Anıl Özgüç
Küvet Ölümleri –3 : Küvette bir politikacı
Fransız Devrimi’nin sembol ismi Jean - Paul Marat ile başlayan ve küvette karılarını boğarak öldüren George Joseph Smith ile devam eden “Küvet Ölümleri” serisi, Alman politikacı Uwe Barschel’in küvette bulunan ölü bedeni ve küvet ölümleri ikonografisine izdüşümleri ile bitiyor. Bu haftanın yazısı, halen ölüm orjini bilinmeyen Uwe Barschel’in Cenevre’de bir küvette, üzerinde takım elbisesiyle sessizce yatan ölü bedeni hakkında...
31 Mayıs 1987... Almanya eyalet seçimleri için seçim kampanyasının başlamasından çok kısa bir süre önce, Uwe Barschel ve bir güvenlik görevlisinin tek yolcu olduğu uçak, Lübeck-Blankensee Havaalanı'na yaklaşırken düştü. Pilot ve yardımcı pilot olay yerinde, Barschel’in güvenlik görevlisi ise birkaç gün sonra hastanede öldü. Barschel ağır yaralıydı ancak ölmemişti. Kazanın nedeni tam olarak hiçbir zaman anlaşılamadı. Uçağın çok alçaktan uçtuğu ve piste yaklaşma prosedürünün hatalı olduğu kayıt altına alındı. Karakutu kayıtları incelendiğinde ise yardımcı pilot Elizabeth Friske’nin son anlarda “Işıkları kısın” diye bağırdığı duyuluyor.
Kim bu Uwe Barschel?
Elbette yazının merkezi Uwe Barschel ve politik hayatı olmayacak. Ancak onu bir küvette ölüme götüren şartları az da olsa anlamamız gerek. (Bir politikacının eylemlerini anlamlandırmak çok mümkün olmasa da...)
Uwe Barschel, belli ki gençlik yıllarından beri siyasetin içinde olmuş. 1960’larda gençlik hareketlerinin içinde hevesli bir genç olarak başladığı siyasi yaşamı, 1971’den ölümüne kadar Schleswig-Holstein eyalet parlamentosu üyesi olarak devam etmiş. 1 Temmuz 1979'da Schleswig-Holstein İçişleri Bakanı olmuş. Gerhard Stoltenberg'in 4 Ekim 1982'de Şansölye Helmut Kohl liderliğindeki federal hükümette maliye bakanı olarak atanmasının ardından, Barschel 14 Ekim 1982'de Schleswig-Holstein eyaletinin başbakanı olarak seçilmiş. O güne kadar bir eyaletin başbakanı olan en genç insan unvanını da almış.
1987’deki eyalet seçimlerinden hemen önce Başbakan Barschel’in (CDU), seçim kampanyası boyunca en büyük rakibi Björn Engholm imiş. Ancak Der Spiegel, 12 Eylül 1987’de Barschel’in rakibi Engholm’ün itibarını hileli yollarla zedelediğini açıklayınca, CDU seçimde altı puan kaybetmiş ve ikinci parti olmuş. (Ne kadar da tanıdık değil mi? Bunlardan bir tane yok.) Parlamentodaki dağılım, hükümetin kurulmasını çıkmaza sokunca, Barschel basın karşısında hile yapmadığı konusunda şerefi üzerine yeminler etmiş ama gidişatı değiştirememiş. 25 Eylül’de de istifa etmiş.
Olay, “Barschel Olayı, Barschel-Pfeiffer Olayı veya Waterkantgate” olarak biliniyor.
Ölüme beş kala...
Uwe Barschel ve eşi, 6 Ekim 1987’de yani Barschel ölmeden beş gün önce, İspanya’daki Gran Canaria’da bir arkadaşlarının evine tatile giderler. 8 Ekim’de Barschel, bir görüşme için Zürih’e bir uçuş bulunmasını ister, ancak uçuşlar tamamen doludur. Barschel, Madrid ya da Cenevre’ye de gidebileceğini söyleyerek ısrar eder. Cenevre’ye bir uçuş bulunur ve Barschel 10 Ekim’de Cenevre’ye varır. Ardından iki bağlantılı uçuş daha ayarlar. Bu kadar çabanın ardında, Barschel’in kendini aklayacak bazı belgeleri bir muhbirden alacağı sanılıyor.
Uwe Barschel, 11 Ekim öğle saatlerinde, kaldığı Cenevre'deki Beau-Rivage Oteli'nin 317 numaralı odasının küvetinde, kendisiyle buluşmaya gelen Stern muhabiri Sebastian Knauer tarafından tamamen giyinik halde ölü bulundu. Barscel’in o haldeki fotoğrafları çekildi ve Stern’in ilk sayfasında yayınlandı. Başsavcı, Barschel’in Gran Canaria’dan rastgele bir uçuş destinasyonu seçtiği için intiharını planlamış olduğunu ve anonim bir yer arıyor olmasının da aynı derecede olası olduğunu düşünüyordu. Barschel’in ölümü intihar kabul edildi, soruşturmanın detaylarına ve ardındaki siyasal kaosa da bakıldığında, ölümün daha çok intihar kabul edilmesi isteniyor gibiydi.
İntihar mı, cinayet mi?
Soruşturmanın, adli tıpın kadim sorusuna gelip dayanması kaçınılmaz görünüyordu. Barschel intihar mı etmişti, yoksa öldürülmüş müydü? Özellikle olay yeri incelemesindeki kafa karıştırıcı detaylar, intihar teorisini çürütebilecek güçteydi. Otopsi bulguları da cinayete yönelik şüpheyi çağırıyordu.
Uzun yıllardır giderek artan dozlarda Tavor (benzodiazepin grubundan bir anksiyete giderici) kullanan Barschel’in kanında; siklobarbital, piritildiyon, difenhidramin, Perazin ve Valyum gibi sakinleştiriciler, bir antiemetik (bulantı giderici) ve bir nöroleptik (kısaca psikoz ataklarını önleyici bir ilaç diyebiliriz) olmak üzere toplam sekiz ilaç bulundu. Cenevre Savcılığı, Barschel’in tüm ilaçları kendinin aldığını, giyinik halde dolu küvette yatarak uyuyakaldığını, ardından da aşırı dozda ilaç kullanımı nedeniyle öldüğüne inanıyordu.
Barschel’in ailesi ise intihar teorisine inanmıyordu. Adli tıp bulgularını daha detaylı incelemek üzere İsviçreli emekli toksikolog Hans Brandenberger'in görüşüne başvurmaya karar verdiler. Dr. Brandenberger, Barschel’in midesinde, idrarında ve kanında farklı konsantrasyonlarda bulunan maddelerin cinayetin doğrudan kanıtı olduğunu düşünüyordu. Siklobarbitalin hala emilim aşamasındaydı. Bunca fazla sakinleştirici alan Barschel, siklobarbitalini kendisi yutmuş olmazdı. İlaç, Barschel’in bilinci kapalıyken başka biri tarafından verilmiş olmalıydı. Brandenberger, Welt am Sonntag’da yayınlanan makalesinde, kimyasal analiz verilerinin, eski Mossad ajanı Victor Ostrovsky'nin “Gizli Dosya Mossad” adlı kitabında anlattığı Barschel'in ölümüyle ilgili anlatımla tamamen örtüştüğünü yazıyordu. Bu da nereden çıkmıştı?
İsrail, her zamanki gibi...
Dr. Brandenberger’in tespitlerinden biri de olay yerinin fazlasıyla karmaşık olduğu ve eğer bir cinayet işlenmişse bunun tek kişi tarafından yapılamayacağı, bir ekip çalışması olduğu yönündeydi. Olay yeri incelemesi sırasında da fahiş hatalar yapılmıştı. Odada bulunan ilaç ambalajları, - her ne kadar olay yeri notlarına ambalajların Barschel’in rutin kullandığı ilaçlara ait olduğu yazılsa da – ortadan kaybolmuştu. İlaç ambalajları büyük olasılıkla İsviçre polisi tarafından imha edilmişti. Olay yeri fotoğraflarının çekiminde kulanılan fotoğraf makinesinin de bozuk olduğu ortaya çıktı. Tüm fotoğraflar fluydu ve ellerindeki tek işe yarar fotoğraf, Stern muhabirinin çektiği fotoğraftı.
Dr. Brandenberger’in cinayetin bir ekip tarafından çalışılarak işlendiği yönündeki açıklaması, Barschel'in İsrail'in İran'a askeri uçak satışı yaptığı ve bu satışın Almanya üzerinden gerçekleştirildiği iddialarını kamuoyuna açıklamakla tehdit ettiği için Mossad tarafından öldürüldüğü yönündeki iddiaları yeniden gündeme getirdi.
Olay yeri kontamineydi (kirlenmişti), fotoğraflar işe yaramazdı, parmak izleri okunaksızdı. “Basler Zeitung” gazetesi “çok güvenilir bilgilere” dayanarak, Bonn'un İsviçre yetkililerine “davanın intihar olarak sınıflandırılmasının herkesin çıkarına olacağını” söylediğini iddia ediyordu.
Alman gazeteleri, Barschel'in İran-Kontra skandalında küçük bir rol oynadığını ve öldüğü sırada Cenevre'nin çeşitli gizli servislerden ajanlarla dolu olduğunu öne sürüyordu.
Haziran 1998’de yeni bir soruşturma başlatıldı. Ancak bir kez daha intihar ya da cinayet yönünde yeni kanıt bulunamadı. Dr. Brandenberger’in bulguları ise 1987’de yapılan otopsideki verilerin bilgisayar analizine dayanıyordu. İlk dikkat çekici veri, Barschel’in vücudunda neredeyse hiç metabolize olmadan kalmış “Noludar” adlı hızlı etkili bir uyku ilacıydı.
Dr. Brandenberger, Barschel’e ölümünden kısa bir süre önce rektum yoluyla Noludar verildiğine ve o sırada Barschel’in bilincinin kapalı olduğuna neredeyse kesin gözüyle bakıyordu. Viktor Ostrovsky'nin kitabındaki tez de Dr. Brandenberger’inkine paralel, Barschel’e uyuşturucu katılmış şarap verildiğini ve ardından bir Mossad ekibinin bir tüp aracılığıyla midesine çeşitli ilaçlardan oluşan bir kokteyl enjekte ettiğini söylüyor.
Barschel’in başına ne geldiği hala bilinmiyor.
Sanat ölümü neden seviyor?
Şimdi, tam da burada keskin bir sıçrayışla teorik bir zemine atlıyoruz.
İlk işimiz Stern muhabiri Sebastian Knauer tarafından çekilen ve kamusal bir figür olarak politikacının küvetteki ölü bedeninin fotoğrafını ilk sayfasına taşıyan gazetecilik anlayışının “teşhircilik” ile bağlantısı üzerine düşünmek olabilir. Bunun çok sıradışı bir örneği var.
Alman heykeltraş ve fotoğrafçı Thomas Demand’ın, 2009 Berlin Neue Nationalgalerie sergisi, mimari temsilin sınırlarını "teşhircilik" üzerinden zorlayan en somut örneklerden biri. Demand; medya görsellerinden yola çıkarak kağıt modeller inşa eder, bunları fotoğraflar ve ardından modelleri imha eder. Sergi, kolektif Alman hafızasının “olay yerlerini” temsil eden, refleksif bir auraya sahip şu çalışmaları içerir: Barschel’in Küveti (Muhafazakar siyasetçi Uwe Barschel’in 1987’deki gizemli ölümünü temsil eden, suç ve skandalın mekansal hafızası), Hitler’in Karargahı (Suikast girişiminden sonraki darmadağın haliyle tarihin kırılma anını donduran oda) ve Stasi Ofisi (Berlin Duvarı’nın yıkılışının ardından Doğu Alman gizli polisinin darmadağın edilmiş bürokratik merkezi)...
Peki, olay yeri görüntülerine ve özellikle de ceset fotoğraflarına estetik anlamlar atfetmek ne kadar uygun? Hem adli hem de sanatsal olay yeri fotoğraflarının estetik niteliklerinin algılanması, görüntülerin izleyici için üç potansiyeliyle ilişkili olduğunu düşündürüyor: Röntgenci çekicilik, tarihsel mesafe ve anlatılaştırma.
Röntgenci çekicilik, izleyicileri şiddetin görsel kayıtlarına hem çeker hem de onlardan uzaklaştırır. İntiharlar da dahil olmak üzere ölüm sahneleri, izleyicilerin mekânsal ve ahlaki sınırları aşmalarına ve toplumsal tabuları yıkmalarına izin vererek röntgenci merakı uyandırır. Tarihsel mesafelendirme açısından ise görüntülerin konuları ve fotoğrafik kalite kolayca geçmişte kalmış olarak tanınır. Artık izleyici, özellikle korkunç ve şok edici konulara karşı duygusal tepkilerden kaçınabilecektir.
Olay yeri fotoğrafları belirgin karar anını, yani ölüm anını göstermez. Bir olayın kalıntılarını gösterdikleri için – bir saldırı, bir kavga – “öncesinde” olanların parçalarını içerirler, ancak ‘sonrasında’ ne olacağını özel olarak belirtmezler. Bu bakımdan olay yeri görüntüleri, tek taraflı geriye dönük bir yönelimle bir anlatı olarak ‘sıfır noktasını’ yakalar. Görüntü artık bir anlatıdır.
Uwe Barschel’in ölümünün fotoğrafının yayınlanmasının ardındaki gerçek skandal, ölümden ziyade cesedi tasvir eden gazetecilik fotoğrafının yayınlanmasından kaynaklandı. Knauer'in Barschel'in otel odasının özel alanına girmesi ve Barschel'in onurunu gazetecilik amaçları için kullanması, onun ölümünü ve koşullarını arka plana iten hararetli bir tepkiye neden oldu. Artık politika, sansasyonalizm ve röntgencilik iç içeydi.
Bu anlamda Thomas Demand’ın 1997 tarihli “Bathroom (Beau Rivage)” eseri, bu sahneyi kağıttan yeniden inşa ederek izleyiciyi "olay yeri"ndeki detaylar aracılığıyla ne olduğunu çözmeye çalışan bir "röntgenci" (voyeur) konumuna itiyordu.
Banyoda tekinsiz...
Demand’ın çalışması, bu tür sıradan görünen ancak rahatsız edici bir doğaya sahip mekanların izleyicide “tekinsizlik” hissi yarattığının özel bir örneği... Barschel'in öldüğü banyonun yeniden inşası, hiçbir insani iz taşımamasına rağmen, arkasındaki trajik hikaye bilindiği için izleyici üzerinde büyük bir metaforik ağırlık oluşturuyordu.
Marat’dan Barschel’e kadar aynı resimsel düzenin tekrar ettiğini fark ettiniz mi? Baş yana düşmüş, kol sarkmış, yüz beyaz, kare durağan. Küvet ölümü “pasif bir şiddet eylemi” gibi görünüyor. Devrimci bedenden politik bedene giden aksta ise kırılma görünmüyor.
Ev içindeki en güvenli alan hızla ölüm mekanına dönüşüyor. Gündelik olan bozuluyor, hijyen alanı, çürüme alanına dönüşüyor. Küvet artık bir tabut...
Belki de bu yüzden banyolar tekinsiz çünkü aynı anda hem “bedenin en korunaksız hâli”ni hem de “gündelik güvenlik hissi”ni taşıyorlar. Bu iki şey çarpışınca ortaya çok güçlü bir huzursuzluk çıkıyor. Yataktaki ölüm doğal görünürken, “küvette beden” yerinden edilmiş hissi veriyor.
Ve belki de bu yüzden küvet ölümleri bizi dehşete düşürürken büyülemeyi sürdürüyor, çünkü ölümün en yabancı yüzünü evin en tanıdık köşesinde gösteriyorlar.
- Derek Skally, Mossad accused over 1987 death of German politician, The Irish Times, 2010.
- Tina Di Carlo, Exhibitionism, Curating Architecture, 2010.
- Valerie Pflaumer, Haunted Houses, Haunted Selves – Feminist Readings of Uncanny Domesticity: Charlotte Perkins Gilman, Shirley Jackson and Francesca Woodman, Master Thesis, 2022.
- Veronika Riesenberg, Dead Man Bathing: Assessing the iconography of the corpse in the bathtub, Journal Of The Lucas Graduate Conference, 2015.