Anıl Özgüç
İnsan neden insan yer?
Müsaadenizle sizi yiyebilir miyim?
Yamyamlık fikri neden tüylerimizi ürpertir? Katilin, öldürmekle yetinmeyip kurbanını yemeye karar vermesi, sadece sınırın aşılması yüzünden ürkütmez bizi, insan bedeninin bir diğerinin açlığına dönüşmesi düşüncesidir korkunç olan. Belki de bu yüzden yamyamlık, tarih boyunca yalnızca bir suç ya da sapkınlık olarak değil, insanın insana karşı duyduğu korkunun en karanlık biçimlerinden biri olarak karşımıza çıkar. Bu ve bir sonraki haftanın “tekinsiz” yazısı, bir cinayet dosyasında, bir delinin günlüğünde ve bir edebi canavarın sofrasında insan etinin izini sürüyor.
Yamyamlık yani kannibalizm, daha az ürpertici ve daha bilimsel adıyla antropofaji, diğer insanların eti veya iç organlarını yiyerek beslenen insan davranışı olarak tanımlanır. Yazı boyunca bu eylemi yamyamlık olarak kullanacağım, nedense bu sözcüğün doğasına içkin olduğunu hissediyorum. Yine de sözcüğün etimolojisine kısaca bakalım.

KOLOMB KARAYİPLER’DE
Yamyamlık, bin yıllardır Batı’nın tarihe dair hayal gücünde önemli bir yer tutuyor. M.Ö. 5. yüzyılda yaşamış olan tarihçi Heredot, Yunan etkisindeki dünyanın uzak köşelerinde görülen insan yeme davranışına geniş yer ayırmış. Klasik Akdeniz kaynaklarında tipik “insan yiyen” figürü, neredeyse her zaman İskitler gibi “medeni” dünyanın sınırlarında yaşayan halklardan biri olarak tasvir edilmiş. Sözde “vahşiler” arasında insan yeme eyleminin varlığına duyulan bu ilgi, Heredot'tan Kristof Kolomb'a kadar uzanan süreçteki en istikrarlı temalardan biri.
Yamyamlık yani “Cannibalism”in kökeninin Kristof Kolomb’un 16. yüzyılda Karayip Adaları’na yaptığı ziyaretlerle ilgili olduğu düşünülüyor. Sözcük, Kolomb'un Karayipler'deki yerli halklardan “Carib” olarak söz ederken kullandığı “Caniba” biçimiyle ilişkilendiriliyor. Ziyareti sonrası kaşif, İspanya Kraliçesi’ne izlenimlerini aktarırken, yerli halkın çok arkadaş canlısı ve huzurlu olduğundan bahsediyor. Ama bir sorun var. Halk, suçluları pişirip yiyor. Bunu duyan kraliçe çok sinirleniyor ve insan eti yiyenlerin tutuklanmasına dair bir yasa çıkarıyor. Daha sonra bu ad, Avrupalıların o halklara atfettiği insan eti yeme iddiaları nedeniyle genel olarak “insan yiyen” anlamına dönüşüyor.
Bir de pek güzel bir yanlış etimolojik bağlantı var. Dönemin bazı Avrupalı yazarları, sözcüğün Latince “köpek” yani “canis” ile ilişkili olduğunu düşünüyorlar. Ancak sonrasında bu bağlantının rastlantı olduğu anlaşılıyor.
Kısacası “yamyam” (cannibal) sözcüğü, ancak Avrupalıların Amerika kıtasına ayak basmasıyla ortaya çıkmış görünüyor. İnsan yeme eylemi —ya da en azından buna dair yazılı anlatılar— bin yıllardır var olsa da "yamyam" kavramı gerçek anlamda ancak 1492'de doğmuş. Avrupa imparatorlukları sonraki beş yüzyıl boyunca Amerika'nın yerli halklarını fethedip köleleştirirken, onları din değiştirmeye zorlarken ve öldürürken, yamyamlık söylemi de önemini korumuş.
Burada ortaya birkaç soru bırakıp esas konumuza dönelim.
Yamyamlık, zulüm ve fetih için nasıl bir gerekçe olarak kullanılıyordu? Ya da tam tersi, insan eti yeme eyleminin kendisi, başkaları üzerinde kontrol sağlamak amacıyla nasıl bir taktik olarak kullanılıyordu? Sömürgeciler, boyunduruk altına almak istedikleri halkların “vahşi” uygulamalarına neden obsesif bir ilgi duyuyorlardı?
YAMYAM DEDİĞİMİZ KİŞİ KİM?
Bu soruların yanıtını ararken, yamyamlığın yalnızca insan eti yemekle ilgili olmadığını düşünmemiz gerekiyor sanki. Yamyamlık, bazen bir suçlama, bazen bir iktidar aracı, bazen de bir toplumun kendisini anlatmak için kullandığı güçlü bir metafor haline geliyor. Tam da burada karşımıza bir kitap çıkıyor.
1918 yılında Çinli yazar Lu Xun, modern Çin edebiyatının ilk kısa öykülerinden biri kabul edilen ‘Bir Delinin Günlüğü'nü yayımladı. Öykü, çevresindeki insanların kendisini yemek istediğine inanan bir adamın günlüğünden oluşuyor. Adam, komşularının bakışlarından, insanların fısıldaşmalarından ve eski kitapların satır aralarından aynı şeyi okumaya başlıyor:
“İnsanlar insan yiyor.”
Üstelik bu yalnızca geçmişte kalmış bir vahşet değil. Adam, çevresindeki herkesin bu korkunç geleneğin bir parçası olduğuna inanmaya başlıyor. Ona bakan gözler artık sıradan gözler değil; onu yemek için bekleyen insanların gözleri. Bir komşunun gülümsemesi tehditkâr, bir fısıltı ölüm haberi, sıradan bir bakış ise yaklaşan bir sofranın habercisi haline geliyor.
Başlangıçta bunun bir delinin kuruntusu olduğunu düşünüyoruz. Fakat Lu Xun'un tekinsizliği tam burada başlıyor: Ya deli haklıysa?

Öykü ilerledikçe okur da onun zihninin içine çekiliyor. Eski kitaplarda gerçekten “insan eti”nden söz ediliyor. Geçmişin hikâyeleri, toplumun güçlülerinin zayıfları ezmesiyle yan yana geliyor. İnsanların birbirlerine yaptıkları zulüm, delinin zihninde gerçek bir yamyamlık görüntüsüne dönüşüyor.
Lu Xun'un asıl derdi gerçekten insan eti yiyen insanların varlığını anlatmak değil. Yamyamlığı, insanların birbirini tükettiği bir toplumun metaforu olarak kullanıyor. İnsan, başka bir insanın hayatını, özgürlüğünü, emeğini ve geleceğini yiyebiliyor.
Fakat öykünün sonunda metafor ile gerçek arasındaki sınır da bulanıklaşıyor. Çünkü delinin korktuğu şey yalnızca kendisinin yenmesi değil. Bir gün aynı toplumun çocuklarını da yiyebileceğini düşünüyor. Ve günlüğünün sonuna, bütün bu karanlığın içinden tek bir cümle bırakıyor:
“Çocukları kurtaralım…”
Bir anda, yamyamlık artık yalnızca insan eti yemekle ilgili olmaktan çıkıyor. Bir toplumun kendi çocuklarını bile tüketebileceği düşüncesine dönüşüyor.
“Düşünemiyorum.
Dört bin yıldır insan eti yenen bir yerde yaşadığımı bugün yeni anladım, meğer yıllardır ben de bunun içindeymişim. Kız kardeşim ev idaresini ağabeyimin üstlendiği sıralarda öldü, kim bilir belki de o sıralar ağabeyim onu yemeklerimizin içine gizlice koyup bize yedirmiştir.
Kim bilir belki ben de kardeşimin etinden birkaç parça yemişimdir ve şimdi de sıra bendedir... Dört bin yıllık yamyamlık geçmişine sahip olan ben, o zamanlar bilmiyordum ama şimdi anlıyorum ki gerçek insanı bulmak çok zor!
Belki de hala insan eti yememiş çocuklar vardır, değil mi? Çocukları kurtaralım...”
Öykü bu paragrafla sonlanıyor.
Ama ne yazık ki kriminal tarih, yamyamlığın sadece bir metaforla sınırlı olmadığını bize söylüyor.
O zaman öykü Lu Xun'un zihninden çıkıp bir cinayet dosyasının içine giriyor.
METAFORDAN CİNAYETE: ISSEI SAGAWA
1981’de Paris’te, Sorbonne Ünivesitesi’nin Japon öğrencisi Issei Sagawa, Hollandalı öğrenci Renée Hartevelt’i öldürdü. Ardından cesedi parçaladı ve yedi.
Bu noktadan sonra yamyamlık, artık bir toplum eleştirisinin ya da edebi bir alegorinin parçası olmaktan çıkıyor. Önümüzde gerçek bir cinayet, gerçek bir beden ve bu bedenin ardından yürütülen bir adli soruşturma var.
Ama Sagawa dosyasını tekinsiz yapan yalnızca işlenen suç değil.
Çünkü bu öyküde cinayetin kendisinden sonra, katilin kaderi de en az suç kadar tuhaf bir hal alacak.
Sagawa daha sonra, insan eti yeme düşüncesinin zihninde çok daha önceden yer ettiğini, özellikle kadın bedenine yönelik bu fantezinin çocukluk ve gençlik yıllarına kadar uzandığını söyleyecekti. Bu anlatıların hangisinin gerçek bir geçmişe, hangisinin sonradan oluşturulmuş bir anlatıya dayandığını bugün kesin olarak bilmek kolay değil.

BİLDİKLERİMİZ 1981’E AİT
Sagawa, Paris Sorbonne’da tanıştığı 25 yaşındaki Hollandalı öğrenci Renée Hartevelt ile arkadaş oldu. Hartevelt şiir yazıyordu. Sagawa ise ondan bazı şiirlerini Almancadan Fransızcaya çevirmesini istemişti. 11 Haziran 1981'de Sagawa, Hartevelt'i Paris'teki dairesine davet etti.
Hartevelt o gün, bir arkadaşının evine gittiğini sanıyordu, oysa ev birkaç saat sonra bir cinayet mahalline dönüşecekti.
Sagawa’nın polis tutanaklarına yansıyan ifadesi, Hartevelt’i öldürmeyi ve yemeyi önceden planladığını gösteriyor. Artık Lu Xun’un öyküsünün içinde olmadığımızı fark ediyoruz. Sagawa, Hartevelt’i tüfekle vuruyor, ardından cesedi parçalayıp bedeninin bazı kısımlarını tüketiyor. (Daha fazla detaya girmeyeceğim, normal bir insanın ruhu ve aklı yaşananları sindiremeyebilir.)
Cesetten arta kalanları da Paris Boulogne Ormanı’na götürmeye çalışıyor. Ama cesedi saklama girişimi sırasında yaptığı bir dizi hata yakalanmasına neden oluyor.
BİRİ BİZİ YEMEK İSTİYOR
Sagawa, cinayetten üç gün sonra, 14 Haziran 1981'de yakalandı. 18 Haziran'da tutuklandı ve Paris’te cezaevine gönderildi.
Sagawa’nın akıl sağlığı değerlendirildi. Üç ayrı uzman tarafından hazırlanan raporlar, olay sırasında ağır bir ruhsal bozukluk nedeniyle cezai sorumluluğunun bulunmadığını söylüyordu. Bunun üzerine 30 Mart 1983'te soruşturma hakimi Jean-Louis Bruguière, hakkında kovuşturmaya yer olmadığına karar verdi. Sagawa’nın ceza davası böylece mahkeme önüne çıkmadan sona erdi.
Sagawa, Paris yakınlarındaki Villejuif’de bulunan psikiyatri hastanesine yatırıldı. Mağdurun ailesi karara itiraz etti; ancak Temmuz 1983'te Paris Temyiz Dairesi kararı onadı.
Ve dosya Japonya’ya taşındı. Japonya'daki psikiyatristler onu yeniden değerlendirdi. Fransa'daki değerlendirmeden farklı olarak, Sagawa'nın ruhsal durumunun, onu cezai açıdan sorumsuz kılacak bir hastalık düzeyinde olmadığı sonucuna vardılar. Ancak Fransa'daki kovuşturmaya yer olmadığı kararı kesinleşmişti. Kısacası Japonya'da aynı cinayet nedeniyle yeniden yargılanmasının önünde hukuki bir engel bulunuyordu.

Sagawa artık özgürdü. Dosya kapanmış ancak öykü bitmemişti.
Şimdilik burada duralım.
Bir sonraki yazıda Sagawa’nın Japonya’ya döndükten sonra nasıl bir şöhret nesnesine dönüştüğüne, yamyamlığın popüler kültürde nasıl yeniden kurulduğuna ve bu öykünün Hannibal Lecter’dan Freud’un Totem ve Tabu’suna uzanan daha eski bir soruya nasıl bağlandığına bakacağız.
Çünkü bazen en tekinsiz öyküler, cinayet bittiğinde başlar.
Mutlu Pazarlar...
Eponine Romo, An Appetite for Crime: Case Studies of Cannibalism and the Criminological Theories that Explain It, Undergraduate Honors Theses, CWU Scholar Works, 2022.
- Sarah M. M. Ali, ‘They all looked such good meat’:Cannibal Metaphors in Early Twentieth Century English Fiction, Homerton College, Doctorate Thesis, 2025.
- İnsan Yamyamlığının Kısa Tarihi, https://evrimagaci.org/insan-yamyamliginin-kisa-tarihi-7900
- Lu Xun, Ah Q’nun Gerçek Hikayesi, Bir Delinin Günlüğü, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2025.