Serap Durusoy
Alıcı değil izleyici
Yine bir enflasyon haftasındayız ve yine beklentilerin yeniden şekillenmesinde etkili olacak bir veriyi karşılayacağız. Enflasyon tahminleri ve beklentileri havada uçuşurken ve bir rakam karmaşası yaşanırken hiç şüphesiz ki ekonominin gerçeğini yine vatandaşın verisi yansıtacak. Zira hanehalkının veri setini yaptığı alışverişlerde ödediği tutar ve alım gücündeki kayıp oluşturuyor. Dolayısıyla dar gelirli için alım gücü varsa enflasyon düşmüş anlamına geliyor. Bu çerçeveden bakılacak olursa bu ay da vatandaşın enflasyonu ile açıklanacak resmi rakam arasındaki makas pek de kapanmış olmayacak. Türk-İş'in araştırmasına göre haziran ayında Ankara'da yaşayan dört kişilik bir ailenin sağlıklı, dengeli ve yeterli beslenebilmesi için yapması gereken aylık gıda harcaması tutarı, yani açlık sınırı, 35.758,88 liraya yükselirken yoksulluk sınırının ise 116.478,40 liraya ulaştığı görüldü. Türk-İş verilerine göre mutfak enflasyonu haziran ayında yüzde 1,66 yıllık ise yüzde 36,93 oranında arttı. Bekâr bir çalışanın aylık yaşama maliyeti de 46.248,50 lira olarak hesaplandı. Bu rakamlara göre asgari ücret açlık sınırının 7 bin 684 lira, en düşük emekli aylığı da 15 bin 759 TL altında kaldı. Bu bağlamda söz konusu veriler dar gelirlinin açlık ve yoksulluğunun kalıcılığını destekliyor ve yoksullukta da eşitlendiğimizi göstererek ekonomideki acı tabloyu ortaya koyuyor.
Elbette ki yaşam maliyetleri iller arasında farklılık gösteriyor ve Türk-İş’in araştırması Ankara temelli. TÜRK-İŞ açlık ve yoksulluk sınırı verileri, doğrudan makroekonomik genel refah seviyesini veya hanehalkı harcamalarının tamamını eksiksiz şekilde yansıtamasa da ülkedeki minimum geçim maliyetlerini ve alım gücünün değişim yönünü göstermesi açısından oldukça önemli bir veri seti. Yani ortalama bir Türkiye tablosunu göstermesi bağlamında önemli bir araştırma.
Diğer yandan yüksek fiyatlara bağlı olarak satın alma gücündeki düşüş tüketici davranışlarının da değişmesine neden oluyor. Yaşam maliyeti artan dar gelirlinin bir yandan borçlanma eğilimi artıyor diğer yandan da borç ödeme güçlüğü ile karşı karşıya kalıyor. Nitekim yüksek faizlerle borcu katlanan vatandaşın ödeme güçlüğünün derinleştiğini Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu'nun verileri de ortaya koydu. Açlık ve yoksulluk sınırının altında ücret alan dar gelirli gelirinin bir de enflasyon karşısında erimesi nedeniyle çareyi kredi kartı kullanımında buluyor. Ancak bu defa da kredi kartı borcu sorunuyla mücadele etmek durumunda kalıyor. BDDK verilerine göre, 19 Haziran haftası itibarıyla yurttaşların bankalar ve finans kuruluşlarına olan bireysel kredi ve kredi kartı borçları toplam 6 trilyon 483 milyar liraya yükseldi. Bunun 3 trilyon 319 milyar lirasını bireysel krediler, 3 trilyon 162 milyar lirasını ise kredi kartı borçları oluşturdu. Yılın ilk altı ayında toplam borç yüküne 907 milyar 188 milyon lira eklendi. Öte yandan, bankaların tahsil edemediği için yasal takibe aldığı bireysel kredi ve kredi kartı alacakları da artışını sürdürdü. Takibe düşen alacakların tutarı 19 Haziran itibarıyla 312 milyar liraya çıkarken, yıl başına göre artış oranı yüzde 32,3 oldu.
Varlık yönetim şirketlerinin portföyünde bulunan 132 milyar liralık batık alacaklar da hesaba eklendiği zaman , sorunlu bireysel kredi ve kredi kartı borçlarının toplam büyüklüğünün 440 milyar liranın üzerine çıktığı görülüyor.
Yani yüksek enflasyon ortamında ücretlinin ücreti törpülenirken sefalet daha görünür hale geliyor. Dar gelirli pazar ve marketlerin alıcısı değil izleyicisi olurken askıdaki ürünlerle yaşam mücadelesini sürdürmek zorunda kalıyor.
Tüm bunlar gösteriyor ki aslında her ne kadar Türkiye ekonomisinin ana sorunu enflasyon gibi görünse de ekonomi politikası tercihinin bir sonucu olan refahın bölüşümü ve gelir dağılımı adaletsizliği önemli bir ekonomik gerçeklik olarak karşımızda duruyor. Hal böyle olunca doğal olarak asgari ücrete ara zam ve emeklilerin refah payı talebi gündemdeki yerini koruyor.