Eda Yılmayan
Homeros, Odysseia’yla şu temel sorunun yanıtını arar: Uğruna hayatta kalınacak şey nedir?
Homeros’un tılsımlı bir kilim gibi dokuduğu metni İlyada ve Oydsseia kuşaklardır farklı okurlarla buluşmaya devam ediyor. Christopher Nolan’ın filmi Odyssey ile yeniden gündeme gelen efsane, köleleştirilenlerin sesini beyazperdeye taşıyor. Bir yandan da yok edilen şehirleri, medeniyetin nasıl çöktüğünü izliyoruz. Homeros’un mitini sadece bir efsane olarak mı okumalıyız? Yoksa bu mit bugün bize dair bir şeyler mi söylüyor? Sorularımızı Antik Yunan Dili ve Edebiyatı öğretim üyesi ve İlyada ile Odysseia’yı çeviren Erman Gören yanıtladı.

İlyada ve Odysseia’nın hikâyesi bugünün okuruna ne anlatıyor?
Her sorulduğunda bu soruyu önemsiyorum. Şüphesiz Christopher Nolan’ın gişe rekortmeni filminin yarattığı rüzgârla bu soruyu sağlam bir temele oturtarak cevaplamak daha da önemli hale geldi. Öncelikle kitabın Giriş kısmımda da Borges’ten alıntı yaparak değindiğim üzere bu iki eser bütün edebiyat tarihini derinden etkilemiş olan iki ana anlatı şeması sunuyor. Birincisi cengâver yiğitlerin kuşattığı ve savunduğu güçlü bir şehrin hikâyesidir. Şehirlerini müdafaa edenler, onun demire ve ateşe teslim edileceğini ve mücadeleyi sürdürmenin beyhude olduğunu bilirler; işte o şehre canını dişine takarak saldıranların en ünlüsü olan Akhilleus, kaderinin zaferden önce ölmek olduğunu adı gibi bilir. İkincisi ise bir dönüş hikâyesidir, on yıl boyunca tehlikeli denizlerde dolaşıp büyüleyici adalarda avare olan Odysseus’un Ithaka’ya dönüşü bu ikinci anlatı şemasını örnekler. Bu iki şema da bütün okuryazarlık tarihinde insan kalbine en güçlü dokunuşu yapan temaları barındırma kapasitesine sahiptir. Hiç şüphesiz böylesine “büyük kitap”lar anlattıklarıyla okurunu farklı yönlerden etkileyebilir. Ancak kendi güncel yaşama dertlerimiz üzerinden düşünerek bir cevap vermeye kalkacak olursak, Ilias (İlyada) uğruna ölünecek şeylerin ne olduğunu, Odysseia ise uğruna hayatta kalma mücadelesi verilecek şeylerin ne olduğunu bütün sanatlı diliyle dinleyicisine duyurmaya taliptir. Esasen işin trajik yanı şudur: Uğruna ölünecek bir şeyiniz yoksa bir şeylerin uğruna yaşamak için direnecek gücünüz de kalmaz; keza uğruna hayatta kalma mücadelesi verilecek bir şeylerin sevinci içinizde kalmadıysa uğruna ölünecek şeyler için canınızı feda etmeye cesaret de edemeyeceğinizin altını çizer bu dev eserler. İnsan ölmenin de yaşamanın da tam olarak bir cesaret işi olduğunun bilinciyle çıkabilir bu eserlerin içinden.

Çeviriyi yaparken metni Homeros’un diline yakınlaştırmakla güncel okuru yakalamak arasında bir denge tutturmaya çalıştınız mı?
Belirtiğiniz dengeyi tutturmaya çalışmak işini ciddiye alan her çevirmenin yüzleşmek zorunda olduğu kaçınılmaz imtihanıdır. Tabii ki bu imtihan benim için de geçerliydi. Nitekim çevirmenlik kimliğim kadar antik edebiyat uzmanı kimliğimle de Homeros’un sesini okura ulaştırmak üzere bir tür pedagojik yol tercih ettiğimi söyleyebilirim. Neden pedagojik? Çünkü her çeviri aslın suretini çıkarma değil, nihayetinde bir tür yönlendirmedir. Benim nazarımda bir çeviri arılara alışık olmadıkları çiçek tarhlarının yolunu gösteren yol işaretleri sunar. Çünkü kendi başına yola çıkıp farklı çiçeklerden püren toplayan her arı gibi her okur da kendi arzularıyla aradığı özleri toplamak, onlarla mest olmak üzere bir metne yönelir. Bir çevirmen çevirdiği metnin çarpıcı güzelliğini yansıtmaya çalışırken okur pek de aşina olmadığı bir çiçek tarhında kendini bulabilir. Aslolan arayış içindeki arıların örneğinde olduğu gibi okur için de toplanacak çeşit çeşit edebi pürenin orada erişilebilir olmasıdır. Homeros’un kullandığı dilin rengi bir çiçek tarhı gibi şaşkınlık verici ama bir o kadar da doğaldır. Bunu sunmak üzere metnin şaşkınlık uyandırıcı rengarenkliğini kaybetmeden Türkçede her kelimeye özen göstererek arılar gibi bu metinlere yönelen okurları Homeros’un çiçek tarhlarına yönlendirmeye çalıştım. Görünüşüyle yadırganacak çiçek tarhlarını okurun aşina olduklarına benzetmeye çalışmadım. Bunun yerine hep vurguladığım filolojik sadakatin ideali, metnin ruhunun Türkçede yeni bir beden kazanması için gayret ettim. Şüphesiz bunda ne kadar başarılı olduğumu zaman gösterecek.
Odysseia bir yolculuk hikâyesi. Dünyanın bir ucuna da gitse, farklı dünyalara da girse mensubu olduğu yere dönmeye çalışan bir savaşçının 20 yıllık öyküsünü okuyoruz. Siz Ithaka’nın bir tür merkez gibi olduğunu söylüyorsunuz ve “göbek deliği” benzetmesi yapıyorsunuz. Bunu açar mısınız?
“Göbek deliği” ya da Eski Yunancasıyla omphalos, antik dünyada yaygın bilinen bir tasavvurdur. Klasik Yunan dünyasında Delphoi kehanet merkezi dünyanın ‘göbek deliği’ olarak bilinirdi. Hatta abidevi bir taş bu merkezi konumu tescilleyen bir şekilde Delphoi’da herkesin görebileceği bir noktada dururdu. Bütün Akdeniz havzasına yaygın bir şekilde kolonileştirme faaliyetinde bulunan kişilerin koloni kurmak üzere nereye gitmeleri gerektiğini danıştıkları yer bu omphalos taşının bulunduğu Delphoi’du. Dolayısıyla sadece her seferine merkezcil bir kuvvetle bütün Yunan dünyasından insanları kendisine çeken değil, gelenleri de merkezkaç kuvvetle yeniden Akdeniz coğrafyasının çeşitli yerlerine dağıtan bir yerdir Ithaka: Odysseia’da bütün kahramanların çekildiği ve emellerine ulaşmak üzere oradan başka menzillere gittikleri bir yer. Bu merkeze çekiliş ve ondan uzaklaşma sadece fiziki konumla ilişkili değildir. Evin hanımı Penelopeia’dan köle Eumaios’a, veliaht Telemakhos’tan bir önceki neslin kralı Leartes’e herkes hafızalarındaki gidiş gelişlerle de her seferinde bu “göbek deliği”ne dönüp ondan uzaklaşırlar. Eumaios’un köle olmadan önceki hayatını anlatışı böyle hafızasında bir seyahattir. Telemakhos gerek Pylos’a gerek Sparta’ya gittiğinde sadece yelkenli gemisiyle Ithaka’dan uzaklaşmakla kalmaz, Nestor ile Helene ve Menelaos’un hafızalarında da bir yolculuğa çıkar. Dolayısıyla coğrafi de olsa hafızanın içinde de olsa, bütün seyahatler Ithaka’dan ya da Ithaka’ya, evden uzağa ya da evdeki köklere yapılır.
ODYSSEUS’UN LANETİ
Odysseus’un adından başlayarak üzerinde bir lanet olduğunu söyleyebilir miyiz?
Odysseus’un adı annesinin babası Autolykos tarafından koyulmuştur. Hermes’in soyundan gelen dedesi Autolykos namlı bir hırsız olarak çok “nefrete maruz kaldığından” (odyssomai) torununa bu ismi yakıştırmıştır. Odysseia’da bu fiille Odysseus’un ismi arasındaki kelime oyunu tekrarlanır durur. Odysseus 10 yıllık yolculuğunda hemen hemen gittiği her yerde nefrete maruz kalarak isminin işaret ettiği karakteri yansıtır ve kaderi yaşar. Ancak bu resmi ilk bakışta yalın bir lanet gibi düşünmek tek taraflı ve modern bir bakış olur. Antikçağda ad koymanın arkasındaki niyetlerden biri duadır. Dede Autolykos torunu nefrete maruz kalsın diye mi bu adı koyar acaba? Autolykos tıpkı babası Hermes gibi aldatarak başarı kazanan biridir. Odyssomai fiilinin hem etken hem edilgen anlamıyla Odysseus’u adlandırılmış olduğunu düşünmek akla daha yatkındır. Kendisi hem “nefret eden” hem “nefret edilen” birisidir. Hem “nefretten çeken” hem “nefretle çektiren” bir kahraman olarak başarılarını kazanır. Odysseus’un adında hem etken hem edilgen bir anlamın bir arada bulunduğunu kabul etmek, onu halk hikâyeleri ve mitolojideki “Hilebaz” figürünün uzak bir akrabası olarak görmemizi sağlar; bu figür hem aldatıcı hem de aldatılan hem başkalarına acı çektiren hem de acı çeken kişidir. Aldatma kabiliyeti kadim Yunan insanı için bir meziyettir, bu nedenle Odysseus polymētis (cerbezesi-bol), polymēkhanos (tertibi-bol), poikilomētēs (cerbezesi-muhtelif), polyphrōn (pek-zeyrek) gibi epitetlerle anılır.

“HOMEROSCU DESTAN GELENEĞİNDE KADIN İCRACILAR VAR”
Bu hikâye Odysseus’un karısı Penelope tarafından yazılsaydı sizce nasıl olurdu?
Bu türden bir varsayım bir teori olarak da ortaya koyulmuş ve Odysseia’nın Sicilyalı bir kadın şair tarafından telif edildiği iddia edilmiştir. Nitekim kadınların Ilias’a nazaran Odysseia’da çok daha baskın bir rol oynadığı açıktır. Bu açık delile dayanarak 1800’lerin sonunda Samuel Butler Odysseia’nın şairinin MÖ 1050’lerde Sicilya, Trapani’de yaşayan bir kadın olduğu kanaatini güçlü bir şekilde savunmuştur. Butler’ın bu tutumundan kendi döneminin ünlü edebiyat eleştirmelerinden Walter Pater’in bir miktar etkilendiği, sanatçının bir tür hayali portresini çizme gayreti gösterdiğine de şahit oluruz. Butler’ın Homeros algımıza yaptığı katkı, bütün bir geleneğin dengesini sarsacak türden bir tuhaflık olmasa da yine de bu gelenekte kendine yer bulan canlı bir yorumdur. Nitekim Homerosçu destan geleneğinin içinde kadın icracıların bulunduğu ve ciddi katkılar sunduklarına dair kâfi düzeyde kanıta sahibiz. Ancak Penelopeia’nın gözünden anlatılacak bir anlatının nasıl olacağının hayalini, Penelopeia’yı zaman makinasına bindirip 21. yüzyıla getirmeden yapmamız gerekiyor. Kadının “söz” (logos) üretimine dolaylı katkısı olduğunu gerek Helene’nin dokuduğu halıda gerek Penelopeia’nın dokuduğu Laertes’in kefeninde gerekse Kirke’nin dokumacı tarafında görüyoruz. Odysseia’da Penelopeia’nın da Helene’nin de sesini Ilias’ta olduğundan çok daha fazla duyarız. Penelopeia bir “gezgin şair” (rhapsōidos) olsaydı, şüphesiz ki gelenekle bağını koparmadan incelikli bir duyarlılıkla yaratıcılığını gösterirdi. Yine de MÖ 11-12. yüzyılda yaşamış bir Penelopeia’dan, modern kadınının tarihi olarak çok kıymet verilmesi gereken farkındalıklarıyla yoğurulmuş bambaşka bir anlatı beklemek bence biraz anakronik olur.
“FİLM ÇÖKMEKTE OLAN MEDENİYETE DİKKAT ÇEKİYOR”
Filmle ilgili pek çok yorum yapıldı. Sizin değerlendirmenizi merak ediyorum. Dünyanın bugünkü gündemini düşündüğümüzde Odysseus’un söyledikleri hırs, hile bugün yaşadığımız dünyaya ilişkin neler söylüyor? Benzerlik kurabilir miyiz?
Odysseia’nın orijinal bağlamında düşündüğümüzde hile yapabilmek övülesi bir özelliktir. Ancak insanın genel olarak “ilahi olan” karşısındaki kendi ahlaki gelişimi açısından Odysseus figürü bütün ahlak yaklaşımları için verimli bir fikir yürütme sahası sağlar. Kanaatimce Christopher Nolan Odysseus’u ahlaki anlamda belirli bir menzile ilerleyen ve bu sayede şan kazanan bir kahraman olarak vurgulamak yerine, şan kazanmak için yaptıklarından pişman olan birine dönüştürüyor. Odysseia’da bulunan ya da farklı mit geleneklerinde yer alan unsurları bilinçli bir şekilde kendi senaryosunu kurmak için yan yana getirip belirli bir projeksiyon sunuyor. Dolayısıyla klasik okumalardaki erginlenlenme şemasını pek tercih etmiyor. Yolculuğunun onun meziyetlerini parlatmadığını bu meziyetlerden sıtkını sıyırmasına neden olduğunu ima ediyor. Dünyanın şu andaki gidişatını savaşın büyümesi ihtimalinden kaynaklanan korkuyla sarmalanmış zihinlerin şahit olduğu bir felaketler zinciri olarak görürseniz, ki Nolan bunun altını çiziyor gibi görünüyor, film olanların sorumlularına ve “çökmekte olan bir medeniyet”e dikkat çekiyor. Sahne sahne baksanız farklı mit geleneklerine atıflarla örüyor anlatısını. Burada geriye ayrıntılı cevaplamaya vaktimiz olamayacak şu soru kalıyor olabilir: Hali hazırdaki durumumuzu “çökmekte olan bir medeniyet” olarak okumanın sunduğu ufuk nedir?

Erman Gören Kimdir?
İstanbul Üniversitesi Yunan Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı’nda öğretim üyesi olan Erman Gören, yüksek lisans ve doktora tezlerinde arkaik Yunan şiirinde ve erken Yunan düşüncesinde hakikat sorununa yoğunlaştı. Çalışmalarını Klasik ve Hellenistik dönem şiir külliyatı ve Platoncu geleneğin temel metinleriyle sürdürdü. 2020-2022 yılları arasında Homeros Okumaları: Ilias başlıklı açık erişimli bir seminer dizisi düzenlemiştir.
Seminerlere; https://www.youtube.com/watch?v=LqjymVuWsC4&list=PLADMQ9VgSO5m6zhqDiUBUkhikbJefM5Co linki üzerinden ulaşabilirsiniz.