Kaya Türkmen
YENİ Parti: Rüzgârı kalıcı kılacak hikâye
Bakmayın siz 25. kuruluş yıl dönümünde kopardıkları tantanaya. AKP’nin Türkiye’ye anlatacak hikâyesi çoktan tükendi. Çeyrek yüzyıla yaklaşan iktidarının bugünkü bilançosunda yoksullaşmış bir toplum, aşınmış kurumlar, keyfileşmiş bir hukuk düzeni, liyakatin yerini sadakatin aldığı bir devlet ve geleceğe eskisi kadar umutla bakamayan milyonlar var.
Ama bir iktidarın hikâyesinin bitmesi, yenisinin kendiliğinden yazılacağı anlamına gelmiyor. Türkiye’nin ihtiyacı yalnızca bir iktidar değişikliği değil; yeni bir yön, yeni bir siyasal dil ve yeni bir gelecek tahayyülü.
Rüzgârı kalıcı kılmak
Özgür Özel liderliğinde yola çıkan YENİ Parti tam da böyle bir ortamda güçlü bir rüzgâr yakaladı. Toplumdaki değişim isteği, eski siyaset tarzından duyulan bıkkınlık ve iktidarın bıraktığı büyük boşluk yeni parti için önemli bir imkân yaratıyor. Asıl mesele, yakalanan bu rüzgârı kalıcı bir siyasal güce dönüştürebilmek.
AKP de iktidara gelirken bir hikâye anlatmıştı. Vesayetin gerileyeceği, Avrupa Birliği’ne yaklaşan, zenginleşen, dünyayla bütünleşen, devlet karşısında vatandaşın güçlendiği bir Türkiye vaat etmişti. Zamanla reformun yerini beka söylemi, çoğulculuğun yerini kutuplaşma, hukuk devletinin yerini kişiselleşmiş iktidar aldı. Bugünkü sorun yalnız iktidarın yıpranması değil, geleceğe dair yeni ve inandırıcı bir söz söyleme kapasitesinin de tükenmiş olması.
Bahattin Yücel, Gazete Pencere’de yayımlanan son yazısında YENİ Parti’nin “ne önerdiğini saklamadan anlatması” gerektiğini söylüyor. Bekir Ağırdır da yazılarında yeni partinin yeni bir hikâye ve yeni bir siyaset kurması, toplumla yeni bir ilişki geliştirmesi gerektiğini vurguluyor.
Programı dikkatle okuyunca ilginç olan şu: Her iki yazarın aradığı şeylerin önemli bir bölümü YENİ Parti’nin kuruluş belgelerinde zaten var. Yücel’in istediği açıklık da, Ağırdır’ın tarif ettiği yeni siyaset anlayışı da… Mesele belki de hikâyeyi sıfırdan yazmak değil, yazılmış olanı güçlü bir siyasal anlatıya dönüştürmek.
Saklamadan anlatmak
Bunu özellikle önemsiyorum. Çünkü CHP’deki kısa tecrübemde dış politika alanında ciddi bir çekingenliğe sık sık tanık oldum. “Fazla AB’ci görünmeyelim”, “NATO’yu çok dillendirmeyelim”, “Kıbrıs’ta iki devletli çözümü eleştirmeyelim”, “Mavi Vatan’a karşı bir şey söylemeyelim” türünden uyarıları çok duydum.
Bu cümlelerin ortak noktası şu: Bir düşüncenin doğru olup olmadığından önce, onu söylemenin kaç oy kaybettireceği hesaplanıyor.
Oysa YENİ Parti programı tam tersini söylüyor. Seçim kazanmak uğruna temel ilkelerini belirsizleştiren, herkese başka şey söyleyen siyaset tarzını reddediyor ve gücünü “sözümüzün açıklığından” aldığını ilan ediyor.
Bence bu, programın en değerli siyasi tercihlerinden biri. Elbette siyaset toplumun eğilimlerini dikkate alır. Ama yalnız kamuoyu araştırmalarının arkasından yürümek siyaset değildir. Siyasi partiler bazen seçmenin zaten düşündüğünü tekrarlamak yerine, başka bir istikametin neden daha doğru olduğunu anlatmak ve insanları buna ikna etmek zorundadır.
YENİ Parti’nin programında yazdığı bu açıklık iddiasını siyasi kimliğinin ayırt edici unsurlarından biri haline getirmesi, yeni siyaset arayışına gerçek bir içerik kazandırabilir.
Nasıl bir Cumhuriyet?
Yeni hikâyenin omurgası da aslında programda açıkça tarif edilmiş. YENİ Parti, Cumhuriyet’i geçmişte tamamlanmış bir tarih olarak değil, her kuşağın özgürlük, eşitlik ve adaletle geliştirmesi gereken “canlı bir toplumsal sözleşme” olarak görüyor.
Bu düşünce bana son derece önemli geliyor.
Özgür Özel 2024’te, kendisini devlete tam olarak ait hissetmeyen Kürtlere “Türkiye Cumhuriyeti Devletinin sahibi olmayı” teklif etmişti. Yeni hikâyenin en güçlü unsurlarından biri bu iki düşüncenin buluştuğu yerde kurulabilir: Türk’ün, Kürt’ün, inananın, inanmayanın, yaşam tarzı ne olursa olsun herkesin kendisini Cumhuriyet’in eşit sahibi hissedebilmesi.
Kişilerin değil kurumların güçlü olduğu, hukukun iktidarı da bağladığı, devletin yurttaşına buyurmak yerine onun özgürlük alanını koruduğu bir Türkiye. Laikliğin yalnız din ve devlet işlerinin ayrılması değil, herkes için eşit yurttaşlığın ve özgürlüğün güvencesi olduğu bir Cumhuriyet. Devletin gücünü vatandaşını korkutmakta değil, vatandaşının devlete güvenmesinde gören bir yönetim anlayışı.
Programın özgürlük ile sosyal adaleti birbirinden ayırmaması da aynı hikâyenin önemli bir parçası. Özgürlük yalnız düşüncesini söyleyebilmek değil, çocuğunu doyurabilmek, sağlığa ve eğitime ulaşabilmek, yarından korkmadan yaşayabilmek demek. Büyümenin ölçüsü de yalnız rakamlar değil, yurttaşın hayatındaki iyileşme olmalı.
Buna bir şey daha eklemek gerekir: İnsanların yalnız geçinebildiği değil, yeniden nefes alabildiği, eğlenebildiği, umut kurabildiği, mutlu olduğu bir ülke de siyasetin meşru hedefidir.
Kürt meselesinde de bu Cumhuriyet anlayışı önemli bir başlangıç zemini sunuyor. Eşit vatandaşlık, demokratik haklar, terörle kararlı mücadele ve hukuk devleti aynı siyasal cümlenin içinde kurulabilir. Türkiye’nin birliğini güçlendirmenin en sağlam yollarından biri, vatandaşlarının kendilerini o birliğin eşit ve saygın parçası olarak hissetmeleridir.
Doğru bildiğini özgüvenle savunmak
Dış politika bakımından da programın yönü açık. Türkiye’nin demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğü temelinde Batı İttifakı içindeki etkinliğinin güçlendirilmesini, Avrupa Birliği üyelik sürecinin hızlandırılmasını, Avrupa Konseyi, AB, AGİT ve NATO’daki etkinliğinin artırılmasını öngörüyor.
Bunlar benim CHP’de sıkça karşılaştığım çekingenliğin tersine, açık ve doğru tercihler.
Türkiye’nin Avrupa yönelimini savunurken mahcup veya özür dileyen bir dile ihtiyacı yok. AB üyeliğini istemek ulusal çıkarlardan vazgeçmek değildir. NATO içindeki yerimizi sahiplenmek ittifakın her politikasını onaylamak anlamına gelmez. Demokratik Batı dünyasının parçası olmak da Türkiye’nin komşularıyla iyi ilişkiler kurmasına, bölgesinde bağımsız ve etkili bir aktör olmasına engel değildir.
Aynı açıklık Kıbrıs ve deniz yetki alanları gibi daha tartışmalı alanlarda da gösterilebilir. İki devletli çözüm politikasının uluslararası alanda kabul görmediğini ve sonuç üretmediğini düşünüyorsak bunu söylemekten çekinmemeliyiz. Türkiye’nin denizlerdeki hak ve çıkarlarını kararlılıkla savunmak da “Mavi Vatan” kavramı etrafında ortaya konulan her görüşü tartışılmaz devlet doktrini haline getirmeyi gerektirmez.
Öngörülebilirlik önce açıklık ister
Burada programın iki ayrı ilkesi arasında bence çok değerli bir bağ var.
Bir yandan temel ilkelerini oy hesabıyla belirsizleştirmeyeceğini ve gücünü sözünün açıklığından aldığını söylüyor. Öte yandan dış politikada “öngörülebilir, uluslararası hukuka bağlı ve güvenilir” bir Türkiye vaat ediyor.
Bu iki yaklaşım aslında birbirini tamamlıyor.
Türkiye için öngörülebilir bir dış politika isteyen bir siyasi partinin kendisinin de dış politikanın temel meselelerinde öngörülebilir olması gerekir. AB, NATO, Kıbrıs veya deniz yetki alanlarında nerede durduğunu açıkça anlatabilen bir parti, yarın iktidara geldiğinde nasıl davranacağı konusunda hem kendi toplumuna hem dış dünyaya güven verir.
Dolayısıyla burada YENİ Parti’ye programında olmayan yeni bir ilke önermek gerekmiyor. Tam tersine, programdaki açıklık ile öngörülebilirlik ilkelerini birbirinin doğal tamamlayıcısı olarak görmek yeterli. Öngörülebilirlik neyi savunduğunu açıkça anlatabilmekle başlar.
Yeni siyasetin izleri de var
Bekir Ağırdır’ın yeni siyaset arayışına ilişkin ölçütlerinin de YENİ Parti program ve tüzüğünde önemli karşılıkları bulunuyor. Aktif yurttaşlık ve katılımcılık savunuluyor. Aday belirlemede önseçim ve örgüt denetimindeki yöntemlere yer veriliyor. Kadınların ve gençlerin temsilini güçlendiren kotalar getiriliyor. İl ve ilçe danışma kurullarının yerel ihtiyaçları karar organlarına taşıması öngörülüyor.
Demek ki Ağırdır’ın tarif ettiği yeni siyaset kültürünün araçları bakımından da sıfırdan başlanmıyor.
Bütün bunlardan benim çıkardığım sonuç şu: YENİ Parti’nin önündeki temel mesele bir hikâyesinin bulunmaması değil. O hikâyenin parçaları programında, tüzüğünde ve liderinin söyleminde önemli ölçüde mevcut.
Şimdi yapılması gereken, bunları kırk sayfalık bir programın satırları arasında bırakmamak. Cumhuriyet anlayışını, özgürlük ve sosyal adalet fikrini, dünyadaki yerimize ilişkin tercihini ve yeni siyaset iddiasını insanların kolayca anlayabileceği, hatırlayabileceği ve kendisini içinde görebileceği ortak bir anlatıya dönüştürmek.
Belki de rüzgârı kalıcı kılacak hikâye, büyük ölçüde zaten yazılmış durumda. Mesele onu saklamadan, ürkmeden ve toplumun sağduyusuna güvenerek anlatabilmek.