Özlem Özdemir

Özlem Özdemir

Bir Çift Çorap, Bir Çift Çarık: Sakarya Meydan Savaşı

Son haftalarda bu köşede, bir milletin uçurumun kenarındaki hâlini anlatmaya çalıştım. Şimdi sıra geldi, bağımsızlığın kazanılmasındaki en önemli dönüm noktalarından birine, Sakarya Meydan Muharebesi’ne… Çünkü Cumhuriyetimiz, yalnızca cephede akan kanla değil, bir yoksul evin son çift çarığıyla da var oldu. Hiçbir şeyi yokken bile vermekten çekinmeyen bir millet, bence çok zengindir ve onu hiçbir güç yıkamaz. Bu yazı, vatan için varını yoğunu veren ninelerimizin ve dedelerimizin anısına yazıldı…

tekalifiye-milli-nedir-emirleri-nelerdir-hangi-hallerde-tekalifi-milliye-emirleri-olur

KENETLENEN BİR HALK

Temmuz 1921'de Kütahya-Eskişehir Muharebelerinde ordu geri çekilmiş, Sakarya Nehri'nin doğusuna sığınmıştı. Yunan ordusu Ankara'ya doğru ilerliyor, öyle ki Meclis'in Kayseri'ye taşınması bile konuşuluyordu. Panik havası vardı ve yenilginin faturası Mustafa Kemal'e kesiliyordu. İşte tam bu noktada, 4 Ağustos'taki gizli oturumda Mustafa Kemal sorumluluktan kaçmadı; tam tersine, bütün sorumluluğu üstlenmeyi teklif etti. Meclis, 5 Ağustos 1921'de kabul ettiği Başkomutanlık Kanunu ile ona üç ay süreyle, kendi adına yasama yetkisini bile kullanabileceği olağanüstü bir salahiyet verdi. Bu, hafife alınacak bir karar değildi; nitekim bazı vekillerin içine sinmedi. Ama an, olağanüstü bir andı ve olağanüstü tedbir istiyordu. Mustafa Kemal bu yetkiyi eline aldığında, önündeki sorun basit ve acımasızdı: Ortada bir ordu vardı, ama onu giydirecek, doyuracak, silahlandıracak ne para vardı ne de imkân. Anadolu'da para basacak tesis bile yoktu, Avrupa'dan borç almak imkânsızdı. Peki bir devlet, elinde hiçbir şeyi yokken ordusunu nasıl ayakta tutar?

Cevap, halkın ta kendisiydi. 7 ve 8 Ağustos 1921'de, Başkomutan kendi imzasıyla on maddelik "Tekâlif-i Milliye (Milli Yükümlülük)" emirlerini yayımladı. Her ilçede bir komisyon kuruldu. Ve millet, elindeki son kırıntıyı ordusuyla paylaşmaya çağrıldı: Her ev, bir kat çamaşır, bir çift çorap, bir çift çarık verecekti. Tüccarın elindeki buğdayın, unun, yağın, sabunun, gazyağının, kumaşın yüzde kırkına el konulacaktı. Elde ne kadar silah ve cephane varsa üç gün içinde teslim edilecek, her nakil aracı ayda bir kez orduya taşıma yapacaktı. Ama sanılmasın ki Tekâlif-i Milliye karşılıksız bir el koymaydı. Başkomutan, "Bedeli sonradan ödenecektir," dedi. Bu, milletin kendi ordusuna verdiği bir borçtu. Ve o borç savaş bittikten sonra, 1923'te çıkarılan 328 sayılı kanunla halka geri ödendi. Yani genç Cumhuriyet, en yoksul gününde aldığı bir çift çorabın bile hesabını unutmadı.

hakimiyet-i-milliyenin-tekalif-i-milliye-emirlerini-duyurdugu-baskumandanimizin-ordu-ve-millete-beyannamesi-baslikli-7-agustos-1337-1921-tarihli-yazi

SUBAY SAVAŞI

Atla geçirdiği kazada kaburgası kırılan, doktorların istirahat tavsiye ettiği Mustafa Kemal, dinlenmek yerine 17 Ağustos'ta görevinin başına döndü. Başkomutanlık karargâhı Ankara'daydı; Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa, Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa'ydı ve onun karargâhı Ankara ile Polatlı arasındaki Alagöz köyündeydi. İşte bu kritik anda Mustafa Kemal, savaş tarihine geçecek o emri verdi: "Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır; o satıh bütün vatandır." Savunulacak bir çizgi değil, karış karış bütün vatandı. Bir mevzi düşse bile birlikler ilk tutundukları yerde savunmaya devam edecek, hiçbir yer kolayca terk edilmeyecekti. Ve öyle de oldu!

Muharebe, adının çağrıştırdığının aksine bugünkü Sakarya ilinde değil, Polatlı ile Haymana arasındaki çıplak tepelerde geçti. Çarpışmalar kabaca üç safhada gelişti. İlk günlerde ağırlık, sol kanattaki Mangal Dağı çevresindeydi; Yunan ordusu buradan Türk ordusunu kuşatmaya çalıştı, ama birlikler cephelerini güneye uzatarak bu planı boşa çıkardı. Bunun üzerine düşman, sıklet merkezini ortaya kaydırıp cepheyi Haymana yönünde yarmaya yöneldi. 2 Eylül'de, Ankara yolunun en kritik yüksekliği olan Çal Dağı bütünüyle Yunan ordusunun eline geçti; bu, muharebenin en tehlikeli anıydı. Ama Türk ordusu, mevzisi yarıldığı hâlde Ankara'ya doğru çekilmedi; her tepede, her sırtta yeniden tutunarak alan savunmasını sürdürdü. Yunan birlikleri Ankara'ya elli kilometre kadar yaklaştı, ama bu yıpratıcı savunmayı bir türlü aşamadı. Bu sırada Türk süvari birliklerinin, düşmanın gerisindeki ikmal ve haberleşme hatlarına yaptığı baskınlar, taarruzun gücünü iyiden iyiye kırdı. Sayıca çok kısıtlı olan havacılık da devredeydi: Yüzbaşı Fazıl Bey yönetimindeki iki uçak, yaptığı keşif uçuşlarıyla düşmanın hareketlerine dair bilgiyi Cephe Komutanlığı'na ulaştırdı.

10 Eylül'de, bizzat Mustafa Kemal'in komuta ettiği genel karşı taarruz başladı; aynı gün, Çal Dağı geri alındı. Yunan ordusunun bütün planları boşa çıktı ve 13 Eylül 1921'de düşman, Sakarya'nın batısına atıldı. Artık savunmanın değil, taarruzun; kaybetmenin değil, kazanmanın devri başlıyordu. Nitekim bir yıl sonraki Büyük Taarruz'un ve nihai zaferin yolu, işte bu yirmi iki günde açıldı.

sakaryasavasi

ÖLÜM KALIM MÜCADELESİ

Mustafa Kemal, yıllar sonra Nutuk'ta bu muharebeyi şöyle anacaktı: "Yirmi iki gün ve yirmi iki gece bilâfasıla devam eden Sakarya Melhame-i Kübrası, yeni Türk Devletinin tarihine, cihan tarihinde ender olan büyük bir meydan muharebesi misali kaydetti." Melhame-i Kübra, dinî metinlerde kıyamet öncesi kopacak büyük savaşı anlatan o ağır tabir, burada, bir milletin var olma mücadelesinin şiddetini anlatmak için kullanılmıştı. Muharebe tarihe bir başka adla daha geçti: "Subay Savaşı." Çünkü subaylar birliklerini önden, en öndeki ateşin içinden sevk etti ve bu yüzden yaklaşık üç yüz elli subay şehit düştü. O yirmi iki gün yirmi iki gece, kelimenin tam anlamıyla bir ölüm kalım mücadelesiydi. Sakarya Meydan Muharebesi, 13 Eylül'de zaferle sonuçlandı. Nitekim bu başarının ardından, 19 Eylül 1921'de Meclis, Mustafa Kemal'e “Mareşal” rütbesini ve "Gazi" unvanını verecekti.

Bugün Polatlı'nın sırtlarında, o günden kalma şehitlikler ve anıtlar var. Bence okullar tarihimizin bunun gibi dönüm noktalarına geziler düzenlemeli veyahut buna benzer çalışmalar yapılmalı. Üzerinde yürüdüğümüz bu bağımsız toprakların altında, hem canını hem varını yoğunu bu vatana feda eden bir milletin neferleri yatıyor. Bu vatan nasıl kurtarıldı bilmek, gençlere öğretmek ve bu emanetin kıymetini bilmek gerekir. Çünkü hangi bedeller ödenerek bağımsız yaşadığını bilen milletler esareti bir daha kabul etmez, etmemelidir…

polatlisehitlik

Kaynakça: Başkomutanlık Kanunu ve Tekâlif-i Milliye Emirleri'nin içeriği ve tarihleri için Atatürk Araştırma Merkezi kayıtları ve dönem aktarımları; borcun 328 sayılı kanunla ödenmesi ve Sakarya kronolojisi; muharebenin tarihleri, safhaları ve seyri için Genelkurmay Başkanlığı'nın Türk İstiklâl Harbi resmî tarih serisi, Atatürk Araştırma Merkezi (ATAM) ve Kara Harp Okulu yayınları; "Sakarya Melhame-i Kübrası" ifadesi ve alıntı ile "sathı müdafaa" emri için Atatürk'ün Nutuk'u (1927) esas alınmıştır.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Özlem Özdemir Arşivi