Kaya Türkmen
Kitle partisi… Ama kişilikli
Batı’nın birçok ülkesinde merkez partileri giderek birbirine benziyor. Aynı ekonomik anlayışa yaslanıyor, aynı ihtiyatlı dili kullanıyor, seçmeni ürkütmemek adına nasıl bir toplum tasavvur ettiklerini söylemekten kaçınıyorlar.
Siyaset, farklı gelecek ufukları arasındaki bir tercih olmaktan çıkıp mevcut düzenin kim tarafından daha iyi yönetileceği yarışına dönüşüyor.
Sonra da seçmenin neden merkezi terk ettiğine hayret ediliyor.
Oysa seçmen, kendisine gerçek bir tercih sunulmayan yerde başka adresler arıyor. Bir yanda toplumsal öfkeyi göçmen düşmanlığına, milliyetçiliğe ve otoriterliğe dönüştüren aşırı sağ büyüyor. Öte yanda geçim, konut ve eşitsizlik sorunlarına açık, kamucu çözümler öneren sol da karşılık buluyor.
Bu iki siyasetin vaat ettiği gelecek taban tabana zıt. Biri öfkeye düşman gösteriyor, diğeri öfkenin kaynağına çözüm arıyor. Ancak ikisi de seçmene bir yön gösteriyor. Neyi değiştireceğini, ne yapacağını ve nasıl bir gelecek kurmak istediğini açıkça söylüyor.
Almanya’da iki eyalette yapılan son seçimler bu farkı çarpıcı biçimde gösterdi. Geçici resmî sonuçlara göre Mecklenburg-Vorpommern’de hoşnutsuzluğu göçmen düşmanlığıyla örgütleyen AfD birinci oldu. Berlin’de ise konut krizine, kiralara ve gelir adaletsizliğine somut çözümler öneren Sol Parti sandıktan birinci çıktı. Aynı toplumsal huzursuzluk, iki ayrı yerde iki bambaşka siyasal karşılık buldu.
Buradan çıkarılacak sonuç daha fazla radikallik değil. Partiler neyi değiştireceklerini ve bunu nasıl yapacaklarını açıkça anlatmalı.
Türkiye’de de muhalefetin önündeki sorunlardan biri tam olarak bu.
“Biz kitle partisiyiz” denilerek belirgin bir siyasal kimlikten kaçınmak tercih ediliyor. Belirli bir görüş savunulursa toplumun bir kesiminin ürkütüleceği, solcu olunduğu söylenirse oy kaybedileceği düşünülüyor. Herkese seslenmenin yolu, hiçbir konuda kesin konuşmamaktan geçiyormuş gibi davranılıyor.
Böylece ortaya kimseyi kızdırmayan ama kimseyi de heyecanlandırmayan, ne kokar ne bulaşır bir siyaset çıkıyor.
Bu anlayış, toplumu düşünceleri ve çıkarları hiç değişmeyen sabit seçmen kümelerinden ibaret sayıyor. Siyasetin görevinin yalnızca bu kümeler arasında ürkekçe dolaşarak mümkün olan en fazla oyu toplamak olduğu varsayılıyor. Oysa siyaset yalnızca mevcut tercihleri ölçme işi değil. İnsanları yeni bir gelecek fikri etrafında ikna etme, dağınık talepleri ortak bir umuda dönüştürme işi.
Kitle partisi olmak, herkesin duymak istediğini söylemek değil. Birbirinden farklı insanların ortak sorunlarına hangi ilkelerle ve hangi araçlarla çözüm bulunacağını gösterebilmek.
Bunu CHP’nin çok partili hayatta ulaştığı en yüksek genel seçim oyu da gösteriyor. “Ortanın solu” ile başlayan ve “demokratik sol” olarak gelişen çizgi, 1977 seçimlerinde yüzde 41,4’e ulaşmış, CHP o başarıyı sol kimliğini gizleyerek değil, emeğin, üreticinin, yoksulun, özgürlüğün ve sosyal adaletin yanında açıkça yer alarak kazanmıştı.
Elbette 1977’nin koşulları bugüne taşınamaz. O başarının tek nedeni de partinin kendisini solda tanımlaması değildi. Fakat bu tarih, “Sol olduğunu açıkça söyleyen bir parti geniş kitlelere ulaşamaz” iddiasının değişmez bir siyaset yasası olmadığını göstermeye yeter.
Solculuk bir etiketten fazlasıdır. Vergiyi kimden alacağınız, bütçeyi kimin için kullanacağınız, çalışanı işveren karşısında nasıl koruyacağınız, barınmayı piyasanın insafına bırakıp bırakmayacağınız, eğitimi ve sağlığı hak mı yoksa ticari mal mı sayacağınız meselesidir.
Solculuk emeklinin insanca yaşamasını bütçeye yük mü, devletin topluma karşı borcu mu sayacağınız meselesidir. Bir avuç ayrıcalıklının servetini mi, milyonların sofrasını mı büyüteceğiniz meselesidir. Laiklik, kadınların eşitliği, çevrenin korunması ve hukukun herkese aynı biçimde uygulanması konusunda alacağınız tavır meselesidir solculuk.
Muhalefete yıllardır aynı soru yöneltiliyor: İktidarın neyi yanlış yaptığını anladık. Siz neyi, nasıl yapacaksınız?
Bu sorunun cevabı, iktidarın bütün yanlışlarını sıralayan uzun konuşmalarda değil, iktidara gelindiğinde kurulmak istenen düzeni anlatan açık bir programda bulunabilir.
Demokratik muhalefetin görevi aşırı sağın dilini ödünç almak da değil, herkesi ürkütmemek adına susmak da. Görevi, toplumdaki öfkeye demokratik, eşitlikçi ve uygulanabilir bir yön göstermek.
Kitle partisi olmak kişiliksizleşmek anlamına gelmez. Tam tersine, geniş kitlelere güven verecek kadar belirgin bir kişilik gerektirir.
Belirsizlik bir süre kimseyi ürkütmeyebilir. Ama sonunda kimseye umut da vermez.