmak, kendi çocuklarınızı dahi erken kaybetmenize yol açabilir.
[Kaynaklar: Tayfun Atay, “Çocukluk Bitti Çocuğum”, Görünüyorum, O Halde Varım içinde, Can Yay., 2017; Bekir Onur (Yay. Haz.), Toplumsal Tarihte Çocuk, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 1994; Bekir Onur, Türkiye’de Çocukluğun Tarihi, İmge Yay., 2005; Neil Postman, Çocukluğun Yokoluşu
(Çev. K. İnal), İmge Yay., 1995]

Önceki ve Sonraki Yazılar
Tayfun Atay Arşivi