Kaya Türkmen
Avrupa’dan vazgeçmek mi?
Avrupa’nın devrinin geçtiği düşüncesi son yıllarda giderek daha sık dile getiriliyor.
Amerika teknolojide önde. Çin üretimde, elektrikli otomobilde, bataryada, güneş enerjisinde dünyayı zorluyor. Avrupa ise yaşlanıyor, yavaş büyüyor, pahalı enerji kullanıyor, karar almakta zorlanıyor. Yapay zekâ yarışında da geride.
Siyasi risk danışmanlığı kuruluşu Eurasia Group’un Başkanı Ian Bremmer ile Yönetim Kurulu Başkanı Cliff Kupchan, Top Risks 2026 raporunda daha da karamsar bir tablo çiziyorlar. Fransa, Almanya ve İngiltere’de siyasi merkezin zayıfladığını, Amerika’nın geri çekilişi, Rusya tehdidi ve Çin rekabetinin aynı anda kıtayı sıkıştırdığını söylüyorlar. Avrupa’nın ekonomik durgunluk ve diplomatik ağırlık kaybı riskiyle karşı karşıya olduğunu düşünüyorlar.
Avrupa Merkez Bankası eski Başkanı ve İtalya eski Başbakanı Mario Draghi’nin Avrupa Birliği için hazırladığı rekabetçilik raporu da iyimser değil. Yavaşlayan verimlilik, yaşlanan nüfus, yüksek enerji maliyetleri, inovasyon açığı ve artan küresel rekabet Avrupa’nın önündeki başlıca sorunlar.
Peki bütün bunlardan “Avrupa’nın devri geçti” sonucu çıkar mı?
Nobel ödüllü iktisatçı Paul Krugman, temmuz ayında yayımladığı “European vs. U.S. Economic Performance: An Update” başlıklı yazısında tam da bu ezberi sorguluyor.
Krugman, Avrupa’nın teknoloji ve özellikle bilişim alanında Amerika’nın gerisinde kaldığını reddetmiyor. İtiraz ettiği, Avrupa ekonomisinin son çeyrek yüzyılda Amerika karşısında sürekli gerilediği iddiası.
Satın alma gücü ve saat başına üretim dikkate alındığında aradaki farkın sanıldığı gibi sürekli açılmadığını söylüyor. Ekonomik başarının yalnızca kişi başına kaç dolar üretildiğiyle ölçülemeyeceğini de hatırlatıyor. Avrupalılar daha güçlü sosyal güvencelere, daha düşük eşitsizliğe, daha uzun yaşam süresine ve daha fazla boş zamana sahip.
Avrupa mükemmel değil. Ama bitmiş de değil.
Türkiye açısından asıl mesele zaten Avrupa’nın Amerika’dan ya da Çin’den daha güçlü olup olmadığı değil.
Asıl soru, Türkiye’nin önümüzdeki dünyada nerede durmak istediği.
Ekonomik olarak zaten Avrupa’nın içindeyiz. Avrupa Komisyonu verilerine göre Türkiye ile AB arasındaki mal ticareti 2025’te 217,6 milyar avroyla rekor düzeye ulaştı. Türkiye ihracatının yüzde 42,7’si AB’ye gitti. AB açık ara en büyük mal ticareti ortağımız.
Coğrafya da değişmedi. Balkanlar’dayız, Karadeniz’deyiz, Akdeniz’deyiz. Avrupa ile Ortadoğu’nun, Rusya ile Akdeniz’in arasında duruyoruz.
Üstelik ABD’nin Avrupa’dan uzaklaşması, Türkiye’nin AB hedefini önemsizleştirmek bir yana, daha da önemli hale getirebilir. Avrupa kendi güvenliğini daha fazla üstlenmek zorunda kaldıkça Türkiye’nin stratejik ağırlığı da artabilir. Eurasia Group da ABD’nin Avrupa’dan çekilişinin Türkiye’nin bölgesel hareket alanını genişleteceğini öngörüyor.
Fakat AB hedefinin asıl önemi ticaretin ve jeopolitiğin ötesinde.
Mesele, nasıl bir Türkiye istediğimiz.
Bağımsız yargının olduğu, güçler ayrılığının işlediği, kuralların kişiye göre değişmediği, yurttaşın hakkını ararken karşısında tarafsız bir devlet bulduğu bir Türkiye.
Avrupa Birliği tartışmasını yıllarca “Bizi alırlar mı?” sorusuna hapsettik. Oysa önce sorulması gereken, Türkiye’nin demokrasisini, hukukunu, kurumlarını ve ekonomisini Avrupa standartlarına taşımak isteyip istemediği.
Üyelik sürecinin nasıl sonuçlanacağı elbette önemlidir. Ama AB hedefinin Türkiye’ye sağlayacağı kazanç üyelik gününde başlamaz. Hukuku, kurumları, ekonomiyi ve devlet yönetimini Avrupa standartlarına taşıma sürecinin kendisi de Türkiye için bir yeniden yapılanma programıdır.
Amerika’nın kurduğu eski uluslararası düzen sarsılıyor. Çin yükseliyor. Ticaret siyasetin, teknoloji güvenliğin parçasına dönüşüyor. Kuralların yerini giderek güç ilişkilerinin aldığı böyle bir dünyada Avrupa’nın temsil ettiği hukuk, öngörülebilirlik ve kurumsal standartlar Türkiye açısından değerini kaybetmiyor. Tersine, daha önemli hale geliyor.
Krugman Avrupa’nın sanıldığı kadar gerilemediğini söylüyor. Draghi Avrupa’nın değişmek zorunda olduğunu. Bremmer ile Kupchan ise değişemezse ciddi bir güç kaybına uğrayacağını.
Üç saptama da doğru.
Avrupa şimdi güvenliğini, ekonomisini ve Amerika ile ilişkisini yeniden tanımlamak zorunda. Türkiye için fırsat da burada.
Ekonomik ağırlığı, coğrafyası ve güvenlik kapasitesiyle Türkiye, yeniden şekillenen Avrupa’nın dışında kalmak yerine bu dönüşümün parçası olabilir.
Avrupa’dan vazgeçmek, rotayı değiştirmek değil, pusulayı denize atmak olur. Türkiye’nin böyle bir lüksü yok.