Üzgün değil öfkeli, yalnız değil örgütlü 8 Mart

MetroPOLL Araştırma’nın Türkiye’de kadına yönelik şiddetin düzeyine ilişkin kamuoyu araştırmasına göre, kadınların %76,6’sı, erkeklerin %72, 1’i sorunun “yüksek” ve “çok yüksek” olduğunu düşünüyormuş. Görüyoruz ki, bu ülkede en az her dört kişiden üçü, bu şiddeti kabul etmiyor.

bahsettigi-arastirma

8 Mart’a doğru sonuçları paylaşılan araştırma, Fatmanur Çelik’in kızı Hifa İkra ile birlikte şüpheli biçimde hayatını kaybetmesinden önce mi sonra mı yapıldı? bilemiyorum. İstismara karşı kendisi ve kızı için adalet arayan ve korunmak isteyen bir annenin başına gelenin, toplumda yarattığı etkinin, araştırma sonuçlarını değiştireceğine ise eminim.

Araştırma sonucunun, kadınların cenazesi kaldırarak geçirdiği bu hafta öğrenmenin iyi bir yanı var elbet ama ortaya da kocaman bir soru düşüyor: bu kadar büyük bir çoğunluğun kabul etmediği bir şiddet nasıl olup da artarak devam ediyor?

Mesela, Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun ilk kurulduğu yıllarda, bir keresinde bir günde beş kadın öldürülmüş, ulusal basında haber manşetten verilmişti. Yıllar sonra bu sene, bir günde altı kadının öldürüldüğü günleri de gördük. Ayrıca platformun son raporlamalarına göre kadın şüpheli ölümleri, kadın cinayetleri sayısını aşıyor.

Mesela, daha önce parçalanan cansız kadın bedenleri görmüştük ama bu sene, Özbekistan uyruklu Durdona Khokimova’nın cansız bedeninin başı gövdesinden ayrılmış bulunduğunu gördük. Onunla aynı tarihte aynı evde yaşayan bir başka kadının; Ergashalieva Sayyora’nın da öldürüldüğünü ve cesedinin İstanbul'da farklı çöp konteynerlerine atıldığını da…

Bu cinayetlerin Türkiye’de barış ikliminin bozulduğu haftaya denk gelmesi de hiç tesadüf değildi.

Ne acı tesadüf ki bu hafta, Fatmanur ile aynı isim-soy ismi taşıyan bir okul öğretmeni de öğrencisi tarafından öldürüldü. Bütün bu vahşetin, bir başka okulda; yanı başımızdaki İran’da, kız çocuklarının okullarında bombalarla defalarca vurularak öldürüldüğü hafta olması ise tesadüf olmayabilir. Savaş iklimi, tehlikeli bir kimyasal gibi yayılır.

BARIŞA EN ÇOK İHTİYACI OLANLAR KADINLAR

İnsanlık tarihinde şiddeti “olağanlaştırmanın” en berbat yöntemini oluşturan savaşlar, barışa en çok ihtiyacı olanlar da kadınlardır.

Şiddetin neden artarak devam ettiği sorusuna yanıtın bir boyutu bu; barıştan uzaklaşmak. Ama tek boyutu değil; aynı zamanda kadınların özgürlüğüne karşı dünya çapında bir savaş var. Dünyayı bahçesi sanan Trump, kendi kaderini tayin hakkını sadece başka ülkeler için değil, “Kadınları Cinsiyet İdeolojisi Aşırı Uçlarından Korumak ve Federal Hükümete Biyolojik Gerçeği Geri Getirmek” gibi kararnamelerle kendi yurttaşları için de ihlal ediyor.

Bu noktaya da hemen gelmedik; bizim de içinde olduğumuz bazı ülkeler İstanbul Sözleşmesi’nden imza çekti, Polonya ve ABD’de kürtaj yasakları, Güney Afrika ve Afganistan’da eğitim yasakları, yani bilumum coğrafyada kadın ve kız çocuklarının haklarında geriye gidiş gündeme geldi.

Türkiye’de bugün kadınlar daha önce olmadığı kadar gözyaşı dökerek cenaze kaldırıyorsa, durumun vahameti yüzünden olmalı.

Ama sakince düşünüp, tarihe bir adım geriden baktığımızda, başka gerçeklerle de karşılaşıyoruz ve bizim işimiz asıl onlarla.

Şöyle ki; şiddetin erkeklerin kadınlar üzerinde baskı ve denetim kurmanın yöntemi olarak kullanılmasının tarihi çok eski ama bu gerçeğin bilince çıkmasının tarihi çok yeni.

Modern feminizmin ilk dalgasında var oluş hakkımız; oy hakkı ve yurttaş olarak kabulümüz için mücadele etmek zorunda kaldığımız için sıra bile gelmeyen şiddet karşıtı mücadeleye tarihsel olarak ancak 1960’larda 2. dalga ile bakabilmişiz. Dönem hala aile içinde şiddetin “olağan” görüldüğü ve çarenin aile sosyologlarında arandığı dönem. Aile içinde kadınların ayrı bir şiddet yaşadığının bilince çıkması ve ilk sistemli analizin yapılması yeni yeni başlıyor. Evrensel kabulü ise yine bir evrim izliyor: 1985 Nairobi 3. Dünya Kadın Konferansı’nda toplumsal cinsiyet eşitliği analizini, 1992’de CEDAW Sözleşmesi’nde şiddetin fiziksel, cinsel psikolojik farklı türleri ve özel ve kamusal alanda varlığının kabulünü görüyoruz. 1995 Pekin Konferansı’nda ise şiddet, nihayet bir insan hakları ihlali olarak tanımlanıyor ve uzun bir ön hazırlık sonrası 2011 İstanbul Sözleşmesi’yle şiddetle mücadele en tamamlanmış halini buluyor.

dayaga-karsi-yururyus

1987’DE “DAYAĞA KARŞI YÜRÜYÜŞ”

Bizim ülkemizde ise ancak 1980’lerde etkisini gösteren 2. Dalgayla; 1987’de “Dayağa Karşı Yürüyüş” ile kendisini gösteriyor, kurumsallaşması ise 90’ları buluyor. Kadın hareketinde TCK 438; İffetli Kadın Vesikası eylemleri, farklı feminizmlerin doğuşu (Kürt kadın hareketi, başörtülü kadınlar), çoğalan kadın örgütlenmeleri, akademide kadın araştırmaları bölümlerini, kamuda ilk kez kadının statüsünün gündeme gelmesini sağlıyor. Düşünün; kadınları şiddetten koruma kanunu (4320 Sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanun) 1998 yılında yapılabilmiş ve onda da kadının adı yok. Olsun; şiddete karşı mücadele ilk kez ayrı bir alan olarak var olmaya başlıyor ve tüm farklılıkları ortaklaştırıyor.

Belki bu birlikten ve kadınların çok özgürleşmesinden duyulan korkuyla, bu ileri adımlar hep başka bir geri adımla dengelenmek çalışılıyor. Dünya çapında iktisadi gerçekler; kapitalizmin krizi ve sistemin ihtiyaçları da bunu gerektiriyor. Örneğin BM 1994 yılında “Aile Yılı” ilan ediyor, doğum oranlarını artırma peşine düşülüyor. Bizde de 2000’lere gelindiğinde bir yandan Medeni Kanun, Ceza Kanunu ve Belediyeler Kanunu’nda kadınlar lehine düzelmeler olur, 2011’de İstanbul Sözleşmesi’ne imza atılır, 6284 sayılı yeni koruma kanunu yapılırken öte yandan, 3 çocuk çağrıları, kürtaj hakkı tartışmaları, bakanlığın adından “kadın” ifadesinin kaldırılması gündeme geliyordu. Aile Bakanlığı “2014-2018- Ailenin Ve Dinamik Genç Nüfusun Korunması Eylem Planı” hazırlıyor, annelik ve esnek çalışmayı özendiriyordu.

Ama maddi olgular her zaman çarpıcıdır; 2015 yılında Özgecan Aslan’ın öldürülmesi ve kadın cinayetlerini durdurmak için mücadelenin büyümesi yine ileri adım attırdı; YÖK Toplumsal Cinsiyet Tutum Belgesi ve eylem planı hazırlamak durumunda kaldı. Sonra kaldırmış olsa da bu belgenin bir kez var olmuş olması da önemlidir, tıpkı İstanbul Sözleşmesi gibi. Nitekim bu kaygıyla her ileri adımı, geri adım izledi; 2016’da TBMM Boşanma Komisyonu kuruldu, arabuluculuk-uzlaşma önerileri gelmeye, nafaka ve korunma tedbirlerinin tartışmalı hale getirilmeye başlandı. Aranan baskı ve denetim ortamı ise 15 Temmuz ile bulundu; KHK’lar dönemi, genel hak ihlalleri yanı sıra, ülkede aynı zamanda şüpheli kadın ölümlerinin de artışının da tarihidir.

Bütün bunları niye anlattım? Başta sorduğum soruya cevap vermek istiyorum: tarih, bu çelişkiler ve ileri- geri adımlar ile ilerliyor. Umutsuzluk ve gözyaşına değil, sabra ve sürekliliğe ihtiyacımız var. Şiddetle mücadelenin ayrı bir alan olarak bilince çıkmasının tarihi henüz çok yeni.

DAHA YOLUN BAŞINDAYIZ AMA…

Daha yolun başındayız ama ülkemizde her dört kişiden üçü, bizimle birlikte şiddeti kabul etmiyor, bunu başarabilmişiz.

Oy hakkı mücadelemizi düşünelim; sayısız eylem, defalarca denenen on binlerce, bazıları metrelerce dilekçeler, zaman zaman verilen umutların boşa çıkması ama yine de asla pes etmeyen kadın hareketi. İşte o sabır sınavı hareketin devamcılarıyız.

Bu 8 Mart’a, biz de sabırla sınanarak gidiyoruz. Üzgün değil öfkeli, yalnız değil örgütlü olduğumuzda, şiddeti yeneceğiz, kahkaha ile kutladığımız 8 Mart’lara kavuşacağız.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Gülsüm Kav Arşivi

Pikaçu iklim için koşuyor

23 Kasım 2025 Pazar 07:00

Gerçek Diplomalar, Sahte Adalet

17 Ağustos 2025 Pazar 07:00

Evlerde açlık, Meclis'te kahkaha

13 Temmuz 2025 Pazar 07:00

Kıyafetime de haberime de karışma!

29 Haziran 2025 Pazar 07:01