Mutlu Hesapçı

Mutlu Hesapçı

“Ölümü kabullenmek nedir?”

Adana’da Altın Koza’nın Ulusal Yarışma filmlerini konuşmaya devam ediyorum. Sıradaki durağım, izlediğimde uzun süre etkisinden çıkamadığım Bir Arada Yalnız. Filmin senaristi- yönetmeni Ali Vatansever ve oyuncusu Onur Gözeten’le filmi, ölüm ve hayat üzerine açtığı sorgulamayı konuştuk.

whatsapp-image-2026-10-01-at-18-00-39

İstanbul’da buluşmuştuk şimdi Adana’dayız. Nasılsınız, nasıl bir heyecan içindesiniz?

Ali Vatansever: Her şehirde, her festivalde yeni bir gösterim oluyor. Sanki her seferinde ilk günkü heyecanı yaşıyor gibisiniz. Aslında “heyecansız” diye başlıyorsunuz. Günün sonuna bir bakıyorsunuz, salona girdiğiniz zaman tekrar ilk günkü gibi hissediliyor. Heyecan veriyor.

Sinema için, yani sizler için festivaller çok önemli. Peki Altın Koza’nın başka bir önemi ve değeri var mı? Biraz Adana ve Altın Koza’yı sormak isterim.

Ali Vatansever: Ben Adana’ya daha önce profesyonel olarak hem de izleyici olarak geldim. Burası benim için hem kendi kariyerimde hem de kişisel gelişimimde önemli bir festival. Burada oturup izleyicilerle birlikte film izleme deneyimi çok özel. O enerji çok özel. Bir yerden sonra salonda etrafınıza ve yanınıza oturanlara bakıp “Galiba bir arada olmak böyle bir şey” diyorsunuz. Bir arada film izlemek böyle bir şey oluyor.

“Bu sene de bir kısa ve bir uzun metraj filmle buradayım”

Çok önemli bir şey. Bir arada yalnız olmadığımızı hissediyoruz galiba. Filmin detaylarına geleceğim ama önce Onur, sen neler hissediyorsun? Hem yarışıyorsun hem de çok değerli ve etkileyici bir filmde çok şahane bir performans sergiledin. Adana’da, Altın Koza’da olmak ve burada yarışmak sana neler hissettiriyor?

Onur Gözeten: Adana’yı çok seviyorum zaten. Kültürünü, yemeklerini, seyircisini hem tiyatro hem sinema için çok seviyoruz. Gerçekten burada ayrı bir kültür oluşmuş.

33 yıldır burada festival olması çok anlamlı bir şey. Hem sinema hem tiyatro açısından bizler için inanılmaz bir seyirci var burada. Benim için özel yanı da şu: İlk büyük filmlerim diyebileceğim bir kısa ve bir uzun metraj film ile iki sene önce katılmıştım. Bu sene de bir kısa ve bir uzun metraj filmle buradayım. O yüzden mutluyum. Neler olacak, sonuna kadar neler göreceğiz diye heyecanlıyım.

whatsapp-image-2026-10-01-at-18-00-39-2

“Her film aslında kendi içerisinde bizlerin büyüme hikâyesi”

İlk gösterimi İstanbul Film Festivali’nde yapıldı, ardından ikinci gösterim Altın Koza’da oluyor. Çok etkileyici; insanı hem çok acıtan hem de finaliyle hayata bağlayan bir film. Bir Arada Yalnız nasıl bir film oldu? Nasıl yola çıktın? Geriye dönüp baktığında senin için çok sancılı bir süreç olduğunu düşünüyorum.

Ali Vatansever: Her film aslında kendi içerisinde bizlerin büyüme hikâyesi. Covid öncesi 2019’da yazmaya başladım filmi. Aslında aklınıza bir fikir düşüyor. Bu fikirle beraber altı yıl geçiriyorsunuz, en azından hayata geçene kadar. Film biraz inatçı bir yerden başladı. Ölümle, ölme hâliyle alakalı bir film yapmak istiyordum. Çoğu ölümle alakalı film, bir yerden sonra yaşamı kutsayan bir yere doğru evriliyor. Bunun da bir kaçamak olduğunu düşünüyordum. Çünkü hepimiz sanki ölmeyecekmişiz gibi bir dünya ve medeniyet inşa etmişiz. Ama son kertede ölümü de canavarlaştırmışız. Ölüm, tartışamadığımız bir şey hâline gelmiş. Kendi içerisinde bir tabu olmuş. Ben bunu tartışmak istedim ve “Ölüm doğal bir şey” demek istedim. Gerçekten ölümü bu doğallığıyla tartışıp izleyiciyle kaliteli bir zaman geçirebilir miyiz sorusuyla başladı. Tabii ki kendi içerisinde bu sorunun peşinden gitmek çok acıtıcıydı. Özellikle Covid döneminde bunu yapmak ve bir de annemin kanser süreciyle mücadele ettiğimiz beş yıl içerisinde bu projeyi geliştirmek… O bağlamda bu benim de büyüme hikâyemdi. Dolayısıyla kendi büyüme hikâyemin ekranda iki saate sıkıştırılmış deneyimini hâlini yaşıyor gibi izleyici. O yüzden izleyiciye şöyle diyerek başlıyoruz: “Burası güvenli bir alan. Filme direnmeyin, rahat olun. Filmi geldiği gibi alın.” Çünkü filmde ölümle yaşayan bir aile var. Terminal dönemde olan oğullarının hastalığıyla mücadele eden bir aile görüyoruz. Onlar da yaklaşan ölümden, gelecekte olacak bir şeyden dolayı aşırı alarma geçmiş, kendi sığınaklarına çekilmiş, sürekli mücadele eden bir aile. Sürekli bir mücadele içerisindeler. Filmde onların yavaş yavaş o performans hâlinden çıkıp ölümü geldiği gibi almalarını ve o anda olup o anın keyfini çıkarmalarını izliyoruz. O yüzden izleyiciye “Bu film güvenli bir alan. Bu deneyimden geçin ve en sonunda o anın keyfini çıkarın” diyorum.

Benim için sıkıştırılmış, zor, bir “roller coaster” gibi bir yolculuk. Ama en sonunda izleyicinin şunu hissetmesini istiyorum: “Ben oradaydım, o aileyle beraber ve bu güzeldi.” Ve zamanı unutmasını istiyorum.

“İnanılmaz bir deneyim olduğunu düşünüyorum”

Peki Onur, senin için nasıl bir yolculuktu? İzzet karakterinin çaresizliği beni çok etkiledi. Perdenin içine girip ona şifa vermek istedim. Eminim hem psikolojik hem de bedensel olarak çok zorlu bir yolculuk olsa gerek.

Onur Gözeten: Zordu. Güzel, kendine has bir zorluğu vardı elbette. Fiziksel olarak öyle bir amacın peşinde olmak zorlayıcı bir şey. Ama hocamın aslında söylediği şey benim için de çok değerliydi. Çünkü o yaşta bu konuyla bu kadar içli dışlı olmak, birlikte bu soruları sormak benim için de çok büyütücü bir şeydi. Daha çok çocuklaştıran bir yandan böyle bir büyümeydi. Çünkü bunun aslında normal, çok hayata dair bir şey olabileceğini görmek önemliydi. Etrafımda henüz böyle majör bir olay yaşanmamışken bunu yaşamış, yaşayan insanlarla görüşüyor olmak ve ölümle ne tür ilişkiler kurulabileceğini düşünmek benim için gerçekten inanılmaz güzel bir süreçti. Zordu elbette. Bazen gerçekten hareket etmeye dermanım yoktu. Ama sonunda izlediğimde, ilk hocamla yaptığımız audition’dan bugün buraya kadar inanılmaz bir deneyim olduğunu düşünüyorum.

whatsapp-image-2026-10-01-at-18-00-39-3

“Ölüm gelecekte olan bir şey”

Ali Vatansever: Onur’u filme hazırlanırken çok fazla medikal uzmanla buluşturma şansımız oldu. “İstediğini sorabilirsin” diyordum. Onur hep tek bir soru soruyordu: “Ölümü kabullenmek nedir?” Herkese bunu soruyordu. Daha sonra sette bir sahneden diğerine geçerken ona “Nasıl hissediyorsun?” diye soruyordum. “Hocam, ben bir şeyler yaşıyorum” diyordu. O çok değerli aslında. Filmin yapmaya çalıştığı şey de bu. “Ölmek nedir, ölümü kabullenmek nedir?” gibi gelecekte olan bir soruyla bu yolculuğa çıkıyorsunuz. Çünkü ölüm gelecekte olan bir şey. Onur’un o anda bir şeyler yaşadığını itiraf etmesi bana çok değerli geliyor. O anda hazır hissediyorsunuz. Ona ikinci bir soru sormuyorduk. “Öyle değil, sen rahat ol” demiyorduk. Çünkü o anda onu yaşıyor. Hayat o değil mi zaten? İzleyicinin yolculuğu da o.

“Endişeyi resimden çıkardığınız zaman ölümün yavaş yavaş doğallaştığını görebiliyorsunuz”

Peki “ölümü kabullenmek” dediğiniz şey nedir?

Ali Vatansever: Sonuçta ben bu yüzden bir film çektim diye doğrusunu benim bildiğimi düşünmüyorum. Zaten mesaj vermek gibi bir derdim de yok. Temel olarak yargısızca, izleyicinin kaliteli zaman geçirip ölümü düşünebileceği bir alan açıyorum. Bu güvenli alan benim için önemli. İzleyici şunu bilsin istiyorum: Ali bu filmi yönetiyor diye size bir fikir ya da düşünceyi, ölüme dair ekstra bir bilgiyi dayatmaya çalışmıyor. Ama bunu düşünelim. Hep beraber düşünelim. Ben çok düşündüm ve yapmak istediğim şey bu. Ölümü kabul etmenin psikolojik olarak bir süreci var. Böyle bir durumda ölümü yaşayacak olan oğlanla, etrafında bulunan anne ve baba arasında otomatik olarak bir yarılma oluşuyor. Onlar her zaman geriden geliyorlar. Oğlan ölüme kabullenmeye yaklaştıkça anne ve baba onu hayata geri çekmeye çalışıyor. Asıl çatışma orada oluyor. Oğlan kabulenme noktasında tamam. Hikâyede de böyle bir aşamada görüyoruz. Oğlan tamam ama aile değil. Bunların aynı sayfaya gelmesi zaten bir macera. Ama büyük resimde temel mesele şu: Hayatımızın hangi aşamasında olursak olalım, ölümü hiçbirimiz yaşamıyoruz. Etrafımızdaki insanlardan dışsal bir deneyim olarak alıyoruz. Çünkü hepimiz gelecekte öleceğiz ve o an orada olmayacağız. Dolayısıyla ölüm, bizim için aslında yaşamakla alakalı bir şey değil. Yaşamın içerisinde ilerledikçe gelecek. Ama hepimiz olacak bir şeyden dolayı endişeleniyoruz. Ben bunu öğrencilerime de söylerim. Endişeyi resimden çıkardığınız zaman ölümün yavaş yavaş doğallaştığını görebiliyorsunuz. Benim için bu film en azından şu deneyim oldu: Tallinn’deki prömiyerden sonra annemi üç aylık bir süre içerisinde kaybettik. Filmde kurduğum bütün diyalogları doktorlarla kendim kurarken buldum. Buna hazır olmak diye bir şey yok. Hepimiz bunu yaşayacağız ve bu tamam. Kendi büyüme maceramız da bu. Geldiği gibi almak, tamam olmak, direnmemek ama durmak ve o anda olmak… Belki bu çağı en iyi tanımlayan şey de bu.

whatsapp-image-2026-10-01-at-18-00-39-1

Tam tersini düşündüğünüz zaman, bu gerçeklikle ve kabullenmeyle devam eden hikâyede hayat çok güzel bir şey. Hayatı sevmenin başka bir boyutuna mı geçiliyor acaba? Kabullendiğiniz zaman oradasınız.

Ali Vatansever: Kabullendiğiniz zaman oradasınız. Eğer gelecekten korkmuyorsanız… Çünkü gelecek gelmeyecek. Şu an var sadece, şimdi var. Şu anda korkulacak hiçbir şey yok. Şu anda üçümüz buradayız. Biz üçümüz için başka bir gerçeklik yok. Ve bu güzel. Burada olduğumuzu kabul ettiğimiz noktada, ondan sonra bence insan olarak konuşabiliyoruz. İnsan ölçeği aslında bu. Kıymetli olan da bu.

“Böyle kötü olabilecek bir hayatta iyi olmak bir yerden sonra bir tercih”

Ben filmi izledikten sonra şöyle bir duygu da yaşadım: Ölüm var ve dolayısıyla daha iyi bir insan olabilirsin. Anlık duyguları yaşayıp güzel ifade edebilirsin, güzel hislerini söyleyebilirsin. Film biraz insanı iyiliğe doğru yönelten bir şey de hissettiriyor. Çünkü ölüm var diyorsun. Kötü olmana gerek yok. Hissettiğin şeyi söyleyebilirsin. Ona göre hayatına sahip çıkabilirsin. Film hayatta başka bağlar da örüyor aslında.

Ali Vatansever: Ben iyi ve kötü kavramlarının siyah-beyaz algılanmasıyla ilgili problem yaşıyorum. Ama temel mesele şu: Dünyanın kötülüğü daha hızlı yayılıyor. Dolayısıyla biz insan olarak dünyanın bu kötülüğüyle mücadele etmekte bazen zorlanıyoruz. Ama temel mesele bence o değil. Böyle kötü olabilecek bir hayatta iyi olmak bir yerden sonra bir tercih. İyi yaşamak bir tercih. O bağlamda anda olduğunuz zaman, sadece sizin dünyaya verebileceğiniz şey iyilikse, o zaman bence iyi yaşanmış bir hayat da bu oluyor. Oğlan da bence en sonunda şunu söylüyor: Erken ölüm, tamam; ama iyi yaşanmış bir hayat. Kendi tercihleriyle iyi yaşanmış bir hayat. Aile de bu tercihin farkına vardığı zaman geriye sadece dans etmek kalıyor. Ve bu çok değerli. Çünkü o anda herkes izleyiciyle beraber dans edebilir böyle bir filmde.

“Ali, cennetteki dans için teşekkür ederim”

Bence de son yıllarda izlediğim en etkileyici finallerden biri. Ölümle dans etmek gibi bir şey aslında. Dolayısıyla yaşamla dans ediyorsun.

Ali Vatansever: Böyle düşünmene çok mutlu oldum. Evet, buna itirazım yok.

Tallinn’de iki gösterime katıldım. Bir tanesinin sonunda çok yaşlı bir hanımefendi merdivenlerden zorla indi. Tam salondan çıkacakken elini kaldırdı ve “Ali, cennetteki dans için teşekkür ederim” dedi. Benim için çok değerliydi. Sosyal medyada da başka bir kullanıcıdan okudum: “Ölümden korkuyordum, artık korkmuyorum” yazmış.

Sinema başka ne ki? Hayatı tartışmak için sadece bir fırsat. Ben burada altı yıllık deneyimimi bir filme çevirdim. İnsanlar izleyip kendince bir şeyler yaşıyor, kendince çıkarımlarda bulunuyor. Bunun büyüsü bu kadar. Daha fazlası değil bence.

“Final sahnesi bizim için çok özeldi”

Sendeki o final sahnesi ve duygu neydi?

Onur Gözeten: Sadece izleyenlere değil, o tecrübeyi ve soru sorma imkânını bize, biz oynayanlara da çok düşündürdü. Çekimde gerçekten o deneyimi en güzel hâliyle yaşayacak şekildeydi. Final sahnesi bizim için de çok özeldi. Fatih abiyle öyle bir şey yapmak inanılmazdı. Finali çekerken açıkçası nasıl bir şey olduğunu bu kadar iyi anlamadım. Çünkü artık çok sonuna gelmiştik. Ama izlediğimde inanılmaz rahatlattı beni. Hiç beklemiyordum. Beni yıkacağını düşünüyordum o sahnenin. Senaryoyu ilk okuduğumda da filmin yollarının, karakterlerin ve başka şeylerin finalde bir araya gelmesi beni çok etkilemişti. Hem senaryo anlamında hem de film içerisinde beni en çok etkileyen şeylerden biri oydu. Benim için delicesine dans.

Ali Vatansever: Finaldeki dans için Bedirhan Dehmen bize koreografiyi sağladı. Müthişti. Birkaç gün beraber çalıştılar. Fatih (Al) de bütün bu çalışmalara katıldı. En son çıktık tepeye. Fatih yanıma geldi ve “Ben dans etmesem mi?” dedi. Ben de “Teslimim sana, dilediğin gibi” dedim. O da oğlunu taklit etti. Muhteşem bir şeydi. Bizler için, izleyici için belki yönetmen her şeyi önceden kararlaştırmış gibi geliyor. Öyle değil. O anda geldiği gibi oluyor. Onur da öyleydi, Fatih de öyleydi. Oradaydı. Bütün provalara, dans provalarına katıldı. Sonra geldi, “Ali, öyle değil, böyle” dedi. Ben de “Evet, öyle değil, böyle” dedim. Ve alan açıldı. Müthişti.

“Ali Vatansever ile çalıştığım için kendimi çok şanslı hissediyorum”

Peki Onur, Ali Hoca nasıl bir yönetmen? Çok disiplinli ve titiz olduğunu biliyorum. Senin için de güzel bir okul olmuş olmalı. Çünkü oyunculuk kariyerinde herkesin karşısına çıkabilecek bir karakter değil bu. Çok ağır bir evredeki kanser hastası genç bir çocuğu canlandırıyorsun. Hem psikolojik hem bedensel olarak çok zor bir durumda. Nasıldı?

Onur Gözeten: İnanılmazdı. Tekrar teşekkür etmiş olayım. Gerçekten çok büyük bir şans gibi hissettiriyor. İlk karşılaştığımız andan itibaren inanılmaz öğrenmeye başladım. Audition’dan itibaren çok şey öğrendim. Ali Hoca çok disiplinli, çok hazırlıklı. Ama bir yandan da çok açık ve çok orada. Film hepimizin orada olabilmesine daha yatkın bir yapıdaydı. Daha fazla anda ve orada olabilmeyi öğrendik filmle beraber. Bir kere çok iyi dinleyen bir yönetmen. Bir audition’ı bitirdiğimizde genelde karşımızdaki insanlar nasıl hissettiklerini söylerler. Ali Hoca ise bize ne hissettiğimizi soruyor. Bu beni çok etkilemişti.

Böyle yaklaştığında bizim tek amacımız yönetmenimizin aklındaki, hayalindeki şeyi hayata geçirmek olmuyor. Orada oyuncu olarak hepimizin katkıda bulunabileceği bir alan da var. Bu da büyük bir güven gerektiriyor. Sadece oyuncular için değil, sette inanılmaz bir güven ortamı ve sevgi ortamı vardı. Çok zor bir konuyu işliyorduk ama hepimiz günü onun bize sarılmasıyla bitiriyorduk. Hepimizin ihtiyacı olan şeyleri gözettiğini görüyorduk.

Ben çok mutluyum ve onunla çalıştığım için kendimi çok şanslı hissediyorum.

“Onur’un gözünün içi parlıyordu”

Peki Ali, neden Onur?

Ali Vatansever: İzzet rolü için bütün casting sürecine kendim girdim. Oyuncularla kendim çalıştım, adaylarla kendim çalıştım. En son üç aday kalmıştı. Onur’u tercih etmemin tek bir nedeni var: Öyle zor bir rolde olsa bile gözünün içerisine baktığımız zaman yaşam görüyordum. Gözünün içi parlıyordu. Benim için çok değerliydi. Filmde de bunu kaybetmemek istedik. Görüntü yönetmenimiz Konstantinos’la imajlara bakıyorduk. Gözünün içerisindeki o ışığı korumak benim için çok önemliydi. Her imaj izleyici için de zor olabilir. Çünkü en son 53 kiloya düşmüştüm. Gerçekten ekranda ciddi kilo kaybetmiş genç bir insan var. Ama gözüne baktığınız zaman öyle değildi. Benim için değerli olan buydu.

Onur Gözeten: Benim için de çok büyük bir detaydı. Çünkü benim en zorlandığım şey genelde bir şey yapmak istememiz. Kamera önünde, sahnede sıkıştığımız yerde hemen bir şey yapmak gerekiyor. Ben oyunda da öyleyim. Bu filmde kendime söylediğim şey şuydu: “Hiçbir şey yapmaman lazım. Çok zorlanacaksın.” Hiçbir şey yapmadan çok şey yapman lazım. Bir şey yapmadan o ışığı tutabildiysem ne mutlu bana.

“Ödül töreninde o heyecanı hissedeceğimi biliyorum”

Ödüller konusunda ne hissediyorsunuz? Altın Koza’da çok değerli jüri üyeleri var ve birbirinden farklı filmler yarışıyor. Ödülün motivasyonu, anlamı ya da beklentisi oluyor mu?

Ali Vatansever: İlk başta “Ben vizyona gireceğim, şartlar belli, belki çok fazla izleyiciyle buluşamayacağız” diyorsunuz. Ama sonra kendinizi o süreçte heyecanlanırken buluyorsunuz.

Sonuçta biz gerçekten festivalleri geziyoruz. Ödül tabii ki onun üzerindeki kirazı, çileği oluyor ama o sürece girdiğiniz zaman otomatik olarak bir heyecan geliyor. Hayat zaten böyle bir şey değil mi? Belirli tarihler yaklaştığı zaman insan gerçekten heyecanlanıyor. “Heyecanlanmıyoruz” diyemem. Bir yerden sonra geriye dönüp baktığımızda, ödülü alsak da almasak da güzel hatırlayacağımız anlar biriktirmiş olmak önemli. O yüzden ödül töreninde o heyecanı hissedeceğimi biliyorum.

“Sinema artık akılla değil, gönülle yapılan bir şey”

Konuşma hazırladınız mı?

Ali Vatansever: Konuşma hazırlamadım ama hakkını kendisinde dezavantajlı hisseden öğrencilere yönelik bir çağrı yapmak isterim. Çünkü sinema artık akılla değil, gönülle yapılan bir şey. Ülkenin her yerinde sinemacı olmak isteyen gençler var. Bir sonraki adımı bilemiyorlar. Onlara yalnız olmadıklarını hatırlatmak isterim.

“O beklentiyi yönetmeyi öğrenmek yalnızca ödül konusunda değil, kariyerlerimizin her aşamasında önemli”

Onur Gözeten: Bizi mutlu etmiş ve hâlâ etmekte olan çok güzel yanları var bu filmin zaten. Ama salona girdiğinizde, insanlarla buluştuğunuzda ve güzel şeyler duyduğunuzda insan beklentiye de girebiliyor. O beklentiyi yönetmeyi öğrenmek yalnızca ödül konusunda değil, kariyerlerimizin her aşamasında önemli. Olursa çok mutlu edecek. Ama özellikle oyunculuk ödülleri konusunda şöyle bir düşüncem var: Sanki sadece beni mutlu edecekmiş gibi düşünüyorum. O yüzden daha kolektif, departmanlara giden ödüller beni daha çok mutlu ediyor. Kendim için değil, genelde hocalarım için ya da filmin kendisi için ödül beklentisinde oluyorum. Kendim için daha sağlıklı bir beklenti yönetimi yapmaya çalışıyorum.

Bir gün böyle bir durum olursa teşekkür etmem gereken insanlar olacak. Belki orada heyecandan teşekkür etmeyi unutabilirim. Ama sonrasında gördüğümde sarılıp teşekkür ederim.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Mutlu Hesapçı Arşivi