Esin Sungur
İklim gerçeklerinin insan zihni için çevirisi
Japonların son şahane icadı, aşırı sıcaklarda özellikle dış alanlarda çalışan kurye, işçi gibi mesleklerden insanların kullanabileceği tek kişilik soğutma kabinlerini sokaklara yerleştirmeleri oldu. Diyelim ki okuldan eve dönen bir öğrencisiniz ve otobüs beklerken 40 derece sıcakta beyninize güneş geçmekte olduğunu hissediyorsunuz; hemen soğutma kabinine girip tek kişilik özel alanınızda buzdolabı gibi serin bir mekandaki bankınızda kısa bir süre oturup dinleniyor, serinleyip kendinize gelince çıkıp işinize gücünüze dönüyorsunuz.
Bu haberi okuyunca iklimin bir ada ülkesi olan Japonya’da da sınırları zorladığını, 40 derecenin üzerine çıkan sıcaklar için Japon Metereoroloji Ajansı’nın yeni kavram yaratmasının boş yere olmadığını anladım.
Japonya'da "insan buzdolabı" (Do Hiemon Box) adı verilen, içine girip 5 dakikada vücut ısınızı düşürdüğünüz bu fütüristik kabinlerle tam tezat teşkil eden kavram; "Kokushobi". Yani “Korkunç Derecede Sıcak Gün” manasına gelen yepyeni bir kavram. Zaten hepimizin instagramdan bildiği üzere, Japonlar okunmadan biriktirilen kitaplardan ağaçlara sarılmayı sevmeye kadar yüzlerce hissi, durumu, kavramı tek bir kelimeyle anlatma konusunda ustalar. İşte bu da, mahşeri sıcakları yaşayanların kendini ifade etmesini sağlayacak yeni kelimeleri.
Peki neden “kokushobi”? Bu kelime, anime kültürünün karanlık figürlerinden olan bir iblisi, Kokushibo'yu çağrıştırıyor. Sıcak hava artık "rahatsız edici bir mevsim olayı" olmaktan çıkıyor ve bir iblis gibi bizi avlamaya, yok etmeye çalışan, merhameti olmayan, acımasız bir düşmana dönüşüyor. Biz de ondan korunmak için buzdolaplarına sığınıyoruz!
RAKAMLAR, GRAFİKLER İNSANLARA ULAŞMIYOR
Bu yeni kelime bana iklim iletişimi ne kadar bilinçli yapılıyor sorusunu sorduruyor. Yıllarca insanların bilgi sahibi olmadığı için iklim değişikliğini dikkate almadığı zannedildi. Eriyen buzul fotoğrafları, karbondioksit eğrileri görmek bilgiyi artırır, harekete geçirir sandık. Oysa psikolog Per Espen Stoknes’in literatüre kazandırdığı "Kıyamet Yorgunluğu" kavramı, beynimizin "dünyanın sonu geliyor" seslerine karşı bir süre sonra psikolojik bir bağışıklık duvarı ördüğünü söylüyor. Tehdit çok büyük, çok küresel ve çok uzak göründüğünden felç oluyor ve çaresizlik hissiyle konuyu zihnimizde hep öteliyoruz.
"Çerçeveleme Teorisi", insanlara gerçekleri iletmenin yolunun, o gerçeği bireyin kültürel ve günlük dünyasına, diline ve "bugününe" tercüme etmek olduğunu söylüyor. Yani iklim krizini bir gün gelecek soyut bir felaket olmaktan çıkarıp bugünün somut gerçeği haline getiren bir dil kullanımı. İşte Japonya sokaklarındaki insan buzdolapları ve canavar sıcağın 40 derece üzerine çıktığı günleri televizyonlarda tarif eden yeni kelime Kokushobi…
Dünyada farklı örnekleri de var. Mesela Avustralya ülkeyi küle çeviren orman yangınları dönemini resmi literatüre "Kara Yaz" olarak girdi. Normalde neşe, tatil ve yaşam enerjisi çağrıştıran "yaz" kelimesi "kara" ile buluşturularak krizin mevsimlerin doğasını nasıl bozduğu bir yas ve matem duygusu içinde toplumsal hafızaya kaydedildi. Yine Hükümetler arası İklim Panellerinden COP 26’da Pasifik adası Tuvalu’nun dışişleri bakanının zirveye katılanlara dizlerine kadar gelen deniz suyunun içinden takım elbiseyle hitap edişi krizin günlük hayatımızdaki yansımasını anlatan çok iyi bir görsel örnek olmuştu. Toprakları sular altında kaldığında kültürünü korumak için metaverse üzerinde "İlk Dijital Ulus" olacağını duyuran ülke, distopik bir geleceği bugünden duyurmuştu ve dünya kamuoyunda ada ülkeleri için özellikle bir suçluluk duygusu ve mahcubiyet duyulmasını sağlamıştı. 2019’da İzlanda, iklim değişikliği nedeniyle tamamen eriyen ilk buzulu olan Okjökull için resmi bir cenaze töreni düzenlemişti. Törene başbakan, bilim insanları ve aktivistler katılmış, buzulun eskiden bulunduğu yere, geleceğe hitaben yazılmış şu anıt levha bırakılmıştı: "Bu anıt, ne olduğunu ve ne yapılması gerektiğini bildiğimizi göstermek içindir. Bunu yapıp yapmadığımızı sadece siz; gelecek nesiller; bileceksiniz."
Kısacası; rakamlar, grafikler, iklim terminolojisi ve bilimin “soğuk” yüzüyle bilgilerin aktarımı çoğu kez tek başına iklim krizini kamuoyuna anlatmayı, anlatsa da olguyu harekete çevirmeyi başaramıyor. İklim krizinin dili başka, olguların çevirisi başka olmalı. İnsanı merkeze alan, yaşanacak doğrudan sorunları gösteren, hissettiren ve günlük yaşamın içinde karşılaştıran yeni bir iletişim dili bulmamız, sokaktaki insanı bir buzdolabının içine sokarak, iblisin adını koymamız gerekiyor.
Peki biz kendi ülkemizde iklim konusunda nasıl bir dil kullanıyoruz? Kendimi de dahil ederek aklıma gelenleri sıralıyorum;
“Mevsim normallerinin altında/üstünde”, “Afrika sıcakları”, “Balkanlardan gelen soğuk hava”, “Bahçeleri don vurdu”, “Orman yangınlarının çoğu insan kaynaklı”, “İklimde ısınma binlerce yıldır hep olagelmiş”…
Ya iklim zaten hep değişiyor, - ama insan eliyle ve bu kadar hızlı değildi önceden, bakınız antroposen çağ - ya yangınları biz çıkarıyoruz – ki bu doğru ama istatistik neresinden bakarsanız görmek isteyeceğinizi görebileceğiniz bir daldır. Aşırı kuru hava, sıcak rüzgarların artışı, ormansızlaşma, yeterli bakım ve tedbir olmayışı, eğitim eksikliği gibi birçok faktörü görmezden gelerek işi sigara izmariti atan vatandaşa yıkmak uzun vadede bir şeyi çözmüyor. Ya müsilaja “salya” deyip sorunu geçiştiriyoruz, ya sıcağın sebebi Afrika… Olayların sorumluluğunu başkalarına atarak, vatandaşa aşırı yük yükleyerek, olguları gerçeklerden koparıp aşırı yumuşatarak bir dil kurmamak gerekiyor. Aksine; işin ciddiyetinin de günlük yaşamdaki etkilerinin de farkında, hükümetlerin, şirketlerin, bireylerin sorumluluklarını yerli yerine koyan, sadece bilgi vermek yerine olanları hissettiren, kendi kültür hayatımızda yer verebilen bir iletişim dilini kurmanın eşiğindeyiz, zira buna mecburuz…