Kaya Türkmen
Eskiye değil, ileriye
Türkiye’nin sorunlarına muhalefetin yıllardır verdiği en kolay cevap şuydu:
Erdoğan gitsin.
Bu elbette haklı bir talepti; ama artık tek başına yeterli değil.
Çünkü mesele yalnızca iktidarı değiştirmek değil; sonrasında nasıl bir Türkiye kurulacağını da tahayyül etmek.
İnsanlar haklı olarak soruyor:
Erdoğan’dan sonra ne?
Bu sorunun cevabı bir isim değildir. Bir Türkiye tarifidir.
İnsanların devletten korkmadığı, devletin de kendi vatandaşından korkmadığı bir Türkiye. Söylediği söz yüzünden sabah kapısının çalınacağından endişe etmeyen insanların Türkiyesi. Gazetecinin yazarken, öğrencinin konuşurken, sanatçının üretirken, komedyenin güldürürken, iş insanının yatırım yaparken, memurun görevini yerine getirirken “Başıma bir iş gelir mi?” diye düşünmediği bir ülke.
Özgürlük yalnızca konuşabilmek değildir. Bugün geçerli olan kuralların yarın da geçerli olacağını bilmektir.
Mahkemeye düştüğünde kararın bağımsız hâkimler tarafından hukuka göre verileceğinden emin olmaktır. Bir ihaleye girdiğinde rakibinin iktidara yakınlığının sonucu belirlemeyeceğini bilmektir. Çocuğun sınava girdiğinde, torpilli birinin onun hakkını elinden alamayacağına inanmaktır. Bir seçimi kazandığında sonucun tanınacağından kuşku duymamaktır.
Aslında bütün bunların vardığı yer çok yalın:
Hayat yeniden öngörülebilir olacak.
Devlet sürpriz yapmayacak. Kanun kişiye göre değişmeyecek. Sandıkta yenilemeyen bir belediye başkanı mahkeme salonunda saf dışı bırakılmayacak. İnsanların haklarını araması kahramanlık gerektirmeyecek.
Ama Türkiye’nin ihtiyacı yalnızca daha özgür bir ülke olmak değil. Daha zengin bir ülke de olmak.
Zenginlik de kendiliğinden gelmez. Hukukun işlemediği, kuralların kişiye göre değiştiği, liyakatin yerini sadakatin aldığı bir ülkede kalıcı refah üretilemez. Yatırımcı önünü göremez, üretici uzun vadeli karar alamaz, yetenekli insanlar sistemin dışına itilir. Ekonominin sağlamlaşması için önce kurumların sağlamlaşması gerekir.
Yıllardır yoksulluğu yönetmeyi başarı diye anlatan bir anlayışı egemen kıldılar memlekette. Oysa övünülecek olan milyonlarca insana yardım dağıtmak değil, milyonlarca insanı yardıma ihtiyaç duymayacak hale getirmektir.
Türkiye yoksulluğa mahkûm değil. Bu ülke kötü yönetimin ağır bedelini ödedi; iyi yönetildiğinde yeniden zenginleşebilir.
Ama mesele yalnızca zenginleşmek de değil. O zenginliğin, fırsatların ve devlet imkânlarının bir avuç ayrıcalıklının değil, herkesin olduğu bir düzen kurmak gerekiyor.
Bunun için devlete sahibinin kim olduğunu hatırlatmak gerekiyor.
Devlet hiçbir partinin değildir. Hiçbir ailenin değildir. Hiçbir cemaatin, şirketin, grubun, çevrenin değildir.
Devlet herkesindir; iktidara oy verenin de vermeyenin de.
Vatandaş devlet karşısında kimliğini saklamak, görüşünü gizlemek, birilerine yakın görünmek zorunda kalmamalı. Kürt olduğu, Alevi olduğu, dindar ya da laik olduğu, kadın olduğu için farklı muamele görmemeli.
Cumhuriyet’in en basit ama en büyük vaadi budur:
Herkesin eşit yurttaş olması.
Eşitlik, herkesin birbirine benzemesi de değildir. Dindarın laikten, laikin dindardan; Türkün Kürtten, Kürdün Türkten korkmadığı bir ülke. Devletin görevi insanları birbirine benzetmek değil, farklılıklarıyla birlikte özgür ve güvenli yaşamalarını sağlamaktır.
Türkiye’nin dünyayla ilişkisinin de değişmesi gerekiyor.
Büyüklüğünü her gün bağırmak zorunda kalan değil, ekonomisiyle, bilimiyle, üniversiteleriyle, kültürüyle, diplomasisiyle, demokrasisiyle gösteren bir Türkiye. Avrupa’nın parçası olmaktan korkmayan, NATO’daki yerini bilen, komşularıyla barış arayan, başkalarının savaşlarından kendisine kahramanlık hikâyeleri üretmeyen, kendi çıkarlarını bilen özgüvenli bir ülke.
Büyük devlet olmak herkese meydan okumak değil, vatandaşına iyi bir hayat sunabilmektir.
Bunlar eski Türkiye özlemi filan da değil.
Eski Türkiye bugünkünden elbette çok daha yaşanabilir bir ülkeydi; ama onun da aşılması gereken darbeleri, yasakları, faili meçhulleri, adaletsizlikleri ve eşitsizlikleri vardı.
Türkiye’nin ihtiyacı eski Türkiye’yi geri getirmek değil.
Daha önce hiç sahip olmadığı Türkiye’yi kurmak.
Hukukun iktidardan güçlü olduğu. Devlet gücünün kimseye karşı silah olarak kullanılmadığı. Kimsenin kimliğinden, düşüncesinden, yaşam biçiminden dolayı korkmadığı. Üretenin zenginleşebildiği. Başarılı olanın önünün kesilmediği. Çocukların anne babalarından daha iyi yaşayacaklarına yeniden inanabildiği bir Türkiye.
Erdoğan’dan sonra ne mi? İşte cevap bu.
Bir başka lider değil yalnızca. Bir başka devlet anlayışı. Bir başka hayat. Bir başka gelecek.
Eskiye değil, ileriye.
Türkiye’nin ihtiyacı olan yeni hikâye budur.