Menekşe Tokyay
Öfke çağında öğretmenlerin yalnızlığı
Son günlerde her şey daha zor. Sağlıklı yaşamak, şiddetsiz bir toplumda çocuk büyütmek, akıl ve ruh sağlığını korumak, huzurlu bir güne başlamak, nitelikli sosyal bağlar kurmak… İnsanlar birbirine daha tahammülsüz. Çocuklar derin bir sınıfsal ayrım içerisinde birbirlerine daha öfkeli. Kötü insanlar iyi insanları öldürüyor.
Kadınlar da çocuklar da sokakta kendilerini güvende hissetmiyorlar. Güzel yüzlü kurbanlar ülkesinde herkes güvercin tedirginliğiyle yaşıyor. Ya sıra bana gelirse? Ya kaldırımda karşıdan gelen adam sırf canı öyle istedi diye bana bıçak sallarsa?
Geçtiğimiz hafta, görevi başında başkasının evlatlarını yetiştirmeye çalışan bir kadın öğretmen katledildi.
Karikatürist Aslı Alpar’ın o güzel çizimindeki gibi: “Eskiden insanca yaşam için mücadele ederdik, şimdi sadece yaşamak için…”
Öfke Çağında Yaşamak
Öfke çağındayız. Sınırsız bir öfke hem de… Durdurak bilmeyen… İnsan katletmeyi normalleştirecek kadar gözü dönmüş bir öfke bu… İçki ve sigaranın sansürlendiği ama silahların açık açık sergilendiği mafya dizilerinden, mantar gibi türeyen sokak çetelerinden beslenen dizginsiz bir öfke… Birçok ergen birey, o öfke üzerinden kendisini “kahraman” gibi sunuyor. Şiddeti, kabul edilebilir ve normal bir sorun çözme yöntemi olarak görüyorlar.
BAREM Araştırma’nın 2014-2024 yılları arasında yayınlanan 94 televizyon dizisini inceleyen son çalışmasına göre, dizilerin yüzde 86’sında kadına yönelik şiddet sahneleri var. Bunların yarısında orta, üçte birinde çok yüksek düzeyli şiddet sahnesi yer alıyor. Ergenler de gençler de yetişkin erkekler de bu görsel tahakkümün bir düzeye kadar etkisi altında kalıyor.
Dünya zifiri karanlık. İçine ışık sızacak çatlak bile bırakmıyor çoğu zaman…
Devasa bir çürümenin orta yerindeymişçesine… Emil Michel Cioran’a Çürümenin Kitabı’nı yeniden yazdırırcasına… “Ellerimizi temiz ve kalplerimizi bozulmamış bir halde muhafaza etmekten âciziz” diyen Cioran’a hak verircesine…
Bağımlılık yaşı ortaokul düzeyine inmiş. Liselerde okul terk artıyor. Sokaklarda ve okullarda birbiri ardı sıra bıçaklı saldırılar oluyor. Gelecekten umudunu kesen çocuklar ve ergenler arasında “mikro-çeteleşme” gibi ciddi bir sorunumuz var.
Okul saatlerinde şehrin sokaklarında boş boş dolaşan saygısız ve sevgisiz bir nesil var. Zorbalığı üstünlük sanıyorlar. Özgüveni hadsizlikle karıştırıyorlar. O çocuklar okul basıp öğretmen bıçaklayabiliyor.
Özel okullarda ise öğrenciler hep “haklı”. Gecenin bir yarısı cep telefonuna velinin gönderdiği mesajı okuyup cevap vermezse, o öğretmenin vay haline. Cüzdanının şişkinliğiyle eşdeğer tuttuğu sınıfsal “üstünlüğünü” mobbing aracı olarak kullanan veli, yavrusunun kaydını hemen başka okula alıyor.
İstisnalar elbette var. Keşke daha çok olsalar.
İtibarsızlaştırma Çabaları
Ülkenin en değerli meslek gruplarından biri olan öğretmenlik, “zaten iki ay tatil yapıp maaş alıyorlar” diyerek küçümseniyor, itibarsızlaştırılıyor. “Çocuğuma sesini yükseltti, benim çocuğum öyle şey yapmaz” diyerek, öğretmenler resmi makamlara şikâyet ediliyor.
Üstelik şimdi itibarlarını koruyamadığımız yetmezmiş gibi canlarını da koruyamıyoruz.
Sürekli şikâyet tehdidi altında çalışan bir öğretmen de mesleğini de özgürce yapamıyor. Çocuğuna sınır koyan öğretmeni hemen şikâyet eden, pedagojik bir müdahaleyi kişisel saldırı gibi algılayan tuhaf bir “veli kültürü” oluştu. Oysa eğitim, öğretmenle velinin karşı karşıya geldiği bir arena değil; çocuğun iyiliği için aynı tarafta durulan bir işbirliği alanı olmalıydı. Öğretmenin otoritesini zayıflatan her davranış, eninde sonunda çocuğun öğretmene yönelik bakış açısını da değiştiriyor.
Birkaç yıl önce öğretmen olan bir tanıdığımı, derste Türkiye hakkında “yükselen (emerging) ekonomi” kavramını kullandığı için, bir öğrencisi CİMER’e şikâyet etmişti. Hem de sınıfta eğitimiyle en çok ilgilendiği, kişisel kütüphanesinden sürekli kitaplar vererek gelişimini desteklediği bir öğrenciydi bu… Öğretmen, Türkiye ekonomisi hakkında neden bu terimin kullanıldığına dair sayfalarca bilimsel savunma hazırlamak zorunda kalmıştı.
Merak ediyorum, aynı veli bu son yaşanan cinayetin ardından “öğretmenleri katlediyorlar” diye resmi makamlara şikâyette bulundu mu?
Cumhuriyetin Öğretmen Tasavvuru
Cumhuriyet, öğretmeni yalnızca bir meslek sahibi olarak değil, bir toplum kurucusu olarak görmüştü. Köy Enstitülerinden başlayan o eğitim idealinde öğretmen, sadece ders anlatan biri değil; düşünmeyi, tartışmayı ve birlikte yaşamayı öğreten bir rehberdi. O yüzden öğretmenlere verilen saygı, aslında Cumhuriyet’in kendisine verilen saygıydı.
Başöğretmenimiz Mustafa Kemal Atatürk’ün, “Dünyanın her tarafında öğretmenler insan topluluğunun en özverili ve saygıdeğer unsurlarıdır” sözünü unuttuğumuz günlerden geçiyoruz.
Çocuk hakları, eğitim ve eşitsizlikler konularında uzun yıllardır düşünüyor ve çalışıyorum. Oysa son günlerde her şey daha zor.
Sanki hayatın en temel taşları yavaş yavaş yerinden oynuyor. Yağmurlu bir günde üzerine basınca tüm paçalarınızın çamur içinde kaldığı o kırık dökük kaldırım taşları misali…
Hepsinin de özünde dönüp dolaşıp aynı kelimeye geliyoruz: eğitim… Ailede başlayan, okulla sürdürülen, çocuğu topluma sağlıklı ve güçlü bir birey olarak hazırlayan o “sihirli” değnek… “Eğitim şart” diyerek karikatürize ettiğimiz ama gerçekten şart olan şey…
Okul sadece betonla kaplı gri bahçelerinde derse başlama zilinin çaldığı bir bina değil. Çocukların onları çevreleyen dünyayı anlamlandırmalarını, birlikte uyum içinde yaşamayı öğrenmelerini, başkalarının varlığına saygı duymayı içselleştirmelerini sağlayan ilk kamusal mekân…
Herkesin eşit olması gereken, kapsayıcı eğitimin bir hak olduğu, fırsat eşitliğinin kök salması gereken, mezun olunduğunda bir gelecek perspektifi sunması beklenen bir mekân…
Tam da bu yüzden eğitime ve öğretmene gösterilen saygı, aslında o toplumdaki saygının en belirgin ölçütü. Bir ülkede çocuklara vaat edilen gelecek tasavvurunun göstergesi…
Hashtag Olmadan Görünmeyen Acılar
Ama bir süredir o sınıflarda, giderek ağırlaşan bir yük var.
Geçtiğimiz hafta İstanbul Çekmeköy’de -aktarılan bilgilere bakılırsa, yıllarca saldırı ve kavga olaylarıyla meşhur- bir lisede Fatma Nur Çelik gibi gencecik, idealist, pırıl pırıl bir öğretmen, bir öğrencisinin bıçaklı saldırı sonucu hayatını kaybetti.
Fatma Nur Çelik de ancak bir “hashtag” olduğunda fark edilen bir acının adı haline geldi.
Merhum öğretmenin arabası okul bahçesinde öylece kalakaldı. Arabasının arka koltuğunda ise kanser tedavisi gören evladının montu…
İki sene önce de farklı bir hashtag’le, 74 yaşındaki İbrahim Oktugan’ın ardından ağlamıştık. İstanbul’da bir Anadolu lisesinde okul müdürüydü kendisi. 7 Mayıs 2024 tarihinde, beş ay önce okuldan atılan 17 yaşındaki eski öğrencisi tarafından makam odasındayken silahla vurulmuştu.
Sınavda kopya çektiğini tespit ettiği öğrenci tarafından kendi odasında katledilen Ceren Damar’ın ardından döktüğümüz gözyaşları ise daha kurumadı.
2012 yılı Eylül ayında, okullar henüz yeni açılmışken, İzmir’in Karabağlar İlçesi’nde 15 yaşında bir öğrenci, okula geç geldiği için kendisini uyarıp müdürün odasına gönderen öğretmenini önce “Seni bıçaklayacağım” diye tehdit etmiş, ardından evine gidip ekmek bıçağını kaptığı gibi arkadaşlarının gözü önünde gencecik öğretmeni Rabia Sevilay Durukan’ı öldürmüştü.
Rabia öğretmen de diğer öğretmenler de, bu öğrencinin doğurduğu tehlikeyi okul yönetimine defalarca bildirmişti.
Peki, o günden bugüne bu ve benzer vakaları önlemek için ne yapıldı, ne yapılmadı?
Çok beğendiğim oyuncu Demet Evgar’ın başrolünde oynadığı ve birkaç yıl önce gösterime giren Alev Alev dizisinin bir bölümünde kadına yönelik şiddete çok çarpıcı biçimde dikkat çekiliyordu.
Demet Evgar’ın canlandırdığı Cemre Kayabeyli karakteri, gazetecilerin ısrarlı soruları karşısında sinirlenerek “Bir insanın hayatı sosyal medyada hashtag olana kadar sizin aklınız nerede?” diye sormuş ve eklemişti: “Bütün bunları kameraya çekip sosyal medyada paylaşmaktan başka hiçbir şey gelmiyor elimizden.” Ne kadar haklı bir sitem ve eleştiri, değil mi?
Geçen yıl aynı okulda iki öğrenci birbirini bıçakladığında Fatma Nur Çelik öğretmen, “Can güvenliğimiz yok, sıradaki biz olabiliriz” dediğinde ne yapıldı, ne yapılmadı? Uyarısı dikkate alınsaydı, belki de hayatta olacaktı, hashtaglere ihtiyacımız kalmayacaktı. Kanser tedavisi gören oğlu, annesinin mis kokusunu içine çekerek uyumaya devam edebilecekti.
Güvenli Okullar Mümkün
Yazının başında, “son günlerde” demiştim ama düzeltiyorum, son yıllarda her şey daha zor.
Ortalık, toz duman olmuş yapısal sorunlar yumağı… Yapboza dönmüş sınav sisteminden kültürel bir kutuplaşmaya evrilen müfredata, okula aç giden çocuklardan tuvaletlerde sabun olmayan okullara dek uzanan bir yumak bu… Kördüğüm olmuş adeta…
Ders konumuz, okul güvenliği. Ders konumuz, can güvenliği. Ders konumuz, öğretmenlerin iyi olma hali…
Evet, güvenli bir kamusal alan olması gereken okullarda güvenlik zafiyeti var. Yıllardır söylenen, kronikleşen bir gerçek bu. Rehberlik ve psikolojik danışman sayıları ve bu danışmanların sorun çözme becerilerini sağlayacak mesleki eğitimlerden faydalanma olanakları kısıtlı.
Ruh Sağlığı Yasası, yıllardır Meclis’te bekletiliyor.
Şiddet önleyici mekanizmaların tüm ülkeye yayılmadığı bir ortamda artan akran zorbalığı ve şiddet eğilimi de cabası…
Ama okullarda şiddet önlenebilir. Sadece güvenliği artırarak, kamera sayısını artırarak değil…
Bilime ve kanıta dayalı, riskleri azaltan, rüştü ispatlanmış, net kurallarla belirlenmiş modeller izlenerek başarılabilir. Riskli bölgelerdeki okullara sosyal psikoloji konusunda uzmanlar atanabilir; buralardaki rehber öğretmenlere bu alanda meslek içi eğitimler verilebilir.
Akran mentörlüğünden sosyal-duygusal öğrenme modellerinin yaygınlaştırılmasına, risk analizlerine, özellikle travma ve sosyal dışlanma mağduru öğrencilere psikososyal destek verilmesine, bu alanda Avrupa’daki iyi modellerle eşleştirme projeleri yaparak bilgi ve deneyim aktarımına dek çok fazla proaktif araca başvurulabilir.
Uygulanmış birçok örnek var. Mesela ABD’de uygulanan CBITS (Cognitive Behavioral Intervention for Trauma in School – Okulda Bilişsel Davranışçı Travma Müdahalesi), okul-temelli bir müdahale programı…
Grup ve bireysel çalışmalar yoluyla, travmatik olaylara maruz kalan, duygusal ihmal yaşayan, öfke patlaması sinyalleri gösteren öğrencilerde davranış sorunlarını azaltmayı amaçlıyor. Böylelikle okulu sadece kolluk tedbirlerle güvenliği sağlanan bir yer olmaktan çıkararak, tüm paydaşları sürece dahil eden, aidiyet üreten, insan canına saygıyı önceleyen, daha güvenli ve sağlıklı bir eğitim ortamına dönüştürüyor.
Bir zamanlar öğretmenini koridorda görünce ceketini ilikleyen çocukları geri kazanmak mümkün. Öğretmenleri şiddet karşısında yalnız ve sahipsiz bırakmamak mümkün.
Yapılacak tek şey var: Önleyici tedbirler için acil bir eylem planı hazırlayıp, uzmanlık temelli bir kapasite inşasına giderek, okul temelli şiddet önleyici tedbirlerin uygulamaya geçirilmesi.
Artık yeter! Başka Fatma Nur Çelik’ler ölmesin.
* Bu yazı, perspektifonline adresinden alınmıştır.