Bu çocukları kim yalnız bırakıyor?

Pencere Pazar’da sıklıkla yazılarına yer verdiğimiz araştırmacı, yazar ve çocuk hakları uzmanı Menekşe Tokyay ile İletişim Yayınları’ndan çıkan kitabı “Yeni Yalnızlar: Dijital Çağın Çocukları”nı konuştuk.

Bu çocukları kim yalnız bırakıyor?

*Kitabınızın adı Yeni Yalnızlar. Odalarında internet, ceplerinde telefon, çevrelerinde yüzlerce takipçi olan bu çocukları kim yalnız bırakıyor?

Bir çocuğun yalnızlığını, telefonundaki kişi sayısına veya sosyal medyadaki etkileşimlerine bakarak anlayamayız. Ben dijital yalnızlığı, sürekli bağlantıda olduğu halde kendisini görülmüş, duyulmuş ve anlaşılmış hissetmemesi olarak tarif ediyorum. Bildirimler geliyor, paylaşımları beğeniliyor, oyun arkadaşları çevrimiçi. Ama kötü bir gün geçirdiğinde kapısını çalabileceği, yaş günü olduğunda onu kutlayacak, derdi olduğunda kendisini sabırla dinleyecek biri var mı?

Yeni Yalnızlar: Dijital Çağın Çocukları kitabımda biraz da bu sorunun peşine düşüyorum. Çünkü çocuğun ekranla kurduğu ilişkiyi anlamak için ekranın dışındaki hayatına kıyaslamalı şekilde bakmamız gerekiyor. Okulda dışlanıyor mu? Evde sözünü tamamlayabiliyor mu? Mahallesinde güvenle oynayabileceği bir yer var mı? Başarısız olduğunda da kendini değerli olduğunu hissediyor mu? Ailesi veya bakımverenleriyle anlamlı bir bağ kurabiliyor mu? Derdi olduğunda önüne hemen ekran mı veriliyor, yoksa onunla konuşuluyor mu?

Çocukları yalnızlaştıran koşulların içinde bizim kurduğumuz hayatın da payı var. Sokakları otomobillere, çocukların zamanını sınavlara, ailelerin zamanını geçim mücadelesine teslim ediyoruz. Çocuk bize hararetle o gün yaşadıklarını anlatırken onu “hı-hı” diye geçiştirip, avcumuzun içindeki “ışıltılı ekranlarımıza” gömülüyoruz. Sonra çocuğun neden ekrana sığındığını soruyoruz.

menekse-kitap

Çocuğun elinden telefonu aldığınızda yalnızlığı ortadan kalkmıyor. Bazen ilk kez bütün çıplaklığıyla görünür oluyor. O boşluğu neyle dolduracağımızı konuşmalıyız.

*Okul saldırıları olduğunda herkes “Nasıl bu hale geldi?” diye soruyor. Dijital yalnızlık, şiddete ve suça sürüklenmeye açılan bir kapı olabilir mi?

Olabilir; fakat buradaki bağlantıyı çok dikkatli kurmalıyız. Yalnızlık yaşayan bir çocuğu potansiyel saldırgan olarak görmek, zaten hayatta zorlanan bir çocuğun daha da dışlanmasına yol açar. Dijital yalnızlık tek başına okul saldırılarını açıklamaz.

Kitabımda Almanya’daki dijital radikalleşme örnekleri üzerinden tartıştığım konu tam da bu: Görülmek, duyulmak ve bir yere ait olmak isteyen çocukların bu ihtiyaçları, şiddeti yücelten dijital ağlar tarafından istismar edilebiliyor. Bir çocuk kendi hayatında değerli hissetmiyorsa, ona “Sen bizdensin” diyen bir sanal grubun sunduğu kabul, çok güçlü gelebilir. Başlangıçta arkadaşlık gibi görünen ilişki, zamanla nefretin, baskının ve şiddetin normalleştirildiği bir ortama dönüşebilir. Burada sormamız gereken soru yalnızca “Çocuk internette kimlerle konuşuyordu?” değil. “Hayatında kimlerle konuşabiliyordu?” sorusu da en az onun kadar önemli.

Başakşehir’de Eslem Sare Bulut’un yaşamını yitirdiği okul saldırısı, bu soruları acı biçimde önümüze koydu. Saldırıyı gerçekleştiren çocuğun Telegram gruplarında plan yaptığına ve herkesin kendisinden haberdar olacağı bir eylem istediğine ilişkin iddialar, şiddet ile görünürlük arayışı arasındaki ilişkinin araştırılmasını gerektiriyor. Ancak buradan hareketle çocuğun ruhsal durumuna veya saldırının nedenine ilişkin kesin hüküm veremeyiz. Zorbalık, dijital ilişkiler, önceden verilmiş uyarılar ve koruma mekanizmalarının işleyişi birlikte incelenmeli. Bir çocuğun şiddete nasıl sürüklendiğini anlamaya çalışmak, zarar gören çocukların acısını küçültmez; başka çocukları koruma sorumluluğumuzun parçasıdır.

*Şiddetin videoya çekilip paylaşıldığı bir dünyada okul saldırısı, başka çocuklar için bir “görünür olma senaryosuna” dönüşebilir mi? Medya bu hikâyenin neresinde?

Şiddetin görünürlükle ödüllendirildiği bir ortamda bu riski ciddiye almalıyız. Bir saldırı görüntüsü yalnızca yaşanmış bir olayı göstermiyor; paylaşılma biçimine göre saldırgana güç, ün veya hayranlık da atfedebiliyor. Benim kaygım, acının bir seyirlik malzemeye, saldırganın da hikâyenin başkahramanına dönüştürülmesi.

Sosyal medya bazı suç ağları için bir vitrin işlevi görüyor. Silahlar, lüks otomobiller ve şiddet görüntüleriyle çocuklara para kadar prestij ve aidiyet de vaat ediliyor. Habercilik, saldırganın kendisi için kurduğu bu imajı büyüttüğünde o vitrinin uzantısına dönüşebilir. Kamuoyunun ihtiyacı, saldırganın nasıl görünmek istediğini öğrenmekten çok, çocukların neden korunamadığını anlamaktır.

Burada her şiddet içeriğini izleyen çocuğun şiddete yöneleceğini söylemiyorum. Ancak bazı dijital çevrelerde saldırganların yüceltildiği, önceki eylemlerin referans olarak dolaşıma sokulduğu ve birbirini teşvik eden kapalı grupların oluşabildiği örnekleri kitabımda ele alıyorum. Böyle bir ortamda görünürlük arayışı ile aidiyet ihtiyacı tehlikeli biçimde kesişebilir.

Gazeteciliğin sorumluluğu da tam burada başlıyor. Haberin kamu yararı taşıması, her görüntünün yayımlanmasını haklı kılmaz. Saldırganın pozlarını, şiddetin ayrıntılarını, çocukların korku ve çaresizlik anlarını tekrar tekrar dolaşıma sokmanın kime hizmet ettiğini sormalıyız. UNICEF’in çocuklarla ilgili habercilik ilkeleri, haber üretiminde çocuğun üstün yararını, mahremiyetini ve zarar görmeme hakkını temel alıyor; bu ilkeler, kamu yararı ile çocuğun korunması arasında dikkatli bir denge kurulmasını öneriyor.

Ben çözüm odaklı bir gazeteci olarak kamerayı biraz da başka yere çevirmemiz gerektiğini düşünüyorum: Hangi uyarılar dikkate alınmadı? Kim yardım istedi? Hangi kurum ne yaptı? Çocukların yeniden topluma güven duyması için ne gerekiyor? Haberin merkezinde saldırganın şöhreti değil, çocukların hayatı ve kamunun sorumluluğu olmalı.

menekse-1

*Okul kapısına güvenlik görevlisi koymak mümkün. Peki çocuğun biriktirdiği öfkeyi, uğradığı zorbalığı ve dijital dünyada karşılaştığı tehditleri kim fark edecek?

Okulun güvenliğini sağlamak zorundayız. Somut bir tehdit varsa hızla müdahale edilmeli; çocukların ve eğitim çalışanlarının yaşamı korunmalı. Fakat güvenlik politikasının başarısını yalnızca kapıdaki kontrolle ölçemeyiz.

Bir çocuk aylarca zorbalığa uğruyor, tehdit ediliyor veya tehdit içeren davranışlar sergiliyorsa, bunları fark edip değerlendirecek bir sistem gerekiyor. ABD Gizli Servisi’nin 2021 yılında engellenmiş okul saldırısı planlarını inceleyen araştırması, kaygı uyandıran davranışların bildirilmesini, bu bildirimlerin ciddiyetle değerlendirilmesini ve erken müdahaleyi okul şiddetini önlemenin temel unsurları arasında sayıyor. Araştırmanın önemli mesajlarından biri de tehdit değerlendirmesinin tek bir belirtiye veya öğrenci profiline değil, davranışların bütünü ile belirli bir bağlama dayanması gerektiği.

Benim savunduğum, okullara güçlü rehberlik servisleri getirilmesi, rehber öğretmenlere düşen öğrenci sayısının azaltılarak her öğrencinin duygusal ve bilişsel gelişiminin dikkatli ve proaktif bir şekilde izlenmesi. Ancak bir yandan da tüm yük rehber öğretmenlerin omuzlarına yüklenmemeli. Sınıf öğretmeni, rehberlik uzmanı, okul yönetimi, aile, sosyal hizmetler ve gerektiğinde sağlık ve güvenlik birimleri birlikte çalışmalı. Çocuk, yardım istediğinde cezalandırılacağından korkmamalı. Bildirilen bir tehdit de “Çocuklar arasında olur böyle şeyler” denilerek geçiştirilmemeli. Güvenlik kamerası koridoru veya okul girişini görürken, çocuğun yardım çağrısını duyacak olan bizzat insandır.

Çocuk hakları yaklaşımı, şiddet karşısında pasif kalmayı gerektirmez. Tam tersine, korunmayı bir kamu sorumluluğu olarak ele alır. Şiddete maruz kalan çocuğun güvenliğini sağlarken, şiddet riski gösteren çocuğu da değerlendirmek, desteklemek ve davranışının yol açabileceği zararı anlamasına yardımcı olmak gerekir. Yani koruyucu bir ağ oluşturup okulu bir sosyal refah alanına dönüştürmek ve onarıcı bir yaklaşım benimsemek şart. Sahte aidiyetlere karşı güvenli bağlar inşa edilmeli.

*Çocuğu ekrandan uzaklaştırdık diyelim. Onu nasıl bir hayata davet edeceğiz? Dijital yalnızlığın gerçek panzehri ne?

Bence en zor ve en gerekli soru bu. Bunu hem çocuk hakları alanındaki çalışmalara son on beş yılını adamış bir uzman, hem de bir anne olarak kendime de sık sık soruyorum. Çünkü “Telefonu bırak” demek kolay. Çocuğun telefonu bıraktığında katılmak isteyeceği bir hayat kurmak emek istiyor.

Kitabımda bu nedenle sokağa, oyuna, aile içindeki ilişkilere ve çocukların kamusal hayata katılımına geniş yer ayırıyorum. Çocuk dostu kentler ve “üçüncü mekanlar” kurulması gereğine dikkat çekiyorum. Çocuğun yürüyerek ulaşabileceği bir park, ücretsiz bir spor alanı, kendisini kabul eden bir arkadaş grubu, fikrinin sorulduğu bir okul şart. Bunların her biri dijital yalnızlıkla mücadelede anlam taşıyor. Üstelik her ailenin çocuğunu ücretli kurslara ve etkinliklere götürebilecek imkânı yok. Dolayısıyla yüz yüze ilişkiler kurabileceği alanların erişilebilir olması, aynı zamanda bir eşitlik meselesi. Bu alanlar olmadığında çocuklar, yüz yüze karşılayamadıkları aidiyet ve sosyalleşme ihtiyaçlarını Discord benzeri dijital ortamlarda karşılamaya çalışabiliyor.

Evde de kendi dikkatimizi sorgulamalıyız. Çocuk konuşurken telefona bakıyorsak (ki buna ebeveyn sosyotelizmi diyorlar), ona hangi ilişkinin daha önemli olduğunu davranışımızla anlatıyoruz. Bazen büyük programlardan önce, bölünmeden dinlediğimiz bir sohbetin kıymetini hatırlamak gerekiyor. Dr. Gabor Mate, Travmanın Bilgeliği’nde ne güzel söyler: “Çocuklar incindikleri için değil, acılarıyla yalnız kaldıkları için travma yaşarlar.”

Platformların sorumluluğunu da unutmamalıyız. Çocuğun dikkatini ve kırılganlıklarını gelir kaynağına dönüştüren tasarımları sorgulamak, güvenli dijital ortamlar talep etmek zorundayız. Bütün yükü ailenin denetimine veya çocuğun iradesine bırakamayız. Platformların tasarımlarını da güvenli hale getirmeleri şart.

Bu açıdan “pharmakon” kelimesini örnek veriyorum. Antik Yunancada bu sözcük hem ilacı hem zehri tarif ediyor. Çünkü etkiyi doz ve kullanım biçimi belirliyor. Benim arzum, çocukların teknolojiyle bağlarını koparması değil; hayatla bağlarının güçlenmesi. Dijital medya okuryazarlığı becerilerini güçlendirirken, bir yandan birlikte gülebilecekleri, anlaşmazlık yaşayabilecekleri, barışabilecekleri ve kendileri olabilecekleri anlamlı ilişkiler kurmaları.

Not: Biz bu röportajı yaptığımızda sosyal medyada hesap açmak için 15 yaş şartı getiren yönetmelik henüz Resmi Gazete'de yayımlanmamıştı.

Kaynak:Nilay Can

Öne Çıkanlar