Gerçekleri gerçekçi olmayan umutlarla parlatmak

Jeopolitik hesaplaşmaların yaşandığı günlerden geçiyoruz. Haftalardır gerilim bir yükseliyor bir azalıyor. ABD tarafından saldırıların durdurulduğu haberinin ardından İran’dan da saldırı olmazsa saldırmayız mesajı gelmekle birlikte İran herhangi bir müzakerenin olmadığını da belirtti. Ayrıca İran Dışişleri Sözcüsü Bekayi “Hiçbir zaman ABD’nin savaş ve barış zamanını belirlemesine izin vermedik ve vermeyeceğiz” açıklamasında bulundu. Gerektiğinde savunma gerektiğinde de diplomasi araçlarının kullanılabileceğini belirten Bekayi Hürmüz Boğazı’ndaki durumun değişmediğini ve boğazın hala gemi trafiğine kapalı olduğu değerlendirmesini yaptı. Savaşa ilişkin belirsizlik sürerken dün İran’ın Ürdün’deki ABD üssünü bombalamasıyla birlikte diplomatik bir diyaloğun kolay kolay sağlanamayacağı ve savaş fırtınasının kısa bir sürede dinmeyeceği görülüyor.

Aslında ABD-İran savaşında İran’ın karşı stratejiler izleyerek gösterdiği direniş ABD’yi zorluyor. ABD vazgeçmiyor buna karşılık İran direniyor. Bu bağlamda değerlendirildiğinde savaşın etkin özne İran. İran’ın bu etkinliği ve yaşanılan gerilimde kullandığı koz savaşın karakterini de değiştirdi. Başlangıçta ABD’nin İran’a saldırısının temel nedeni İran’ın sahip olduğu nükleer enerji ve İran’da yapmak istediği rejim değişikliği iken geçen süre içerisinde savaşın temel odak noktasını Hürmüz Boğazı oluşturdu. İranda kozunu tam da burada kullanıyor.

Hem yaşanılan bu gelişmeler hem de Trump'ın ciddiyetten uzak söylemleri ve eylemleri dünya ekonomisindeki tansiyonu yükseltiyor. Öyle ki savaş öncesinde pek çok ülkede düşen enflasyon ve gevşeyen finansman koşullarının yerini petrol fiyatlarındaki hareketlilik nedeniyle enflasyonun artacağı endişesi aldı. Yüksek enflasyon beklentisi ve zorlaşan finansman koşulları merkez bankalarının da işini zorlaştırıyor.

Diğer yandan ABD’nin küresel ekonomiye verdiği bir diğer zarar da hiç şüphesiz ki uygulamaya koyduğu korumacı politikalar. ABD’nin Mortgage Krizi sonrası başlattığı ve küresel salgınla genişleyen bu süreç kalıcı bir yapısal değişime dönüştü. Trump korumacı politikalarıyla ulusal çıkarları küresel dengelerin önüne koyarak ticareti yeniden şekillendirmeyi sürdürüyor. Nitekim ABD Ticaret Temsilciliği (USTR), zorla çalıştırma yoluyla üretilen malların ithalatının yasaklanmaması ve bu yasağın etkin şekilde uygulanmamasına yönelik 1974 tarihli Ticaret Yasası'nın 301. Bölümü kapsamında yürütülen soruşturmalar sonucunda ABD'nin ithalatının yüzde 99,4'ünü kapsayan 60 ticaret ortağına yüzde 10 veya yüzde 12,5 oranında gümrük vergisi uygulanacağını duyurdu. Zorla çalıştırma yoluyla üretilen ürünlerin ithalatına yasak getiren, karşılıklı ticaret anlaşmalarıyla bu yasağı taahhüt eden veya kısmi rejim uygulayan ticaret ortaklarına yönelik uygulanacak. Avrupa Birliği (AB) ve Tayvan menşeli ürünler için En Çok Kayrılan Ülke vergi oranı dikkate alınarak toplam vergi yükü yüzde 10, Japonya, Güney Kore ve İsviçre ürünleri için ise yüzde 12,5 olacak. Bangladeş, Kamboçya, Endonezya ve Malezya vergisiz tarifeye dahil edildi. Hindistan ise yüzde 10'luk vergi diliminde yer almasına rağmen Türkiye’ye herhangi bir kontenjan veya muafiyet tanınmayıp gümrük vergisi yüzde 12,5 olarak uygulanacak. Bu durum hiç şüphesiz ki zaten alarm veren tekstil sektörünün uluslararası pazar payını olumsuz etkileyecek. Türk imalat sanayi içindeki payı tek başına yaklaşık yüzde 9 olan tekstil sektörü hazır giyimle birlikte imalat sanayi üretim değerinin yüzde 15'ini ve toplam imalat ihracatının da yüzde 17,5'ini oluşturuyor. Sektör, yılın ilk yarısında 4 milyar 708 milyon 604 bin dolarlık ihracat gerçekleştirmiş olsa da son 3 yılda tekstilde neredeyse 10 bin iş yerinin kapandığı görülüyor.

Elbette ki yalnızca tekstil değil yüksek enerji fiyatlarıyla birlikte hammadde ve finansman giderlerindeki artışlar reel sektörün genelini zorluyor. 2026 yılının ilk çeyreğinde sanayinin GSYİH içindeki payının 17,7’ye ve imalat sanayinin payının ise 14,9’a gerilemesi tehlikenin boyutunu ortaya koyuyor.

Öte yandan ihracat devlerinin performansını belirleyen TİM’in İlk 1000 İhracatçı Araştırması’nda hizmet sektörünün payının yüzde 23,7’ye yükselerek otomotiv ve savunma sanayinin önüne geçtiği ortaya koyuldu. Ayrıca kimya ve çelik sektöründeki kan kaybı da göz önüne alındığında sanayinin lokomotif sektörlerindeki bu üretim daralmasının hem durgunluğu beslediği hem de sektör temsilcilerinin erken sanayisizleşme tehlikesine ilişkin olarak seslerini yükseltmesindeki haklılığı ortaya koyuyor.

Bu bağlamda ekonomi yönetimi tüm bu gelişmeleri dikkate alarak verilerin ortaya koyduğu gerçekleri, gerçekçi olmayan umutlarla parlatma yanlışlığından bir an önce vazgeçmeli.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Serap Durusoy Arşivi

Esmer günler

09/07/2026 07:00

Alıcı değil izleyici

02/07/2026 07:00

Veriler ne diyor

18/06/2026 07:00

Yönetim memnun ama…

07/05/2026 07:00