Her nohuttan leblebi olmaz...

Hani Çorumlu demiş ya;

"Ektiğim nohut,

Biçtiğim nohut,

Köküne s.çtığım nohut,

Şehre geldin de leblebi mi oldun?"

Bir önceki yazıdan devamla anlatacağım hikaye bir nohutun, işlenip de leblebiye dönüşememe hikayesi ya da dönüşmeme inadı aslında...

Üniversite sınav sonuçlarının açıklanacağı gün sabahı zor etmişti. Gün ışıyınca mahallenin taşlı sokaklarından koşar adım çarşıya indi, soluğu bir gazete bayisinin önünde aldı. Sınav sonuçları gazetelerden ilan ediliyordu o tarihlerde. Aldı bir gazeteyi heyecanla, hangi üniversiteye yerleştiğine baktı. İstanbul'da bir üniversitenin iletişim fakültesine, o zamanki adıyla 'Basın Yayın Yüksek Okulu'na girmişti. Gazeteci olacaktı.

Tek kanallı Türkiye'de "32. Gün" programının her bölümünü izlemişti çocuk aklıyla. Bir gün Andreas Papandreu ile Atina'da bir türlü çözülemeyen Türk-Yunan sorununu, bir gün Mihail Gorbaçov ile Moskova'da Amerikan emperyalizmine kafa tutan Sovyetler'i konuşmak istiyordu. Ama en çok da Yaser Arafat'la Filistin direnişini... Memurun zengin, işçinin orta halli sayıldığı o kenar mahallede, suyu, elektriği sonradan bağlanmış iki göz evde büyümüştü. Daha birkaç yıl öncesine kadar gaz lambasının ışığında ders çalışmıştı oysa. Ama şimdi Mehmet Ali Birand olmak istiyordu. Yani nohut, bırak leblebiyi bildiğin badem şekeri olacaktı. Bir çocuğun hayaline kim sınır çizebilirdi ki...

GAZETE SATMAK İÇİN 4 YIL OKUNUR MU?

Aynı hızla evine döndü. Yokluğun, yoksulluğun binbir türüne meydan okumuş, kendince çare bulmuş annesinin hayali bu değildi. Oğlunun maliye memuru olmasını hayal etmişti hep. Ne de olsa "devlet işi"ydi, aç açıkta kalmazdı. Ama şimdi gazetecilik de nereden çıkmıştı? Babanın ise oğluna dair hayali bile yoktu. Eli ekmek tutsun, nerede tutarsa tutsun, yeter ki yük olmasındı. Yine de sordu oğluna;

-Okuyunca ne olacaksın sen şimdi?

-Gazeteci olacağım.

-"Nasıl yani. Sen şimdi gazete satmak için 4 yıl okuyacak mısın?" diye sordu baba. Gazeteci deyince aklına çarşıdaki gazete bayileri gelmişti çünkü.

-Yok gazete satmayacağım, gazetede yazacağım. Televizyona çıkacağım Birand gibi" dedi oğlu. Babanın başka sorusu yoktu. "Uçma oğlum. Senden olmaz" diyemedi, eğdi başını önüne...

"SENİ YENECEĞİM İSTANBUL" FANTEZİSİ...

Birkaç hafta sonra üç beş parça kıyafetle bir valiz hazırladı, tuttu İstanbul'un yolunu... İlk gelişiydi. Topkapı'da Anadolu garajında indi, ama öyle Türk filmlerindeki Orhan Gencebay gibi surlara çıkıp, "Seni yeneceğim İstanbul..." falan da demedi gaza gelip. Epeyce aradıktan sonra buldu fakültenin yerini, kaydını yaptırdı, bir öğrenci yurduna yerleşti sonra... Artık resmen üniversiteliydi.

Anadolu'dan büyükşehire gelen çocukların hepsi benzerlerini arardı, o da öyle yaptı. Bir süre sonra yine sabun kokulu çocuklarla arkadaştı. Tıpkı çocukluğundaki gibi... Ama bu kez gazozuna maç yapmaktan daha başka şeyleri dert edinmişlerdi kendilerine... Memleket meselelerini konuşuyorlardı artık... Kimileri mescitte islami düzen, kimileri turan, kimileri kantinlerin sol tarafında devrim hayali kuruyordu. Farklı çeşmelerden su içseler de hepsi aynı kenar mahallelerin çocuklarıydı aslında.

"BEYAZ TÜRK"ÜN HAKİMİYETİ...

O yıllar geçti bir şekilde... Üniversiteler bitti, diplomasını alan ekmek derdine düştü. O çocuk da muhabir olarak başladı mesleğe. Önce gazetelerde çalıştı, sonra televizyonlara göz dikti. Bir gün Birand olacaktı ya... Ama o iş o kadar kolay değildi. Ne kolej mezunuydu ne yurtdışı diploması vardı. Kimi zaman yabancı dil şartını koydular önüne, kimi zaman şivesini, kimi zaman da boğazlı kazağını... Güzel mekanları bilmez, şaraptan da anlamazdı zaten... Salçalı bulgur pilavına bayılan adam risottodan ne anlasındı... Çok fazla leblebi vardı medyada. "Birand olma hayalini bir kenara bırak, sen geride dur, ardımızı toplarsın" dediler özetle. O da benzerleri gibi "Beyaz Türk"ün sektördeki hakimiyetine "Peki" dedi bir süre. Dipten bir dalga geliyordu ama...

GÜN OLA DEVRAN DÖNE...

Dedim ya üniversiteden diplomasını alan ekmek derdine düştü diye... Kimileri ise ekmeğin yanında bir de "yeni düzen" istiyordu. 90'larda hem merkez sağın hem merkez solun çok parçalı hali "adil düzen"cilerin yolunu açmıştı. Milli Görüş geleneği serpilmeye başladı. Önce yerelde sonra merkezde koalisyonla da olsa iktidara geldiler. Bir önceki yazıda anlatmaya çalıştığım gibi, bir şekilde yolları kesildi. 2002'de yeni bir sayfa açıldı. "Milli Görüş gömleğini çıkardık" diyen, kendilerini "yenilikçi" ya da "muhafakazar demokrat" olarak nitelendiren bir grup, yeni kurdukları partiyle 15 ay sonra tek başına iktidardı artık. Anadolu'dan gelen kenar mahalle çocukları da destek vermişti. "Beyaz Türkler" tedirgindi...

DSP-MHP-ANAP iktidarını sandıkta hezimete uğratan 2001 krizinden sonra Kemal Derviş'in sunduğu IMF reçetesini neredeyse harfiyen uyguladılar. Ekonomide gözle görülür bir toparlanma sağladılar. Avrupa Birliği reformları peş peşe hayata geçirildi, hatta 2004'te tam üyelik müzakare tarihi bile alındı. Erdoğan da Brüksel dönüşü "Avrupa Fatihi" olarak karşılanmıştı. Milli Görüş Lideri Erbakan ise "Hadi oradan. Senin fanilan gözüküyor fanilan" diyordu "Avrupa Fatihi"ne... O bile "Beyaz Türk'ün dilini kullanmaktan imtina etmemişti. Gömleğin altına fanila giymek o mahallenin çocuklarının normaliydi oysa ki... Ama devran dönüyordu...

SABUN KOKUSUYLA BİRLİKTE MASUMİYETLERİ DE KAYBOLDU...

Zamanla gömleğin altındaki fanilalar çıkarıldı. Bir beden büyük gibi duran ceketlerin kolları kısaltıldı. Sakallar kesildi, bıyıklar dudak üstü seviyede kalacak şekilde budandı. Gül suyunun, kolonyanın yerini parfüm aldı. İktidara tutunan kenar mahalle çocuklarının sabun kokusu, masumiyetleriyle birlikte kayboluyordu giderek... Yani nohutlar hızla işlenip leblebi oluyordu bir bakıma.

Yerini sağlamlaştırdıkça iktidarın dili de rengi de değişiyordu. Bir süre sonra geçmişin muhabesine başlandı, önce medya dizayn edildi. Yeni gazete ve televizyonlar kuruldu, yetmedi var olan büyük medya şirketlerine de el kondu. Sonra diğer şirketlere geldi sıra... Türkiye'nin en köklü, en büyük şirketleri el değiştirmeye başladı. Kazanılan her seçimden sonra artıyordu bu servet transferleri... Bülent Arınç'ın deyimiyle "Rabbim verdikçe veriyordu". Bürokrasi ve yargı başta olmak üzere devletin her kademesinde kadrolaşma vardı. Kadrolaşmanın neredeyse temel kıstası "başın secdeye değmiş" olmasıydı. İktidarın ilk 10 yılında sırf "başı secdeye değdiği için" devletin her kademesine yerleştirdikleri bir grupla ittifak yapmışlardı. Sonra bu grupla kabusu yaşadılar. Terör örgütü ilan ettiler. 10 yıldır da bu örgütün devlet içindeki uzantılarını temizlemekle meşguller...

ÖTEKİLER HEP ÖTEKİYDİ ZATEN...

Peki ya başı secdeye değmeyen ötekiler? Ötekiler, ötekiydi zaten, öyle de kalsındı. Sadece bir kısmı iktidarın ilk yıllarında ihtiyaca binaen istihdam edilmiş, kendi kadroları yetişince de yollar ayrılmıştı. Bir kısmı da saf değiştirip, eski mahallelerine düşman edilmişti. Ötekilerin içinden okumuş yazmış ve kendine "İkinci Cumhuriyetçi" diyen bir grup da yollarını açsın diye "mayın eşeği" olarak kullanıldı. Misyonları bitince yine ötekileştirildi. Ama iktidar yoluna her defasında yeni müttefikler bularak devam etti...

Peki bizim leblebiler bugün ne yapıyorlar? Kendilerine dün ne yapıldıysa bugün mislini yapıyorlar. Seçilmiş belediye başkanlarının bir kısmını içeri koyuyorlar, bir kısmının yerine kayyum atıyorlar. Kendilerine rakip gördükleri partinin başına her türlü çorabı örüyorlar. O partiye kayyum atayıp bölüyor, sonra da "biz yapmadık, güvenli mesafeden izliyoruz sadece" diyorlar. Kendisine kafa tutan yazarı, çizeri hatta sokaktaki vatandaşı hapse yolluyorlar. "İşsizim, açım" diyenin önüne beka meselesini serip üzerine İHA, SİHA diziyorlar. Ama bir yandan ihalelere, servet transferlerine devam ediyorlar. İçeride bunları yaparken dışarıda jeopolitik dengelere oynuyor, Trump'tan bolca övgü alıyorlar...

Bir zamanlar "bir lokma bir hırka yeter" diyorlardı oysa ki.. Onlar çok değişti artık. "Beyaz Türkler"in hakimiyetini çoktan kırıp, "Ak Türk" oldular zamanla. Şimdilik gücün gölgesinde ve mutlular. Devran dönmesin diye de dua ediyorlar belki...

Peki o gazeteci çocuk ne oldu derseniz... "Beyaz Türk"e de "Ak Türk"e de "güvenli mesafede"... E tabii ki Birand olamadığı gibi leblebi de olamadı, nohut kaldı. Yersen...

Önceki ve Sonraki Yazılar
Fikret Bulut Arşivi