Üniversite Tercihi mi, Üniversite Pazarı mı?

Gençler bugünlerde üniversite tercih sürecindeler. Okul okul geziyor, kampüsleri dolaşıyor, bölümleri inceliyor; kendileri için en doğru seçeneği bulmaya çalışıyorlar. Üniversiteler de bu dönemde bütün imkânlarını ortaya koyuyorlar. Tanıtım masaları kuruluyor, akademisyenler yaz ortasında fakültelerde aday öğrencilerle buluşuyor; burs olanaklarından akademik kadroya, eğitim programlarından mezuniyet sonrası kariyer imkânlarına kadar her şey ayrıntısıyla anlatılıyor.

Bazen bu görüntüye bakınca insan ister istemez düşünüyor: Gençler üniversite mi seçiyor, yoksa üniversiteler kendilerine müşteri mi arıyor?

Bizim zamanımızda işler biraz daha farklıydı. Bugünkü kadar bilgiye ulaşma imkânımız yoktu. Üniversitelerin sosyal medya hesapları, tanıtım videoları, sanal kampüs turları yoktu. Tercih yaparken biraz kör yürüyüşü yapardık.

Ama başka bir tarafı da vardı. Sınavın ertesi günü gazeteler cevap anahtarlarını yayımlardı. Oturur, doğru ve yanlışlarımızı sayar, yaklaşık kaç net yaptığımızı hesaplardık. Sonuç daha açıklanmadan ne yaptığımızı aşağı yukarı bilirdik. Sistem bugünkü kadar teknolojik değildi ama öğrenci sürecin biraz daha içindeydi.

Şimdi ise her şey daha profesyonel, daha parlak, daha düzenli görünüyor. Ve biraz da daha ticari.

Özellikle vakıf üniversitelerinde kapıdan girdiğiniz anda burs seçenekleri önünüze seriliyor. Yüzde 25 burs, yüzde 50 burs, tercih bursu, başarı bursu, kardeş bursu, erken kayıt avantajı...

Bir noktadan sonra insanın aklına ister istemez şu geliyor: Bir üniversiteye mi kayıt oluyoruz, yoksa kampanyalı bir ürün mü alıyoruz?

Elbette bütün vakıf üniversitelerini aynı kefeye koymak doğru değil. Türkiye’de çok iyi eğitim veren, güçlü akademik kadroları olan ve öğrencisine gerçek anlamda değer katan vakıf üniversiteleri var.

Ama bir de üniversite tabelası asılmış binalar var. Kampüs desen değil, akademik gelenek desen yok, araştırma kültürü son derece sınırlı. Buna rağmen her yıl yüzlerce öğrenci alıyorlar. Çünkü kontenjan var ve o kontenjanın dolması gerekiyor.

Türkiye yıllarca üniversite sayısındaki artışı bir başarı hikâyesi gibi anlattı. Her kente üniversite açıldı, yeni fakülteler kuruldu, yeni bölümler eklendi.

Fakat üniversite dediğimiz şey yalnızca sınıf, tabela ve diploma değildir. İyi akademisyen ister, araştırma ister, bilimsel özgürlük ister, tartışma kültürü ister. Asıl değeri ise öğrencisine yalnızca bir diploma vermesinde değil, mezun olduğunda önünü açacak bir birikim kazandırmasında ortaya çıkar.

Bugün gelinen noktada en önemli sorunlardan biri de burada başlıyor.

Bir genç dört yıl okuyacak, ailesi büyük bir ekonomik yükün altına girecek, sonra mezun olduğunda aldığı diplomanın çalışma hayatında neredeyse hiçbir karşılığı olmayacak.

Örneğin makine mühendisliği mezunu bir genç, aylarca iş aradıktan sonra ancak bir fabrikada asgari ücretin biraz üzerinde maaşla çalışabiliyorsa, dört yıllık üniversite eğitiminin ona mesleki ve ekonomik olarak ne kazandırdığını sorgulamak gerekir.

Belki de asıl sorun, kaç mühendise, kaç hukukçuya, kaç yazılımcıya, kaç öğretmene ihtiyaç olduğunu hiç hesaplamadan sürekli bölüm açmamızdır.

Bir tarafta kontenjanı dolmayan üniversiteler, diğer tarafta yıllarca eğitim aldığı alanda iş bulamayan mezunlar var.

Demek ki mesele gençlerin yeterince çalışmaması değil. Sorunun büyük kısmı, ihtiyaçla eğitim arasında denge kuramayan plansızlıkta.

Üstelik dünya da çok hızlı değişiyor.

Bir zamanlar “garanti meslek” denildiğinde birkaç klasik bölüm akla gelirdi. Bugün ise tablo çok daha farklı.

Tıp ve hemşirelik gibi sağlık alanları hâlâ güçlü konumunu korurken; matematik mühendisliği, kontrol ve otomasyon mühendisliği, uçak ve uzay mühendisliği, havacılık alanları ile bilişim ve iletişim teknolojileri mezunlarına daha geniş iş olanakları sunuyor.

Buna yapay zekâ, veri bilimi ve siber güvenlik gibi hızla büyüyen yeni uzmanlık alanlarını da eklemek gerekiyor. Dünya değiştikçe, üniversite tercihlerinde yıllardır ezbere söylenen “iyi bölüm” tanımı da değişiyor.

Bugün gençlerin önündeki en zor meselelerden biri de bu.

Onlardan 18 yaşında hayatlarının geri kalanını belirleyecek bir meslek seçmelerini istiyoruz ama 10 yıl sonra hangi mesleklerin bugünkü haliyle var olacağını biz bile bilmiyoruz.

Bu yüzden üniversite tercihini yalnızca bölüm adı üzerinden yapmak artık yeterli değil.

Bir üniversitenin çocuğa nasıl bir çevre sunduğu, hangi insanlarla tanıştırdığı, ne kadar özgür düşünmeye teşvik ettiği, üretmeye ne kadar alan açtığı da en az ders programı kadar önemli.

Çünkü okul başarısıyla hayat başarısı arasındaki ilişki de eskisi kadar düz değil.

Sınavlardan yüksek not almak, çok iyi bir diploma sahibi olmak elbette önemli. Ama günümüz dünyasında bunlara iletişim kurabilmek, insan ilişkileri geliştirebilmek, merak etmek, farklı alanlara ilgi göstermek ve birlikte çalışabilmek de ekleniyor.

Üniversite yıllarını yalnızca derslere girilip sınavların geçildiği dört yıl olarak görmek bu nedenle ciddi bir kayıp. Çalışma hayatıyla ilk kez mezun olduktan sonra tanışmak da artık oldukça geç.

Bir öğrenci üniversite yıllarında kendi alanıyla ilgili küçük de olsa bir işte çalışır, proje üretir ve bir kurumun nasıl işlediğini yakından görürse mezun olduğunda yalnızca diploma sahibi olmaz; çalışma hayatına ve kendi yeteneklerine dair de daha gerçekçi bir fikir edinir.

Burada amaç gençleri daha 18 yaşında başka bir yarışın içine sokmak değil, üniversiteyi hayatın ertelendiği dört yıllık bir bekleme alanı olmaktan çıkarmaktır.

Bütün bunları konuşurken ülkenin köklü üniversitelerinin durumunu da görmezden gelemeyiz.

Bir zamanlar Türkiye’nin en iyi üniversitelerinden mezun olan gençleri şirketler daha okul bitmeden takip ederdi. Bugün ise iyi üniversitelerden mezun gençlerin bile aylarca iş aradığına tanık oluyoruz.

Türkiye’de yükseköğretimin son yıllarda yaşadığı liyakat tartışmaları, akademik özgürlük sorunu ve üniversitelerin siyasi müdahalelerle karşı karşıya kalması da bu gerilemenin bir parçasıdır.

Üniversitelere kayyum anlayışıyla yönetici atayıp ardından o kurumlardan dünya çapında başarı beklemek kendi içinde büyük bir çelişki. Bilim özgürlük ister; akademisyenin de öğrencinin de soru sorabildiği, itiraz edebildiği ve düşüncesini baskı görmeden ifade edebildiği bir ortam ister. Üniversite dediğimiz kurumun temel işlevlerinden biri de zaten budur.

Tam üniversite tercihlerini konuştuğumuz bu hafta, eğitim sistemimizin daha lise aşamasında nasıl işlediğini de yeniden gördük.

LGS yerleştirme sonuçları açıklandı. Ardından nakil süreci başladı. Ancak aileler gün boyunca okulların yeni taban puanlarını ve kontenjan bilgilerini beklemek zorunda kaldı.

Üstelik tercih süresi zaten son derece kısaydı. Çocukların ve ailelerin birkaç gün içinde önemli bir karar vermesi beklenirken, karar verebilmeleri için gereken temel bilgilerin zamanında açıklanmaması artık basit bir teknik aksaklık gibi görülemez.

Her yıl eğitim sisteminde başka bir eksiklikle karşılaşıyoruz. Bir yıl kontenjanlar zamanında açıklanmıyor, başka yıl puanlar ve yerleştirme süreçleri tartışma konusu oluyor.

Ardından ailelerden ve gençlerden bu sisteme güvenmeleri bekleniyor. Oysa sonuçlarla birlikte taban puanlarını ve kontenjanları da eksiksiz biçimde paylaşmak bu kadar zor olmamalı.

Aslında üniversite tercihleriyle LGS’de yaşananlar birbirinden çok da farklı değil. İkisinde de çocuklardan ve gençlerden hayatlarını etkileyecek kararlar vermeleri bekleniyor ama sistem onların işini kolaylaştırmak yerine çoğu zaman daha da zorlaştırıyor.

Bir tarafta üniversiteler öğrenciyi çekebilmek için bütün imkânlarını seferber ediyor, akademisyenlerini tanıtım masalarına oturtuyor. Kampüslerde adeta bir üniversite pazarı kuruluyor; eğitimin nasıl giderek ticari bir alana dönüştüğünü herkes açıkça görüyor. Diğer tarafta ise kamu, bir gencin doğru tercih yapabilmesi için ihtiyaç duyduğu en temel bilgileri bile zamanında açıklamakta zorlanıyor.

Sonra da gençlere “Doğru tercih yapın” diyoruz.

Doğru tercih elbette önemli. Ama bütün sorumluluğu çocukların omzuna bırakmak da işin kolayına kaçmak olur. Asıl üzerinde durmamız gereken, eğitim sistemi olarak gençlere ne verdiğimiz ve onların önüne nasıl bir gelecek koyduğumuzdur. Çünkü doğru tercih yapmalarını beklemek kadar, gerçekten seçmeye değer seçenekler sunmak da bizim sorumluluğumuzda.

Gençlerden geleceklerini doğru seçmelerini beklerken, önce onlara gerçekten seçmeye değer bir gelecek sunmamız gerektiğini unutmamalıyız.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Aylin Kotil Arşivi