Esin Sungur
Akdeniz boğuluyor
Son günlerde Antalya, Alanya ve Mersin sahillerinden gelen ürkütücü görüntüler hepimizin dikkatini çekti. Turkuaz mavisi suların yüzeyinde bir katman, kıyıya vuran ambalaj atıkları çıplak gözle bile fark edilebiliyor. Fakat işin daha karanlık boyutu gözümüzün gördükleri değil, görmedikleri... Akdeniz’de ciddi bir çevre felaketi yaşanıyor; binlerce yıldır insanlığı her anlamda doyuran, Homeros’un destanlarının, Akdeniz insanının neşesinin ve dünyanın en dengeli mutfağı olduğu tescilli olan yemek kültürünün kaynağı olan bu büyük uygarlık alanı, kendi ellerimizle yarattığımız bir plastik denizine dönmüş vaziyette. Bu yıkım bu yaz mı başladı? Elbette değil ama bardağı taşıran damlaya kadar bekleyip gözümüzle görmeden tedbir almadığımız ve hatta yer yer “inanmadığımız” için, yine sorun kapımıza dayanınca, denize girerken ağzımıza burnumuza plastik parçaları doluşmaya başlayınca ilgimizi konuya çeviriyoruz. Bu durum artık sadece aktivistlerin, iklim bilimcilerin teknik gündemi değil; etkileri orta ve uzun vadeye yayılacak bir halk sağlığı krizi olma potansiyeli taşıyan bir konu.
Peki nedir bu plastik kirliliği? Önce gelin “mikroplastik” kavramını doğru şekilde tanımlayalım: Boyutu beş milimetreden küçük olan, kimi zaman saç telinin bile yüzde biri kadar ufalanan gözle görülmez plastik parçalarına mikroplastik diyoruz. Bu sentetik zerreler doğada biyolojik olarak yok olmuyor; yalnızca güneş ışığı, dalgalar ve rüzgarın etkisiyle milyarlarca mikroskobik parçaya ayrılarak bizim için “görünmez” hale geliyor. Ama görmediğimiz şeyler yok değildir; havada, suda ve toprakta birikiyorlar. Haliyle yediğimiz içtiğimiz her şeydeler ve bunları beslenme ve teneffüs yoluyla vücudumuza alıyoruz. Antik çağda medeniyetleri birbirine bağlayan o bakmaya kıyamadığımız turkuaz renkli şifa kaynağı sular, bugün balığıyla, yosunuyla, deniz çayırıyla kimyasal bir kuşatma altında ve boğulmak üzere.
DÖNÜŞTÜREMEYECEĞİMİZ KADAR FAZLA PLASTİK!
Biraz da rakamlara bakalım… Akdeniz, dünya deniz yüzeyinin yalnızca yüzde birini oluşturmasına rağmen, küresel deniz plastiklerinin yüzde yedisini yüklenmiş vaziyette. Bunda birçok neden var. Öncelikle coğrafi durumu; okyanuslarla bağı sadece dar Cebelitarık Boğazı ile sınırlı olduğu için sularının tamamen yenilenmesi çok uzun yıllar alıyor ve adeta bir havuz gibi, içeri giren burada kalıyor.
Üstüne üstlük deniz bilimcilerin söylediğine göre, Akdeniz’deki dairesel deniz akıntıları, havzaya bırakılan tüm çöpleri bir girdap gibi getirip Türkiye'nin güney kıyılarına atıyor. Yani Mersin ve Antalya körfezlerimize…
Peki ama bu devasa plastik yükü nereden geliyor? Dünya Doğayı Koruma Vakfı’nın (WWF) 2018 yılı Haziran ayında yayınlanan Akdeniz raporuna göre, Akdeniz havzasını günde 144 ton atıkla önce kendimiz kirletiyoruz. Ancak iş bununla bitmiyor… Dünyadaki dönüştürülebilir plastik atıkların neredeyse yarısını alan Çin, 2018 yılı başında “Ulusal Kılıç” adını verdiği kesin ve katı bir politika ile artık plastik çöplerini kabul etmeyeceğini açıkladığından bu yana Türkiye, Avrupa’dan büyük miktarda plastik atık almaya başladı. Arıtabildiğinizden emin olduğunuz sürece elbette bu işin büyük bir ticari boyutu var, bunu inkar edemeyiz. Ancak işin geldiği son noktada, kendi ürettiğimiz plastik çöpü ile ithal ettiklerimizin toplamı, geri dönüşüm tesislerimizin işleme kapasitesini kat kat aştı. İşte sistemin tıkandığı yerin burası olduğu belirtiliyor. Adana ve Mersin’deki bazı dönüşüm tesislerinin bu aşırı yük altında işleyemedikleri plastik atıkların kalıntılarını ve mikroplastik içeren yıkama sularını ağırlıklı Seyhan ve Ceyhan nehirleri üzerinden Akdeniz’e akıttığı biliniyor. Her ne kadar bakanlık denetimlerle, ağır para ve kapatma cezalarıyla işi sıkı tutma çabası içinde olsa da an itibariyle Akdeniz sahillerimizin mikroplastik yığınlarıyla kaplanmış olduğu gerçeği ile karşı karşıyayız.
ALANYA-ANTALYA HATTINDA MİKROPLASTİK YÜKÜ
Çok yeni bir çalışma ise daha geçen hafta yayınlandı. Alanya Belediyesi’nin talebiyle Çukurova Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesi tarafından Prof. Dr. Sedat Gündoğdu öncülüğünde hazırlanan "Akdeniz Kıyıları Mikroplastik Kirliliği ve Kaynak Tespiti Raporu", Alanya-Antalya hattındaki mikroplastik yoğunluğunun Akdeniz ortalamasının 65 katına ulaştığını ortaya koyması açısından çok önemli. Çalışmada denizdeki bu mikroskobik kirliliğin yarısından fazlasının yerel çöplerden değil, Adana ve Mersin'deki geri dönüşüm tesislerinin nehirler yoluyla denize sızdırdığı endüstriyel atıklardan kaynaklandığı da belgeleniyor. Bu durum, Akdeniz sahillerimizin, özellikle Antalya'nın turizm ekonomisini baltalarken, deniz canlılarının da sonunu hazırlıyor. Akdeniz'e özgü balıkların, midyelerin ve hatta sofralarımıza gelen deniz tuzunun içinde yüksek oranda plastik partikülü belgeleniyor. Bize verdiği zararlardan söz ettiğimiz gibi, diğer canlı hayat da tehdit altında zira deniz canlıları bu zerreleri yem sanarak yutuyor. Bu da gıda zincirinde ciddi bir kırılmaya yol açıyor çünkü balıkların dokularına işleyen mikroplastikler, avlanma yoluyla insan vücuduna, kanına ve hatta anne plasentasına kadar ulaşıyor, ulaştı. Yani sadece insan soyunu önemsiyor olsak da büyük bir sorunla karşı karşıyayız, tüm türlerin yaşam hakkını eşit oranda önemsiyorsak da aynı büyük sorunla yine karşı karşıyayız. Hepimizin ortak bir duruş sergilememiz ve felaketin farkında olmamız gereken bir noktadayız, kısacası…
Bu iş sadece bir ülkenin sınırlarını veya kıyılarını ilgilendirmiyor, önce tüm Akdeniz ülkeleri için, devamında ise küresel bir çözüm için elbirliği lazım. Ancak ilk önce herkes kapısının önünü süpürsün; cezalar, kapatmalar, nehir havzalarındaki dönüşüm tesislerinde sıkı denetimler yeterli olmasa da şart. Mikroplastikleri süzebilen ileri biyolojik arıtma tesislerine yatırımların hızla devreye alınması gündemde olmalı. Ancak bunun ötesinde halk sağlığını ilgilendiren plastik tüketimi ve plastik atık ithalatı konusunun ciddiyetle ele alınması artık kesin bir zorunluluk. Denizimiz, tüm beslenme, yaşam biçimi ve kültürüyle gözlerimizin önünde bir ekolojik yıkımın eşiğinde ve eğer bugün bilimin ışığında gereken adımları kısa vadede zor görünse de atmazsak, yarın çocuklarımıza bırakacak bir Akdeniz’imiz olmayacak.