Mutlu Hesapçı
“Kimse kimsenin fanı olmasın, star sistemini de sevmiyorum”
Onur Ünsal’ı mesleğe başladığım yıllarda “Eğreti Gelin” ile tanıdım. O günden bugüne değişen yalnızca oynadığı karakterler, yer aldığı projeler olmadı; onun tiyatroda kendine açtığı alanı, sahnede nasıl başka birine dönüştüğünü de izledim. Çünkü Onur Ünsal için tiyatro yalnızca bir meslek değil, kendini var ettiği ve anlam bulduğu yer. Sahne tozu, perdenin açılması, her gece yeniden bir hikâyenin içine girmek… Sahne hayatla kurduğu en sahici bağ. Şöhreti değil derinliği, görünür olmayı değil üretmeyi önemseyen bir oyuncu. Bugün üç oyunla sahnede, Moda Sahnesi için emek vermeye devam ediyor. Onur Ünsal’la tiyatroyu, oyunculuğu ve kendi yolunda ısrar etmeyi konuştuk.

“Biz büyüdük ve kirlendi mi dünya?” diyerek başlamak istiyorum. Mesleğimin ilk yıllarında Eğreti Gelin filmiyle seni tanımıştım. O döneme döndüm. Çok umutlarımız vardı, mesleğin başlarındaydık. Çok parasızdık ama aşırı mutluyduk, değil mi?
Kirlendi. Zaten galiba akça pakça bir dünya da değildi ama çok kötü bir hale geldi. Çok gençtik, dünyaya dair bilgimiz belki bu kadar değildi. Dolayısıyla daha umutlu, daha neşeli bir dönem olduğunu hatırlıyorum. Şimdi buraya gelirken bile trafikte sağa sola bakınca “Ne oldu ya?” diyorum. Herkes çok mutsuz. Ekonomik, kültürel, sosyal birçok anlamda bir çöküş dönemi yaşıyoruz. “Siyasi depresyon” diye bir tanım gelmiş. İklim krizi de bununla ilgili, işsizlik de, ekonomi de... Öldürülen insanlar, katledilen hayvanlar da bununla ilgili. Tam felsefecilerin “dekadans” dediği dönemdeyiz bence. Bir çöküş ve değişim yaşıyoruz.
“Atıf Yılmaz okul oyununa gelip beni seçmişti, şimdi ise cast direktörleri Instagram’dan bakıyor”
Eğreti Gelin çekilirken kaç yaşındaydın? Atıf Yılmaz gibi bir isimle çalışmak acayip hissettirmiş olmalı.
18-19 yaşındaydım. O zaman farkına varmamıştım başıma ne geldiğinin. Heyecanla yapmıştım. Sonra, yıllar geçtikçe neyin içinde olduğumu ve bunun değerini daha çok kavradım. Atıf abi okul oyununa gelip beni seçmişti. Tiyatroya gelip oyuncu seçmeye karar vermiş bir yönetmenden bahsediyoruz; hem de okul oyununa... Bunun ne kadar kıymetli olduğunu şimdi daha iyi anlıyorum. Şimdi cast direktörleri Instagram’dan bakıyorlar çoğu zaman. Bir ara “Ellerinizi gösterin, sağa dönün, sola dönün” gibi şeyler vardı. Aslında seni tanımıyorlar. Ne yapabileceğin, ne yapamayacağın konusunda fikirleri yok. Atıf Yılmaz gibi bir ustanın tiyatro oyunundan beni seçmesi bile Atıf abiyi anlatan bir durum.

“Hevesimi tiyatroda buluyorum”
Seni tiyatroda izleyip hayranlık duyduğum ‘Bir Kadının Kavgaları ve Dönüşümleri’ ile ‘Babamı Kim Öldürdü’ oyunlarından çok etkilendim. Yönetmenler, yapımcılar seni izleyip bütün projelerde oynatmalı dedim. Sen ne düşünüyorsun?
Ben biraz tiyatrocu olmuşum artık. Ekranla ilişkim o kadar gelişmiş değil. Ekran oyunculuğu kaslarımı da çok gelişmiş bulmuyorum. Hevesimi tiyatroda buluyorum. Oraya bir şey yapmak, çalışmak beni çok motive ediyor. Küçükken de hep tiyatrocu olmak istemişim. “Basketçi olayım, NBA’de oynayayım, oyuncu olayım, Oscar alayım” gibi hayallerim olmamış. Hep tiyatrocu olmayı düşünmüşüm. Oranın, tırnak içinde, şımarıklığını sevmişim. İnsanlar bir sürü proje için arıyorlar ama ekranda çok fazla yer almak istemeyen biri olarak da biliniyorum. Haksız değiller. Teklifler geliyor; vakit ayırabildiğim zamanlarda televizyon, dijital platform ya da sinemadaki işleri yapıyorum. Ama herkes artık benim biraz tiyatroya kanalize olduğumu kabul etti.
“Ben mahallemde ünlüyüm”
Seni tiyatroda izleyip daha çok dizilerde görmek istememiz biraz da popüler kültürün bize empoze ettiği bir algı. Buna ne diyorsun?
Kesinlikle katılıyorum. Ben bile bazen insanların övgülerini alıyorum; “Ne kadar iyi oyun, ne kadar iyi oyunculuk” diyorlar. Sonra “Benim niye bu kadar az takipçim var?” diye düşünüyorum. Ben bile bazen bu tufaya düşüyorum. Bence bir ünlülük ve “entertainment” diye bir şey var. Hepimiz ona gidiyoruz, bakıyoruz, konuşuyoruz. Bununla yarışmak biraz ergen bir his. “Bu kadar güzel şey yapıyorsun, niye o kadar çok insan bilmiyor?” diyen oluyor. O kadar çok insanın bilmesiyle bende değişecek bir şey yok. Ben mahallemde ünlüyüm, bu da bana yetiyor. Bundan daha fazla parayı ya da ünü aramıyorum. Kaç kişi seni biliyor, kaç takipçin var, kaç paran var? Sanatta bunun yeri pek yok. Ben sanatçı olmak istiyorum. Sanatçı olmak için bu gibi şeylerle boğuşmayı bırakmak lazım. Çok ünlüyle ya da bir influencer’la yarışmayı bırak. Kendi yoluna git. Bence biraz kapitalizmin söylediği bir şey bu: Daha fazla, daha çok olsun. Oysa derinlik de çok önemli.

Eğreti Gelin, Canım Ailem gibi işlerle popülerliğin içinde olduğun dönemlerde “Oyunculuk popüler bir alan, ben de oraya gideyim” duygusu hiç gelmedi mi?
Vallahi hiç gelmedi. Tiyatro metinlerini okumayı, insanların yeni ne yazdığını, prova yapmayı daha çok seviyorum. 41 yaşına geldim. Buraya kadar her şey çok hızlı geldi. Aynı hızda da gidecek ve öleceğiz. Çok da bir mana bulamıyorum yani.
“Tiyatro ayakta tutuyor insanı”
Oynamaya devam ediyorsun ve üç oyun ile sahnedesin. Nasıl bir disiplin ve sistem bu?
Çok zor. Bazen spor olarak tiyatro yapıyoruz gibi oluyor. Eylül-Ekim’de 18 tane oyunum var. İki-üç günde bir oyun oynuyorum. İki tanesi tek kişilik, biri iki kişilik. Hepsi tek perde ve iki saate yakın sürüyor. Oyunlardan eksik kalmayayım diye spora gidiyorum. Hayatımı belirliyor ama müthiş bir şey bu. Ayakta tutuyor insanı.
İki oyunu izledim ve kendime gelemedim. Çok ciddi bir sorgulama, mutsuz hissetme hikâyesi var. Çünkü ikisinin de politik, toplumsal bir meselesi var. Biraz oyunlardan bahsedelim mi?
İki oyun da Édouard Louis’in kitaplarından. Édouard Louis, otobiyografinin yalnızca kişinin kendisinden oluşmadığını, dönemin siyasi ve sosyal atmosferinden de oluştuğunu söyleyen bir yazar. İşçi sınıfına mensup, sürekli sınıf atlamak isteyen, eşcinsel bir Fransız çocuk. ‘Babamı Kim Öldürdü’ daha çok babası ve kendisiyle, ‘Bir Kadının Kavgaları ve Dönüşümleri’ de annesi ve kendisiyle ilgili. Babamı Kim Öldürdü pandemide başlamıştı, altı yıl oldu. İki oyun da devam ediyor.

“Yazarın hikayesini sahiplendim”
Bu iki oyunda çalışırken kendi geçmişinle, ailenle, hatta tırnak içinde erkekliğinle ilgili bir sorgulama yaşadın mı?
Édouard Louis’i okuyunca insan perişan oluyor. Ama onu sadece insanı perişan eden bir çocuk olarak görmemek lazım. Buradan nasıl çıkacağımızın yolunu arayan bir felsefeci de o. Çok iyi bir felsefeci, çok bilgili bir çocuk. Kitaplarında travmalarından, açlıktan, tecavüzlerden, çok detaylı ve utanç verici anılardan bahsediyor. Bunları çalışmak insanı perişan ediyor. Ama çalışa çalışa üstesinden gelip insanlara aktarmaya çalışıyoruz.
Benim hayatım Édouard’ın hayatı gibi değil. Çocukluğum öyle geçmedi. Açlıkla sınanmış biri değilim. Eşcinsel değilim, tecavüze uğramadım, babam tarafından dövülmedim. Nispeten küçük burjuva diyebileceğim biriyim. Ama hikâyesini sahiplendim. O kadar evrensel yazılmış ki, çok kişisel bir hikâye olmasına rağmen sınıf atlama hikâyesinin içinde hepimizden bir şey var. Buradan Türkiye’ye bakınca da şu soruları soruyorsun: Sen hangi siyasi atmosferde doğdun? Sana ne yapıldı? Seni yetiştirenlere ne yapıldı? Onlar nasıl birer ürün, kimlerin ürünü, nasıl bir psikolojinin ürünü?
“Benim de ün ve para hazzım o”
Sen tiyatro üzerine bir hayat kurmuşsun, Moda Sahnesi’nin de ortaklarından birisin. Bir sahneye, tiyatroya ortak olmak nasıl bir duygu?
Müthiş. Daha özeli de o tiyatronun dolup taşıyor olması. Bunun kadar güzel hissettiren bir şey yok. Benim de şımarıklığım o. Benim de ün ve para hazzım o. Bu karşılıyor yani.
“Moda Sahnesi’nin bizden sonrakilere de kalmasını çok istiyorum”
Millet arsaya, yazlığa ortak oluyor; sen Moda Sahnesi’ne ortak olmuşsun.
Artık 41 yaşına geldim. Açıkçası bir şeyler ben de istemiyor değilim. Ama en çok istediğim şey Moda Sahnesi’nin kalıcı olması. Yirmi yıl, otuz yıl, kırk yıl, elli yıl neyse, gitsin. Ekolünü oluştursun, bir düşünme biçimi oluştursun. Oradan edebiyatla, felsefeyle ilgilenen başka alanlar açılsın. Benim en büyük hayalim gerçekten bunu devam ettirmek. Moda Sahnesi’nin bizden sonrakilere de kalmasını çok istiyorum.

“Tiyatro kazandırmıyor, kaybettiriyor”
Tiyatro maddi ve manevi açıdan nasıl? Manevi doyumu yüksek olsa gerek ama klasik soruyu sorayım: Para kazandırıyor mu?
Kazandırmıyor, kaybettiriyor. Tiyatro ekonomi, fizibilite açısından çok mantıksız bir iş. Tiyatro dediğimiz zaman ayırmak gerekiyor: Ödenekli tiyatrolar var, ticari tiyatrolar var, bir de özel tiyatrolar var. “Tiyatronun seyircisi artıyor” demek doğru değil. Bir takım tiyatroların seyircisi artıyor, bir türün seyircisi artıyor. Verileri takip edelim. Salonlarınızı dolduruyorsunuz, dolayısıyla para kazanıyor olmanız lazım. Hayır. Moda Sahnesi’nin YouTube kanalındaki vergi bölümüne bakın; tiyatro ne kazanıyor, dört işlem yapıldığında tiyatroya ne kalıyor görelim.
Moda Sahnesi varlığını nasıl sürdürüyor?
İnanılmaz çalışıyor Moda Sahnesi. Bütün ortakları, orada çalışanlar 7/24 orayı nasıl ayakta tutacaklarıyla ilgili kafa yoruyor ve çalışıyorlar. Başka hayatları yok. Sürekli oraya üretiyorlar; işletmeyle ilgileniyorlar, çay demliyorlar, koltuk siliyorlar. Sürekli bir çalışma hali var.
Sadece seyircisinden ve tiyatro sevdalısı insanlardan mı güç aldınız bunca zaman?
Zaten olan tek şey bu. Oraya gelen, o koltukları dolduran seyirci bize “Devam edin” dedi.
“O dünya benim için tamam”
Diziler ve sinema filmleri?
Dijital platformların ülkeye girişiyle başı sonu belli olan, ne kadar çalışacağını ve projenin ne kadar süreceğini bildiğin işler benim için daha uygun hale geldi. Cezailer, Kübra, Yakamoz, Arayış, en son Masumiyet Müzesi... O dünya benim için tamam.
“Delikanlı dizisi kurallı bir kabullenişti”
Sen bazı dizileri kabul etmiyorsun. Seni en son gördüğüm ‘Delikanlı’ dizisinde mutlu oldum. Projenin kendisinden çok, seni orada gördüğüm için.
Ben orada kendimi de biraz koruyan bir pozisyondaydım. Yan rollerden birindeydim. Haftanın her günü sete gitmem gerekmiyordu. Oyunlarım vardı, oyun günlerine dikkat edilmesini istemiştim. Kurallı bir kabullenişti, karşılıklıydı. Bir de Zeynep Günay vardı. Masumiyet Müzesi’ni beraber çekmiştik.

“Kariyer anlamında kendimi aşırı doymuş hissediyorum”
Sinema filmlerin de çok özel ve güzel: Eğreti Gelin, Devrim Arabaları, Pandora’nın Kutusu ve birkaç proje daha. Bunca yıla ve yaptığın işlere baktığında hissettiğin duygu ne?
Kendimi çok şanslı ve mutlu hissediyorum. Kariyerimden aşırı mutluyum. Yapmış olduğum şeylerden çok mutluyum, hiçbirinden pişmanlığım yok. Kariyer anlamında kendimi aşırı doymuş hissediyorum. Yapmak istediklerimin hepsini yapıyorum.
Şimdi sahnedeki sana hayran oldum demek istiyorum ama hayran kelimesini sevmiyormuşsun…
Sevmiyorum. Star sistemini de sevmiyorum. “Hayran”, “star”, “fan” kelimelerini de sevmiyorum. Biri geliyor, “Ben senin fanınım” diyor. Saçmalama, beğeniyorsundur. Benim yürüdüğüm yol hoşuna gitmiştir. Ama fanı değilsin. Git Michael Jackson’ın fanı ol. Yan yana konuştuğun insanın fanı mı olur? Bir de o “fan” öyle bir şey ki, beni idealize ediyorsun. O zaman benim hata yapma hakkımı elimden alıyorsun. Senin yanında doğru davranamıyorum, kendim olamıyorum. Bir de bu kutsallıktan ve insanlara tuhaf değerler atfetmekten dolayı bazı şeyleri konuşamıyor, dokunamıyorsun. Bu mistisizmi geçelim. Kendini kutsallaştıran bir sürü tiyatrocu, bir sürü oyuncu gördük. Kimse kimsenin fanı olmasın. Ben sahnenin dışında da sana iyi gelmesi gereken biri değilim. Benim de kendime göre bir sürü marazım var, herkesin var. Sevelim, sevilelim, beğenelim. Benim de çok beğendiğim, “Bu insan bunu nasıl yapıyor?” dediğim bir sürü insan var. Ama gidip de kendimi onun fanı ilan etmiyorum.
“Sanat merkezi kurmayı hayal ediyorum”
Hayal kurar mısın? Bir yerde ödül almak, kasaba kasaba dolaşıp tiyatro yapmak gibi...
Benim hayalim daha siyasi, daha politik. Sanatla ilgili özel girişimlerin, eğitimin, edebiyatın, felsefenin daha fazla okutulduğu, bu işlerin pratiğine daha çok girildiği alanlar hayal ediyorum. Emine Ayhan’la geçen gün konuşuyorduk. İkimiz de “Kocaman bir mekânımız olsa” diye hayal kurduk. İçeride sürekli seminerler olsa; bir yazarı çağırsan, onu okusan, onunla konuşsan... Orada insanlar yetişse. Konservatuvardan yetişen insanların daha fazla okumuş olmasını, seminere, podcast’e, kitaba ve sahne üstündeki pratiğe daha fazla ulaşmasını istiyorum. Yeni türler keşfetsinler istiyorum. Bazen Yoğurtçu Parkı’ndan yürürken diyorum ki, “Şu on katlı bina bizim olsa...” Her katında eğitim olsa, bir şey konuşsak. En üst katında kafe olsa, öğrenciler orayı da işletse. İçeride kitaplık olsa, insanlar gelse seminer verse, ders verse. Bir şey dert edinsek, uzun uzun konuşsak. Ücretsiz öğrenci alabilsek. Böyle bir kurum olsa, kök salsak. Kendi kafamın içinde Fenerbahçe Stadı’nı oradan kaldırıyorum. Oraya böyle bir merkez kuruyorum.
