Emre Alkin
"Başaramadık ama niye biliyor musun?"
Merkez Bankası’nın açıkladığı Enflasyon Raporu’nda ilk dikkat çeken değişiklik yıl sonu tahmini oldu. Mayıs ayında 2026 sonu için yüzde 26 enflasyon bekleyen TCMB, bugün bu rakamı yüzde 28’e çıkardı. Buna karşılık 2026 için yüzde 24 olan “ara hedef” değiştirilmedi. 2027 tahmini ve ara hedefi yüzde 15, 2028 için ise yüzde 9 olarak korundu. Burada ister istemez insanın aklına şu soru geliyor: "Yıl sonunda enflasyonun yüzde 28 olacağını tahmin ediyorsanız, yüzde 24 neyin hedefi?"
Merkez Bankası geçen yıl tahmin ile hedefi birbirinden ayırarak bu sorunu çözmeye çalışmıştı. Mantık şuydu: Tahmin ekonomik şartlara göre değişebilir, hedef ise para politikasının ulaşmak istediği yeri gösterir. Teoride makul bir ayrım. Fakat hedef sürekli tahminin, tahmin de piyasa beklentisinin altında kalınca iletişim giderek zorlaşıyor. Temmuz Piyasa Katılımcıları Anketi’nde yıl sonu beklentisi yüzde 29,2 seviyesinde. Yani piyasa yüzde 29 civarında enflasyon bekliyor, Merkez Bankası yüzde 28 tahmin ediyor ama para politikasını yüzde 24’lük hedefe göre yönlendirdiğini söylüyor.
Bunun para politikası açısından bir anlamı var: “Biz gerçekleşmesini beklediğimiz enflasyona değil, ulaşmak istediğimiz enflasyona göre sıkılık belirliyoruz” demeye çalışıyor Merkez Bankası. Ancak bunun iletişim açısından bir maliyeti de var. Hedef uzun süredir sürekli revize edildiği için, hedef olmaktan çıkıp temenni gibi algılanıyor.
Rapor kendi içinde başka bir gerçeği de teslim ediyor. Temmuz enflasyonu yüzde 31,75 ile önceki Enflasyon Raporu tahmininin üzerinde gerçekleşmiş. Yıl sonu tahminindeki artışın gerekçeleri olarak motorin, doğal gaz, diğer emtia fiyatları, gıda, yönetilen fiyatlar ve eşel mobil sistemindeki değişiklikler gösteriliyor. Bunların hepsi gerçek riskler. Ancak son üç yıldaki raporlara bakıldığında benzer bir kalıp göze çarpıyor desem yanlış olmaz.
Şöyle anlatayım: Önce daha iyimser bir enflasyon patikası açıklanıyor. Ardından gıda, enerji, kuraklık, yönetilen fiyatlar, vergi, jeopolitik gelişmeler veya başka bir şok geliyor ve tahmin yukarı alınıyor. Hatırlarsak, şubat ayında 2026 için yüzde 15-21 aralığı açıklanmıştı. Mayısta yüzde 26’ya geçildi. Ağustos ayında ise yüzde 28’e gelindi.
BAŞARI, ŞOKLARA DAYANIKLI BİR PROGRAM KURMAKTIR
Tabii bazı şoklar yaşadık, bunların varlığı tartışılmaz. Fakat ekonomi politikasında başarı, şok çıkmadığında doğru tahmin yapmak değil; şokların sık yaşandığı bir ülkede yeterince dayanıklı bir program kurabilmektir diye düşünüyorum.
Bence artık dezenflasyonun başarısı konusunda da biraz daha ölçülü konuşmak gerekiyor. Haziran 2023’te yeni sıkılaştırma dönemi başladığında yıllık enflasyon yüzde 38,21 seviyesindeydi. Bugün elimizdeki son veri yüzde 31,75. Arada enflasyon yüzde 75’lere kadar çıktı, ardından geriledi. Dolayısıyla zirveden bugüne bakıldığında ciddi bir düşüş var. Fakat programın başladığı noktayla bugünü karşılaştırınca üç yıldan fazla sürede elde edilen mesafe çok mütevazı görünüyor.
Elbette enflasyonu yüzde 75’ten yüzde 32’ye indirmek önemsiz değil. Ama hem bunu kendi elleriyle yaptılar hem de bunun maliyetini bizlere ödettiler. Merkez Bankası’nın kendi raporuna göre 31 Temmuz itibarıyla TL mevduat faizi yüzde 46,7, ticari kredi faizi yüzde 48,5, ihtiyaç kredisi faizi yüzde 64,9 seviyesinde. Üstelik faiz yetmemiş, kredi büyümesine ayrıca miktar sınırlamaları getirilmiş. İhtiyaç ve taşıt kredilerindeki aylık büyüme sınırı yüzde 4’ten yüzde 3’e, büyük şirketlerin TL ticari kredilerindeki sınır yüzde 3’ten yüzde 2’ye indirilmiş. Ekonomik faaliyet de potansiyelin altında büyüyor ve TCMB iç talebin zayıf seyrinin dezenflasyonu desteklediğini açıkça söylüyor. Ancak enflasyonla mücadele böyle tarif edilmez. Vatandaşa "bence fiyatlar çok artmayacak, 6 ay sonra ihtiyacım olacak bir malı bugünden satın almama gerek yok" dedirtmektir başarı. İnsanların satın almaya mecali kalmamaları başarı anlamına gelmez.
Bu arada Merkez Bankası krediyi pahalılaştırmakla kalmıyor, pahalı krediye ulaşılmasını ayrıca sınırlıyor. Sonra da tüketimin ve yatırımın yavaşlamasını dezenflasyonun başarısı olarak kaydediyor. Tekrar etmem lazım ki, üç yılı aşan bir program sonunda hâlâ yüzde 30’un üzerinde enflasyonla mücadele ediyorsak, artık sadece “talebi biraz daha sıkalım” yaklaşımının yeterli olup olmadığını da sorgulamak gerek diye düşünüyorum.
TL MEVDUATTAN BAŞKA ÇARE KALMAZSA…
Benzer bir mesele de "Türk Lirasına güven" iddiası. Rapor açıklanırken TL mevduat payının yüzde 62’ye yükselmesini sıkı para politikasının sonucu olarak anlatmaya kalkan Başkan Karahan bence sahilden fazla açıldı.
Bir para birimine yüzde 46-47 mevduat faizi verirseniz, döviz kurunun hareketini oldukça kontrollü tutarsanız, yabancı para mevduatına çeşitli düzenlemeler getirirseniz ve alternatif kredi kullanımını sınırlandırırsanız TL mevduattan başka çare kalmaz. Bunu “ulusal paraya güven” diye tamamlamak başka bir boyuttta yaşadıklarını gösteriyor.
Bu arada rapordaki küçük bir ayrıntı oldukça ilginç. Yabancı para mevduatlar görünürde 13,4 milyar dolar azalmış. Ancak TCMB aynı paragrafta parite ve fiyat etkisinden arındırıldığında yabancı para mevduatın aslında 0,2 milyar dolar arttığını söylüyor. Başka bir ifadeyle, görünen döviz mevduatı düşüşünün önemli kısmı gerçek bir dövizden TL’ye geçiş olmayabilir. Bu durumda yüzde 62 TL mevduat payını doğrudan “TL’ye güven arttı” şeklinde okumak daha da tartışmalı hale geliyor.
Güven, yüksek faiz ödendiği için paranın TL’de kalması değil. Faizler normale döndüğünde de insanların TL’de kalmak istemesi olmalı. Güven, kur yükselmesin diye sürekli güçlü reel getiri yaratmak değil. İnsanların kurun nasıl hareket edeceğini düşünmeden uzun vadeli TL sözleşme yapabilmesi olmalı.
TÜRK HALKINA CİDDİ BİR MALİYET ÖDETİLİYOR
Açıkçası piyasa açıklamalara büyük bir heyecan göstermedi. Dolar/TL gün içinde dar bir bantta kalırken BIST tarafında yatay bir seyir görüldü. Piyasanın mesajı gayet net: "şaşırmadık ne sürpriz ne de şok anlamında bir açıklama gelmedi."
Sonuç olarak: Üç yılı aşkın süredir ekonomiye yüksek faiz, pahalı kredi, kredi sınırlamaları, zayıf iç talep ve kontrollü kur üzerinden Türk halkına ciddi bir maliyet ödetiliyor. Buna rağmen enflasyon hâlâ yüzde 30’un üzerinde, beklentiler hedeflerin çok üzerinde ve tahminler tekrar tekrar yukarı çekiliyor. Böyle bir tabloda başarıyı sadece “enflasyon zirveden düştü”, “TL mevduat payı arttı” veya “iç talep zayıfladı” diye anlatmak fazlaca gevşek bir yaklaşım oldu diyebilirim.
Bir programın başarısını kullanılan araçların sertliği değil, ortaya çıkan sonuç belirler. Rapor bizlere sıkı para politikasının devam edeceğini gösteriyor. Fakat aynı zamanda başka bir şeyi daha gösteriyor: Ekonomi yönetimi hâlâ enflasyonu düşürmenin yolunu, bizlere ne kadar daha fazla eziyet edebileceğini düşünerek arıyor.
Oysa bir noktadan sonra ekonomi yönetiminin sorması gereken soru “daha ne kadar sıkalım?” değil, “üç yıldır bu kadar sıkıyoruz, neden hâlâ buradayız?” olmalı.
Karahan'ın açıklamaları bana makalenin başlığındaki gibi hissettirdi. Başka bir ülkede üç yıldır bu kadar bahaneye tahammül göstermek mümkün olmazdı diye düşünüyorum.