Mutlu Hesapçı
“Yazgıyı değiştirmek için geçmişi unutmak yetmez, onunla yüzleşmek gerekir”
Sanki bir terapi odasında saatler geçirmişim gibi hissettiren bir film izledim. Doğduğun evden başlayan, seni çocukluğuna götüren ve sonunda aile içinde seni hapseden bir hikâye… Filmi anlat deseniz belki anlatamam. Büyülü gerçeklik, sanrılar, rüyalar ve gerçeklik arasında; zamansız ama bir yandan da beni zamana sıkıştıran bir film oldu.
Aydınlıktan karanlığa dönüşen ve peşimi bir türlü bırakmayan “kader” meselesiyle boğuştum. “Kaderimi istediğim gibi yazma şansını hayat bana vermiyor mu?” diye düşünürken buldum kendimi.
Ferit Karahan’ın yazıp yönettiği Cinlerin Düğünü, insan denen mahlukatın nasıl karanlığa dönüşebildiğini ve aynı zamanda aydınlanmak için verdiği mücadeleyi anlatıyor. Filmde Demet Özdemir, Kaan Yıldırım, İlhan Şen, Helin Kandemir, Sarp Bozkurt, Evliya Aykan, Tuba Ünsal, Baki Davrak, Erol Babaoğlu, Kubilay Çamlıdağ, Mine Çayıroğlu, Hakan Salınmış, Barış Hacıhan, Gürhan Altundaşar, Deniz Barut ve Hasibe Eren rol alıyor. Film, popüler oyuncuların bağımsız bir yapımda ne kadar güçlü performanslar ortaya koyabileceğini de gösteriyor.
Ferit Karahan’ın yazıp yönettiği Cinlerin Düğünü, dünya prömiyerini yapacağı Toronto Film Festivali’nin Ana Yarışma Bölümü’nde yer almanın heyecanını da yaşıyor. Biz de Ferit Karahan ile buluştuk ve Cinlerin Düğünü’nün dünyasını, aileyi, kaderi ve insanın karanlıkla mücadelesini konuştuk.

‘Okul Tıraşı’ filminizin etkisi hiç geçmeyecek derecede iyi ve ödüllü bir film. Bu filmin ardından yeni filmin hazırlığına başlamak zor oldu mu? ‘Okul Tıraşı’yla gelen başarının yönetmenlik yolculuğunuza katkısı ne oldu?
Zor olmadı, tam tersine kolay oldu çünkü yeni bir filme başlama motivasyonunu nereden aldığın önemli. Sanırım bir film bittiğinde onun iyi taraflarına bakma alışkanlığım pek yok. Bir sonraki filmi yapan şey, önceki filmin başarıları değil, bende bıraktığı eksiklik duygusu oluyor. Çünkü başarı insanı bir süre olduğu yerde tutabilir, eksiklik ise sizi yeniden düşünmeye ve başka bir yol aramaya zorlar.
“Kendimizde kabul edemediğimiz karanlıkların her parçasından düşmanlar yaratırız”
‘Cinlerin Düğünü’ filminin fikri ve hikâyesi nasıl şekillendi? Üzerinde ne kadar çalıştınız?
Filme başlamadan fikir olarak bende dönüp duran bir cümle vardı. “Kendi karanlığını reddeden insan, kaderini gerçekten değiştirebilir mi?” sorusu beni bu filmi yapmaya itti. Bana göre insanın en tehlikeli yanı karanlık dürtülere sahip olması değildir. Açgözlülük, kıskançlık, öfke ya da iktidar arzusu hepimizin içinde bulunabilir. Asıl tehlike, bunların varlığını inkâr etmektir. İnsan kendi içindeki karanlığı reddettiğinde, onu ortadan kaldırmaz; yalnızca görünmez hâle getirir. O zaman bu karanlık, sessiz bir kırgınlığa, gizli bir kine ve kuşaktan kuşağa aktarılan bir şiddete dönüşür. Kendimizde kabul edemediğimiz karanlıkların her parçasından düşmanlar yaratırız. Günün sonunda karşımızda hiç kimsenin ve herkesin olduğu bir düşmanlar ordusu yaratmış oluruz. Bir süre sonra o düşmanlar bizden daha büyük hâle gelir. Öyle bir hal alır ki, biz, yarattığımız bu suni düşman ordusunun kuklasına dönüşürüz. Bu sadece bireyler için değil, toplumlar için de geçerli. Bugünden bakıldığında her topluluğun yarattığı suni düşmanları görüyoruz. Filmi yazmaya başladığımda, sadece bu fikir vardı ve bu fikirle bir gurup kardeşin, çocukluklarının son gününü yazacaktım. Çocukluk bölümü bitince, büyüklük hallerini görmek istedim ve bu sefer, gençliklerinin bittiği günü yazmaya karar verdim. En sonunda da, yaşamın onlar için bittiği günü yazmak istedim. Bu yazma süreci sanırım üç ayımı aldı; fakat 2017’den beri bu hikayenin notlarını almaya başlamıştım.
“Bana göre evrensellik, yerelliğin törpülenmesiyle değil, derinleşmesiyle ortaya çıkıyor”
‘Cinlerin Düğünü’ dünya prömiyerini Toronto Film Festivali’nin Ana Yarışma bölümünde yapıyor. Filmin dünya prömiyerini Toronto’da gerçekleştiriyor olmak nasıl bir duygu? Sizin için önemi ve anlamı nedir?
Bir filmin dünya prömiyeri, yıllarca yalnızca sizin zihninizde var olan bir dünyanın ilk kez kamusal bir alana çıkması demek. Cinlerin Düğünü benim için yalnızca bir film değil; uzun zamandır düşündüğüm, taşıdığım, kimi zaman uzaklaşmaya çalıştığım ama sürekli geri döndüğüm bir coğrafyanın, insanların ve hafızanın sonucu. Şimdi bütün bunların Toronto gibi dünyanın farklı sinema kültürlerini bir araya getiren bir festivalde, Ana Yarışma’da karşılık bulması elbette çok değerli. Ama tam da burada, daha evrensel olma kaygısıyla kendi bakışımızdan ve kimliğimizden taviz vermemek gerektiğini düşünüyorum. Bana göre evrensellik, yerelliğin törpülenmesiyle değil, derinleşmesiyle ortaya çıkıyor. Bir hikâyenin dünyaya ulaşması için dünyaya benzemesi gerekmiyor; bazen ait olduğu yere ne kadar çok benzerse, o kadar uzağa gidebiliyor.

“Bu filmde ise iktidar artık dışarıda değil, insanların içine, aileye, hafızaya ve hatta sevme biçimlerine kadar sızmış durumda”
Filmografinize baktığımızda, toplumsal gerçekçilik üzerinden bireyin yüzleşmelerini ve sistem içindeki sorgulamasını çarpıcı biçimde işliyorsunuz. Karakterleriniz genellikle sıkışmış ve mutsuz insanlar. ‘Cinlerin Düğünü’ de bu duyguların etrafında dolaşan bir film mi? Nasıl bir film oldu?
Evet, karakterlerim çoğu zaman sıkışmış insanlar ama beni asıl ilgilendiren onların mutsuzluğu değil, o sıkışmışlığın içinde ne yaptıkları. Çünkü insanı, özgür olduğu anlardan çok çıkış yolu bulamadığı anlarda tanıyoruz. Cinlerin Düğünü bu anlamda önceki filmlerimle akraba ama başka bir yere gidiyor. Önceki filmlerimde baskının kaynağı daha görünürdü; bir kurum, bir otorite, bir sistem vardı. Bu filmde ise iktidar artık dışarıda değil, insanların içine, aileye, hafızaya ve hatta sevme biçimlerine kadar sızmış durumda. Dolayısıyla bu kez sistemle birey arasındaki çatışmadan çok, insanın kendisine miras kalan hayatla ne yaptığıyla ilgilendim. Belki filmografimdeki değişim de burada. Önceki filmlerimde karakterlerim kapalı bir yerden çıkmaya çalışıyordu; Cinlerin Düğünü’nde kapının nerede olduğunu bile bilmiyorlar.
“Filmde çocukluğumdan taşıdığım çok fazla görüntü ve tanıklık var”
Filmlerinizde kendi yaşam öykünüzden de çok beslendiğinizi, hatta oradan yola çıktığınızı ifade ediyorsunuz. Bu filmde sizden izler yine var mı?
Az ya da çok, her anlatıya kendi hayatımızdan bir şeyler sızıyor. Bunun aksinin mümkün olduğunu düşünmüyorum. Çünkü ne kadar kurmaca bir dünya kurarsanız kurun, ona kendi hafızanızdan, korkularınızdan ve tanıklıklarınızdan bakıyorsunuz. Ben küçük bir köyde, ardından yatılı okulda büyüdüm. Dolayısıyla filmde çocukluğumdan taşıdığım çok fazla görüntü ve tanıklık var. Örneğin annenin kazana sokulduğu sahne doğrudan çocukluğumdan geliyor. Dokuz yaşındaydım. Kanser hastası olan ve artık ölmek üzere olan bir komşumuzun kardeşi bize gelip büyük bir kazan istemişti. Adam çok acı çekiyordu; ağrısını biraz olsun dindirebilmek için onu sıcak suya sokuyorlardı. O zaman bunun ne anlama geldiğini bütünüyle kavrayamıyordum ama görüntü bende kaldı. Yıllar sonra senaryoyu yazarken o kazan yeniden karşıma çıktı. Otobiyografi sadece başınıza gelen olaylardan oluşmaz; içinde büyüdüğünüz dünyanın görüntüleri, sesleri, korkuları, ritüelleri de otobiyografinizin parçasıdır.
“Ev yalnızca içinde yaşadığımız bir yapı değil, hafızanın taşıyıcısıdır”
‘Cinlerin Düğünü’nde ev kavramı bana göre başrolde diyebilirim. Çünkü evinde barınamayan her insan karanlığa mahkûm gibi geliyor ve kendini hiçbir yere ait hissedemiyor. Sizce de öyle mi?
Evet, öyle. Ama benim için mesele biraz daha ileri gidiyor. İnsan çocukluğunu yalnızca hatırlamaz, bir yerde hatırlar. Hikâyeye de tam buradan başlamayı seçtim. Çünkü benim için ev yalnızca içinde yaşadığımız bir yapı değil, hafızanın taşıyıcısıdır. Bir eve kimin ait olduğu, kimin orada yaşadığı, kimin oradan ayrılmak zorunda kaldığı, o coğrafyanın görünmeyen tarihini de içinde taşır. Ev el değiştirir, insanlar değişir, iktidarlar değişir; ama duvarlar hafızayı saklamaya devam eder. İnsan evini kaybettiğinde yalnızca barındığı yeri değil, geçmişiyle kurduğu bağın bir parçasını da kaybediyor. Benim için evin karanlığı da biraz burada başlıyor: İçinde artık bulunmayan insanların varlığını taşımaya devam etmesinde…

“Görünmeyeni anlatabilmek için gerçekliğin sınırlarını biraz genişletmek gerekiyor”
Filmin adındaki ‘Cinlerin Düğünü’ kavramı Anadolu’da hem doğaüstü bir inanışı anlatıyor hem de bunu destekleyen meteor düşmesi, at, elma gibi metaforlar kullanıyorsunuz. Bu tercih neden? Filmin ismi nasıl ortaya çıktı?
Bugün Ortadoğu’da yaşanan gerçeklik o kadar sert, bazen o kadar akıl dışı ki, ben bile bunları çocuğuma anlatırken gerçeküstü öğelere ihtiyaç duyuyorum. Bunu gerçekliği hafifletmek ya da ondan kaçmak için değil, tam tersine o gerçekliği katlanılabilir kılmak için yapıyorum. Belki büyülü gerçekçilikle ilişkim de burada başladı. Cinler, rüyalar, söylenceler ya da görünmeyen şeyler benim için gerçekliğin alternatifi değil; gerçekliğin başka bir katmanı. Bazen çıplak gerçekçilik bir şeyi anlatmaya yetmiyor. Görünmeyeni anlatabilmek için gerçekliğin sınırlarını biraz genişletmek gerekiyor. Meteor, at, elma gibi imgelerin filmde belirli anlarda tekrar etmesi de bununla ilgili. Ama bunların anlamlarını çok tarif etmek istemiyorum. Çünkü benim için bir imge, açıklanmaya başladığı anda gücünün bir kısmını kaybediyor. İzleyenler zaten bütün bu olguların neden filmde var olduklarını hissedeceklerdir.
Diğer taraftan filmin ismine gelirsek eğer, düğünler normalde yeni bir başlangıcın ve mutluluğun simgesidir. Ama benim filmimde tam tersine, geçmişin geri döndüğü ana dönüşüyor. Bir düğün hazırlanırken aynı anda bir ailenin çözülüşünü izliyoruz. İnsanlar yeni bir hayat kurmaya çalışırken eski hayat bütün ağırlığıyla tekrar ortaya çıkıyor. Belki de bu yüzden düğün, cinlere ait oluyor. Çünkü kutlama olması gereken bir anda görünmeyen bütün hayaletler de masaya oturuyor.
Filminizde hikâyeyi üç bölümde anlatıyorsunuz: ‘Melekler’, ‘Cinler’ ve ‘Zincirler’. Bu yöntemi neden tercih ettiniz? Bu üç tanımlamanın anlamı nedir?
Melekler, çocukluğun son günüydü benim için. Çocukların hâlâ dünyaya güvenebildiği ama o güvenin geri dönülmez biçimde kırıldığı an. Cinler, yüzleşmediğimiz geçmişin peşimizi bırakmayan gölgeleri. Zincirler ise bütün bunların sonucuydu. Geçmişle yüzleşmediğimizde, onun yükü kuşaktan kuşağa aktarılıyor. O yüzden zincir benim için yalnızca esaretin değil, mirasın da simgesi. Bir ailenin birbirine bağlanma biçimini de, aynı bağların zamanla onları nasıl tutsak edebildiğini de anlatıyor.
“Oyuncu seçerken bu kategorilerin hiçbirinin benim için özel bir anlamı yoktu”
Filmin oyuncu kadrosuna baktığımızda popüler isimlerden oluşuyor. Bağımsız sinema yapan bir yönetmen olarak bu isimleri tercih etme nedeniniz ne oldu?
Filmin geniş bir oyuncu kompozisyonu var. Popüler televizyon dizilerinde oynayan isimler de var, daha çok dijital platformlarda çalışanlar, tiyatrocular ve daha önce kamera karşısına hiç geçmemiş amatörler de. Oyuncu seçerken bu kategorilerin hiçbirinin benim için özel bir anlamı yoktu. Daha çok kendi içgüdümün beni götürdüğü insanlarla çalışmak istedim. Çünkü bir oyuncunun daha önce nerede ya da ne kadar görünür olduğu değil, kamera karşısında ne kadar hakiki olabildiğiyle ilgileniyorum.

“Demet, Kaan, İlhan, Sarp ve Helin de kendilerini filme bütünüyle adadılar”
Oyuncu kadrosunu nasıl belirlediniz? Popüler isimlerle çalışmak nasıldı? Demet Özdemir’i bağımsız bir sinema filminde görmek tersköşe olmuş.
Popüler olmak benim için hiçbir zaman bir avantaj ya da dezavantaj olmadı. Hatta popülerlik ile bağımsız sinema arasında kurulan bu karşıtlığı da çok anlamlı bulmuyorum. Kamera oyuncunun şöhretiyle ilgilenmiyor; yüzünde, bakışında, susuşunda hakiki bir şey olup olmadığıyla ilgileniyor. Ama o hakikate ulaşmak yalnızca yetenekle de mümkün değil. Oyuncunun kendisini filme teslim etmesi, alışkanlıklarından ve kendisini koruduğu alanlardan vazgeçmeye razı olması gerekiyor. Yönetmenin de aynı şeyi yapması gerekiyor sanırım. Çünkü insan kendini riske atmadığında, kamera karşısında da arkasında da hakiki bir şey ortaya çıkmıyor. Demet konusunda da benim için mesele tam olarak buydu. Onu insanların bildiği Demet Özdemir’den uzaklaştırmak gibi bir niyetim olmadı. Ben zaten o bildikleri kişiyi değil, oynadığı karakteri arıyordum. Sahneyi çekmeye başladığınızda mesele oyuncunun endüstrideki statüsü değil, o statüden geriye ne kaldığıdır. Demet, Kaan, İlhan, Sarp ve Helin de kendilerini filme bütünüyle adadılar. Başka filmlerde ya da dizilerde nasıllar açıkçası bilmiyorum; sektörün o tarafını çok takip etmiyorum. Ben onları kendi filmimde tanıdım ve benim için gerçekten çok iyi bir deneyimdi.

“Bir kuşağın sustuğu şey, başka bir kuşakta farklı bir biçimde yeniden ortaya çıkıyor”
Filmde de geçen “Uğursuzluk bulaşıcı mı?” sorusundan yola çıkarak sormak istiyorum: Ailenin yazgısı değişmez mi, kuşaklar boyunca sürer mi?
Uğursuzluğun bulaştığını düşünmüyorum ama yüzleşmediğimiz şeylerin bulaşabildiğini düşünüyorum. Yazgıyı değiştirmek için geçmişi unutmak yetmez, onunla yüzleşmek gerekir. Ben aileyi psikolojik bir aktarım zincirinden çok, zamanın kendi üzerine kıvrıldığı bir yer olarak görüyorum. Bir kuşağın sustuğu şey, başka bir kuşakta farklı bir biçimde yeniden ortaya çıkıyor. Beni en çok ilgilendiren de bu döngünün içinde yaşayan kadınlar ve erkekler. Birbirlerinin kaderini farkında olmadan devralan, aynı yalnızlığı başka biçimlerde yaşayan insanlar... Filmde bazı karakterler kendilerine miras kalan hayatı yeniden üretirken, bazıları bunun dışına çıkmaya çalışıyor. Umut da belki tam orada: İnsan geçmişini değiştiremez ama geçmişiyle kurduğu ilişkiyi değiştirebilir.
“İnsan bu kadar büyük bir coğrafyanın içinde nasıl bu kadar sıkışmış hissedebilir?”
Doğu Anadolu coğrafyası muazzam; insanın içini açan bir doğası var. Ama filmin anlattığı aile trajedisi içinize işliyor. Dolayısıyla kocaman dağlar ve gökyüzü sizin cehenneminiz oluyor adeta. Görsel dili nasıl oluşturdunuz? Coğrafyanın içinde bizi bu kadar sıkışmış hissettirmeyi nasıl başardınız? Filmde de geçen “Cennetin kapıları bana kapalı” duygusu mu bu?
Ben coğrafyayı hiçbir zaman filmin fonu olarak düşünmedim. Tam tersine, karakterlerin içinde bulunduğu ruh hâlinin bir parçasıydı. Okul Tıraşı da buna örnek olarak verilebilir. Anadolu’da insanın önünde uçsuz bucaksız bir alan var; dağlar, gökyüzü, nehir... Fiziksel olarak hiçbir şey sizi kuşatmıyor gibi görünüyor ama yine de kaçamıyorsunuz. Benim ilgimi çeken tam olarak bu çelişkiydi: İnsan bu kadar büyük bir coğrafyanın içinde nasıl bu kadar sıkışmış hissedebilir? Bu yüzden görsel dili de genişlik ile sıkışmışlık arasındaki gerilim üzerine kurduk. Karakterleri çoğu zaman büyük manzaraların içinde özgürleştirmek yerine, o manzaraların ağırlığı altında bıraktık. Çünkü bazen cehennem karanlık ve kapalı bir yer değildir; önünüzde bütün dünya dururken hiçbir yere gidememektir.
Filmin festival yolculuğu nasıl devam edecek, Toronto’dan sonraki planlar neler?
Henüz yolculuğun çok başındayız. Toronto dünya prömiyerimiz ve filmin seyirciyle ilk kez buluşacağı yer. Sonrasında hem Türkiye’de hem de uluslararası festivallerde yolculuğuna devam edecek. Şu anda kesinleşen ve görüşmeleri süren festivaller var ama henüz açıklayamıyoruz. Türkiye’de ise kasım ayında vizyona girmeyi planlıyoruz.