Menekşe Tokyay

Menekşe Tokyay

Barınamayan, Tutunamayan, Bekleyen: Türkiye’de Gençlik Arafta

Bazen bir ülkenin sosyolojik eğilimlerini anlamak için büyük büyük laflara değil, küçük oranlara bakmak yeterli olur. Çocuklara, kadınlara ve gençlere dair güvenilir veriler gibi…

Mesela gençlerin % 42’sinin hâlâ ailesiyle yaşıyor olması…

Mesela yaşadığı şehirden “memnun” olduğunu söyleyen gençlerin yarısından fazlasının, imkânı olsa bavulunu alıp başka bir yere gitmek istemesi…

Tüm bunlar, bir ülkenin sosyal politikalar alanındaki açmazlarını anlamak için oldukça kıymetli rakamlardır.

Bu ve daha nice kıymetli veri geçen hafta “Gençlik Barometresi 2025” ile kamuoyuyla paylaşıldı. Bu veriler, Türkiye’de 18–30 yaş aralığındaki gençlerin yalnızca ekonomik durumunu değil; hayata tutunma biçimlerini, beklentilerini, umutla kurdukları mesafeyi, karşılaştıkları yapısal sorunları ve giderek daralan manevra alanlarını gözler önüne seriyor.

Amaç, gençliğin güncel durumuna ve gelecek beklentilerine ilişkin eğilimleri ortaya koymak ve bu alanda anlamlı bir değişime öncü olmak isteyenler için yol gösterici bir veri seti sunmaktı. Son araştırmada ortaya çıkan tablo şu şekilde: Gençler ne tamamen yoksul ne de güvende. Arada bir yerde sıkışmış durumdalar. Ve bu “arada kalmışlık”, bu “araf hâli” artık yapısal ve sürekli bir hâl almış durumda.

Bu tabloyu ortaya koyan 23 Araştırma, gençliği yalnızca rakamlarla tarif eden klasik araştırma dillerinden bilinçli olarak uzak duruyor. Onların fikirlerini, hislerini, ihtiyaçlarını ve tercihlerini farklı zaman dilimlerinde ve farklı başlıklar altında izlemeyi hedefleyen bu yaklaşımda gençler yalnızca araştırmanın konusu değil, sürecin aktif bir parçası, öznesi olarak görülüyor. Bu nedenle ortaya çıkan veriler, “gençler hakkında” değil, büyük ölçüde “gençlerle birlikte” üretilmiş, dinamik bir fotoğraf sunuyor.

EV SAHİBİ OLMAK İÇİN MÜCADELE ETMEK

Gençlerin neredeyse yarısının ailesiyle yaşaması, Türkiye’de uzun zamandır “normalleştirdiğimiz” bir durum. Ancak bu kez mesele ekonomik bir zorunluluk. Çünkü barınma giderleri gençlerin bütçesinde başlı başına belirleyici bir kalem hâline gelmiş durumda.

Gelirinin yarısından fazlasını kiraya ayıran gençler varken, ailesiyle yaşayanların “şanslı” sayıldığı bir düzenden söz ediyoruz. Yurtta kalanlar gelirlerinin %35’ini, ailesiyle yaşayanlar ise beşte birini barınmaya ayırıyorlar. Yurtlarda kalan gençlerin yalnızca dörtte biri kendini güvende ve huzurlu hissediyorsa; temizlikten memnuniyet % 30’ların altına, sosyal imkânlardan memnuniyet ise % 17’ye kadar düşmüşse, burada bir sorun var demek.

Belçika’ya bursla okumaya gittiğimde ilk kez karşılaştığım bir “gelenek” vardı ve beni oldukça etkilemişti. Avrupa’da gençlerin 18 yaşında aile evinden ayrılması oldukça “normal” bulunuyordu ve bu bir “cesaret” göstergesi değil; kamusal olarak güvence altına alınmış bir otonominin sonucuydu. İlk duyduğumda şaşırmıştım. Nasıl yani? Çocuk 18 yaşına bastığında ailesi eline bavulunu veriyor ve onu kapının önüne mi koyuyordu? Hayır. İş bu kadar basit değildi.

Bu ülkelerde aile yanından görece erken ayrılma ve üniversiteye giderken bir gencin kendine ait bir “nohut oda bakla sofa” sosyal bir normdu. Kamusal nitelikli eğitim, erişilebilir barınma, öğrenci bursları, iş güvencesi ve sosyal desteklerle ayakta duruyordu. Yani gençler bir asansör boşluğuna değil, bir güven ağının üzerine adımlarını atıyorlardı.

Türkiye’de ev sahipliği oranı yaklaşık % 56’lara gerilemiş durumda. Bu araştırmaya göre ise, aylık geliri 60.001 TL ve üzeri olan gençlerin %62’si gelecekte ev sahibi olacağını düşünürken, bu oran 30.000 TL altı gelir grubunda %39’a düşüyor. Geçen sene iş dünyasından bir arkadaşımın belleğimden hiç çıkmayan o tespiti gibi: “Artık biz yeni işe giren çalışanlarımıza kendi arabasına ve evine sahip olma düşü kurduramıyoruz.”

Geçtiğimiz günlerde Prof. Sadi Uzunoğlu ile Gazete Oksijen’de Mine Şenocaklı’nın yaptığı röportajda da benzer bir tablo masaya yatırılmıştı. Uzunoğlu’nun şu vurgusu önemliydi:

“Artık gençler ev sahibi olmak için mücadele bile etmiyor. Ev sahibi olmak ulaşılabilir noktadan uzaklaşmaya başladı. Edirne’de bile 1 artı 1 evlerin fiyatı 3 milyon liradan başlıyor. Belki araba alabilirler… Ama onu da alamayacak olanlar “Harcayalım bari” diyor. O kafelerde gördüğümüz gençler onlar. Orta segment bir arabanın 2 milyon lira olduğunu düşünürsek, para biriktirip araba almaları da çok zor.”

Bu sıkışmışlık ortamında gençlerin yarıdan fazlası, imkânı olsa başka bir ülkede -tercihen Avrupa ülkelerinde veya Kuzey Amerika’da- yaşamak istiyor. Gerekçe çok tanıdık: Daha iyi bir yaşam kalitesi ve ekonomik imkanlar… Oraya gider gitmez kırmızı halılarla karşılanmayacaklarını onlar da biliyorlar ama istedikleri dört sene üniversite okuduktan sonra güvencesiz işlerde çalışmamak, bir “iyi olma hâli” göstergesi olarak her sene bir kez tatile çıkabilmenin lüks olarak görülmediği bir yaşam standardı yakalamak veya tüm maaşını ev kirasına yatırdıktan sonra açgözlü bir müteahhit yüzünden ilk depremde yerle bir olacak binalarda yaşamamak.

23 Araştırma’nın son çalışmasına göre gençlerin % 63’ü aylık 30 bin TL’nin altında bir gelirle yaşıyor. Her üç gençten biri giderlerini karşılamakta zorlanıyor. Harcama kalemleri, ağırlıklı olarak yeme-içme ve market harcamalarından oluşuyor. Buna rağmen gençlerin yarısı ekonomik durumunu “ortalama” olarak tanımlıyor. Yoksulluğun olağanlaştığı bir ülkede, “ortalama” hissetmek hayatta kalmanın bir enstrümanı hâline geliyor.

Aile desteği tam da burada devreye giriyor. Ekonomik stres yaşayan gençlerin ilk çaldığı kapı, -gönül isterdi ki sosyal devlet mekanizmaları olsun ama- hâlâ aileleri oluyor. Son 6 ayda ekonomik stres yaşadığını söyleyen gençlerin üçte biri, ailesinden destek aldığını belirtiyor.

SİSTEMİN DIŞINDA KALANLAR, TUTUNAMAYANLAR

Araştırmanın belki de en alarm verici bulgusu şu: Her dört gençten biri NEET. Yani ne eğitimde ne istihdamda. Yani sistemin dışında kalmış. Tutunamamış. Tutunmasına imkân verilmemiş. Bu oran artık geçici olmanın çok ötesine geçmiş durumda. Kalıcı bir risk alanı oluşturuyor. Çalışmamanın ve evde oturmanın maliyetiyle aldığı maaşın tümünü İstanbul’da ev kirasına yatırmanın maliyetini terazinin iki kefesine koyuyorlar ve evde emekli maaşıyla kaynayan tencereye ortak olmak ekonomik açıdan onlara daha “rasyonel bir karar” gibi geliyor.

Eğitim tarafında da tablo iç açıcı değil. Türkiye’de toplam 208 üniversite var. 6,7 milyon öğrenci de yükseköğretime kayıtlı. Gençlerin yarıya yakını üniversiteye giriş sistemini adil bulmuyor. Kamusal nitelikli eğitimin olmayışı, istihdama yönelik becerileri kazandırmayan ezberci eğitim yapısı en büyük sorunlar olarak görülüyor. Her iki gençten biri, özel okulların akranlarına avantaj sağladığını düşünüyor. Sadece her üç gençten biri, üniversitede okuduğu bölümden tamamen memnun olduğunu söylüyor.

Zaten YÖK’ün resmi verileri de 2024–2025 eğitim öğretim yılına kıyasla yükseköğretime kayıtlı öğrenci sayısının 366 bin 128 kişi azaldığını gösteriyor. Yani gençler, diplomaların giderek değersizleştiği ve üniversite okuma maliyeti karşısında neredeyse tek başına bırakıldıkları bir ortamda zaten üniversite eğitiminin kendi üzerlerindeki olumlu etkisinden giderek umut kesiyor. Tüm bunlar günün sonunda gençlerde beceri kaybına yol açıyor. Nitelikli eğitimden yoksun oluş ve becerilerinin paslanması, onları istihdam edilebilirlik açısından giderek daha koyu bir karamsarlığa sürüklüyor; onların eğitim ve istihdamın dışında kalma kararını konsolide ediyor.

Prof. Sadi Uzunoğlu, bu durumu, “boş zaman maliyetini yükseltmemiz lazım” şeklinde açıklıyor röportajında… Bunun için de daha kaliteli ve kalıcı işler yaratmak, asgari ücreti artırmak, part-time başta olmak üzere “eksik çalışma” modelinin bir şekilde önünü kesmek gerektiğine dikkat çekiyor.

Şu anda gündemimizde malum yükseköğrenim süresinin üç yıla indirilmesi var. Ancak birçok uzmana göre bu düzenleme genç işsizliğini çözmeyecek, sadece istatistiksel olarak “yönetilebilir” hâle getirecek.

Gençlerin yaşam memnuniyetini, istihdamını, iyi olma hâlini artırmak onları üniversite amfilerinde daha kısa süre tutmakla olmaz. O üniversitelerden mezun olduklarında onları nitelikli birer birey hâline getirmek, eleştirel düşünce ve bilimsel üretim açısından onları dünya çapında akranlarıyla rekabet edebilir seviyelere ulaştırmak, yeni mezunlara verilen ücretleri insan onuruna yaraşır düzeye getirmek ve Batılı standartlarda güvenceli çalışma biçimlerini yaygınlaştırmakla olur.

Üniversiteler bilim üreten, entelektüel gelişimi destekleyen, toplumsal sorumluluğu perçinleyen, özgür kurumlardır. Gençlerin işgücü havuzuna daha erkenden ve çoğu zaman da prematüre şekilde atlamasını sağlamak için hızlıca “olur belgesi” veren piyasaya destek kurumları değil…

İYİ OLUŞUN ŞİFRESİ: SOSYAL GÜVENCE

İyi oluş, TEDx’teki motivasyon konuşmalarıyla veya kitapçıların kişisel gelişim raflarındaki kitapları sular seller gibi ezberlemekle güçlenmiyor. Gelir arttıkça, yaşam memnuniyeti artıyor. Gelecek güvencesi arttıkça, umut yeşeriyor. Gençlere yaşam becerileri kazandırdıkça, onların bugüne dört elle tutunması sağlanıyor.

Aile ve arkadaş bağları bu yükü bir nebze hafifletiyor; evet. Ama sosyal dayanışma, kamusal güvencenin yerine geçemiyor. Ayrıca sürdürülebilir de değil. Gelecek kaygısının bir karabasan gibi kimi gençlerin omuzlarına çöktüğü, sokağa çıktığınızda birçok gencin yüzünün gülmediği, sürekli bir endişe hâlinde yaşadıkları bir ortam, sadece bir kesim için değil, ülkenin tüm “tutunamayanları”, kendini ötelenmiş hissedenleri için de benzer duygular doğuruyor. Mutsuzluk, adeta bir salgın hastalık gibi üzerlerine çöküyor.

“GELECEĞİMİZ” DEĞİL, BUGÜNÜN ÖZNESİ

Gençleri sürekli “geleceğimiz” olarak tanımlayan dil, ilk bakışta iyi niyetli gibi görünür. Oysa bu ifade, farkında olmadan büyük bir haksızlık barındırır. Çünkü gençleri hep yarına erteleyen bu bakış, onların bugün yaşadıklarını, bugün hissettiklerini ve bugün ihtiyaç duyduklarını görünmez kılar. Oysa ne çocukluk ne de gençlik, bir hazırlık veya bekleme odası değil; hayatın tam ortası, tam kendisidir.

Gençlerin barınma, gelir, eğitim ve güvenlik sorunlarını “ileride düzelir” diyerek erteleyen her politika, aslında gençleri sabırlı olmaya değil, sessizleşmeye, içinde bulunduğu durumu normalleştirmeye zorluyor. Oysa iyi olma hâli, geleceğe yatırım yapılacak soyut bir kavram değil; bugün korunması ve derhâl güçlendirilmesi gereken somut bir yaşam hakkı…

Bir gencin bugün kendini güvende hissetmesi, bugün geçimini sağlayabilmesi, bugün anlamlı sosyal bağlar kurabilmesi işte tam da yarının üretkenliğinin, yaratıcılığının ve toplumsal katılımının ön koşulu…

Gençlik Barometresi’nin işaret ettiği tablo işte bu şekilde: Gelir güvencesi arttıkça umut artıyor; barınma güvenliği sağlandıkça yaşam memnuniyeti yükseliyor.

Yani mesele gençleri “yarının iş gücü” olarak motive etmek ve üniversite eğitimlerini kısaltmak değil; bugünün yurttaşı olarak onları güçlendirmekle ve Avrupalı akranlarına imrendirmeyecek şekilde onları beceriler, imkanlar ve nitelikli yaşam standartlarıyla donatmakla ilintili…

Sosyal politikaların, gençleri geleceğe hazırlamakla yetinmeyip, onların bugünkü iyi olma hâllerini merkeze alması tam da bu yüzden hayati önemde.

Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ından bir söz kulaklarımda çınlıyor: “Yaşamamaktan yoruldum.”

* Bu yazı, perspektif.online adresinden alınmıştır.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Menekşe Tokyay Arşivi

Çocuklarda Obezite Pandemisi

28 Eylül 2025 Pazar 07:00