Özlem Özdemir
Sevr'in yırtıldığı masa: Lozan
"Lozan konferansı, milletimizin Avrupa ortasına davet olunduğu bir imtihandır." İsmet İnönü, 23 Ağustos 1923, TBMM kürsüsü
Geçen hafta son Osmanlı padişahının bir İngiliz zırhlısının güvertesinde İstanbul'dan kaçışını yazmıştım. 17 Kasım 1922 sabahı, Vahdettin Dolmabahçe rıhtımından HMS Malaya'ya bindiğinde, arkasında yalnızca boşalmış bir taht değil; altı yüzyıllık bir imparatorluğun kapanmış defteri de kalıyordu. Fakat bir defterin kapanması, yeni bir devletin dünyaca tanınması demek değildi. Anadolu'da kazanılan zafer sahadaydı; ama zaferin bir de mürekkeple, bir masanın başında mühürlenmesi gerekiyordu. İşte Lozan, o mühürdür.
Yol, Mudanya'dan geçmişti. Eylül 1922'de Yunan ordusu Anadolu'dan söküldükten sonra, 11 Ekim'de imzalanan Mudanya Ateşkesi silahları susturdu. Ardından İtilaf Devletleri, 28 Ekim 1922'de Ankara hükümetini İsviçre'nin Lozan kentinde toplanacak bir barış konferansına davet ettiler. Ne var ki davetiye, incelikli bir tuzak taşıyordu: aynı masaya hem Ankara'daki Meclis hükümeti hem de İstanbul'daki saltanat çağrılmıştı. Amaç açıktı; millî irade ile hanedanı karşı karşıya getirip Türk tarafını bölmek. TBMM'nin cevabı gecikmedi: 1 Kasım 1922'de saltanat kaldırıldı. Konferansta Türkiye'yi tek bir irade temsil edecekti; Vahdettin'in on altı gün sonra kaçışı da zaten o iradenin karşısında tutunamayışın itirafıydı.
Masaya kimin oturacağı da tesadüf değildi. Mustafa Kemal Paşa, heyetin başına bizzat İsmet Paşa'yı seçti; yanında Sağlık Bakanı Dr. Rıza Nur ve İktisat Bakanı Hasan Saka vardı. Seçim manidardır: Karşı tarafta yüzyılların diplomatik ustalığıyla gelen, Türk'ü "hasta adam" masasına oturmuş sanan devletler vardı. Onların "mağrur" edasıyla baş edebilmek için, yenilginin ezikliğini taşımayan, tam bağımsızlıktan bir milim taviz vermeyi aklından geçirmeyen bir irade gerekiyordu.
Konferans 20 Kasım 1922'de açıldığında, karşıda İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon oturuyordu. Görüşmelerin ilk turu bir çekişme değil, resmen bir savaştı: kapitülasyonlar, Musul, boğazlar, Osmanlı borçları, azınlıklar, İstanbul'un tahliyesi… Curzon, hazırladığı taslağı İsmet Paşa'ya adeta dayattı; İsmet Paşa ise imzalamayı reddetti. Anlatılır ki İsmet Paşa, işitme güçlüğünü bir sabır silahına çevirmiş; duymak istemediği dayatmaları "duymamış". 4 Şubat 1923'te görüşmeler koptu. Kopuş, yeniden savaş ihtimalini masaya getirdi; Başkomutan Mustafa Kemal Paşa orduya hazırlık emri bile verdi. Barışın ancak savaşı göze alabilenlerce yapıldığını, Lozan'dan iyi anlatan az örnek vardır.
Görüşmeler 23 Nisan 1923'te, Meclis'in açılışının tam üçüncü yıldönümünde, yeniden başladı ve bu kez sonuç alındı. 24 Temmuz 1923'te, Lozan Üniversitesi'nin Palais de Rumine[1] salonunda, Türkiye Büyük Millet Meclisi ile İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan, Romanya ve Sırp-Hırvat-Sloven Krallığı'nın temsilcileri antlaşmayı imzaladılar. O imzayla birlikte, üç yıl önce Osmanlı'ya dayatılan Sevr Antlaşması hükümsüz kaldı. Türkiye'yi parçalayıp kapitülasyonları ebedîleştiren, orduyu tasfiye eden o esaret metni, artık tarihin çöp sepetindeydi.

Peki Lozan ne getirdi? En başta, tanınma. Yeni Türk devletinin bağımsızlığı ve egemenliği, dün onu boğmak isteyen galip devletlerce imza altına alındı. Misak-ı Millî'nin ana hedefleri, Musul istisnası dışında, büyük ölçüde gerçekleşti. Musul meselesi çözülemeden bırakıldı. Bugün bile Lozan'a "hezimet" diyenler, sıklıkla bu açık uçtan medet umar. Oysa bir metnin değeri, hangi masadan kalkıldığıyla değil, hangi masaya oturulduğuyla ölçülür. Aradaki fark burada gizlidir. I. Dünya Savaşı'nı bitiren öteki barışlar, kelimenin tam anlamıyla birer dayatmaydı. Almanya Versay'da (1919), Avusturya Saint-Germain'de (1919), Macaristan Trianon'da (1920) masaya gerçek bir müzakere için oturtulmadı; galiplerin önceden hazırladığı metin önlerine kondu ve "ya imzala ya savaş yeniden başlar" denildi. Almanların bu barışa öfkeyle Diktat — yani dikte, dayatma — demesi boşuna değildir: yenik devletin sınırı, ordusunun büyüklüğü, ödeyeceği tazminat, kendisiyle konuşularak değil, ona rağmen belirlenmişti. Türkiye ise Lozan'da tam tersini yaptı: dayatılan metni, yani Sevr'i, yeniden müzakereye açtı. 4 Şubat 1923'te masayı devirip savaşı bile göze aldı, 23 Nisan'da geri dönüp şartları tek tek pazarlık etti. Böylece masadan sözü dinlenen bir muhatap olarak kalktı. Lozan dikte edilen bir barış değil, müzakere edilen bir barıştır; farkı yaratan da budur. Nitekim Lozan, I. Dünya Savaşı'nı bitiren barış antlaşmaları içinde bugün hâlâ yürürlükte olan tek metindir. Diğerleri tarihe karıştı; Lozan ayakta.
Yüzyıllardır Osmanlı'yı kanatan kapitülasyonlar, o iktisadî esaret zincirleri kaldırıldı. Yunanistan'la 30 Ocak 1923'te imzalanan sözleşmeyle nüfus mübadelesi düzenlendi; boğazların statüsü belirlendi (bu rejim, ilerde 1936 Montrö'yle Türkiye lehine yeniden yazılacaktı). Kısacası Lozan, bir devletin "tapusu"ydu. Ve bir ayrıntı, ki birkaç haftadır yazdığım yazıları birbirine bağlar: Lozan, Birinci Meclis tarafından akdedildi ama İkinci Meclis tarafından, 23 Ağustos 1923'te, onaylandı. İsmet Paşa o gün kürsüde, bütün başarıyı bir isme bağladı: "Kuvvet kaynağım, bilhassa Gazi Mustafa Kemal Paşa'dır" dedi. O onay oylamasıyla birlikte Millî Mücadele'nin savaş devri kapandı; inkılap devri açıldı. Düşünün: bu köşede aylardır anlattığımız Medenî Kanun, Kabotaj Kanunu, Soyadı Kanunu, hiçbiri Lozan'da mühürlenen tam bağımsızlık olmasaydı yazılamazdı. Kapitülasyonların gölgesinde kendi medenî kanununu yapan, kendi karasularında kabotaj hakkını kendi bayrağına tanıyan bir devlet olamazdı. Lozan, o reformlar zincirinin ilk ve en büyük halkasıdır; üzerine bir cumhuriyet inşa edilecek olan zemindir.
Lozan Antlaşması 24 Temmuz 2026’da yüz üçüncü yaşını doldurdu. Bir imzanın üzerinden geçen bir asrı aşkın zaman, o imzayı sıradanlaştırmamalı. Çünkü Lozan’daki zafer, bize armağan edilmedi; Sakarya'da, Dumlupınar'da, sonra da bir konferans masasında aylarca süren çekişmelerde tek tek kazanıldı. Bir tapuyu miras almak kolaydır; asıl marifet, onun değerini bilmek ve korumaktır.
[1] Kaynaklar burada ikiye ayrılıyor: TDV İslam Ansiklopedisi üniversite salonunu, bazı gazeteler Beau-Rivage Palace'ı veriyor ama o daha çok konferans/heyet mekânıydı.