Bahattin Yücel

Bahattin Yücel

Na to Kafa Na to Mermer

NATO Zirvesi öncesinde alınan önlemler, Ankara’yı yakın geçmişin Orta Doğu ve Orta Asya’daki otoriter rejimlerin başkentlerine benzetti. Çarpık imar uygulamalarını gizlemek için makyajlanan binalar ve çiçeklenen yollara son eklenti, üniformalı taksi şoförleri oldu. Yolcularına kolonya ve lokum ikramı ile geleneksel Türk konukseverliğinin gösterileceği belirtiliyor.

Yeni bir havaalanı ve kente giriş için özel yol yapımı da iktidarın toplantıya yaklaşımını gösteriyor. Aslında yapılanlar buzdağının görünen yüzünden başka bir şey değil. Kuşkusuz görünmeyen yanları da var. Halkı kin ve düşmanlığa sevk edebilecekleri gerekçesiyle tutuklanan, aralarında yaşları yetmişi aşkın kadınların da bulundukları, potansiyel suçlular. Bir başka anlatımla, olağan şüpheliler. NATO üyesi ülkelerin yöneticilerine, iktidarın her şeye hakim olduğu izlenimi uyandırmak amaçlı tutuklanmış olmalılar.

Pratikte kayyım işlevi üstlenen Kılıçdaroğlu’nun bu göreve atanmasından siyasal çıkar umanların, beklentilerini karşılayacak yeterlikte olmadığı, kısa sürede ortaya çıktı. Ancak CHP’deki uygulamalarının, Trump yönetiminin yeni NATO modeli kurgusunun kamuoyunda yeterince tartışılmasını başarıyla engellediği ortada.

Ellili yılların başlarında, Sovyetlere karşı özgürlük muhafızlığı işlevi yüklenen NATO’nun, aradan geçen 77 yılın sonunda farklı işlevler üstleneceği anlaşılıyor. Örneğin Adana’da konuşlanacak, kolordunun ve Boğazlarda görevlendirilecek uluslararası görev gücünün kuruluşları, zirvenin gündeminde mi? Henüz bilinmiyor.

İktidar, Rusya ile Ukrayna arasındaki savaş süresince Montrö Anlaşmasını uygulayarak, çatışmalardan uzak durdu. Savaşan iki ülkeye eşit uzaklıkta kalmayı başardı. Ancak önümüzdeki dönemde dış politika çizgimizin, zirveden nasıl etkileneceği konusu siyasetin gündeminde yer almıyor.

NATO’nun kuruluş yıllarında, İnönü’nün Cumhurbaşkanlığı döneminde Batı İttifakında yer alınmasını gerektiren koşullar değişti. Ancak Sovyet iktidarının sonlanmasının, Rusya’nın Bölgeye ilişkin geleneksel dış politika çizgisinde köklü değişikliklere yol açacağını beklemek, gerçekçi yaklaşım olamaz.

Salt bu yüzden Karadeniz ve Doğu sınırlarımızda sürdürülen, geleneksel denge politikasında radikal değişikliklerin, Türkiye’ye yükleyeceği bedelin, en ince ayrıntısına kadar hesaplanması gerekiyor.

Türkiye AB ilişkilerinde bir türlü ilerleyemeyen ortaklık beklentilerinin, Ankara Zirvesinin ardından NATO’nun etkili üyesi tanımlamalarıyla geçiştirilmeye çalışılması da hayli ilginç. Oysa durumu belirsizleştirmenin ötesine geçemiyor.

İki parti temsilcilerinin ABD Kongresi’ne getirdikleri, Türkiye’nin bir Orta Doğu ülkesi olarak konumlandırılmasını isteyen tasarı, satın alınması için uğraş verilen uçak motorlarının arkasına gizlenerek, kamuoyunun dikkatinden kaçırılmamalı.

ABD’nin üç ülkeden sorumlu Bölge Valisi gibi davranan, Ankara Büyükelçisi aracılığıyla AKP-MHP İttifakını “müşfik otoriter” rejim olarak kutsaması ile Türkiye’de yurttaşlık tanımını, “Türk-Kürt-Arap” üçlemesine dayandıran, yaklaşımların örtüşmesi de düşündürücü.

Ancak ticaret yollarının denetimi, enerji kaynaklarının kontrolü ve sınırlar ötesi ticaretin önemi azalmak bir yana giderek artıyor. Dünya ekonomisinin dinamikleri; sayısal teknoloji ve “yapay zeka” korkusuyla ürettiğinden çok daha fazlasını borçlanarak büyümeye alıştırılan bir düzleme oturtuldu. Gelişmeleri yeterince değerlendiremeyenler, Varoufakis’in deyimiyle “tekno feodallere” teslim oluyorlar.

Türkiye’de toplum, her zamankinden daha fazla içe kapanmış durumda. Umutsuzluk içinde çözüm aramak yerine, giderek büyüyen sorunlar karşısında daha da karamsarlaşıyor.

Bugün yaşanan gelişmeler, 1947’de başlayıp DP iktidarında 1952’de NATO üyeliğiyle sonuçlanan, süreci andırıyor. Aynı yıl Yunanistan ile birlikte NATO’ya katılmamıza karşın, AB’ye tam üye olamadık. Oysa komşumuz, Batı ittifakındaki konumunu giderek güçlendiriyor.

Gelişmeler bana çocukluk yıllarımda İstanbul’da yaşayan, Rum komşularımızın deyişlerini anımsattı. NATO adlı Kuzey Atlantik İttifakı ile ilgisi yok ama çağrışımı ilginç. “Na to kefalis (kafa) na to mermeri” (*)

(*)Ha bu kafa ha mermer.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Bahattin Yücel Arşivi

Ali Kemal ve sonrası

22/05/2026 07:00

Dindar ve Kindar

17/04/2026 09:19