Nepal’deki sel felaketinin perde arkası

Geçtiğimiz günlerde Nepal-Çin sınırında meydana gelen korkunç sel felaketinin nedenleri giderek netleşmeye ve kendini göstermeye başladı. Olayın oluşu sırasında ortaya çıkan büyük bir gürültü ve sarsıntı, ilk anda sismologları bile yanılttı ve deprem mi oldu dedirtti. Ancak ilerleyen günlerdeki uydu görüntüleri ve bilimsel raporlar gösterdi ki, yaşanan facianın sebebi, iklim krizinin tetiklediği devasa bir dağ çökmesiydi.

Bugün biliyoruz ki, 7.233 metrelik Langtang Lirung Dağı’nın dik yamaçlarındaki devasa bir buzul kütlesi, altındaki ana kayayla birlikte koparak 1.200 metre aşağıya kaymıştı. Burada yaklaşık 200 milyon metreküp hacmindeki buz ve kayadan söz ettiğimizin altını çizeyim. Bu kopuşun yarattığı muazzam sürtünme enerjisiyle aşağı doğru akan kütle, vadilere saatte 200 kilometre hızla indi ve hepimizin dehşetle izlediği bir çamur ve buz seli binaları, araçları ve maalesef insanları yutup her şeyi kapladı.

Peki, binlerce yıldır yerinde duran bu devasa buzul kütleler neden şimdi “durup dururken” kopuyor? Cevap, gözle göremediğimiz ama iklim kriziyle hızla çözülen dağların anatomisinde saklı gibi görünüyor. Bilim insanları iki temel etkene dikkat çekiyor: Permafrost denilen donmuş toprağın erimesi ve buzul desteğinin kaybolması.

Şöyle anlatalım: Yüksek dağ yamaçlarını birbirine bağlayan, kayaları adeta bir tutkal gibi bir arada tutan derinlerde bir donmuş toprak tabakası var. Ancak bu tabakalar, iklim krizinin getirdiği artan küresel sıcaklıklar nedeniyle eriyor. Tutkal çözülünce, kayaların arasındaki çatlaklara su sızıyor ve dağın strüktürü dengesizleşiyor. Örneğin felakete yol açan buzulun son 30 yılda 450 metre gerilediğini öğrendik. Buzul eriyip geri çekildikçe, arkasındaki dik yamaçlara yaptığı yapısal destek ortadan kalkmış.

Birleşmiş Milletler raporları ne zamandır Nepal’in son 30 yılda buz hacminin üçte birini kaybettiğini belirtiyordu. Erime hızının son 10 yılda yüzde 65 arttığını da söylüyordu. Ancak bu raporları kim okuyor, kim faydalanıyor, kamu kurumları tüm dünyada günlük konulara odaklanmaktan orta ve uzun vadede vatandaşlarının, ülkelerinin ve neticede evimiz olan dünyanın refahı için bir şey yapıyorlar mı; doğrusu pek zannetmiyorum. Bilim insanları ısrarla uyarmaya, yayın yapmaya, olası senaryoları ortaya koymaya devam ediyorlar ama seslerini duyan var mı?

Özetlemek gerekirse, gözümüzün önünde olan, hem de dünyanın bomboş, ücra bir yerinde değil, biri dünya devi Çin olan iki ülkenin sınır kapısında yaşanan bu felaket, bize iklim krizinin artık sadece uzakta bir yerlerde gerçekleşen ve etkisini pek de hissetmediğimiz, anlayamadığımız “deniz seviyelerinin yükselmesi" veya "kuraklık" gibi bir olgu olmadığını, yeryüzünün fiziki mimarisini değiştirme gücü olan yıkıcı, ölümlere yol açan ve biz insanların “felaket” olarak adlandırdığı bir yeni normalde olduğumuzu gösterdi. Doğaya karşı açtığımız savaşta kazanan her koşulda doğa olacak gibi görünüyor.

İSTANBUL’DA PALAMUT MEVSİMİ

İstanbul’un her kentten farklı olan mevsimleri var; balık avı yasağının bittiği ve balıkçıların denize açıldığı 1 Eylül, bunların en önemlisi olarak sayılabilir. Bu yıl da ilk gelen haberlere göre palamut bolluğu ile başladı sezon.

Palamut, yemeye doyamadığım, çok sevdiğim bir balık. Çoğunluk lüfercidir ve evet lüfer de Marmara’nın lezzet kraliçesidir ama; takoz takoz nar gibi kızarmış mütevazı palamudu, yanına rokası ve kırmızı soğanıyla her gün yesem doymam! Ayrıca İstanbul Boğazı’nın simgesi, Bizans sikkelerinin üzerinde yerini alanı da palamuttur. Gündüz Vassaf İletişim Yayınları’ndan çıkan “Boğaziçi’nde Balık” kitabında Paris’in simgesinin Eyfel Kulesi, Londra’nın simgesinin Big Ben olması gibi çoğu kentin sembolünün bir bina, bir köprü, bir kule gibi bir yapı olduğunu anlatıp, İstanbul’un simgesi olması gereken palamutla, burada bir istisna yarattığına değiniyor. Kentin Kadıköy yakasında değil de, Sarayburnu tarafında kurulmasının nedeni olarak da palamudun bu yakada toplanmasını gösteriyor.

Dönelim bugünlere; ekonomik olarak da bollaştıkça fiyatı düşen ve çok güzel bir besin kaynağı olan balığı ne yazık ki ülkemizde çok az kişi tercih ediyor. Dünya kişi başına yıllık 20 kilo, Avrupa Birliği ülkeleri 25 kilolara kadar balık ve deniz ürünleri yerken, biz bunun yarısına bile ulaşabilmiş değiliz. Oysa kilometrelerce uzanan sahillerle kaplı, bir milyon ton üzerinde – üçte biri av, üçte ikisi yetiştiricilik ürünü gibi bir oranlama ile - balık üretimi olan bir ülkeyiz ve deniz ürünleri hem lezzetiyle hem de iyi geçen bir sezonda ekonomik olarak çok iyi bir seçenek. Haydi bu Pazar günü öğleden sonra balıkçıya gidelim, rokasıyla, turpuyla, tatlı kırmızı soğanıyla güzel bir palamut sofrası kuralım. Yazla yavaş yavaş vedalaşmanın, sonbaharı karşılamanın ve Refik Halid Karay’ın her zaman söylediği gibi, mevsimin fırsatlarını kaçırmayan bir İstanbullu olmanın tadını çıkaralım…

Önceki ve Sonraki Yazılar
Esin Sungur Arşivi

Akdeniz boğuluyor

09/08/2026 07:00