Hüseyin Tapınç
Nafaka
Türkiye’nin önemli bir demografik değişimden geçtiğini çeşitli vesilelerle uzun bir süredir belirtiyorum. Bu demografik değişimin gözlendiği en önemli kurumlardan biri de aile. Aile kurumunun yaşadığı demografik dönüşümü birkaç değişkenin ışığında izlemekte fayda bulunuyor.
TÜİK 2025 ADNKS verilerine göre, 15 yaş ve üzeri nüfustaki 68.561.445 kişi arasında evli olanların oranı yüzde 60.2 iken, bugüne dek hiç evlenmeyenlerin oranı yüzde 28.9 ve boşanan kişilerin oranı da yüzde 5.2.
Bundan 10 sene önce, 2015’te, evlilerin toplam nüfustan aldıkları pay yüzde 63.6, hiç evlenmeyenlerinki yüzde 27.4 ve boşanan kişilerin de yüzde 3.5’ti. 1995 yılı projeksiyonlarında ise bu oranların şöyle sıralandığını görebiliyorduk: Evliler yüzde 67.3, hiç evlenmeyenler yüzde 26.5 ve boşananlar yüzde 1.6.
Zamana yayılan bir perspektiften baktığımızda, kadınların eğitim ve işgücüne katılımındaki artış, bireyselleşme eğilimi, aile kurmanın tek yetişkinlik modeli olmaktan çıkması, evlilik kurumuna atfedilen değerlerdeki aşınma ve dönemsel ekonomik krizler gibi etkenlerin aile yapısını dönüştürdüğünü görüyoruz. Bu dönüşümün en görünür sonuçlarından biri, boşanma vakalarının yıllar içinde artması ve evlenmenin daha geç yaşlara ötelenmesi.
Yaşanan sosyolojik dönüşümün neticesinde hem erkekler hem de kadınlar arasında ilk evlenme yaşı yıllar içinde yükseliyor. 2005 yılında ilk evlenme yaşı erkekler için 26.5 ve kadınlar için 23.2 iken, 2025 yılında bu yaş erkekler için 28.5 ve kadınlar için 26 oldu.
Son dönemde evlenme sayısı önemli ölçüde düşerken, boşanma sayısı dramatik ölçüde yükseldi. Kıyaslamalı şekilde belirtecek olursam 2005 yılında her 6.6 evlenmeye karşı bir boşanma düşerken, bu oran 2015’te 4.5 ve 2025’te ise 2.8 oldu. 2025 yılında 552.237 evlenmeye karşı 193.793 boşanma meydana geldi.
2025 yılındaki verilere daha derinlemesine bakacak olursak, boşanmış erkeklerin oranının toplam erkek nüfusunun yüzde 4.7’sini ve boşanmış kadınların da toplam kadın nüfusunun yüzde 5.7’sini oluşturduğunu görüyoruz. Cinsiyetler arasındaki bu farkın en önemli nedeni hiç kuşkusuz ki erkeklerin boşanma sonrasında kadınlara kıyasla daha yüksek oranda ve hızda yeni bir evlilik yapmaları. Boşanan kadınlar, çocukların velayeti, ekonomik engeller ve toplumsal baskılar nedeniyle daha düşük oranda yeniden evlenebiliyor.
2025 yılındaki evliliklerin 476 bini ilk evliliklerden oluşurken, ikinci-üçüncü evliliğini yapan erkeklerin sayısı 75.400, kadınların sayısı 50 bin civarındadır. Boşandıktan sonra yeniden evlenen erkek sayısıyla kadın sayısı arasındaki asimetrik fark erkeklerin lehine tarihsel olarak korunmakla birlikte, kadınların da boşanma sonrası yeniden evlenme oranlarında 2015 sonrasında belirgin bir artış eğilimi görülüyor.
Türkiye gündemine hızla giren nafaka tartışmasını bu demografik gerçekler ışığında değerlendirmek gerekiyor. Resmi tamamlayan parçalar kadın derneklerinin ve baroların yayımlarında ve araştırmalarında yer alıyor.
Örneğin, Avukat Funda G. Kökçınar, Aile Mahkemesi dosyalarından yaptığı araştırma sonucunda şu bilgileri net biçimde ortaya koydu: İncelenen boşanma davası dosyalarının yarısında mahkemeler tarafından 501-1.500 TL arasında çok düşük bir yoksulluk nafakasına hükmedildi. Aynı araştırmaya göre, mahkemelerin bağladığı nafakaların yüzde 45’i nafaka yükümlüsü erkekler tarafından ödenmiyor. Kadınların bunu tahsil edememesinin arkasındaki en büyük nedenlerden biri boşanma sonrası devam eden şiddet tehdidi olarak görünüyor.
Türkiye'de son otuz yılda boşanma oranlarında yaşanan belirgin artış, Deniz Kandiyoti’nin deyimiyle geleneksel ataerkil sözleşmenin yapısal bir kriz içinde olduğunu gösteriyor. Bu bağlamda kamuoyunu meşgul eden “süresiz nafaka” tartışmaları, teknik bir hukuksal uyuşmazlığın ötesinde, özgürleşen ve bireyleşen kadına yönelik bir eril tepkiselliğin tezahürü olarak okunmalıdır.
Devlet ve hukuk mekanizması, boşanma kararıyla sarsılan eril otoriteyi yatıştırmak ve yükselen boşanma eğilimlerini dizginlemek adına, nafaka kurumunu ve onun etrafındaki söylemsel belirsizliği toplumsal denetim aygıtı olarak işlevselleştirmeyi hedefliyor. Başka bir ifadeyle kadınların özgürleşmesi ve bireyselleşmesi karşısında yoğunlaşan erkek öfkesini yatıştırmak için nafaka hakkı yeniden pazarlık konusu hâline getiriliyor.
Böylece nafaka, kadını evlilik içi bağımlılıktan kurtaran bir sosyal hak olmaktan çıkarılıp, boşanma sonrasında da erkeğin ekonomik tahakkümünü ve sembolik denetimini sürdürebileceği bir alana dönüştürülmek isteniyor.
AYM’nin Türk Medeni Kanunu’nun 175. maddesinde yer alan yoksulluk nafakasına ilişkin “süresiz olarak” ibaresini iptal etmesini bu sosyolojik, demografik ve hukuki gerçekleri dikkate alarak değerlendirmek gerekiyor.
İktidarın yeni yasal düzenlemeyi 12. Yargı Paketi’nde yapması bekleniyor.