Sofranın Sahipleri
Esat Aydın yazdı: Utanmak, ahlaki bir duygu olmanın yanında toplumsal bir reflekstir, başkasının bakışını içselleştirmedir. Utanmayanlar, o bakışın varlığını reddediyor.
Galder Gaztelu-Urruita’nın Platform filminde dikey bir hapishanenin katlarında yemeklerle dolu bir platform aşağı iner.
Üstteki katlar doyasıya yer, aşağıdakiler artıklara muhtaç kalır.
En alttakiler ise giderek birbirini yer.
Filmin asıl dehşeti açlıkta değildir ama; üsttekilerin aşağıdakilerin varlığından hiç rahatsızlık duymayışında, hatta duymak zorunda olmadığını düşünmesindedir.
Bunun üzerinden “Dikey hapishane Türkiye” başlıklı yazımda şöyle demiştim: “Üst katlarda bulunanlar, kaynaklara daha kolay erişenleri temsil ederken, alt katlardakiler ezilenler… Türkiye’de gelir dağılımındaki adaletsizlikler, kaynakların yalnızca belirli kesimlerce tüketildiği bir dikey hapishane yaratmış durumda. Esasen Türkiye, bu dikey hapishanenin kendisi...”
Özlem Zengin’in hafızamda kalan son iki açıklaması bu tespiti yeniden ve çok daha somut bir biçimde önüme koydu.
İlki Aralık 2025.
TBMM’de bütçe görüşmeleri sırasında CHP Grup Başkanvekili Gökhan Günaydın, iktidarın AKP’ye yakın isimlerin yakınlarını sınavsız ve mülakatsız kamuya yerleştirdiğini savunarak iktidar sıralarına somut örneklerle seslenmişti: “…Necdet Ünüvar'ın kızı 23, 24, 25, 26'ncı dönem AKP Milletvekilliği yapmış. Sonra Ankara Üniversitesi Rektörü yapmışsınız. Onun mahdumu boş mu kalsın fakülteden mezun olmuş derhal Enerji Bakanlığı'na müşavir yapmışsınız. Şimdi Ticaret Bakanlığı'nda genel müdür yardımcısı. Kızı da boşta mı kalsın kızını da sınavsız mülakatsız meclise almışsınız. Binlerce insan boşta gezerken AKP'lileri ve yandaşların çocuklarını mülakatsız, sınavsız işe alıyorsunuz. Hiç mi utanmıyorsunuz?”
AKP Grup Başkanvekili Özlem Zengin’in yanıtı, Türkiye siyasi tarihinin en açık sözlü itiraflarından biri olarak meclis tutanaklarında o gün bugündür: “Evet utanmıyoruz; gurur duyuyoruz yaptığımız işten.”
Açıklamayı biraz bekletip not düşmek gerekiyor.
Aynı Özlem Zengin, Adli Yargı Hakim ve Savcı Kura Töreni’nde yeğeni Mehmet Arif Dağhan’ı bizzat Erdoğan ve Adalet Bakanı ile tanıştırmış; yeğen kısa süre sonra Konya Hakimliğine atanmıştı.
İkincisi Mart 2026, Ramazan.
TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş, siyasi parti temsilcilerine iftar veriyor. Cumhurbaşkanı da katılacak. Menüde lebeniye çorbası, bal, kaymak, hurma, gün kurusu, badem, ceviz, beyaz peynir, eski kaşar, pastırma, domates, salatalık, mevsim yeşilliği, çiğ köfte, siyah ve yeşil zeytinden oluşan iftar tabağı, keşkek yatağında dana antrikot, karamelize soğanlı avokado favalı enginar, içli köfte ve sebzeli çıtır börek, çilekli, file bademli narlı yeşil salata, tatlı olarak fındıklı narlı güllaç, içecek olarak da zencefilli sumak şerbeti var.
Restoranlarda tabak başı bin lira eden bir sofra…
Asgari ücretlinin tek günlük gelirinin tamamına yakını…
Kamuoyunun tepkisi üzerine yine Özlem Zengin şöyle dedi: “Bu yemekleri aşağıda görev yapan yanı başımızdaki aşçılarımız pişirdi.
Akşama peynir, ekmek yiyelim hiç fark etmez. Milletimiz ne yiyorsa biz aynı şeye talibiz.”
İki cümle. Bir profil. Bir dünya görüşü…
Ele verir talkını, kendi yutar salkımı diye bir söz var.
Ve bu sözün politik karşılığı, tam da Özlem Zengin’de cisimleşiyor.
İlki utanmamak üzerine, ikincisi daha ince, daha tehlikeli…
Milletle özdeşleşme iddiası.
Oysa BirGün’ün de yazdığı üzere bu cümlenin altına gömülü bir kabul var.
Milletin gerçekten peynir ekmek yediği gerçeği…
Yani iktidar, 23 yıllın sonunda kendi eliyle kurduğu sofraları savunurken, sıradan yurttaşın sofrasının hala aynı yoksullukta kaldığını tescilliyor.
Asgari ücretlinin 2021’de alabildiği 73 kilo dana etinin 2026’da 48 kiloya gerilediği bir tabloda bu itiraf, sistemin özetidir. Bu bir sınıf itirafıdır.
Marx, meta fetişizmiyle emekçinin emeğinin sermaye içinde eridiğini, görünmez olduğunu, buna karşın sermayenin lüksünün görünür kılındığını betimler.
Özlem Zengin’in cümleleri tam olarak bununla çalışır.
Nepotizmin gurur duyulan bir pratik olarak sahiplenilmesi, yukarı katın aşağısına karşı artık savunma ihtiyacı bile duymadığını gösterir.
Lüks sofra da savunulması gereken bir normaldir.
Gramsci buna hegemonya derdi.
İktidar, millete ait görünme performansını, “milletimiz ne yiyorsa” ifadesiyle kurulan sahte dayanışma dilini o denli ustaca kullanır ki milletin çıkarıyla iktidarın çıkarı arasındaki uçurum görünmez olur.
Üstelik sofrasına antrikot koyduktan sonra…
***
Sofranın ev sahibi Numan Kurtulmuş’un hikayesi ise bu tabloya ayrı bir derinlik katıyor. Kurtulmuş, 2010’da Saadet Partisi’nden ayrılırken şunu söylemişti: “Firavunlaşmayacağız, Karunlaşmayacağız. Kamunun kaynaklarını zenginleşme ve servet aracı olarak kullanmayacağız. Dini siyasete alet etmeyeceğiz. Musa gibi asayı alıp Anadolu yollarına çıkacağız."
Bugün, o sözleri söyleyen adam, keşkek yatağında dana antrikotun sofra sahibi.
Bir özne belirli bir alana girdiğinde o alanın kuralları ona işler, onu dönüştürür.
Yani Pierre Bourdieu, Kurtulmuş’un oturduğu tabloyu çerçeveliyor.
İktidar alanının en güçlü kuralı işliyor çünkü; orada kalmak için o sofrada oturmak gerekir.
Kurtulmuş’un 2010’daki sözleri muhalefetin diliydi, 2026’daki sofrası, iktidarın pratiği… İkisi arasındaki mesafe, AKP döneminin bir özeti....
Peki bu sofranın arka planı nedir?
Şunu da hatırlamak gerekir. Erdoğan, 1993’te henüz muhalefetteyken dönemin Başbakanı Tansu Çiller’i simit-çay hesabıyla mahkum etmişti: “Bir bardak çay bin, simit bin beş yüz lira. 5 kişilik aile günde üç öğün sadece çay ve simit yesin…
Bu zalim yönetim bu aziz millete bir bardak çayla bir simidi bile layık görmüyor” demişti.
Hesabı bugüne uyarlarsak; 2026’da 5 kişilik (üç çocuk Erdoğan’ın tavsiyesi) bir ailenin 3 öğün yalnızca simit-çay tüketmesinin aylık maliyeti asgari ücretten yalnızca birkaç bin lira az. Kira, fatura, okul masrafı henüz sayılmadan.
Dışarıdaki millet simit-çay hesabıyla geçinmeye çalışırken, içerideki sofrada avokadolu enginar dönüyor.
Bu iktidar, millete bir simidi bile layık görmeyenleri eleştirerek geldi.
Bugün o sofranın başında otururken, peynir ekmekle geçinen halka “biz de aynı şeye talibiz” diyorlar.
***
Wright Millsİktidar Seçkinleri‘nde şunu özetlemişti: İktidar seçkinlerinin ayırt edici özelliği, kararlarını toplumun geniş kesimlerini etkileyen bir konumdan vermelerine karşın bu kararların sonuçlarından kendilerini yalıtmış olmalarıdır.
Savaş kararı verirler, savaşa gitmezler. Ekonomi politikası belirlerler, yoksullukla yüzleşmezler.
Mills’in analizinin Türkiye’ye uyarlanması için neredeyse tek bir kelime değiştirmeye gerek yoktur. Büyük ihale ağları, savunma sanayii, bakanlıklar ve holdinglerle örülü bir seçkinler zinciri… Birbirinin çocuklarını sınavsız kadroya yerleştiren, birbirini yargıya atayan, birbirinin sofrasında oturan bir grup…
Aynı sosyal ağlarda buluşan, aynı dünya görüşlerini paylaşan bu insanlar, ortak bir habitusla hareket eder.
Mills buna iktidar seçkinleri diyordu, Özlem Zengin buna “yaptığımız işten gurur duyuyoruz” diyor.
Bu yüzden Meclis’te antrikot yenirken dışarıdakiler için etin ağırlığı gram gram düşer.
İçeridekiler dışarıya çıkmaz; dışarıdakiler içeriye giremez.
Ve platform işliyor.
Ve yalıtılmışlık yalnızca sofrada değil.
Büyük sermayeye aktarılan vergi muafiyetleri ve teşvikler, seçilmiş şirketlere sağlanan hazine destekleri ve kamu bankası kredileri, kamu ihalelerinin yönlendirildiği yandaş ağlar….
Bunların tamamı “emekliye kaynak yok, bayram ikramiyesi yok, asgari ücrete artış yok” denen aynı bütçeden besleniyor.
Zengin’in “utanmıyoruz” dediği nepotizm pratiği, bu devasa sistemin görünür ucu, buz dağının zirvesi...
Yani “ele verir talkını, kendi yutar salkımı” sözü, meğer bir iktisat teorisiymiş.
***
Yirmi üç yıl önce, 3 Kasım 2002’de, AKP yoksulluğu, yolsuzluğu ve yasakları bitirme vaadini iktidar biletine dönüştürdü.
Bugün milletin sofrası o günkünden farklı değil.
İktidarın sofrası ise keşkek yatağında dana antrikotla sunulan bir menüye dönüştü. Doğrusu, yirmi dört yılın sonunda milletin sofrası Meclis’teki sofra gibi olmalıydı. Bugün olması gerekense, artık milletin onların yediğine talip olmasıdır, tersine değil.
“Dikey hapishanede” asansörün yönü, platformun sahipleri tarafından belirlenir. Asansörü tersine çevirmek için önce onun neden hep aşağı indiğini görmek gerekir.
Özlem Zengin bunu bize, belki de farkında olmadan, gün gibi açık etti.
Yazının hatimesine gelince…
Utanmak, ahlaki bir duygu olmanın yanında toplumsal bir reflekstir, başkasının bakışını içselleştirmedir. Utanmayanlar, o bakışın varlığını reddediyor.
Ve platform işlemeye devam ediyor.
Ve soru, o dönüşün ne zaman tersine çevrileceği, faturanın kime kesileceğidir.
Kaynak:Haber Merkezi