Fikret Bulut
"Büyük Ortadoğu" mu, "Küçük Osmanlı" mı?
Elimizde bir zaman makinesi olsa keşke... Mesela bugün ektiğimizi yarın nasıl biçeceğimizi görebilsek... Dünü iyi kötü biliyoruz tarih kitaplarından, o kitapların çoğu tartışmalı olsa bile... Neden tartışmalı çünkü tarihi kazananlar yazmış hep. Kaybedenlerin gözünden okuma imkanımız pek yok. Afrika atasözü diyor ya; "Aslanlar kendi tarihlerini yazıncaya kadar avcılar, avcılık öykülerini anlatmaya devam edecek"... Bizim okuduğumuz tarih de aslında avcıların öyküleri...
Mesela bu ülkede Osmanlı tarihini Cumhuriyet'ten sonra yeni rejimin tarihçileri kaleme aldı çoğunlukla. En azından okullarda okutulan tarih onların yazdığı tarihti. Birinci Dünya harbinden sonra kazananlar onlardı çünkü. Şimdi ise Osmanlı uzantıları bu rejime yeni bir tarih yazmaya hazırlanıyor. Onlar da bugünün kazananları ne de olsa...
Milli Eğitim Bakanı şimdilik bunu "Osmanlı'yla Cumhuriyet'i barıştırmamız lazım. Bunun için tarih müfredatında değişiklikler yapmamız lazım" diye ifade ediyor. Mesele Osmanlı ile Cumhuriyeti barıştırmaktan ibaretse kim buna itiraz edebilir ki, barış her alanda dünyayı güzelleştirir. Ama mesele bundan ibaret gibi durmuyor...
Mesele, "Kurtuluş Savaşı" yerine "Milli Mücadele" demekten, Abdülhamit'e güzelleme, Vahdettin'e iade-i itibar yapmaktan ibaret gibi de durmuyor. Mesele günahı sevabı bir yana 100 yıllık Cumhuriyete yeni bir tarih yazma çabasından da ibaret gibi durmuyor. Mesele "yeni dünya düzeni"nde o cumhuriyeti yeniden dizayn etmek, dahası yeni bir rejim inşaası... Hazır konjönktür de buna uygunken ve dış desteği de varken...
Zaman makinesine gerek yok, hedef belli aslında... Olana bitene bakınca acaba "Büyük Ortadoğu Projesi"nin bir parçası olarak "Küçük Osmanlı Projesi" mi hedefleniyor sorusu geliyor küçük aklıma...
Öyle olmasa ABD'nin Ortadoğu Valisi, "Bu coğrafyaya demokrasi fazla, güçlü yönetimler olmalı" deyip monarşiye güzelleme yapar mıydı?
Öyle olmasa son NATO zirvesinde Türkiye ve İsrail'e birbirleriyle anlaşmaları koşuluyla bölgenin "iki merkez ülkesi olma" misyonu biçilir miydi?
Öyle olmasa Erdoğan, "yeni bölgesel denklemin bir parçası olarak çözüm süreci"nden söz ederken "Türk, Kürt kardeşliğine bir de Arap kardeşliğini" ekler miydi? (Siyaseten olmadığı sürece 72 milletle kardeşliğe de itirazımız yok ayrıca...)
Öyle olmasa içeride ana muhalefet partisinin yargı sopasıyla darmadağın edilmesine, her gün birilerinin derdest edilip içeri atılmasına göz yumulur muydu?
Öyle olmasa iktidar partisinde Erdoğan sonrası için en güçlü aday olarak oğlu ve damadının adı zikredilir miydi?
Soru çok... Bu topraklarda rejim tartışmasının en az yüz elli yılı var. 19. yüzyılın ortalarında Osmanlının çöküş sürecinden itibaren başlamış 21. yüzyılın ilk çeyreği bitti ama hala sürüyor. Bu süre zarfında dünya 2 büyük savaş gördü. İki kez yıkıldı, 2 kez de yeniden kuruldu. Rejim tartışmalarını çoktan geride bıraktı... Ama biz rejim tartışmasından kurtulamadık. Ne bitmez bir kavgaymış bu böyle... Hiç mi sıkılmaz insan. Ben sıkıldım yazmaktan...
Keşke rejim değişikliği yerine zihniyet değişikliğine biraz kafa yorsak, belki biraz daha insanlaşırız... Hem o zaman iklim de değişir belki. Şu temmuz sıcağında klimanın altında debelenmek yerine söğüt gölgesinde hamakta sallanaydık iyiydi. Gün batımına doğru masayı da atardık deniz kenarına... Şarabın iyisi Ertuğrul Özkök'ün olsun. Bize bir dilim peynir, 3-5 zeytinin yanına bir de kavun yeterdi...
Üstüne bir de Kerkük türküsü söylerdik mesela...
"Altın hızma mülayim/ Seni haktan dileyim/ Yaz günü temmuzda/ Sen terle ben sileyim..."
İşte o akşam rejim değişirdi, en azından gün doğana kadar...