Yeniden Cumhuriyet

Cumhuriyet yalnızca bir yönetim biçimi değildi. Bir yön tayiniydi.

Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet, yoksul, yorgun ve savaşlardan çıkmış bir ülkeye çağdaş uygarlık hedefi gösterdi. Aklı, bilimi, hukuku, laikliği, kadın-erkek eşitliğini, yurttaşlığı ve ekonomik bağımsızlığı esas aldı. “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” sözü yalnızca Meclis duvarına yazılmış bir cümle değildi. Yeni devletin ruhuydu.

Bugün Türkiye, Cumhuriyet'in kurucu rotasından her geçen gün biraz daha uzaklaştırılıyor.

Atatürk’ün Cumhuriyeti, kişilerin değil kurumların devleti olmayı hedefliyordu. Erdoğan Türkiyesi’nde ise devlet, giderek tek kişinin iradesi etrafında şekillenen bir yapıya dönüştü. Parlamenter sistem tasfiye edildi. Meclis etkisizleştirildi. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi adı altında yürütme, yasama ve bürokrasi büyük ölçüde Saray merkezli bir düzene bağlandı.

Cumhuriyet’in temel direklerinden biri laiklikti. Laiklik yalnızca din ve devlet işlerinin ayrılması değil, yurttaşların inançları ne olursa olsun eşit sayılması demekti. Bugün ise Diyanet devasa bütçesiyle devlet içinde devlet haline geldi. Eğitimden aile politikasına, kadın haklarından gündelik yaşama kadar pek çok alanda dini referanslar kamu politikasının parçasına dönüştü.

Atatürk’ün Cumhuriyeti, kadınları kamusal hayatın eşit yurttaşları yapmak istedi. Medeni Kanun, seçme ve seçilme hakkı, eğitimde ve çalışma hayatında kadınların görünürlüğü bu büyük dönüşümün parçasıydı. Bugün ise Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Kadın ile erkeği eşit konuma getiremezsiniz, o fıtrata terstir” ve “Kadın erkek eşitliği diye bir şey yoktur” sözleri iktidarın bakış açısını açıkça ortaya koyuyor. Kadın hakları, iktidarın muhafazakâr toplum tasavvuruna göre yeniden tarif edilmek isteniyor.

Cumhuriyet’in eğitim ideali akıl ve bilimdi. Tevhid-i Tedrisat bunun için yapılmıştı. Bugün müfredat dinselleştiriliyor, imam hatip sistemi siyasal bir proje olarak büyütülüyor, eleştirel düşüncenin yerini itaatkâr nesil arayışı alıyor. “Fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” kuşaklar yerine “dindar ve kindar nesil” yetiştirme hedefi öne çıkıyor.

Sanata bakıştaki değişim de aynı ölçüde çarpıcıdır. Atatürk, sanatı bir süs değil, uygarlığın temel unsurlarından biri olarak görüyor, “Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş gibidir” diyordu. Opera, bale, tiyatro, konservatuvarlar ve güzel sanatlar kurumları bu anlayışın ürünüydü. Bugün ise sanatçılar hedef gösterilebiliyor, konserler ve festivaller yasaklanabiliyor, sanat ideolojik ve ahlaki ölçülere göre değerlendiriliyor. Özgür sanatın yerini makbul sanatçı anlayışı alıyor.

Cumhuriyet, siyasal bağımsızlığın ekonomik bağımsızlık olmadan korunamayacağını biliyordu. Demiryolları millîleştirildi, fabrikalar kuruldu, sanayi hamleleri başlatıldı. Osmanlı’dan kalan borçlar yıllar içinde son kuruşuna kadar ödendi. “Köylü milletin efendisidir” sözü yalnızca bir temenni değil, üreticiyi kalkınmanın merkezine koyan bir anlayışın ifadesiydi. Yoksul bir ülke kendi ayakları üzerinde durmaya çalıştı.

Bugün ise Türkiye uçan kuşa borçlu hale getirildi. Cumhuriyet’in biriktirdiği fabrikalar, limanlar, enerji tesisleri, şeker fabrikaları, madenler ve stratejik kamu varlıkları satıldı. Üreten devlet anlayışının yerini satan devlet anlayışı aldı. Köylü artık milletin efendisi değil; artan maliyetler, düşük alım fiyatları ve borç yükü altında üretimden çekilmek zorunda kalan en mağdur kesimlerden biri haline geldi.

Daha da kötüsü, yalnız bugünün değil, gelecek kuşakların gelirleri de ipotek altına alındı. Köprüden geçilse de geçilmese de, havaalanına yolcu gelse de gelmese de, şehir hastanesinde hasta sayısı tutsa da tutmasa da Hazine ödeme yapıyor. Geçiş, yolcu ve hasta garantileriyle özel şirketlerin kazancı güvence altına alınırken risk milletin sırtına yükleniyor.

Atatürk’ün dış politikası “Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesine dayanıyordu. Türkiye, Batı hukuk sistemine yaklaşan, Avrupa kurumlarıyla bütünleşmeyi hedefleyen, diplomasiyi önceleyen bir ülkeydi. Bugün ise Avrupa Birliği süreci fiilen donmuş durumda. Türkiye, Batı ile sürekli kriz yaşayan, yönü tartışmalı ve öngörülemez bir ülkeye dönüştürüldü. Dış politikada yapılan hataların kimi zaman S-400 örneğinde olduğu gibi halka ağır ekonomik ve siyasi faturalar çıkardığı görüldü.

En ağır kopuş ise hukukta yaşandı. Cumhuriyet bütün eksiklerine rağmen modern hukuk devleti idealini benimsedi. Bugün Anayasa Mahkemesi kararlarının tanınmadığı, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının uygulanmadığı, yargının siyasal rekabetin aracı haline getirildiği bir Türkiye var.

Atatürk’ün Cumhuriyeti yurttaş yaratmak istemişti. Akape düzeni ise sadakat isteyen bir iktidar mimarisi kurdu. Liyakat yerine bağlılık, kurum yerine kişi, hukuk yerine talimat, yurttaş yerine tebaa anlayışı öne çıktı.

Bu yüzden mesele yalnızca bir iktidar değişikliği değildir. Mesele, Cumhuriyet’in yeniden kendi eksenine oturtulmasıdır.

Cumhuriyet yalnızca geçmişimiz değildir. Geleceğimizi yeniden kurabilmek için elimizde kalan en sağlam pusuladır. O pusulayı yeniden elimize almadan Türkiye’nin yönünü bulması mümkün değildir.

Öyleyse: yeniden hukuk, yeniden akıl, yeniden laiklik, yeniden özgürlük ve yeniden Cumhuriyet.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Kaya Türkmen Arşivi

Are You İtibar?

11/07/2026 07:00

Sokak

03/06/2026 07:00