İbrahim Ö. Kaboğlu
Adalet: Gerçek mi, ütopya mı?
Geçen yılki “Adli yıl: kara ve en karanlık” başlıklı yazımın son cümleleri:
“Barolar, bir yandan hukuk devleti ve hukuk toplumu, öte yandan demokratik devlet ve demokratik toplumun kesişme eşiğinde yer alır. Bu nedenle, ‘Barolar bağımsız, avukatlar özgür değilse adalet çöker’.
Erkler ayrılığı ve TBMM önünde sorumlu hükümet gereğini gözardı etmeksizin, ‘Yasama, Yürütme ve Yargı’yı ve ‘sav, savunma ve hüküm’ üçlüsünü, yükümlülüklerini Anayasaya saygı çerçevesinde yerine getirmeye (kaynağını Anayasadan almayan devlet yetkisi kullanmamaya) çağırıyoruz.
İstanbul Barosu, -demokratik biçimde belirlenen 40 komisyon ve merkezi ile- yurttaşları, yurttaşları savunan avukatları ve Baro’yu savunmak için katılımcı ve kolektif anlayışla geceli gündüzlü çalışmalarını sürdürme kararlılığında.
Tarihi, coğrafi yetki alanı ve üye sayısı ile dünya ölçeğinde emsalsiz olan İstanbul Barosu, 2025-26 adli yılında yerel, ulusal ve uluslararası ölçekte fikir, dayanışma ve eylem üçlüsünde herkes için, her zaman ve her yerde hukuk mücadelesine ivme kazandıracak.”.
Bu kararlılıkla İstanbul Barosu çok çalıştı ve etkinliklerini, adli yıl sonunda kamuoyu ile paylaştı (https://istanbulbarosu.org.tr: savunmanın tanıklığında adli yıl). Yalnızca bir cümle: “2025-26 adli yılında İstanbul İlinde tanık olunan bireysel ve kitlesel hak ihlalleri, başta Anayasa’nın üstün hükümleri ve hukuk düzenimizin emredici kurallarına aykırı olması ötesinde, olağanüstü, seferberlik ve savaş hallerinde bile korunan hak ve değerleri bile ortadan kaldırmış bulunuyor.”.
BİR SİLİVRİ’DEN ÖTEKİNE…
Baro olarak Devlet yönetiminde, toplumda ve ülkede olup bitenleri, varlık nedenimiz doğrultusunda izledik, gözlemledik, raporlaştırdık ve gerekli idari ve yargısal başvuruları yaptık.
Hemen belirteyim: Anayasa ihlalleri nedeniyle HSK başvurularımızdan dönüş olmadı; tıpkı milletvekillerinin bakanlara yönelttikleri soruların yanıtsız kalması gibi. Ama, 19-23 Mart 2025 tarihlerinde İstanbul’da toplantı ve gösteri genel yasağı koyan Valilik kararını İdari yargıya iptal ettirdik.
Kuşkusuz etkinlik alanımız bütün İstanbul, ancak Silivri öncelik taşıdı; iki nedenle:
- ‘Hukuk hakkı’ nedeniyle Baromuza açılan davalardan ceza davası Silivri’de görüldü ve 9 Ocak günü aklanma ile sonuçlandı. Haklılığımız, savunma taktik ve stratejisi ile pekiştirildi; savunmanın ulusal ve uluslararası dayanışma ağı pek etkili oldu.
- 9 Mart günü ise İBB davaları görülmeye başlandı. Bu kez, Baro yönetimi olarak ve gözlem heyetleri ile izlemeye başladık.
Birçok sorun arasında;
- Adil yargılanma hakkı ile çelişen duruşma salonları (Temmuzda duruşmalara açılan devasa mekan ise adil adil yargılanma gereklerini karşılamaktan tümüyle uzak),
- İstanbul dışında görev yapan birçok belediye davasının Silivri’de görülmesi;
- -Duruşma sürelerinin dengesizliği ve fazla uzunluğu,
- -Savunma hakkı kısıtlaması ve kullanımında belirsizlikler,
- Tutuklu yargılamalar ve tutukluların bekletildikleri ortamda olumsuz koşullar,
belirtilebilir.
“HÜRRİYETTEN YOKSUN KILMA” UYGULAMASI SIRADANLAŞTI
Anayasa’nın emredici ve yasaklayıcı hükümleri bir yana, potansiyel tehlike veya gösteri olasılığı bulunan kişi vb -hukukla hiç ilgisi olmayan bahaneler- eşliğinde “insan hakları ve demokratik toplum savunucuları”nın özgürlükten alıkonulması sıradanlaştı.
Yurttaşlara, öğrencilere, seçilmişlere, siyasilere, kamu görevlilerine ve avukatlara yönelik yasa/uluslararası sözleşmeler ve Anayasa dışı eylem ve işlemler, kolluk-sav ve yargı kararları ile infaz aşamalarında görev ve yetkilerin sistematik ve sürekli olarak kötüye kullanılması anlamı taşımakta.
Delilden değil kişiden hareketle yapılan tutuklamalarda iddianame hazırlığı, aylar sonraya hatta yılı aşkın zaman sürecine sarktığından, adil yargılanmanın ilk koşulu olan yargıca erişim hakkı, daha baştan engellenmekte.
Şafak vakti operasyonları ile konut ve özel yaşam dokunulmazlığı ihlalleri sonucu keyfi tutuklamalar, aile boyu hak ihlalleri de yaratmakta; cezai sorumluluğun kişisel özelliği toplu yaptırıma dönüşmekte.
Tutuklamaya itiraz incelemesi, duruşmalı olarak yapılması ve gerekçelendirilmesi gerektiği halde genellikle dosya üzerinden yapıldığından etkisiz kalmakta.
“İNSAN HAYSİYETİ HAPİSHANE KAPISINDA DURMAZ”
Bedeni özgürlüğünden alıkonulma sonucunu doğuran mahpusluk, genel anlamda hak ve özgürlüklerden yoksunluk yaptırımını beraberinde getirmez.
İstanbul hapishanelerinin doluluk oranı kapasitelerinin en az iki veya -Silivri’de olduğu gibi- üç katına çıkabilmekte. Bu ise mahpusların hijyenik ortamda barınma haklarını ciddi bir biçimde zedelemekte. Dahası, tutukluların sağlık hakkını kullanmaları da çok yönlü engellerle karşılaşmakta.
Adli kontrol seçeneği kullanılmaksızın doğrudan tutuklamalar, mahpus sayısını şişiren etkenler arasında; buna karşılık infaz koruma görevli sayısı artmadığından bu orantısızlık, hapishane hizmetlerini görünür biçimde aksatmakta.
Daha vahim olanı ise keyfi nakillerdir. Silivri’den İstanbul dışındaki hapishanelere, nesnel gereklilikler bulunmaksızın gerekçesiz olarak yapılan nakiller, mahpusun işkence ve kötü muameleye tabi tutulması, yakınlarının ise cezalandırılması demektir.
Tutuklama süreci, mahpuslara reva görülen muameleler ve –Selçuk Kozağaçlı ve Deniz Göktaş örneklerinde görüldüğü üzere- tahliye ve yeniden tutuklama işlemleri, insan haysiyetini zedeleyen işkence ve kötü muamelelerdir.
CEZASIZLIK VE HUKUKSUZLUK
Tutuklama dalgaları o denli kitleselleşti ki, Anayasa’nın öngördüğü ölçülülük kriteri veya hakkın özüne dokunma yasağı bir yana, ayrımcılık gibi kesinlikle yasakladığı alanlar, inanç ve siyasal aidiyet bakımından farklı olanlara yönelik adeta “hürriyetten yoksun kılma suçu” işleniyor. Öte yandan, suç şüphelileri açısından “cezasızlık” politikası sürdürülüyor. Bu bakımdan “düşman hukuku ve yandaş hukuku” kavramları ülkemiz uygulaması gerçekliğini yansıtmamakta. Çünkü, ikisi arasında asimetrik ilişki kurulabilse de her ikisi de “hukuk dışı” alanda; bir taraf, kin ve nefret duygularının belirleyici olduğu eylem ve işlemlerle bastırılırken öteki taraf, ayrımcı yol ve yöntemlerle ayrıcalıklı konuma yerleştirilmekte…
BASKILANAN TOPLUM VE YAĞMALANAN ÜLKE
Yurttaşlar, demokratik toplum düzenini ve insan haklarını savundukları, Anayasa güvencesi altında olan hak ve özgürlükleri kullandıkları veya farklı siyasal aidiyetleri nedeniyle tümüyle Anayasa ve hukuk dışı yol ve usullerle özgürlüklerinden mahrum ediliyor.
Ülkenin tarihsel, kültürel ve doğal değerleri, ekonomik kalkınma adına madencilik ve diğer faaliyetlerle “siyasal kliantelist” ilişki temelinde “üstün kamu yararı” gibi temel kavramlar da kirletilerek sürekli yağmalanıyor.
Çizelge çok uzun; ama ülkemizin, toplumumuzun ve Cumhuriyetimizin, adaletsizlikleri aşacak güç ve birikimi var. Yeter ki bu yolda ortak irade oluşturabilelim.
Baroda bugün saat 11.00’de basın emekçileri ile paylaşılacak olan Adalet Bildirisi, adaletin gerçek olmasına yönelik yol ve yöntemleri ortaya koymayı amaçlıyor.